Skip to main content

Full text of "ihramcizade ismail hakki yazilari"

See other formats


YAZILAR 

4 




H. İsmail Hakkı ALTUNTAŞ 



İSBN: 

ismailhakkialtuntas@gmail.com 
http://ismailhakkialtuntas.com 

Dizgi : H. İsmail Hakkı Altuntaş 

Kapak : 
Baskı- Cilt : 

2011-2012 



YAZILAR 3 



İnternetteki sitemiz http://ismailhakkialtuntas.com/ da 2011 yılarında okuyucularımızla pay- 
laştığım yazıları bu kitapta topladım. Yazılarda sıra gözetilmedi. Değişik konular peş peşe yazıldı. Bu 
şekilde okuyan açısından fazla sıkıntı oluşturmayacağı düşünüldü. 
Tevfik ve inayet Allah Teâlâ'dandır. 

İhramcızâde 
İsmail Hakkı ALTUNTAŞ 
Esenler /İstanbul 
Başlangıç: 07.09.2011 
Bitiş: 10.02.2012 



YAZILAR 5 
AKIL-SAF AKIL- SİYASÎ AKL'IN ELEŞTİRİ ve MUVAZENESİ 

Günümüz müslümanı artık, hayatı, toplumu, ekonomiyi, "akıl"ı, "saf aklı" ve "siyasî aklı" vb. 
eleştirmekle yükümlüdür... Ancak bu eleştirileri ilmî bir ruhla yapmalıdır. Yoksa Müslümanlar için 
bir "Uyanış", "ilerleme" ve "İslâm Dünyasının Birliği"nden söz etmek, yalnızca hayal ve kuruntudan 
ibaret kalacaktır diye düşünüyoruz. Bahsettiğimiz mevzu içinde akılların da eleştirisini ve muvâzenesi- 
ni sağlarsak Allah Teâlâ'nın emri olan ilâ-i kelimetullâh ve neticede İslâm'ın dünya üzerindeki hâkimi- 
yetinin önü açılmış olur. Eleştiri ve muvazene hususu üzerinde çok sözler söylenebilir. Ancak basiret 
sahibi olmanın gerekliliği ve yanlış alınan kararların nasıl bir zarar verici olduğunu görmek için şu hatı- 
rayı tekrarlayalım. 

Hz. Osman radiyallâhü anh döneminde ortaya çıkan yeni durum, görev süresinin "insanları 
usandıracak ölçüde" uzamasıydı. 

Yetmiş yaşında bey'at edilen, yaşlı bir adamdı. - Şûra sırasında- onu genç Hz. Ali bin Ebî Talib 
kerremallâhü veçheye yeğ tutanlar arasında, yalnızca ömrünün yakında biteceğini bekledikleri için 
yeğlediklerini düşünenler vardı. Ama, durum tamamen tersi olup, ömrü uzun oldu. Sorunlar katmer- 
leşti, anlaşmazlıklar giderek büyüdü. Bir şekilde "kabile", "ganimet" ve "akîde" de bunalım için "zo- 
runlu buluşma" ortaya çıkmadı. Bunun yanı sıra anayasa bunalımı da doğdu. Halife, hem yaşı açısın- 
dan, hem de karar alan ve kötü davranan çevresindeki yakın grup ve çıkar sahipleri açısından eleşti- 
riliyordu. Durumu düzeltmek için yapılan nasihatlarda fayda etmiyordu. Çünkü halifenin etrafındaki 
"baskı grubu" ve "karar vericiler", vaadlerinden ve düzeltme sözlerinden onu nasıl döndürecekleri- 
ni çok iyi biliyorlardı. (Emeviler) Öyleyse, halifeyi indirmek isteyenler ve isyancıların önündeki tek 
seçenek kalmıştı, istifasıydı. 

Ama nasıl? 

Ondan sonra görevi kim üstlenecekti? 

Sahabenin tereddüdü işte buradan doğdu. Sonunda isyancılar halifeyi kuşatmaya aldılar ve ay- 
rılmasını istediler. Kabul etmeye yanaşmadı: Hangi "kanun"a göre istifası isteniyordu, belli değildi? 
(Çünkü onu yetkili kılanlar, görevi verirken sadece her şey için biat etmişlerdi.) Çözüm ancak 
kan dökülerek çözülebilen bir anayasa bunalımına dönüşmüştü. 

KANUN OLMAYINCA, SÖZ KILICINDIR. 

Hz. Osman'dan sonra da müslümanlar yönetimde bu boşluklarla karşılaşmaya devam ettiler. 
Çünkü iktidar, "zamanın sahibi" nden sonra veliahdlerinden veya başkalarından halef olacak kişiye 
ancak ölümü durumunda geçiyordu. Tabiî ölüm gecikince, çözüm zehirleme ya da başka bir yolla ha- 
zırlanan ölümle sağlanacaktı. 

Hata o zaman nerede idi? 

Önceden olduğu gibi Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve hem de Hz. Osman'a bey'at sırasında (sınırsız 
yetki) tekrarlanmış olan bu yanlış hareket ve anlayış tarzı yani "halife" nin görevlerinin belirlenmeyi- 
şi", "anayasa boşluğu", "iş" (iktidar, otorite ve hilâfet), bu görevlerin anlam ve içeriğini çeşitli yorum- 
lara açık bırkınca tabii ki sorunların çıkmasımecburî olmuştu. (Hızır kıssasında Allah Teâlâ hataların 
üçüncüsünde ayrılığı tahakkuk ettirmiştir.) 

Haksızlık vardı, ama, kimde? 

Bunu belirlemek vicdanlara kalıyordu. Bu minvalden Hz. Osman'a görevini bırakmalarını iste- 
yenlerin halifeliği verirken neyi teslim ettiklerini belirlemediklerinden ondaki itirazın oluşmasına ta- 
hammül etmeleri gerekirdi. Ancak bu şekilde olmamıştı. Hz. Osman radiyallâhü anhın anlayışında 

"Hz Osman'ın görevi ve yönetme görevlerini "kayıtsızlık gören anlayış" da olunca isyancıların 
cevabı aynen şöyle oldu: 

"Dediler ki: Yemin olsun ki, ya yaparsın, ya azledilirsin, ya da öldürülürsün. Seçimi sen yap.", 

Hz. Osman ise; 

"Allah Teâlâ'nın giydirdiği bir gömleği asla çıkarmayacağım." diyerek, isteklerini yapmayı ka- 
bul etmeyip ve iktidarda kalmakta ısrar edince, kendisrkırk gece kuşatma altında kaldı. Sonunda olay, 
Muhammed bin Ebî Bekir'in önderlik ettiği bir grubun köşkünün duvarlarına tırmanmasıyla bitti. Hz. 
Osman Kur'an okuduğu Mushaf elindeyken şehid oldu."[11 



YAZILAR 6 

Bu olayda bahsettiğimiz akıllar ile yetkilerin, her verilen kararda oldu bitti ile kalmadığını, iç- 
timâi ve ferdî sorunlar çıkardığını aşikâr etmiştir. Daha sonraki zamanlarda da Müslümanlar siyasî 
sorunları tamamen ortadan kaldırmak için "genel bir düşünce " olarak "Kim güçlenirse, ona itaat 
gerekir" "İlâhî meşruluk" "kaza ve kader" "İlahî irade" "Allah'ın önceki bilgisi" "Allah'ın iradesi ve 
isteği" gibi tevillerle kaosa dönüşmüş siyaset bilgisi içerisinde içinden çıkılmaz bir hal içine düşmüş- 
tü. Düşüncelerde hep, "Siyasetle ilgili her yazı yanlı bir siyâsi yazıdır."[2J icabınca tarafgirlik içinde 
oluşunca zayıflamak ve sıkıntılar çekmekte mukadder olmuştu. Bu nedenle her meselede dinin akıl ile 
olan arkadaşlığında sorun çözücü olarak; düşünceler ve icraatlardaki, sevapları kabul etmek, hataları 
eleştirmek, şüphe etmek ve güvenmek üzere kafa yormamız ve objektif olmamız elzemdir. 

Zorla da olsa iktidarı ele geçiren kişinin zihniyetini görülüp gereği yapılmazsa iyi ve dürüst ol- 
manın, bu dünya nizamında zararda kalmaya sebep olduğunu görmekteyiz. Allah Teâlâ kulları için 
merhametli olanı sever. Ancak gelecek vadetmeyen ve sorun çıkaran iyiliklerde ısrarcı olmak özgür- 
lükleri kaybettiriyorsa bir sorun var demektir. (Nerede?) Buna göre bir meselede yüz tane unsur varsa 
hepsini de ortaya koyup o şekilde hareket etmeliyiz. Mesela Muaviye'nin 

"Sopamın yettiği yere kılıcımı koymam. Dilimin yettiği yere sopamı koymam. ..Bizim iktidarı- 
mıza uzanmadıkları sürece insanların konuşmasını engellemem" [3] düşüncesi gibi bir karar karşı- 
sında alacağımız tedbirler için daha dikkatli olmamız gerekmektedir. Unutmayalım ki, "Hatanın ancak 
ikisine izin verilmiş, üçüncüsünde ise kader tahakkuk etmiştir." 

"Allah Teâlâ'm her işimizde sana sığındık ve kendimizi sana emanet ediyoruz. Velimiz ve veki- 
limiz ancak Sen'den başkası değildir." 

İhramcızâde İsmail Hakkı 



İH Bkz: Cabirî, İslâm'da Siyasal Akıl; trc: Vecdi Akyüz, İslâm'da Siyasal Akıl, İstanbul, 1997, s.727 

[21 Vecdi Akyüz, İslâm'da Siyasal Akıl, İstanbul, 1997, s.717 

[31 İbn Kuteybe, Uyûnu'l-Ahbâr, (l-ll), el-Muessesetu'l-Mısrıyyetu'l-Amme li'l- Kitab, Kahire 
1963, c. I, s. 9; Hasan İbrahim Hasan, Siyasî-Dinî-Kültürel-Sosyal İslâm Tarihi, c. II, s. 132; Cabirî, 
İslâm'da Siyasal Akıl, s.592; trc: Vecdi Akyüz, İslâm'da Siyasal Akıl, İstanbul, 1997, s.715 



YAZILAR 7 



KU KLUX KLAN NASIL YOK EDİLDİ? 

(Bu yazı size çok şeyler öğretecek zannediyorum. Okuyup bitirdiğinizde "hayret" derseniz, an- 
lamış olduğunuzu kabul edebilirsiniz.) 

Bütün teorilerde olduğu gibi, Ku Klux Klan'ın da son derece inişli çıkışlı bir tarihi oldu. İç Sa- 
vaş'tan hemen sonra altı eski Konfederasyon askeri tarafından Tennessee, Pulaski'de kurulmuştu. 
Dördü yeni avukat çıkmış olan altı genç adam, kendilerini fikirleri birbirine yakın arkadaşlardan olu- 
şan bir çevre olarak gördüler. Bu yüzden seçtikleri isim de, yani "klux", "çevre" anlamındaki Yunanca 
sözcük kuklos'un yalnızca çok az değiştirilmiş haliydi. "Klan" sözcüğünü de eklediler, çünkü hepsi 
İskoçya-İrlanda kökenliydiler. Başlangıçtaki, beyaz çarşaflara sarınarak başlarında yastık kılıfından 
kukuletalarla kırsal alanlarda at koşturma gibi faaliyetleri, zararsız olduğu söylenen gece yarısı mu- 
zipliklerine benziyordu. Ama kısa zamanda Klan, özgürlüğüne kavuşan köleleri korkutmak ve öl- 
dürmek için tasarlanmış ve pek çok eyalete yayılmış bir terörist örgüte döndü. 

Bölgesel liderleri arasında beş eski Konfederasyon generali vardı; en sadık destekçileri yeniden 
yapılandırma dönemini ekonomik ve siyasi bir kâbus olarak yaşayan plantasyon sahipleriydi. 

1872'de, Başkan Ulysses S. Grant, Temsilciler Meclisinde Ku Klux Klan'ın gerçek amacını dile 
getirdi: "güç ve terör uygulayarak, üyelerin görüşleriyle uyum içinde olmayan tüm siyasi faaliyetleri 
engellemek, beyaz olmayan yurttaşları silah taşıma hakkından ve serbest kurşun hakkından mah- 
rum etmek, beyaz olmayan çocukların eğitim gördüğü okulları baskı altına almak ve beyaz olmayan 
insanların durumunu köleliğe yakın bir duruma getirmek." Klan ilk döneminde bu işi broşürlerle, 
linç ederek, vurarak, yakarak, hadım ederek, silahla kırbaçlayarak ve bin bir türlü sindirme yöntemi 
kullanarak gerçekleştirdi. Eski köleleri, siyahların oy kullanma, toprak sahibi olma veya eğitim alma 
hakkını savunan beyazları hedef aldı. Fakat Klan, yaklaşık on yıl içinde, yasal ve askeri müdaheleler- 
le Washington D.C tarafından büyük ölçüde bastırıldı. 

Ancak, Klan'ın kendisi yenilmiş olsa da, amaçlan Jim Crow yasalarının çıkmasıyla büyük ölçüde 
başarılmış oldu. Yeniden yapılandırma sırasında siyahlar için yasal, toplumsal ve ekonomik özgürlük 
önlemleri gerçekleştirmekte çabuk davranan Kongre, aynı çabuklukla bu özgürlükleri geri almaya 
başlamıştı. Federal hükümet güneydeki işgal taburlarını çekmeyi kabul etti, böylece de beyazların 
egemenliğinin yeniden tesisine izin vermiş oldu. Plessy vs. Ferguson 1 ile de, ABD Yüksek Mahkemesi 
tam ölçekli ırk ayrımcılığının önünü tümüyle açtı. 

Ku Klux Klan 1915'e kadar büyük ölçüde rafa kalkmıştı, ta ki D. W. Griffith'in orijinal ismi The 
Clansman (Klan üyesi) olan The Birth of a Nation (Bir Ulusun Doğuşu, 1915) filmi Klan'ın yeniden 
doğumunun kıvılcımını çakana dek. Griffith, Klan'ı bizzat beyaz uygarlığı için savaşan haçlılar, Ameri- 
kan tarihindeki en soylu kuvvetlerden biri olarak sundu. Film, ünlü bir tarihçi tarafından yazılmış A 
History of the American People'dan bir alıntı yapıyordu: "Güney ülkesini korumak için, en azından 
büyük Ku Klux Klan, hakiki Güney imparatorluğu ortaya çıktı." Kitabın yazan, bir zamanlar Princeton 
Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olarak çalışıp aynı üniversitede rektörlük yapmış olan ABD Başkanı 
Woodrow VVilson'du. 

1920'lere gelindiğinde, yeniden canlanan Klan'ın, Beyaz Saray'ın Yeşil Oda'sında Klan yemini 
ettiği kaydedilen Başkan VVarren G. Harding de aralarında olmak üzere sekiz milyon üyesi olduğu 
iddia ediliyordu. Bu dönemde, Klan sadece güneyde etkin olmakla kalmıyordu, tüm ülkeye yayılmıştı; 
artık kendini sadece siyahlarla değil, ayrıca Katolikler, Yahudiler, komünistler, sendikacılar, göçmen- 
ler, ajitatörler ve diğer statüko karşıtlarıyla da ilgili görüyordu. 1933'te, Hitler Almanya'da yükselir- 
ken, yeni Klan ile Avrupa'daki yeni tehdit arasında bağ kuran ilk kişi Will Rogers oldu: "Gazetelerin 



1896 tarihli ABD Yüksek Mahkemesi davası ve kararı. Eyaletlerin Afrikalı Amerikalıların kamusal tesisleri 
kullanımlarına sınırlamalar getirebileceklerini söyleyen bir karardı. Louisiana eyaletinde siyahilerle beyazların 
trenlerde ayrı vagonlarda yolculuk etmeleri yasasının çıkmasının ardından, bundan rahatsız olan siyah ve 
beyaz New Orleanslı yurttaşlar bir deneme yapmaya karar verdiler ve 8'de I oranında siyah olan Homer 
Plessy Doğu Louisiana'ya birinci sınıf bilet alıp beyazların 7 vagonuna oturdu ve sonra da kondüktöre 8'de I 
siyah olduğunu açıkladı. Bunun üzerine kendisine siyahlar için ayrılmış vagona geçmesi söylendiğinde bunu 
reddetti ve tutuklandı. Açılan dava sonucunda da tesislerin eşit kalitede oldukları sürece ayrışmış olabilecek- 
leri kararı çıktı. Homer Plessy suçlu bulundu ve 25 dolar ceza ödemeye mahkum edildi, -çn. 



YAZILAR 8 



hepsi Hitler'in Mussolini'yi taklit ettiğini söylüyorlar," diye yazdı. "Bana öyle geliyor ki taklit ettiği 
şey Ku Klux'tur." 

İkinci Dünya Savaşı'nın başlaması ve bir dizi iç skandal bir kez daha Klan'ın düşüşe geçmesine 
neden oldu. Savaş sırasında ülkenin bütünlüğü ayrılıkçılığa üstün geldiğinden kamu duyarlılığı Klan'ın 
aleyhine döndü. 

Ama savaşın hemen ardından, birkaç yıl içinde, kitlesel bir yeniden doğuşun sinyalleri belirme- 
ye başlamıştı bile. Savaş döneminin kaygıları yerini savaş sonrasının belirsizliklerine bırakırken, Klan'ın 
üye sayısında da patlama yaşandı. V-J Günü'nden 2 sadece iki ay sonra, Atlanta'daki Klan, Stone Da- 
ğı'nın cephesinde Rober E. Lee'nin oymasını taşıyan kayanın bulunduğu bölümde 90 metrelik bir haç 
yaktı. Abartılı haç yakma, bir Klancının dediğine göre, "zencilerin savaşın bittiğini ve Klan'ın geri 
döndüğünü anlamaları" için yapılmıştı. 

Atlanta şimdi Klan'ın merkezi yönetim yeri olmuştu. Kilit Georgia politikacıları üzerinde Klan'ın 
ciddi tesiri vardı ve Georgia eyaletindeki alt birimlerinde bir sürü polis ve şerif yardımcısı bulunu- 
yordu. Evet, Klan, şifreler, cübbe ve kama manevralarıyla gizli bir cemaatti, ama Klan'ın gerçek gücü 
Ku Klux Klan ile yasa uygulayıcı kuramların kol kola giden kardeşler olduğu, ama sırmış gibi davranıl- 
dığı bilgisinin halk arasında yarattığı korkuda yatıyordu. 

Atlanta, Klan jargonunda KKK'nın Görünmez İmparatorluğu'nun Emperyal Şehri, Klanla kan 
bağı taşıyan ama ters mizaca sahip otuz yaşında bir adam olan Stetson Kennedy'nin de yurduydu. 
Kennedy, önde gelen güneyli ailelerden birine mensuptu, atalan arasında Bağımsızlık Bildirisi'ni imza- 
layan iki kişi, Konfederasyon Ordusu'ndan bir subay ve meşhur şapka firmasının kurucusu ve adına 
Stetson Üniversitesi kurulan John B. Stetson da vardı. 

Stetson Kennedy, Florida Jacksonville'de beş çocuğun en küçüğü olarak ondört odalı bir evde 
büyüdü. Amcası Brady bir Klan üyesiydi. Ama Klan ile ilk gerçek karşılaşmasını, Stetson'ı da büyük 
ölçüde yetiştirmiş olan ailenin hizmetçisi Flo, bir Klan çetesi tarafından bir ağaca bağlanarak dövülüp 
tecavüze uğrayınca yaşadı. Flo'nun suçu şuydu: Bir yük arabasının beyaz sürücüsüne ona eksik para 
üstü verdiğini söyleyerek karşı gelmek. 

Kennedy, çocukluktan beri belinden rahatsız olduğu için ikinci Dünya Savaşı'nda savaşamamış 
ve ülkesi için anayurtta kalarak bir şeyler yapmaya karar vermişti. Ülkesinin en büyük düşmanının, 
bağnazlık olduğuna inanıyordu. Kendini "geniş anlamda muhalif olarak tanımlıyordu ve bağnazlık 
karşıtı makaleler ve kitaplar yayınlıyordu. VVoody Guthrie, Richard VVright ve başka ilericilerle yakın 
arkadaşlık kurdu; Jean-Paul Sartre onun kitabını Fransa'da yayınladı. 

Yazı yazmak, Kennedy için ne kolay oluyordu, ne de mutluluk veriyordu. Kökende bir kırsal böl- 
ge çocuğuydu, bataklıklarda balık avlamayı tercih ederdi. Ama davasına tüm kalbiyle bağlanmıştı. 
Karalama Karşıtı Birliği'nin (ADL, Anti-Defamation League 3 ) bağnazlığı yok etmek için gösterdiği 
savaş sonrası çabalann Yahudi olmayan tek üyesi oldu. (ADL'nin bakışla baskı kurma kampanyasının 
merkezi bir öğesi olan "Kaş çatma gücü" deyişini buldu, bu insanları bağnaz bir konuşma duydukla- 
rında kaşlarını çatmaya teşvik ediyordu.) Ülkenin en büyük siyahi gazetesi olan Pittsburgh Courier'in 4 
tek beyaz muhabiri oldu. (Hakkındaki efsaneye göre, bir şerifin tüfek atışından sağ çıkabilmiş siyah bir 
halk kahramam olan Daddy Mention'ın ismini kullanarak Güney'deki ırk mücadelesi üzerine yazılar 
yazdığı bir köşesi vardı.) 

Kennedy'yi harekete geçiren şey dar kafalılığa, cehalete, engellemeciliğe ve yıldırmaya karşı 
duyduğu nefretti. Bunlar, onun gözünde, Ku Klux Klan kadar hiçbir örgüt tarafından gururla uygu- 
lanmıyordu. Kennedy Klan'ı bizzat beyaz iktidarın terörist kolu olarak görüyordu. Bu, çeşitli nedenler- 
le düzeltilemez bir sorun olarak onu çok etkiliyordu. Klan, siyaset, iş dünyası ve yasa uygulayıcıların 
liderleriyle ittifak halindeydi. Halk korkuyordu ve kendini Klan'a karşı eyleme geçmek için güçsüz 



2 V-J Day, Victory över Japan Day (Japonlara karşı Zafer günü) 15 Ağustos 1945. 

3 Sigmund Livingston tarafından 1913'de kurulan ABD'li kurum, anti-Semitizm, bağnazlık ve ırkçılıkla savaşma- 
yı hadef koymuş ve Yahudi halkının karalanmasına karşı Surmak amacını belirtmişti. Türkçe'ye Ayrımcılığa 
Karşı Birlik, Anti-lftira Birliği, Karalamacılığa Karşı Birlik gibi adlarla da çevrilmiştir, -çn. 

4 Edwin Harleston tarafından 1907'de kurulan gazete en başarılı günlerini 1930'larda yaşayarak büyük etki 
sağlamıştı, -çn. 



YAZILAR 9 



hissediyordu. Ve o zamanlar var olan az sayıda nefret-karşıtı grubun Klan üzerindeki baskısı çok kısıt- 
lıydı. Hatta Klan'a dair bilgileri bile çok sınırlıydı. Kennedy'nin daha sonra yazdığı gibi, Klan'a dair kilit 
bir olgu onu düş kırıklığına uğratıyordu: "konuyla ilgili yazılmış metinlerin neredeyse hiçbiri ifşaat 
değildi, ama hepsi görüş belirten yazılardı. Yazarlar Klan'a karşıydılar, tamam, ama Klan'la ilgili 
içerde olup bitenler hakkında çok çok az bilgiye sahiptiler." 

Bunun üzerine Kennedy, her gözüpek, korkusuz, hafiften çatlak bağnazlık karşıtının yapacağı 
gibi, gizli bir üye, bir casus olarak, Ku Kux Klan'a girmeyi kararlaştırdı. 

Atlanta'da, daha sonra yazdığı gibi, "müşterilerinin", "sinirli, zalim Klan görünüşüne sahip ol- 
duğu" bir bilardo salonuna takılmaya başladı. Slim adlı bir adam, bir taksi şoförü, bir öğleden sonra 
barda yanına oturdu. "Bu ülkenin ihtiyaç duyduğu şey iyi bir Kluxlama (Kluxing). Zencilere, Yahudi- 
lere, Katolik latinlere ve kızıllara hadlerini bildirmenin tek yolu bu!" dedi Slim. 

Kennedy kendisini John S. Perkins olarak tanıttı, misyonu için uyarladığı takma isim buydu. 
Slim'e, amcası Brady Perkins'in bir zamanlar Florida'da Klan'da Büyük Titan olduğunu anlattı ki bu 
doğruydu. "Ama onlar öldü, değil mi?" dedi Slim. 

Bu Slim'i cebinden bir Klan çağrı kartı çıkarmaya itti. "Dün, Bugün, Sonsuz Burada! Ku Klux 
Klan at biniyor! Tanrı Bize Erkekler Bahşetsin!" Slim, Perkins'e şanslı olduğunu, çünkü üyeliğe kabul 
etme kampanyasının sürdüğünü söyledi. Başlangıç ücreti 10 dolardı. Klan'ın satış sloganları şöyleydi: 
"Zencilerden nefret ediyor musunuz? Yahudilerden nefret ediyor musunuz? On dolarınız var mı?" 
(8 dolara indirilmişti). Sonra, yıllık 10 dolar aidat ödeniyordu ve 15 dolar da kukuletalı cübbe için veri- 
liyordu. 

Kennedy çeşitli ödemeler karşısına çıkınca durakladı. Kabul etmekte zorlanıyormuş gibi yaptı, 
ama sonunda katılmayı kabul etti. Fazla sürmeden, Stone Dağı'nın tepesinde toplu bir gece yarısı 
kabul töreninde Klan yeminini etti. Kennedy haftalık Klan toplantılarına katılmaya başladı. Keşfettiği 
şifreli bir el yazısıyla notlar almak üzere toplantılardan sonra eve koşuyordu. Klan'ın yerel ve bölgesel 
liderlerinin kimliklerini öğrendi. Klan'ın hiyerarşik yapısını, ritüellerini ve dilini çözdü. Kİ önekini pek 
çok sözcüğe eklemek bir Klan adetiydi; böylece iki Klan üyesi yerel bir Klocak'da bir Klohbet 5 ederler- 
di. Çoğu Klan adeti gülünesi çocuksuluklarıyla Kennedy'yi şaşırttı. Örneğin sol elle yapılan Gizli Klan el 
sıkışması, sol elle yapılan, bileklerin kıvrıldığı bir balık çırpınmasına benziyordu. Seyahat eden bir Klan 
üyesi tuhaf bir kasabada yanında kalabileceği o kasabanın yerlisi bir birader arıyorsa, Bay Ayak'ı soru- 
yordu. Ayak, "Sen bir Klan üyesi misin?" ("Are You a Klansman?") sözcüklerinin başharflerinden olu- 
şan bir şifreydi. Seyahat edenin duymayı umduğu ifade de, "Evet ve ben ayrıca Bay Akai'yi de tanı- 
yorum" demesiydi. Bu da "ben bir klan üyesiyim"in başharfleriydi ("A Klansman Am I.") 

Çok geçmeden, Kennedy Klövalyelere 6 , Klan'ın gizli polisine ve "kırbaç ekibi"ne davet edildi. Bu 
ayrıcalık için, göğsüne büyük bir çakıyla kesik atıldı ki kan andı içebilsin: 

"Ey Klan erkeği, Tanrı'nın ve şeytanın huzurunda sana bir Klan klövalyesi olarak güvenilip, 
sunulan sırlara asla ihanet etmeyeceğine yemin ediyor musun?" 

"Yemin ediyorum," diye yanıtladı Kennedy. 

"Kendine iyi bir silah ve çok sayıda cephanelik sağlayacağına ve zenciler sorun çıkarmaya 
başladığında onlara bolca kurşun sıkmaya hazır olacağına yemin ediyor musun?" 

"Ediyorum." 

"Beyaz doğum oranını arttırmak için elinden geleni yapacağına tüm gücünle yemin ediyor 
musun?" 

"Ediyorum." 

Kennedy'nin Klövalyelere kabulü için 10 dolar ödemesi gerekti, aynı zamanda da Klövalye har- 
camalarının karşılanması için aylık 1 dolar ödemeyi kabul etti. Ayrıca siyaha boyanacak, ikinci bir ku- 
kuletalı cübbe alması da gerekiyordu. 

Bir Klövalye olarak Kennedy, bir gün kendisinden şiddet uygulamasının beklenmesinden endi- 
şeleniyordu. Ama kısa zamanda Klan'daki hayatın ve genel olarak terörizmin temel bir olgusunu keş- 



5 Klavern: Kl(an) + (c)avern, Klancıların toplandığı mekânlar, ocaklar, klonversation: kl(an) + (c)onversation, 
Klancıların sohbeti -çn. 

6 Klavalier: kl(an) + (c)avalier: klan şövalyesi, klan askeri -çn. 



YAZILAR 10 



fetti: Tehdit konusu şiddetin çoğu tehdit evresinin ötesine geçmiyordu. 

Klan'ın şiddet uygulamasının baş simgesi olan linç etmeyi gözönüne alalım. Aşağıdaki, Tuskegee 
Enstitüsü'nün derlediği, Amerika Birleşik Devletleri'nde siyahların linç edilmesinin on yıllar itibarıyla 
istatikleridir: 



Yıllar LİNCEDİLEN SİYAHLAR 



1890-1899 


1,111 


1900-1909 


791 


1910-1919 


569 


1920-1929 


281 


1930-1939 


119 


1940-1949 


31 


1950-1959 


6 


1960-1969 


3 



Bu rakamların sadece Ku Klux Klan'a atfedilen linçleri içermediğini, kaydedilen tüm linçleri kap- 
sadığını akılda tutun. İstatistikler, en azından üç dikkat edilesi olguyu açığa çıkarıyor. Birincisi yıllar 
içinde linç olaylarının gözle görülür düşüşüdür. İkincisi de linç olaylarıyla Klan üyeliği arasında bir 
paralellik olmamasıdır. KLAN'IN UYKUDA OLDUĞU 1900 İLE 1909 YILLARI ARASINDA KLAN'IN MİL- 
YONLARCA ÜYEYE SAHİP OLDUĞU 1920'LERDEN DAHA FAZLA LİNÇ YAŞANMIŞTI. Bu da Ku Klux 
Klan'm sanılandan çok daha az linçten sorumlu olduğunu gösteriyordu. 

Üçüncüsü, siyah nüfusunun büyüklüğüyle orantılı düşünüldüğünde, linç olayları son derece 
enderdi. Kuşkusuz, tek bir linç bile çok ama çok fazladır. Ama yüzyıl başında, linç olayları genelde ha- 
tırlandıkları kadar gündelik olaylar değildi. 1920'lerin 281 linç kurbanını yetersiz beslenmeden, zatür- 
reeden, ishalden ve diğer sebeplerle ölen siyahî çocukların sayısıyla karşılaştırın. 1920'de, her 100 
çocuktan 13'ü bebekken ölüyordu, ya da kabaca her yıl 20.000 çocuk denebilir. Bunu bir yıl içinde linç 
edilen 28 kişiyle karşılaştırın. 1940 gibi ileri bir tarihte bile, her yıl yaklaşık 10.000 siyah çocuk ölüyor- 
du. 

BU LİNÇ RAKAMLARI DAHA KAPSAMLI HANGİ GERÇEKLERİ GÖSTERİYOR? 

PEKİ LİNÇ OLAYLARININ GÖRECE ENDER OLMASI VE ZAMAN İÇİNDE KLAN ÜYELİĞİNDE BİR 
PATLAMA OLDUĞUNDA DAHİ SERT BİR İVMEYLE AZALMASI NE ANLAMA GELİYOR? 

En zorlayıcı açıklama, bu erken dönem linçlerinin işe yaradığını söyler. Beyaz ırkçılar, ister Ku 
Klux Klan'a üye olsunlar ister olmasınlar, eylemleri ve retorikleriyle son derece açık ve korkunç biçim- 
de ürkütücü güçlü bir motivasyon şeması geliştirdiler. Eğer siyah bir insan, beyaz bir araba sürücüsüy- 
le konuşmak veya oy atmaya çalışmaya kalkışmak gibi davranışlarla kabul edilen davranış kodlarını 
ihlal ederse, cezalandırabileceğini, üstelik belki de ölümle cezalandırabileceğini gayet iyi biliyordu. 

Dolayısıyla 1940'ların ortalarında, yani Stetson Kennedy örgüte katıldığında, Klan'ın fazla şiddet 
kullanmaya gerçekten ihtiyacı kalmamıştı. Kendilerine uzun süredir ikinci sınıf vatandaşlar gibi dav- 
ranmaları söylenen pek çok siyah başka türlü davranmamaya açıkça zorlanmıştı. Bir veya iki linç, çok 
sayıda insanın uysallaşmasına sebep olarak büyük yol alınmasını sağladı. Çünkü insanlar güçlü moti- 
vasyonlara daha güçlü cevaplar verirler. Ve rasgele şiddet korkusundan güçlü, çok az motivasyon var- 
dır. Bu da, terörizmin özde neden bu kadar ayrı etkili olduğunu açıklar. 

Madem ki 1940'lann Ku Klux Klan'ı tümüyle şiddet dolu değildi, öyleyse neyle doluydu? Stetson 
Kennedy'nin bulduğu Klan sağlıksız bir erkekler arası kardeşlik birliğiydi. Çoğu çok kötü eğitim almış ve 
kötü özelliklere sahip olan, saklanacak bir yer arayan ve zaman zaman tüm geceyi dışarıda geçirmek 
için bir özür arayan biraderler topluluğu. Biraderlik bağlantılı yan-dini şarkıları, yemin törenleri ve 
şükür dualarıyla, hepsi tam gizlilik içinde yürütülen ritüelleri Klan'ı çok daha cazibeli kılıyordu. 



YAZILAR 11 



Kennedy ayrıca Klan'ın, en azından örgütün tepelerine yakın olanlar için, kurnaz bir para ka- 
zanma operasyonu olduğunu da keşfetti. Klan liderlerinin pek çok gelir kaynaklan vardı: bir sürü aidat 
ödeyen sıradan üye; sendikaları korkutması için Klan'ı tutan iş sahipleri veya Klan'a korunma parası 
ödeyenler; büyük nakit bağışların toplandığı Klan toplantıları; hatta zaman zaman yapılan silah kaçak- 
çılığı veya kaçak içki operasyonları. Sonra Klan'm Klan üyelerine sigorta poliçeleri satan ve sadece 
nakit veya Grand Dragon'un 7 bizzat kendi adına kesilmiş kişisel çekler kabul eden Ölüm Yardımı Kuru- 
luşu gibi haraççılık işleri vardı. 

Kennedy, Klan'ın içerisinde sadece birkaç hafta geçirdikten sonra, Klan'ı incitebileceği bir yol 
bulup Klan'a zarar vermeye can atar hale geldi. Klan'ın bir sendikayı basma gösterisi yapma planını 
duyunca, bilgiyi sendikadan bir arkadaşına iletti. Klan bilgilerini kurumsal bir Klan deşifrecisi olan Ge- 
orgia başsavcısının yardımcısına iletti. Klan'ın şirket imtiyazlarını araştırdıktan sonra, Kennedy Geor- 
gia valisine mektup yazdı ve imtiyazlarının iptal edilmesi için gerekçelerini belirtti. Klan kâr amacı 
gütmeyen, siyasi olmayan bir örgüt olarak tasarlanmıştı, ama Kennedy bu örgütün hem kâr amacı 
hem de siyaset amacı güttüğüne dair kanıtlara sahipti. 

Kennedy'nin hiçbir çabası beklediği etkiyi uyandırmadı. Klan öylesine sağlam kök salmıştı ve öy- 
lesine yaygındı ki Kennedy bir deve karşı çakıl taşı fırlatıyormuş gibi hissetti kendini. Atlanta'daki 
Klan'a bir şekilde zarar vermeyi basarsa bile, tüm ülkedeki binlerce alt birim dokunulmadan kalmış 
olacaktı. Klan o sıralar ciddi bir yeniden doğuş süreci içindeydi. 

Kennedy çok ağır biçimde engellenmişti, ama bu hüsrandan parlak bir fikir bularak çıktı. Bir gün 
bir grup erkek çocuğun aptalca gizli parolaları birbirlerine söyledikleri bir tür casus oyunu oyna- 
dıklarını gördü. Aklına Klan'ı getirdi bu. Klan'ın parolalarını ve tüm diğer sırlarını bütün ülkedeki ço- 
cukların ellerine vermek hoş olmaz mıydı, diye düşündü. Gizli bir topluluğu zehirlemek için onu ço- 
cuksulaştırmak ve en gizli bilgilerini halka yaymaktan daha iyi ne olabilir ki? (Rastlantı eseri, Birth of a 
Nation'da da [Bir Ulusun Doğuşu] eski bir Konfederasyon askeri, bir grup siyahi çocuğu korkutmak 
amacıyla beyaz çarşafların altına saklanan bir grup beyaz çocuktan esinlenerek Klan'ı başlatmıştı.) 

Kennedy bu misyon için ideal ortamı da bulmuştu: her gece akşam yemeği saatinde tüm ülke- 
deki milyonlarca dinleyiciye yayın yapan Süperman'in Maceraları radyo programı. Programın yapım- 
cılarıyla buluştu ve Ku Klux Klan ile ilgili bazı bölümler yazmak isteyip istemeyeceklerini sordu. Yapım- 
cılar coşkuyla karşıladılar. Süperman Hitler, Mussolini ve Hirohito ile savaşarak yıllar geçirmişti, ama 
savaş bittikten sonra yeni kötü adamlara ihtiyaç duyuyordu. 

Kennedy en iyi Klan bilgilerini Süperman'in yapımcılarına aktarmaya başladı. Onlara Bay Ayak 
ve Bay Akai'den bahsetti ve Klan'ın Kluran 8 denilen kutsal kitabından çarpıcı pasajlar gönderdi. (Ken- 
nedy beyaz Hıristiyan üstünlüğünden yana bir grubun kendi kutsal kitabına neden İslam'ın kutsal 
kitabıyla neredeyse aynı ismi verdiğini hiçbir zaman öğrenemedi.) Herhangi bir yerel Klocak'ta bulu- 
nacak Klan memurlarının rollerini açıkladı: 

Klaliff (başkan yardımcısı), 

Klokard (eğitmen), 

Kludd (vaiz), 

Kligrapp (sekreter), 

Klabee (veznedar), 

Kladd (şef muhabereci), 

Klarogo (iç bekçi), 

Klexter (dış bekçi), 

Klokann (beş kişilik bir soruşturma komitesi) ve 

Klövalyeler (bizzat Kennedy'nin de dahil olduğu kol kuvveti grubu ve reislerinin adı da Ass Tea- 
rer idi). Kennedy yerelden ulusal düzeye çıkan Klan hiyerarşisini anlattı: 

Yüce Tepegözler ve Oniki Dehşeti; bir Ulu Titan ve Oniki Gazabı; bir Grand Dragon ve Dokuz 
Başlı Hydra canavarı; ve Emperyal Büyücü ve Onbeş Genii meleği. Ve Kennedy yapımcılara, Nathan 



7 Grand Dragon (Büyük Canavar) veya Grand VVizard (Büyük Büyücü) Ku Klux Klan'ın liderleri için kullanılanılır 
-çn. 

8 Kloran: Kl(an) + (k)oran -çn. 



YAZILAR 12 



Bedford Ormanı Klocağı No. I, Atlanta, Georgia Alemi'ndeki kendi Klan bölümünde o anda kullanıl- 
makta olan parolaları da söyledi. 

Radyo yapımcıları Süperman'in Ku Klux Klan'ı temizlediği dört bölümlük programlar yazmaya 
başladılar. 

Kennedy program yayınlandıktan sonraki ilk Klan toplantısını iple çekiyordu. Elbette, Klocak 
stres altındaydı. Grand Dragon normal bir buluşma yürütmek istedi, ama sıradan üyeler onu sus- 
turdular. "Bir tanesi "geçen gece işten eve geldiğimde," diyerek şikayet etti, "evde çocuğum ve bir 
grup arkadaşı vardı. Bazıları havlularla boyunlarını pelerin gibi bağlamışlardı ve bazıları da başlarının 
üzerine yastıklar aldılar. Pelerinli olanlar yastıklı olanları kovalıyorlardı. Ne yaptıklarını sorduğumda, 
Süperman Klan'a karşı denilen yeni bir hırsız polis oyunu oynadıklarını söylediler. Çete baskını, diyor- 
lardı oyuna! Tüm gizli parolalarımızı ve diğer herşeyi biliyorlardı. Hayatım boyunca hiç bu kadar ko- 
mik duruma düşmemiştim! Bir gün çocuklarımın Klan cübbemi bulacaklarını düşünün birde?" 

Grand Dragon, haini açığa çıkarmaya söz verdi. 

"Zarar çoktan verildi bile," dedi bir Klan üyesi. 

"Gizli ritüelimiz bir grup çocuk tarafından radyoda makaraya alınıyor!" dedi Kladd. 

"Her şeyi yayınlamış değiller," dedi Grand Dragon. 

"Yayınlamadıkları şeyler yayınlamaya değer olmayanlardı sadece," dedi Kladd. 

Dragon parolalarını hemen değiştirmelerini önerdi, "kanrevan" olan parolalarını "hainlere 
ölüm" yaptılar. 

O geceki buluşmanın ardından Kennedy Süperman'in yapımcılarını arayıp yeni parolayı bildirdi, 
onlar da bir sonraki programda yeni parolayı kullanmaya söz verdiler. Bir sonraki haftanın Klan top- 
lantısında, oda neredeyse boştu; yeni üyelik başvuruları sıfıra düşmüştü. 

Kennedy'nin bağnazlıkla savaşmak için o güne kadar düşündüğü ve ileride de düşüneceği bütün 
fikirler arasında, Süperman kampanyası en zekicesi ve muhtemelen en verimlisi oldu. Tam da umdu- 
ğu etkiyi elde etmişti: Klan'ın gizliliğini kendisine geri çevirmişti, kıymetli bilgiyi makaraya almak için 
cephaneliğe dönüştürmüştü. Bir kuşak önce yaptığı gibi milyonlarca üyeyi kandırmak yerine, Klan güç 
kaybetmeye ve dökülmeye başladı. Her ne kadar, özellikle Güney bölgelerinde, Klan asla tam ölme- 
diyse de, Louisianalı bir Klan lideri olan David Duke, ABD Senatosu ve diğer ofisler için yasal girişim- 
lerde bulundu. Ama asla eskisi gibi güçlü olmadı. The Fiery Cross: The Ku Klux Klan in America 1 da 
(Ateşli Haç: Ku Klux Klan Amerika'da) tarihçi Wyn Craig Wade, Stetson Kennedy'yi "Kuzeyde Ku 
Klux Klan'ın savaş sonrası yeniden doğuşunu önleyen en önemli sebep" olarak adlandırıyordu. 

KENNEDY CESUR, AZİMLİ VE ÇELİK GİBİ SİNİRLERE SAHİP BİRİYDİ. AMA KLAN'I DURDURMA BA- 
ŞARISI BU NİTELİKLERİ SAYESİNDE GERÇEKLEŞMEDİ. KLAN'I ENGELLEYEBİLDİ, ÇÜNKÜ KENNEDY HAM 
BİLGİNİN GÜCÜNÜ ANLAMIŞTI. KU KLUX KLAN, POLİTİKACILARA, EMLAKÇILARA VEYA BORSACILARA 
ÇOK BENZER BİR BİÇİMDE, GÜCÜNÜ BÜYÜK ÖLÇÜDE BİLGİYİ SAKLAMASINDAN ALAN BİR GRUPTU. 
BİR KEZ BU BİLGİ YANLIŞ ELLERE GEÇİNCE (veya, sizin bakış açınıza bağlı olarak, doğru ellere geçince) 
GRUBUN AVANTAJLARINDAN ÇOĞU YOKOLUYORDU. (s.55-66) 



Kaynak: 

Steven D. Levitt-Stephen J. Dupner, trc: Süreyya Evren Türkeli,Görünmeyen Ekonomi-Dünya 
Gerçekte Nasıl İşliyor, 2010, İstanbul 



12 



YAZILAR 13 



WIKILEAKS'LI YENIDUNYA 

Değişimleri mümkün kılan şartlar yavaş yavaş oluşur. Görünmez bir biçimde gelişen bu şart- 
lar, insanların günün birinde farklı düşünmeye başladıklarını anladıklarında ortaya çıkar. Hepimiz 
dünyayı 'zihinsel haritalar'ının yardımıyla algılıyoruz, yani etrafımızdaki dünyayı biçimleyen ve tanım- 
layan örgülerle... Bunlar dünyayı belli bir zaman için açıklıyor, ancak sonra gerçeklik bu haritaların 
dışına çıkıyor. Eski haritalar işe yaramamaya başlıyor. Bir değişim krampı yaşanıyor. Eski haritaları 
atıyor ve yeni dünyayı anlamlandıracak yeni haritalar buluyoruz. 

Her yolunu bildiğimiz eski zihinsel haritalardan vazgeçmek zordur, kaybolmaktan korkarız. 
Ama yolumuzu bulmaya çalıştığımız haritanın artık dünyayı göstermeyen hayalî bir harita olduğunun 
farkına varmazsak kendimizi de kaybederiz. 21. yüzyılın ilk on yılını ardımızda bırakırken dünyanın 
giderek daha hızlı döndüğünü hissetmeye başladık. Artık farklı bir haritanın içindeyiz. Yolumuzu kay- 
betmemek için bu yeni haritayı doğru okumamız gerekiyor. 

2010'u VVikîleaks ile kapatıp 2011'i 'Arap Baharı' ile açtık. Medyadan diplomasiye, şirketlerden 
hükümetlere hiçbir şeyin artık eskisi gibi olmayacağının işareti VVikileaks ve Tunus'dan başlayarak, 
Mısır, Libya, Cezayir, Yemen, Ürdün, Suriye gibi otokratik Arap devletlerine yayılan devrim dalgası... 
Bu dönüşüm işaretlerinin her birinde internetin ve bilgi-iletişim teknolojilerinin güçlü bir mevcudiyeti 
var. 

Biz, dünyaya ekonomi-politika odağından bakan, teknoloji iktisadından kriz süreçlerine kadar 
farklı alanlarla ilgilenen iki ekonomist olarak, 21. yüzyılın dünyasını anlamak için VVikileaks'in önemli 
bir işaret olduğunu düşünüyoruz. Bu kitap, yüzyıl döngüsündeki derin dönüşümü, VVikileaks'in temsil 
ettiği dinamiklerle okuyor. Bu kitap sadece VVikileaks hakkında değil; ekonomiden politikaya, uluslara- 
rası ilişkilerden ulus devletlere, medyadan teknolojiye gözlerimizin önünde kurulmakta olan 'Yeni 
Dünya Düzeni' hakkında. Bu kitap, aynı zamanda bu derin dönüşümün ortasında kendisine yeni bir 
yol açan Türkiye ve bölgesi hakkında... 



VVikileaks, her ne kadar 2006'dan beri faaliyette olsa da dünya gündemine girmesi 2010 yı- 
lında oldu. 2010'da VVikileaks, Bağdat'da, içlerinde iki Reuters gazetecisinin de olduğu silahsız bir 
gruba ateş açan bir ABD helikopterinin kamerasından kaydedilmiş görüntüleri sızdırdı. COLLATERAL 
MURDER, yani TÂLİ CİNAYET adlı bu video, ABD ordusunun Irak'ta işlediği bir savaş suçunu açığa vu- 
ruyordu ve infial yarattı. Hemen ardından iki kitlesel sızıntı daha geldi: ABD nin Afganistan işgali ile 
ilgili olan Afgan Savaş Günlükleri ve Irak işgalinin içyüzünü ortaya çıkartan Irak Savaş Kayıtları. Son 
olarak, 28 Kasım 2010'dan itibaren, VVikileaks ABD Dışişleri Bakanlığı ile dünyanın dört bir yanına ya- 
yılmış ABD konsoloslukları arasındaki hassas yazışmaları içeren ve VVatergate skandalına ithafla 'Cab- 
legate' olarak adlandırılan belgeleri yayınlamaya başladı. 

2011'e girdiğimizde ise, 'Arap Baharı,' aniden üzerimize indi. Nasıl 1989, tarihe 'Prag Baharı' 
olarak geçtiyse, 2011 yılı da 'Arap Baharı' olarak anılacak. Her şey 2011'in ilk günlerinde Tunus'ta 
başladı, sonra domino etkisi halinde yayıldı: Mısır, Libya, Cezayir, Yemen, Ürdün, Suriye... Arap ülkele- 
rindeki çürümüş otokratik rejimler yıkılmaya başladı. 

Oysa 21. yüzyıl ne kadar farklı bir şekilde başlamıştı! Önce 11 Eylül 2001'deki saldırılarla sarsıl- 
dık. Hemen arkasından ABD'deki Neocon iktidarının Afganistan ve Irak işgalleri geldi. Neoconların 
'KARANLIK PRENSLERİ' RİCHARD PERLE VE DONALD RUMSFELD, tüm dünyaya, "Yeni Dünya Düzeni- 
ne hoş geldiniz" diye bağırıyordu. Bu, tek kutuplu bir dünya, bir 'Amerikan Yüzyılı' olacaktı. Ama 
Neoconların hayali kısa sürdü. Önce Afganistan ve Irak'ta batağa saplandılar, yeni bir 'Vietnam Send- 
romu' indi üzerlerine. Sonra, 2008 küresel ekonomik kriz patladı ve kaçınılmaz olanı hızlandırdı. 

ABD artık dünyanın hâkimi değil; neoliberalizmin dayanağı olan DTÖ, Dünya Bankası, IMF, 
OECD sisteminin temeli Bretton VVoods anlaşması kadük oldu. Beyaz Anglosakson Protestan (WASP) 
mabedi IFC'nin (International Finance Corporation) yönetim kurulunda artık Çinliler, Ruslar ve Arap- 
lar da oturuyor, uluslararası kuruluşlar birer birer yeniden yapılanıyor. Dünya finansal sistemi de yapı- 
lanıyor. G7'nin yerini G20 aldı. 2010'la birlikte yeni, çokJ<utuplu ve kuralları henüz belirlenmekte olan 
bir oyun başladı. Joseph Schumpeter m deyimiyle, yaratıcı yıkım,' eskiyi silip yeniye yol açarak ilerli- 
yor. 

Bu oyunda artık sadece devletler ve çokuluslu şirketler oynamıyor. Yeni ve davetsiz oyuncular 



YAZILAR 14 



oyuna girdi. Artık oyunda kurumsal ve endüstriyel medya düzenini bozan, bilginin dolaşımı önündeki 
engelleri yıkan, onların yanından dolaşarak iktidar odaklarının kirli sırlarını ifşa eden VVikileaks'in tem- 
sil ettiği yeni bilgi oyuncuları da var. Daha da önemlisi, halk yeniden oyunda. Arap Baharı, çok uzun 
zamandır görülmemiş bir biçimde, halkların tarih sahnesine artık beklenmedik ve özellikle de davet 
edilmemiş bir şekilde yeni bir oyuncu olarak çıktığı an olarak da anılacak. 

Bu yeni güçlerin, kuşkusuz internet başta olmak üzere, ağ teknolojileriyle doğrudan ilgisi var. 
İnsanlar artık; çok hızlı bir şekilde bir araya gelip dağılabilme, gayrimerkezi bir örgütlenmeyle öngörü- 
lemez davranışlarda bulunabilme, iç ve dış iletişimi önlenemez bir şekilde sürdürebilme; yerel eylem- 
lerine küresel iletişim kanallarını kullanarak destek yaratabilme, küresel iletişim yetenekleriyle dünya 
kamuoyunu etkileyebilirle ve iktidarlar üzerinde görülmemiş bir baskı yaratabilme, her şeyden önem- 
lisi, baskının şartı olan görünmezlik duvarlarını yıkarak ülkeleri dünyaya şeffaflaştırabilme gibi yeni 
güçlerle sahip. 

HER İKTİDAR, UYRUKLARININ BİLGİYE ERİŞİMİNİ VE ARALARINDAKİ İLETİŞİMİ DENETLEMEYİ 
VE BÖYLECE KENDİSİNE DİKENSİZ BİR GÜL BAHÇESİ KURMAYI HAYAL EDER. Ama İNTERNET; KÜRE- 
SEL, GAYRİMERKEZİ, AÇIK, SINIRSIZ, ETKİLEŞİMLİ, KULLANICI-DENETİMLİ VE ALTYAPIDAN BAĞIM- 
SIZDIR. BİLGİ İKTİDARDAN KAÇMA EĞİLİMİNDEDİR. ARTIK İNTERNETTE BİLGİYİ TUTMANIN YOLU 
YOK! VVİKİLEAKS BİZE BUNU GAYET AÇIK BİR BİÇİMDE GÖSTERDİ. 

SANSÜR 

Sansür her zaman iktidarın bilgiyi denetiminden kaçırma korkusundan kaynaklanır. Bu, haklı bir 
korkudur, çünkü tarihin hiçbir döneminde hiçbir iktidar bilgiyi mutlak bir biçimde denetleyememiştir. 
İktidarlar her zaman uyruklarının bilgiye erişi mini ve aralarındaki iletişimi kontrol etme hayali kurar. 
Ama bu boş bir hayaldir. Bu bakımdan sansür iktidarların en kullanışlı yönetim araçlarından biridir. 
Ağır sansür, her zaman iktidarların ömrünü bir miktar uzatır, ama mükemmel bir araç olmadığı için de 
geri teper ve iktidarın ömrü birdenbire kısalır. Sansür eskiden de mükemmel değildi. Ama herşeyin 
merkezi olarak sevk ve idare edilebildiği sanayi toplumlarında elverişli bir araçtı. Buna rağmen bilgi bir 
yerden sızıverivordu günün birinde. 

Ama merkezi yönetim mekanizmalarının çöktüğü, iletişimin tamamen gayrimerkezi, sınırsız, 
yatay yayılan ağlar, özellikle de internet üzerinde gerçekleştiği bir dönemde, sansür giderek daha 
da atıl hale geldi. İKTİDARLAR DEĞİŞİMİ ARKADAN TAKİP EDERLER DOĞALARI GEREĞİ. MEVCUT 
İKTİDAR YAPILARI DA OLUP BİTENİ ANCAK İKTİDARDAN DÜŞTÜKLERİNDE ANLIYOR. YENİ İKTİDAR 
YAPILARI DAHA ETKİLİ SANSÜR TEKNOLOJİLERİ ÜRETECEK, HALK DA BUNLARI AŞMAK İÇİN YENİ 
KATILIM, ŞEFFAFLIK VE BİLGİ TEKNOLOJİLERİ GELİŞTİRECEK. BU SAVAŞTA ELİ GÜÇLÜ OLAN KİM 
DERSİNİZ? 

VVikileaks'in sloganı şu: "BİZ HÜKÜMETLERİ AÇARIZ." Demokratik bir toplumda hükümetler ve 
devletin vatandaşlara açık olması gerekir, tersi değil. Türkiye'de de yıllanmış sırlar açığa çıktığında 
neler olduğunu hepimiz biliyoruz. Bilgi iktidardır ve devletler iktidarlarını bizlerle, yani halkla paylaş- 
mak zorunda. Aksi takdirde faşizme doğru yola çıkarız. 

VVikileaks, devletlere kendilerini temizleme fırsatı sunuyor, üstelik bunu onların erişemeyeceği 
bir güçle yapıyor. Gücünü de halkın vicdanında buluyor. 

Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak! Guardian editörü Simon Jenkins'in dediği gibi, "SIRLARI- 
NI KORUMAK HÜKÜMETLERE DÜŞER, GAZETECİLERE DEĞİL." 

Artık devletler farkına varmaya başlıyor ki, sırların ortaya çıkarmasını durdurmak için darbe 
yapmak, gazeteci öldürmek veya hapsetmek, sansür uygulamak, medyayı halkın vergileriyle satın 
almak ve bir polis devleti yaratmak yeterli değil. Başka mucizevî yöntemler de ufukta görünmüyor. 
Şeffaf olması gereken devletler, vatandaşlar değil. Buna alışsalar iyi olur. 

İktidarlar demokrasiden korktukça, demokrasiyle yaşamayı öğrenemedikçe yıkılacaklar ve bu 
meşru bir durum. Doğrudan demokrasi, birleşimsel demokrasi veya JULİAN ASSANGE'in savunduğu 
gibi, 'radikal demokrasi' vatandaşların bilgiye özgürce erişimi üzerinde yükselecek. 

Evet, şimdi Neoconlara, istihbarat örgütlerine, Cidarını paylaşmaktan korkan ulus devletlere, 
oligopollere, güçten düşen ordulara, geleneksel medya kuruluşlarına dönüp, "Yeni Dünya Düzenine 
hoş geldiniz!" diyebiliriz; tıpkı onların hepimize on yıl önce dediği gibi. Onların düzeni oldukça kısa 
ömürlü oldu, bizimki ise daha yeni başlıyor, (s. 15-20) 



YAZILAR 15 



TÜRKİYE VE ORTA DOĞUNUN İKİNCİ ŞANSI 

İsrail'in ABD adına Orta Doğuda yürüttüğü savaş ve işgal Bush döneminin bitmesi ile birlikte 
yeni bir döneme girdi. ABD'nin buradaki politika değişikliği daha tam anlamıyla açığa çıkmadı, ama 
çıkacak. İşte bu politika değişikliğinin açığa çıktığı gün VVikileaks veya başka bir kaynak İsrail'in bütün 
kirli çamaşırlarını ortaya dökecek. Ama biz, bu kirli çamaşırların neler olduğunu ve hangi politik te- 
mellere dayandığını tahmin ediyoruz. Sonuç olarak, bizim bu konudaki bakışımız şu: VVikileaks ya da 
bir başka 'kaynak' bir gün mutlaka İsrail-ABD ilişkilerini ve bu ilişkilerin arkasındaki kanlı tarihi, hatta 
kanlı şimdiki zamanı açıklayacaktır. Ama bu kanlı tarih ve şimdiki zaman gelecekte de sürdürülecek 
mi? Önemli olan bu sorunun cevabı. 

Eğer ki, kapitalizmin, belki de 2008 kriziyle zorunlu hale gelen yeni düzeni bizim ahir ömrümüz- 
de göreceğimiz şu zamanlarda gerçekleşirse, İsrail'e bu haliyle hiç gerek kalmayacak. Bu yüzden VViki- 
leaks'in İsrail belgeleri artık 'malum' ve bu belgeler bir dönemi anlattığı gibi bu belgelerin ortaya çıka- 
cağı söylentisi bile bir dönemin bittiğini bize gösteriyor. Peki, bu dönemin ekonomi-politik açısından 
biten paradigmaları neler ve Orta Doğuda bitenlerin yerine ne gelecek? 

Ortalığa Bir Türlü Dökülemeven Belgeler ya da Brzezinskınin 'İkinci Şans' Ayarı 

İsrail'in Orta Doğudaki varlığını en iyi anlatacak birkaç Amerikalıdan biri olan BRZEZİNSKİ, Neo- 
con politikalarının revize edilmesi gerektiğini savunan ve bu savunuyla ABD'nin Orta Doğuda ikinci bir 
şansı olduğunu söyleyen bir yazar. Bu yazarın İKİNCİ ŞANS adlı kitabını ABD için bir Orta Doğu eleştiri- 
si ya da çıkışı olarak da okumak gerek. Burada Brzezinski'nin tezlerini ele almamızın nedeni, bu tezle- 
rin temelinde, örtülü de olsa, İsrail'in olması. Brzezinski'nin 2007 tarihli son kitabı üç Amerikan baş- 
kanı döneminde Amerika'nın siyasî ve ekonomik hegemonyasını özetliyor. Ama kitap kesinlikle BÜ- 
YÜK SATRANÇ TAHTASI 9 kadar başarılı değil. 

Baba Bush, Clinton ve ikinci Bush dönemlerini ele alan Brzezinski, kitabına İKİNCİ ŞANS M adını 
vermiş. Amerika'nın ikinci bir şansı olduğuna inanıyor. Ama bu ikinci şansın, Bush dönemi po- 
litikalarının çok önemli bir değişim geçirmesiyle ve Amerikan hegemonyasının 'biraz' törpülenerek 
yakalanacağını iddia ediyor. 

Brzezinski'nin kitaptaki en önemli tespiti, içine Türkiye'yi de alan ve Çine kadar uzanan yeni bir 
"ASYA-BALKANLAŞMA" haritası çizmesi. Bu harita Ankara'dan başlıyor, sonra Arap Yarımadasını, 
Kuzey Afrika kıyılarını oradan da tüm Kafkasya'yı içine alarak Rusya'nın sonsuz, ama enerji yatağı boz- 
kırlarından geçiyor ve Çin'in kaynayan bölgelerine uzanıyor. Bütün bu bölge, bilindiği gibi, ilk önce 
Baba Bush'un sonra da George W. Bush'un yeni bir Amerikan hegemonyası kurmak için 'savaş bölge- 
si' ilan ettiği yeni balkanizasyon alanıydı. 

Brzezinski, 'içeriden' biri olarak bir önceki ABD yönetiminin, yani Neoconların, bu çok geniş 
bölgede, ilk önce bölgesel iç savaşlar sonra da bölgesel bir topyekün savaş çıkartarak yeni bir hege- 
monya ve dünya düzeni kurmayı tasarladıklarını söylüyor. Ancak kitabında, Orta Doğu için İngilizlerin 
'SÖMÜRGECİ-İMPARATORLUK' çözümünün şimdi daha yerinde olacağını ileri sürüyor: Yani 'balkan- 
laşmanın sürekliliği, ama bu sürekliliğin sürekli işgal ve savaştan ziyade 'politik istikrar'la sağlanma- 
sı... İşte bu 'politik istikrar' ve yumuşak balkanlaştırma' politikası, Brzezinski'ye göre, Amerika'nın 
ikinci şansı. 

Bu anlamda Brzezinski, oğul Bush'un Irak'ta sonlanan ve sürgit işgale ve savaşa dayanan politi- 
kasını akılcı bulmuyor ve eleştiriyor. Bu politikanın kısır olduğunu ve Amerikan gücünü törpülediğini 
söylüyor. 

Kitabın 2008 sonrası olarak adlandırılan bölümünde de bu stratejinin ipuçları var. Ama Brze- 
zinski'nin bakış açısı diğer Neoconlara benziyor. 2007'de yüzünü iyice gösteren küresel krizle birlikte 
su yüzüne çıkan 'büyük değişimi' göremiyor. Bu bağlamda kitap, Büyük Satranç Tahtası kadar isabetli 
öngörüler geliştirebilmiş değil. Elbette bunun asıl nedeni, dünyanın geçirdiği derin dönüşüm ve Brze- 



9 



Brzezinski, Zbignievv (1998), Büyük Satranç Tahtası, çev. Ergun Kocabıyık ve Ertuğrul Dikbaş, Sabah Kitapları, 
1998. 

Brzezinski, Zbignievv (2007), Second Chance: Three Presidents and the Crisis of American Superpower, New 
York, 2007. 



YAZILAR 16 



zinski'nin bu dönüşümü ıskalaması... 

Burada bizim üzerinde durmak istediğimiz iki nokta var: Birincisi, Brzezinski'nin 2008 kriziyle 
birlikte değişen durumu, tam anlamıyla olmasa bile, bir ölçüde görmüş olması ve buna uygun 'yeni' 
bir Neocon stratejisi geliştirmeye çalışması. İkincisi ise, Çin faktörüne öykünerek, bunu, Amerika üze- 
rinden, yeni bir model olarak ele alması. 

Şimdi Brzezinski'nin, örtülü olarak ortaya attığı yeni Neocon stratejisi, bizim 'yerli' statükocula- 
rın, ulusalcıların şu sıralar savundukları ve yapmaya çalıştıkları herşeyle birebir örtüşüyor. Şöyle ki: 
Brzezinski, Ankara'dan başlayarak Kafkaslardan Çin'e uzanan geniş bir 'balkanlaşma' haritası çiziyor 
ve buralarda demokrasi olmaksızın, büyük ölçüde mevcut durumu koruyarak bir yeni 'siyasî istikrar' 
statükosu öneriyor. 

İşte bu, Neoconların ve onların yerli temsilcisi ulusalcıların ikinci şansı. Ama bu ikinci şans, İs- 
rail militarist-ulus devletinin denklemde olmasına bağlı. Bu senaryoda Türkiye'deki demokra- 
tikleşmeyi 'dışarıdan' boğacak güç İsrail'dir. VVİKİLEAKS VEYA BİR BAŞKA KAYNAK ŞUNU ER GEÇ 
AÇIKLAYACAKTIR: Türkiye'deki darbelere karşı geliştirilen ve demokratikleşme doğrultusunda giden 
süreci, İsrail'in ve onunla işbirliği yapan 'derin' unsurların boğmaya çalıştığını biliyoruz. Ama boğul- 
mak istenen sadece Türkiye'deki demokratikleşme süreci değildi kuşkusuz. Asıl mesele Afganistan'a 
kadar uzanan bir Orta Doğunun Brzezinski'nin yeni tezlerine göre yeniden yapılanması meselesi idi. 
Yani Afganistan'da kontrollü bir Taliban, Türkiye'de bir türlü çözülmeyen, ama sürgit bir savaşa dö- 
nüşmeyecek, dolayısıyla baskıcı bir rejimi destekleyecek bir Kürt sorunu. Havuç ve sopa politikaları 
ikileminde denetim altında bir İslâmî hareket çemberi. Aynı zamanda, ulus devletlerarasında, gerek- 
tiğinde ABD'nin araya girerek yatıştıracağı gerilim politikaları. İsrail-Türkiye ve Türkiye-Irak-İran geri- 
limlerinin ve tabii ki Yunanistan-Türkiye itişmesinin devam ettirilmesi. Şimdi Türkiye ve Yunanistan 
bu politik hattı terk etti. Yalnızca İsrail, yeni Neocon politikalarına uygun olarak gerilim politikasını 
sürdürüyor. İsrail'in bu süreçte Türkiye'ye sataşmaya devam edeceğini göreceğiz. 

Nitekim, Davos'ta başlayan süreç Mavi Marmara'yla devam etti. İsrail tam burada bir havuç ve 
sopa politikası izliyor. Bundan dolayı VVikileaks'in İsrail'le ilgili belgeleri, bu havuç-sopa politikasının 
ne kadarının ABD'ye dayandığını bize anlatacak. Ama biz Brzezinski'nin tezlerini buraya tam da bunu 
anlatmak için aldık. Çünkü bugün İsrail'i Orta Doğuda, bu haliyle tutmak isteyenlerin amacı, Baas re- 
jimleri dâhil, şu an yaşadığımız bütün sorunları bu coğrafyada bu haliyle dondurmaktır. 

Yeni Neocon politik hattı, Soğuk Savaş geriliminin ABD'nin denetleyeceği ulus devletler üzerin- 
den devam ettirilmesine dayanmaktadır. Brzezinski, bu ulus devletlerin bölgesel olarak güçlenmesine 
göz yumulmasını da önermektedir. Ona göre, Bush yönetimi bu anlamda hem ekonomik, hem de 
siyasî olarak çok ciddi hatalar yapmıştır. 

Bir Zamanlar Türkiye İkinci Bir İsrail'miş 

Türkiye'de ulus devlete ekonomik ve siyasî geleceklerini bağlamış kesimlerin ikinci bir şansı var 
mı? Aslında bu soru şu sıralar olan bitenin ve bütün bu olan bitenden kaynaklı tartışmaların özeti gibi. 
Eksen kayması tartışmasından, kurumlar arası çatışma tartışmasına kadar olan tüm tartışma, haber ve 
görüşler buraya dayanıyor. 

Brzezinski, bugün ulus devlet siyasetinin emperyal temsilcisi olan Neoconların ancak Bush dö- 
nemi politikalarından vazgeçerlerse, bir ikinci şanslarının olabileceğini söylüyor. Aslında tam burada 
Fukuyama'nın TARİHİN SONUNDA 11 belirttiği, insanlığın son durağı 'liberal demokrasiye' nasılsa ula- 
şacağı ve burada ABD'nin birtakım rezervlerinin, yani toleranslarının olması gerektiği tezini de hatır- 
lamak gerek. Neoconlar, Fukuyama'yı dinlemek yerine, 'MEDENİYETLER ÇATIŞMASI' diyen Hunting- 
ton'u dinlediler. 12 

HUNTİNGTON'UN TEZİ, kapitalizmin küresel bir sistem olarak inşa edilmesinin tek yolunun 
kaçınılmaz bir medeniyet 'hesaplaşması' olduğu üzerine kurulur. "Bu çatışma nasılsa olacak, o za- 
man bir an önce olsun, işgal edelim ve yıkıp yeniden, nasıl gerekiyorsa öyle yapalım." 



Fukuyama, Francis (1993), Tarihin Sonu ve Son İnsan, Gürl^ayıncılık, 1993. 

Huntington, Samuel P. (2005), Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Kurulması, çev. Cem 
Soydemir, Mehmet Turhan, Okuyan Us Yayınları, 2005. 



YAZILAR 17 



Ulusalcı-Neoconların Bush dönemindeki telaşı ve tezi buydu. Ama bu telaş pek işe yaramadığı 
gibi, ters tepti. Zaten Fukuyamanın tezini eğer kapitalizmin bundan sonra küresel, sınırsız bir sistem 
olarak var olacağı şeklinde okursak Fukuyama haklı; küreselleşmenin ve onun modernizminin 
hâkimiyetinin, uygarlıkların zorla yok edilerek sağlanacağını, örtülü olarak söylemeye çalışan Hun- 
tington ise haksızdı. Şimdi Brzezinski, tam buradan hareket ederek, Neoconlara yanlış yaptıklarını 
anlatıyor. 

Asya balkanlaşmasını, ulus devletler üzerinden kontrol etmek ve küresel krize de dayanarak ör- 
tülü bir içe kapanma dönemi geliştirmek, Obama iktidarına karşı strateji geliştiren, demir-çelik, silah, 
petro-kimya gibi geleneksel kontrol sanayilerinin siyasî temsilcilerinin yeni hedefidir. 

Şimdi tam burada Türkiye'ye dönelim. Türkiye'de Obama ekibini ikinci kere seçtirmemek ve bu 
stratejiyi hayata geçirmek isteyen güçlerin temsilcileri kimler olabilir; yani 'ikinci bir şans' yakalamak 
isteyenler kimler? Bunları İsrail'in konu edildiği VVikileaks belgelerinde bulacağımızdan şüpheniz ol- 
masın. 

Şimdi savunma harcamalarının denetlendiği, gereksiz askerî harcamalar yerine eğitim ve sağlı- 
ğa bütçe ayıran bir Türkiye yerine, asker vesayetinde ve ordusu kendi yurttaşlarıyla savaşan bir Türki- 
ye isteyenlerin ikinci bir şansı olmalı mı? 

Tam burada İsrail'in Türkiye'deki gündemde olan birçok sorunla ilgilendiğini söylemek öyle 
sanıyoruz ki, şaşırtıcı olmaz. Türkiye'nin bugün başta KÜRT SORUNU olmak üzere birçok devasa so- 
rununun çözülmemesi doğrultusunda yapılan provokasyonları, hem Türkiye'de, hem de Orta Doğuda 
Neocon-İsrail-Türk statükocu-darbecileri üçgeninde aramak gerekir. 

Bu ilişkiler şimdiye değin somut olarak açığa çıkmadı, ama bu ilişkilerin Bush döneminde 
vVikileaks belgelerinin 'babalarından biri olan ABD elçisi Edelman zamanında neredeyse 'resmî' 
düzeyde kurulduğu biliniyor. 

İşte şimdi beklediğimiz bu belgeler. Türkiye'de baskıcı ve asker vesayetini sürekli kılan iktidar- 
lar silsilesi artık 'yeni dünya düzeni' için ne kadar gereksizse, Netanyahu'nun İsrail'i de bir o kadar 
gereksizdir. Ama İsrail'in çözülmesi için Türkiye'de demokrasinin kurumsallaşması ve Türkiye'nin de- 
mokrasi dışı yöntemler üretecek bütün sorunlarını hal yoluna koyması gerekir. 

BUNUN İÇİN TÜRKİYE, BİRÇOK AÇIDAN ANAHTAR ÜLKE KONUMUNDA. Baas rejimlerinin çö- 
zülme yoluna girdiği ve piyasanın buralarda işlemeye başladığı istikrarın şiddet ve savaşla değil de 
siyasî bütünleşme ve bu bütünleşme sonucu artacak ticarî ve ekonomik faaliyetle sağlanacağı yeni bir 
Orta Doğuya doğru hızla gidiyoruz. Bu Orta Doğu tablosunda Türkiye'nin başını çektiği bir yeniden 
yapılanma bütünleşmesi var. 

Bu tabloda bir tek Netanyahu'nun İsrail'i yok. Zaten MAVİ MARMARA KATLİAMI olmasaydı da 
İsrail bu tabloda olmayacaktı. Çünkü hem A BD'nin, hem de AB'nin 'Yeni Dünya Düzeninde' İsrail'in bu 
haliyle yeri yok. Bu açıdan İsrail'in hâlâ kendini Bush dönemindeki dünyada sanıp buna göre hareket 
etmesi, yalnızca Türkiye'nin değil, herkesin işini kolaylaştırıyor. Şimdi başını İran, Rusya ve Türkiye gibi 
belirleyici eksen devletlerin çektiği bu gibi zirveler, esasında 2013'ten itibaren hızla oluşmaya başla- 
yacak siyasî küreselleşmenin hazırlıkları. 

Çok açık olarak önümüzde yeni bir paylaşım durumu var. Orta Doğu haritası yeniden çizilecek. 
KUZEY IRAK'TAN BAŞLAYAN BU YENİDEN BİÇİMLENDİRMEDE EN ETKİN GÜÇLERDEN BİRİSİ ARTIK 
TÜRKİYE. 

Türkiye'nin 'KOMŞULARLA SIFIR PROBLEM SİYASETİ' aynı zamanda sınırların sıfır seviyesine 
inmesinin siyasî sürecidir. 

Böyle olunca, Rusya ve İran sınırlarına kadar olan tüm bölge Türkiye'nin ekonomik ve siyasî 
yönlendiriciliğinde bütünleşecek. 

İstanbul'un finans merkezi olması; 

Rusya ile kotarılan enerji projeleri; 

Suriye ile sınırların gevşetilmesi; ve 

İran'la yapılan nükleer takas anlaşması bu 'sınırsızlaşma' sürecinin önemli başlangıç adımla- 
rıdır. 

Haziran 2010'da İstanbul'da yapılan Asya Güvenlik Zirvesine, belirleyici devletler dışında, Afga- 
nistan, Filistin, Ukrayna, Azerbaycan ve Kırgızistan da katıldı. Bu ülkelerin tümü bölgesel savaşların ya 



YAZILAR 18 



da iç savaşların yaşandığı ya da yaşanacağı ülkeler. Ancak öyle görülüyor ki, yeni dönemde, bütün bu 
bölge ve ülkelerde yaşanan sorunları ele alacak bölgesel bir üst örgütlülük oluşturulacak. İşte bu üst 
örgütlülük, Yeni Avrasya Devletler Topluluğunun ilk adımı sayılabilir. Bu bölgede AB gibi yeni bir 'AĞ- 
DEVLETİ' doğabilir. 

Bu sefer Orta Doğudan başlayacak yeni paylaşım, ulus devletlerin paylaşımı olmayacak. Ya da 
İngiltere ve Amerika gibi hâkim güçlerin sınırları ve iş bölümü belirlemesi ile de olmayacak. Tam aksi- 
ne sınırların mümkün olduğunca aşağıya çekileceği, bölgesel ticaretin ve karşılıklı bağımlılığın artacağı, 
ticarî denetimin, gümrük duvarları ile değil, standartların oluşması ile sağlanacağı bir dönem başlaya- 
cak. İşte bu dönemin ekonomisinin kesintisiz işlemesi, enerji ve ticarî ağlarının sorunsuz inşa edilmesi 
ve yürümesi için tüm hinterlantta ilk önce İsrail gibi artık terörist durumuna düşmüş ulus devletlerin 
gardının aşağıya çekilmesi gerekiyor. îşte bakımdan hiç şüphesiz VVikileaks gibi bir kaynağa ihtiyacımız 
var. Tabii sonraki adım da Afganistan'dan Pakistan'a, Irak ve Türkiye'ye kadar tüm çatışma alanlarının 
ortadan kaldırılması olacak. Bunun için NATO'nun 2013'ten sonra devreye gireceğini söyleyebiliriz. 
Eğer bu tarihe kadar Türkiye'deki Kürt Sorunu çözülme yoluna girmezse, Türkiye'nin doğusunda üni- 
formaların rengi değişebilir. Burada da şimdilerde ortaya çıkmayan, ama yakında ortaya çıkacak gayri- 
resmî' bir yakın geçmiş olduğundan hiç şüpheniz olmasın. 

Aslında şimdi ortaya çıkıyor ki, bir zamanların Türkiye'si ile şimdinin İsrail'i aynı ülkeymiş. Biz- 
deki darbeciler nasıl bütün planlarını, programlarını ve stratejilerini eskiye göre yaparak, hâlâ 12 Eylül 
örneği ya da 28 Şubat misali bir darbe yapacaklarını sandıysa, İsrail de hâlâ elindeki silah ve nükleer 
teknoloji ile istediğini yapacağını sanıyor. Aslında Gazze olayı bütün dünyaya İsrail'in elindeki nükleer 
silah teknolojisinin İran'dan daha tehlikeli olduğunu öğretti. Şimdi ABD dahil bütün dünya İsrail'e ses 
çıkarmadan yaklaşmaya çalışıyor. Çünkü İsrail artık yaralı bir hayvan. Onun, etrafa ve kendisine en az 
zarar vermesini sağlayarak boyun eğdirilmesi ve sürecin akıllıca yönetilmesi çok önemli. 

Ancak diğer taraftan Diyarbakır'dan başlayıp Beyrut'a kadar uzanan bir halka var. Burada yok- 
sullar, kimlikleri yok sayılanlar, dinlerinden, inançlarından, dillerinden, kültürlerinden dolayı militarist- 
terörist ulus devletlerin baskısında olanlar artık yeni bir ust' örgütlülükle haklarını arayacaklar. Bu, 
aynı zamanda şimdiye kadar görmediğimiz, ama insanlık tarihinin bütün ayaklanma anlatılarını barın- 
dıran ve de tam oradan bize yeni bir dünyayı müjdeleyen bir başlangıç olacak. 

İşte tam burada VVikileaks'in İsrail'le ilgili bizce, en önemli 'sızıntısını' anmak gerekiyor: VVikile- 
aks'e göre İsrail, İran'dan daha çok Hamas ve Hizbullah'ın silahlanmasından, hatta nükleer silaha sa- 
hip olmasından korkuyor. İsrail bundan gerçekten de korkmalı. Nitekim VVikileaks belgelerinde İs- 
rail'in Orta Doğuda büyük bir savaşı göze almış olduğu görülüyor. 13 Çok ilginç, ama İsrail'in Orta Do- 
ğuda hazırlandığı savaş İran'a karşı değilmiş. İsrail; Hizbullah ve Hamasa karşı savaş hazırlığı yapmış. 
VVikileaks belgesinde İsrail Genelkurmay Başkanı Aşkenazi, İran'ın füze tehdidinin ciddi olduğunu ka- 
bul ediyor ama esas büyük tehdidin Gazze'nin kontrolünü elinde bulunduran Hamas ve Lübnan'da 
siyasî gücü elinde bulunduran Hizbullah olduğunu söylüyor. İşte bu önemli. Çünkü Aşkenazi'nin bu 
tespiti İsrail'in niye Gazze'de taş üstünde taş bırakmadığını ortaya koyuyor. Yeni Orta Doğunun daha 
doğrusu Baas rejimlerinin ve İsrail'in eskisi gibi etkin olmadığı bir Orta Doğu ancak Gazze'de ve Lüb- 
nan'da kalıcı barışla mümkün olabilir. İsrail bunu biliyor. Aslında bu konuda Hamas ve Hizbullah'tan 
sonra İsrail'in üçüncü büyük engeli Türkiye. 

Şimdi tam burada dikkatinizi yeni NATO konseptine çekmek isteriz. VVikileaks belgelerinde NA- 
TO'nun bu yeni konsepti İsrail üzerinden anlatılıyor aslında. Peki, nedir bu yeni konsept ve İsrail ger- 
çekten VVikileaks belgelerinde olduğu gibi, neden İran'dan ziyade Hamas ve Hizbullah'ı tehdit olarak 
görüyor? 

Nato'nun Yeni Yüzü 

NATO'nun Varşova Paktından sonraki hikâyesine baktığımızda bir dünya silahlı gücü yaratma 
çabasını görürüz. Yeni bir Avrupa, dahası dünya savaşının çıkmaması için ulusal orduların, bütün- 
leşmeye paralel eritilmesi yeni NATO stratejisinin temelini oluşturur. 

LİZBON BELGESİ bu açıdan çok açıklayıcıdır. Buldaki tehdit, birlik (bu birlik AB gibi oluşmuş 
yapılar olacağı gibi bundan sonra oluşacak yeni BM konsepti de olabilir) dışında kalan ulus devletler- 



13 



AFP, "Israel preparingfor 'large scale war' in Middle East: cable" 27.12 2010. 



YAZILAR 19 



dir. Yani tehdit sıralamasında İran'ın adının geçmemesi Türkiye'nin başarısı olarak değerlendiriliyor, 
ama yeni NATO KONSEPTİ TEK TEK ÜLKELERLE İLGİLENMİYOR. ONUN İLGİLENDİĞİ 'DENETİM DIŞI' 
ULUS DEVLETLER. BU, BUGÜN İRAN OLUR, YARIN DÜNYANIN HERHANGİ BİR YERİNDE SÖZ DİNLE- 
MEYEN DARBECİ BİR ORDU HAREKETİ YA DA ULUSALCI İKTİDAR DA OLABİLİR. 

Geleneksel olarak savaş, ulus devletlerarasındaki silahlı çatışma olarak nitelendi şimdiye kadar. 
Ancak bugün hâkim ulus devletler de dâhil bütün ulus devletlerin egemenliğinin azalması ve bunun 
yerine yeni bir ulus üstü egemenlik biçimi olan küresel imparatorluğun ortaya çıkması ölçüsünde, 
savaşın ve siyasal şiddetin şartları ve doğası da zorunlu olarak değişiyor. Savaş küresel ve bitmek bil- 
mez bir olgu haline geliyor. 14 

Bugün Asya'nın ya da Afrika'nın herhangi bir bölgesinde bir aşiret-kabile kavgasının topye- 
kün bir iç savaşa dönüşme olasılığı her an var. BUNUN DIŞINDA BAŞTA ORTA DOĞU OLMAK ÜZERE, 
BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞINDAN SONRA EMPERYALİZMİN MASA BAŞINDA YARATTIĞI ULUS DEVLETLERİN 
PARÇALANMA SÜREÇLERİ YENİ BİR SAVAŞ TEHDİDİ OLUŞTURUYOR. Ama bu savaş tehdidi, bugün 
teknolojinin yatay yaygınlaşması sonucu konvansiyonel silahlarla sınırlı olmayabilir. İşte tam da bun- 
dan dolayı, çok uzun bir tarih boyunca insanlık, yaratmak istediği bu kapitalist imparatorluk içinde 
savaş halinden kurtulamayacak. 11 Eylül 2001 bize bunu gösterdi ve 11 EYLÜL AYNI ZAMANDA YENİ 
NATO KONSEPTİNİN DE BAŞLANGIÇ TARİHİDİR. Yine Negri, 11 Eylül için şöyle der: 

"11 EYLÜL'DEKİ SALDIRILAR YENİ BİR SAVAŞ ÇAĞINI AÇTI, AYNEN 23 MAYIS 1618 TARİHİNDE 
KUTSAL ROMA İMPARATORLUĞUNUN İKİ KRAL NAİBİNİN PRAG'DAKİ HRADCANY ŞATOSUNUN 
PENCERESİNDEN ATILMASININ OTUZ YIL SAVAŞLARINI ATEŞLEMESİ GİBİ." 15 

Bu savaş hali, kimi zaman dinler, mezhepler arasında, kimi zaman ETNİK GRUPLAR arasın- 
daymış gibi görünebilir, ama hepsi dağılmakta olan eski egemenliğin unsurları olarak yeni egemen- 
likten pay almak isteyen yapılardır ve bu savaşların kökeni sınıfsaldır. 

İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI SONRASI ABD'NİN ORTA DOĞUDA OLUŞTURDUĞU SİSTEM BOZULMA- 
SAYDI, USAME BİN LADİN ORTAYA ÇIKMAZDI VE 11 EYLÜL OLMAZDI. İşte bu anlamda NATO için teh- 
dit tek başına İran falan değildir. Mesela, eğer ki, Türkiye'de 'Dar Kafalı Ulusalcılar' 2002-2007 süre- 
cinde bir darbe yapsaydı ve iktidarlarını dünyadaki şu değişime rağmen sürdürmeye çalışsalardı, Tür- 
kiye İran'dan daha önce gelen tehdit olarak tanımlanırdı. 

NATO'ya envanterini açmayan ve NATO için hayli tartışmalı olan, keza NATO'nun da lağvedil- 
mesini beklediği Ege Ordusu, başta Kenan Evren olmak üzere çok mümtaz şahsiyetlerin komu- 
tasında çok önemli işler yapmıştır. Ege Ordusunun hemen hemen bütün komutanları bir darbe pla- 
nının içinde olmuştur. 

İşte VVikileaks belgeleri NATOnun Lizbon konseptinde ortaya çıkan bu yeni tehdit algısını ve bu- 
na bağlı militer yapılanmanın ipuçlarını ortaya koyan belgelerdir. İsrail'in esasında niye İran'dan daha 
ziyade Hamas ve Hizbullah'ı tehdit olarak gördüğünü yeni NATO konsepti bize anlatıyor. 

Şunu söyleyebiliriz: 

ABD'nin Soğuk Savaşla birlikte biten yeni sömürgecik dönemi, ulus devletleri denetleyen, on- 
ları belli sınırlarda tutan bir Pax-Americana'ydı. ABD ulus devleti hegemonyasındaki bu sistem, 
Kara Avrupası'yla yarı-barışık bir Anglosakson ulus devletler düzeni, yani hiyerarşisiydi. 

Bu sistemin bitmesi, bir anlamda, denetlenen ulus devletler düzenin de bitmesi anlamına geli- 
yor. İşte bu anlamda, denetlenemeyen ve sistem dışında kalan ulus devletler an az Usame Bin Ladinin 
El Kaidesi kadar hatta ondan daha büyük bir tehdit. Bu tehdidi tespit etmek, sınırlamak ve gerekirse 
ortadan kaldırmak artık NATO'nun işi. NATO, bundan böyle, bir dünya silahlı gücü ve aynı zamanda 
bir siyasî yapı. Bu siyasî yapı, Türkiye'nin AB üyeliğini yeni savunma stratejisinin olmazsa olmazı olarak 
görüyor. Lizbon'da ortaya çıkan en önemli sonuçlardan birisi de budur. VVikileaks'in ortaya çıkardığı 
da budur, (s.263-273) 

Kaynak: 

Özgür UÇKAN-Cemil ERTEM, Wikileaks-Yeni Dünya Düzenine Hoş Geldiniz, 2011, İstanbul 



14 
15 



Hard, Michael. Negri, Antonio (2004), Çokluk, Ayrıntı Yayınları, 2004, s. 21. 
Hard, Ag.e. s. 25. 



YAZILAR 20 



20 



YAZILAR 21 



YALNIZLIKTAN VE İNSANLARDAN ZEVK ALMAK 

Hayatın niteliğini yükseltmek için atılması gereken adımlar ile mutluluk bilimi ile ilgili çalışma- 
lar, yaşam kalitesinin her şeyden çok iki etkene dayandığını defalarca göstermiştir. Bu etkenler, işimi- 
zi hayatımızı nasıl yaşadığımız ve diğer insanlarla ilişkilerimizdir. Ferd olarak kim olduğumuzla ilgili en 
ayrıntılı bilgileri, iletişim kurduğumuz kişilerden ve iş yapma şeklimizden alırız. Freud'un mutluluk için 
"sevgi ve çalışma"yı reçete ederken farkında olduğu üzere, benliğimizi büyük ölçüde bu bağlamda 
olup bitenler tanımlar. Buna göre aile ve arkadaşlarıyla ilişkilerimizi ele alacak, bunların nasıl eğlenceli 
yaşantılara kaynak olabileceğini belirleyeceğiz. 

Yanımızda başka insanlar olup olmaması, yaşantı kalitesinde büyük bir değişiklik yaratır. Di- 
ğer insanları, dünyadaki en önemli nesneler olarak görmek, biyolojik programımızda vardır. Diğer 
insanlar yaşamımızı ya çok ilginç ve doyurucu ya da tamamen doyuruculuktan uzak kılabile- 
ceklerinden, onlarla ilişkilerimizi nasıl yürüttüğümüz mutluluğumuzda büyük bir fark yaratır. Başkala- 
rıyla ilişkilerimizi akış yaşantılarına dönüştürmeyi öğrenirsek, bir bütün olarak yaşam kalitemiz epeyce 
yükselir. 

Öte yandan özel yaşamımız da bizim için değerlidir ve yalnız kalmak da isteriz. Ne var ki yal- 
nız kaldığımızda sıklıkla sıkıntılı bir ruh haline gireriz. Bu gibi durumlarda tipik olarak insanlar kendi- 
lerini yalnız hissederler, yaşamlarında bir zorluk olmadığını, yapacak bir şey kalmadığını hissederler. 

Yalnızlık, kimilerinde duyusal yoksunlukta görülen akıl karıştırıcı belirtileri daha hafif bir şe- 
kilde ortaya çıkarır. 

İnsan yalnız kalmaya dayanmayı, hatta bundan zevk almayı öğrenmedikçe, tam bir yoğunlaşma 
gerektiren herhangi bir işi başarması güç olur. Dolayısıyla, kendi araçlarımızla baş başa kaldığımız 
zaman bile bilincimizi denetlemenin yollarını bulmamız çok önemlidir. 

YALNIZ OLMAKLA BAŞKALARIYLA BİRLİKTE OLMAK ARASINDAKİ ÇATIŞMA 

Bizi korkutan şeyler içinde, en kötü olanlardan biri, kesinlikle insan etkileşimi seyrinde dışarıda 
bırakılma korkusudur. Bizler, kuşkusuz içtimâi varlıklarız, ancak başka insanların yanında kendimizi 
tam hissediyoruz. 

Yazı öncesi kültürlerin pek çoğunda yalnızlık öyle dayanılmaz bir şey olarak düşünülür ki insan- 
lar hiçbir zaman yalnız kalmamak için büyük bir çaba harcarlar; yalnızca cadılar ve şamanlar kendi 
başlarına zaman geçirirken rahattırlar. 

Avustralya Aborijinlerinden, Amiş çiftçilerine ve West Point'teki askeri okul öğrencilerine kadar 
pek çok farklı insan topluluğunda, toplumun uygulayabileceği en kötü yaptırım "dışlama"dır. Dışla- 
nan kişi kendini giderek daha kötü hisseder ve kısa bir süre sonra kendi varoluşundan kuşku duymaya 
başlar. Kimi toplumlarda dışlanmanın nihai sonucu ölümdür: Yalnız bırakılan kişi zaten ölmüş olduğu 
gerçeğini kabul etmeye başlar, çünkü artık kimse onunla ilgilenmemektedir; o da yavaş yavaş kendi 
bedeniyle ilgilenmekten vazgeçer ve sonunda ölür. 

Latince'de "canlı olma" kavramı inter hominem esse diye ifade edilir ve bunun tam karşılığı 
"erkekler arasında olmak"tır; öte yandan "ölü olmak" inter hominem esse desinere, yani sözlük an- 
lamıyla "erkekler arasında olmayı bırakmak" demektir. 

Bir Roma vatandaşı için, öldürülmekten sonraki en ağır ceza şehirden sürgün edilmekti; şehir 
dışındaki mülkü ne denli lüks olursa olsun, arkadaşlarının yanında olmadığında Romalı kentli görün- 
mez bir adam oluyordu. Aynı acı kader, herhangi bir nedenle kentten ayrılmak zorunda kalan çağdaş 
New Yorklulara da son derece tanıdık gelecektir. 

BÜYÜK KENTLERİN SAĞLADIĞI İNSAN BAĞLANTILARININ YOĞUNLUĞU, RAHATLATICI BİR 
MERHEM GİBİDİR; SUNULAN ETKİLEŞİMLER NAHOŞ YA DA TEHLİKELİ OLABİLİRSE DE, BÖYLE MER- 
KEZLERDEKİ İNSANLAR ONLARDAN ZEVK ALIRLAR. Fifth Avenue'dan akan kalabalıklar içinde bol bol 
yankesiciler ve tuhaf tipler olabilir; ama yine de kalabalık heyecan ve güven verir. Herkes, çevresinde 
başka insanlar olduğunda kendini daha canlı hisseder. 

Sosyal bilimler alanında yapılan anketler, evrensel olarak insanların aileleri ve arkadaşlarının ya 
da yalnızca başka insanların yanındayken mutlu oldukları sonucunu ortaya çıkarmıştır. Bütün gün 
boyunca ruh hallerini düzelten hoş etkinlikleri sıralamaları istendiğinde, en sık sözü edilen olaylar, 
"mutlu insanlarla birlikte olmak", "insanların söylediklerine ilgi göstermesi", "dostlarla birlikte 



YAZILAR 22 



olmak" ve "cinsel açıdan çekici olarak fark edilmek"tir. Çökküntülü ya da mutsuz insanları ötekiler- 
den ayıran başlıca belirtiler, bu gibi olayları nadiren yaşadıklarını bildirmeleridir. Destekleyici bir top- 
lumsal ağ, stresi de hafifletir: Bir hastalık ya da aksilik, başkalarından duygusal destek alabilen bir 
kişiyi muhtemelen daha az etkiler. 

Arkadaşlarımızla birlikte olmayı isteyecek şekilde programlandığımıza kuşku yoktur. Davranış 
genetik bilimcileri, yalnız kaldığımız zamanlarda kendimizi rahatsız hissetmemize yol açan kimyasal 
yönergeleri kromozomlarımızda er ya da geç bulacaklardır. Sosyalleşme sürecinde bu gibi kabiliyetler 
geliştirmenin haklı nedenleri vardır, işbirliği yoluyla diğer türlere karşı bir üstünlük geliştiren bireyler, 
sürekli olarak birbirlerinin alanı içinde bulunduklarında hayatta kalmayı çok daha iyi başarırlar. Örne- 
ğin, savanlarda leoparlara ve sırtlanlara karşı korunmak için yaşıtlarının yardımına gereksinim duyan 
habeş maymunları, sürüden ayrılırlarsa hayatta kalma şansları çok azalır. Aynı koşullar atalarımız 
arasında girişkenliği olumlu bir hayatta kalma özelliği olarak seçmiş olsa gerek. Elbette insanın uyum 
sağlama süreci giderek kültüre bağlı hale geldikçe, birarada olmak için daha başka nedenler önem 
kazanmıştır. Örneğin, hayatta kalmak için içgüdüye değil de bilgiye dayanan insanların sayısı arttıkça, 
insanların birbirlerinin öğrendiklerini paylaşmalarının faydaları da artmıştır; bu gibi durumlarda yalnız 
bir birey "aptal"dır, çünkü Yunanca'da bu sözcüğün özgün anlamı "özel kişi", yani başkalarından bir 
şey öğrenmeyen kişidir. 

Ne tuhaf ki bizi "Cehennem öteki insanlardır" diye uyaran bilgeliğin de uzun bir geçmişi vardır. 
Hindu bilgesi ve Hıristiyan münzevisi çıldırtıcı kalabalıktan uzak durarak huzur aramıştır. Ayrıca, sıra- 
dan insanların yaşamlarındaki en olumsuz yaşantıları incelediğimizde, parlak girişkenlik madalyonu- 
nun öteki yüzünü görürüz: 

En acı veren olaylar da ilişkilerle ilgili olanlardır. 

Adaletsiz patronlar ve kaba müşteriler bizi işyerinde mutsuz ederler. 

Evde, ilgisiz bir eş, nankör bir evlât ve müdahaleci kayınvalide ve kayınpeder, başlıca üzüntü 
kaynaklarıdır, insanların hem en iyi, hem de en kötü günlerimizin nedeni olduğu gerçeğiyle nasıl 
uzlaşabiliriz? 

Bu apaçık çelişkiyi çözmek o kadar da zor değil. Gerçekten önemli olan her şey gibi, ilişkiler de 
iyi gittikleri zaman bizi son derece mutlu ve yürümedikleri zaman da mutsuz ederler, insanlar, başa 
çıkmamız gereken çevrenin en esnek, en değişken yönüdür. Aynı kişi sabahımızı muhteşem kılabilir, 
akşamımızı ise berbat edebilir. Başkalarının sevgisine ve onayına fazlasıyla bağımlı olduğumuz için, 
bize karşı davranışlarına da aşırı duyarlıyızdır. 

Bu nedenle, diğer insanlarla iyi geçinmeyi öğrenen biri bir bütün olarak yaşam kalitesinde 
olumlu yönde birçok değişiklik yapacaktır. Arkadaş Edinmenin Yolları ve insanları Etkilemek gibi 
kitapları yazanlar ve okuyanlar bu gerçeği iyi bilirler. Yöneticiler daha iyi birer idareci olabilmek için 
daha iyi iletişim kurabilmeyi isterler, gösteri dünyasındaki kişiler, "gözde" kalabalıktan kabul görmek 
ve bu insanların hayranlığını kazanmak için görgü kurallarını anlatan kitaplar okurlar. Bu kaygı büyük 
ölçüde diğerlerini manipüle etme yönünde dışarıdan motive olan bir arzuyu yansıtır. Ancak insanlar 
yalnızca hedeflerimizi gerçekleştirmemize yardım edebildikleri için önemli değildirler; kendi başlarına 
değerli oldukları kabul edilip buna uygun davranıldığında, en doyurucu mutluluk kaynağı insanlardır. 

Nahoş etkileşimlere katlanılabilir, hatta heyecan verici kılan da ilişkilerdeki esnekliktir. Toplum- 
sal bir durumu tanımlama ve yorumlama biçimimiz, insanların birbirlerine nasıl davranacaklarını ve o 
toplumsal durumda kendilerini nasıl hissedeceklerini büyük ölçüde değiştirir. 

Örneğin oğlumuz Mark on iki yaşındayken, bir öğleden sonra okuldan eve, ıssız bir parkın için- 
den geçen kestirme yoldan gelmiş. Tam parkın ortasında birdenbire karşısına yakındaki bir varoştan 
iri yarı üç delikanlı çıkmış. Delikanlılardan biri, başıyla, eli cebinde olan arkadaşını gösterip "Kıpırda- 
ma, yoksa seni vurur" demiş. Üç delikanlı Mark'ın her şeyini, yani bozuk paralarını ve eskimiş Timex 
saatini almışlar ve ona "Şimdi yoluna devam edebilirsin. Ama koşma ve sakın dönüp arkana bakma" 
demişler. 

Böylece Mark eve doğru yeniden yola koyulmuş ve öbür üçü de başka bir yöne yönelmişler. 
Ancak birkaç adım sonra Mark dönmüş ve onların peşinden gitmeye başlamış. "Beni dinleyin. Sizinle 
konuşmak istiyorum" diye seslenmiş. Delikanlılar "Yoluna git" demişler. Ama Mark peşlerinden 
koşmaya devam etmiş ve onlara, kendisinden aldıkları saati geri vermeyi düşünebilirler mi diye sor- 



YAZILAR 23 



muş. Onlara saatin çok ucuz olduğunu ve kendisinden başka kimse için herhangi bir değeri ola- 
mayacağını söylemiş: "Bu saati bana annemle babam doğum günümde vermişlerdi" demiş. Üç deli- 
kanlı bu işe çok sinirlenmişler, ama sonunda saati geri verip vermeme konusunda bir oylama yapma- 
ya karar vermişler. İkiye bir oyla saati geri verme kararı almışlar ve böylece Mark eve gururla, bozuk- 
lukları olmadan ama eski saati cebinde gelmiş. Elbette anne babasının bu yaşantıyı atlatmaları çok 
daha uzun sürdü. 

Bir yetişkinin bakış açısından, Mark'ın duygusal açıdan ne kadar değerli olursa olsun, eski bir 
saat için yaşamını olası bir riske atması aptallıktır. Ancak bu olay, önemli bir genel noktaya işaret 
eder: Toplumsal bir durum, kuralları yeniden tanımlanarak değiştirilme potansiyeline sahiptir. Mark, 
ona dayatılan "kurban" rolüne razı gelmeyerek ve kendisine saldıranlara birer "hırsız" gibi değil de, 
bir erkek çocuğunun aile yadigârı bir şeye bağlılığını anlaması gereken mantıklı insanlar gibi davrana- 
rak, bu karşılaşmayı bir yol kesme olayından, en azından bir ölçüde akılcı ve demokratik bir kararın 
alındığı bir duruma dönüştürmeyi başarmış. Bu olaydaki başarısı büyük ölçüde şansa bağlıymış: Hırsız- 
lar sarhoş ya da aklın ulaşamayacağı kadar yabancılaşmış olabilirlerdi ve o zaman Mark ciddi bir bi- 
çimde yaralanabilirdi. Ama iddiamız hâlâ geçerlidir: insan ilişkilerine şekil verilebilir ve bir kişi uygun 
becerilere sahipse ilişkinin kurallarını değiştirebilir. 

İlişkilerin üst düzey yaşantılar üretmek üzere nasıl şekillendirilebileceği konusunda ayrıntıya 
girmeden önce, yalnızlık diyarında bir gezintiye çıkmamız gerekiyor. Yalnız kalmanın zihni nasıl etkile- 
diğini anladıktan sonra arkadaşlığın insanın iyiliği açısından neden bu denli vazgeçilmez olduğunu 
daha açık bir biçimde görebiliriz. Ortalama bir yetişkin uyanık geçirdiği zamanın yaklaşık üçte birinde 
yalnızdır, ancak yaşamlarımızın bu büyük dilimi hakkında onu hiç sevmediğimiz dışında fazla bir şey 
bilmeyiz. 

YALNIZLIK ACISI 

Çoğu insan yalnız kaldığı zaman, özellikle de yapacak belli bir işi olmadığında, neredeyse katla- 
nılmaz bir boşluk duygusu yaşar. Ergenler, yetişkinler ve yaşlıların, hepsi en kötü yaşantılarının yal- 
nızken gerçekleştiğini bildirir. Hemen her etkinlik etrafta biri olduğunda daha zevkli olur, yalnızken ise 
daha az zevk verir. İnsanlar, ister montaj hattında çalışırken, ister televizyon izlerken olsun, yalnız 
kaldıkları zamanlara göre, başkalarının varlığında daha mutlu, uyanık ve neşeli olurlar. Ancak en 
üzücü olan, yalnız başına çalışmak ya da TV izlemek değildir; en kötü ruh halleri, insan yalnız kalıp da 
yapacak bir işi olmadığında ortaya çıkar. Çalışmalarımıza katılan insanlar arasında, yalnız yaşayanlar 
ve kiliseye gitmeyenler için pazar sabahları haftanın en kötü zamanıdır, çünkü dikkatleri üzerinde 
herhangi bir talep olmadığından bu insanlar ne yapacaklarına karar veremezler. Haftanın kalan kıs- 
mında psişik enerji, iş, alışveriş, sevilen TV programları vb. dış düzenlere yöneltilir. Ama pazar sabahı 
kahvaltı ettikten ve gazetelere göz gezdirdikten sonra geriye yapacak ne kalır? Bu saatlerin yapıdan 
yoksunluğu pek çok insan için yıkıcıdır. Genellikle öğlene kadar kişi bir karar vermiş olur: 

Çimleri biçeceğim, akrabalarımı ziyaret edeceğim ya da futbol maçı izleyeceğim. O zaman amaç 
duygusu geri döner ve dikkat, bir sonraki hedefe odaklanır. 

Neden yalnızlık bu kadar olumsuz bir yaşantıdır? 

Bu sorunun en basit yanıtı, zihni içeriden düzenli tutmanın çok zor olmasıdır. Dikkatimizi yön- 
lendirmek için dış hedeflere, dış uyarıma, dış geri bildirime gereksinim duyarız. Dış girdiler olmadığın- 
da dikkat amaçsızca gezinmeye başlar ve düşüncelere kaos hakim olur: Bu da psişik dağınıklık adını 
verdiğimiz durumla sonuçlanır. 

Tipik bir ergen yalnız kaldığında düşünmeye başlar: 

"Şu anda kız arkadaşım ne yapıyor? 

Sivilcelerim mi çıkıyor? 

Matematik ödevini zamanında bitirebilecek miyim? 

Dün kavga ettiğim adamlar beni döverler mi?" 

Bir başka deyişle, yapacak bir işi olmayan zihin olumsuz düşüncelerin sahnenin ortasına doğru 
ilerlemesine engel olamaz. Kişi bilincini denetlemeyi öğrenmediği sürece, aynı şey yetişkinlerin de ba- 
şına gelebilir. Kişinin aşk hayatı, sağlığı, yatırımları, ailesi ve işiyle ilgili kaygıları her zaman dikkatin 
sınırlarında dolaşıp durmakta, zihinde yoğunlaşma gerektiren zorlayıcı hiçbir düşüncenin olmadığı 



YAZILAR 24 



zamanı kollamaktadır. Zihin gevşemeye hazır olduğu anda, kanatlarda bekleyen olası sorunlar ortaya 
çıkar. 

TELEVİZYON İŞTE BU NEDENLE PEK ÇOK İNSAN İÇİN BİR NİMETTİR. TV izlemek olumlu bir ya- 
şantı olmaktan uzak olsa da (insanlar genelde televizyon izlerken kendilerini edilgen, zayıf, sinirli ve 
üzgün hissederler), hareketli ekran en azından bilince belli bir miktarda düzen getirir. Tahmin edilebi- 
lir kurgular, tanıdık karakterler, hatta fazla fazla reklâmlar, güven verici bir uyarım modeli sunar. Ek- 
ran, çevrenin idare edilebilir, kısıtlı bir yönü olarak dikkati kendine çağırır. Zihin televizyonla etkileşim 
halindeyken kişisel kaygılara karşı korunur. Ekrandan geçen bilgiler, nahoş kaygıları zihnin dışında 
tutar. Elbette depresyondan bu şekilde kaçınmak savurganlıktır, çünkü insan, sonrasında bir şey ka- 
zanmadığı halde, çok fazla dikkat harcar. 

Yalnızlık korkusuyla başa çıkmanın daha çarpıcı yolları arasında uyuşturucu kullanmak ya da 
durmadan ev temizlemekten kompulsif (zorlayıcı dürtü etkisiyle yapılan) cinsel davranışlara kadar 
değişiklik gösteren takıntılı uygulamalara başvurmak vardır. Benlik, kimyasal maddelerin etkisi altın- 
dayken psişik enerjisini yönlendirme sorumluluğundan kurtulur; arkamıza yaslanarak oturup uyuştu- 
rucunun verdiği düşünce modellerini izleyebiliriz; her ne olursa olsun, olup bitenler bizim denetimi- 
miz dışındadır. Televizyon gibi uyuşturucu da zihni, üzücü düşüncelerle yüzleşmek zorunda kalmak- 
tan kurtarır. Alkol ve başka uyuşturucular üst düzey yaşantılar üretebilse de, bunların karmaşıklık 
düzeyi genelde çok düşüktür. Pek çok geleneksel toplumda olduğu gibi, yüksek beceri gerektiren 
ayinsel bağlamlarda tüketilmediği sürece, uyuşturucular aslında hem başarılabilecek şeylerle, hem de 
bizlerin birey olarak başarabileceğimiz şeylerle ilgili algımızı, ikisi arasında bir denge kurulana dek 
indirger. Bu hoş bir durumdur, ancak yalnızca artan eylem fırsatları ve eylemde bulunma yeteneğinin 
verdiği zevkin akıl karıştırıcı bir taklididir. 

Kimi insanlar, uyuşturucunun zihni etkileyiş biçimiyle ilgili bu tanıma kuvvetle karşı çıkacaklar- 
dır. Ne de olsa son çeyrek yüzyıldır, uyuşturucuların "bilinci genişlettiği" ve bunları kullanmanın yara- 
tıcılığı artırdığı iddiasının daha bir güvenle ortaya atıldığına tanık oluyoruz. Ancak kanıtlar, kimyasal 
maddelerin bilincin içeriğini ve örgütlenişini değiştirmekle birlikte, bireyin bilincin işlevi üzerindeki 
denetimini genişletmediğini ya da artırmadığını düşündürmektedir. Oysa herhangi bir yaratıcılık için 
gereken yalnızca böylesi bir denetimdir. Dolayısıyla, psikotrop ilaçlar, insanın normal duyusal ko- 
şullarda karşılaşacağından daha çeşitli zihinsel yaşantılar sunsa da, bunu yaparken yaşantıları etkin 
bir şekilde düzenleme yeteneğimize bir katkıda bulunmaz. 

Çoğu çağdaş sanatçı, Samueal Coleridge'in afyon ruhunun etkisi altındayken yazdığı iddia edi- 
len Kubla Khan daki dizeler kadar gizemli bir çekiciliği olan yapıtlar yaratmak umuduyla sanrı yaratan 
ilaçları deniyor. Ne var ki, er ya da geç herhangi bir sanat yapıtını yazmak için ayık bir zihin gerekti- 
ğini anlıyor. İlaç etkisi altındayken yapılan işler, iyi sanattan beklediğimiz karmaşıklıktan yoksun- 
dur; açık ve kendine dönüktür. Bir kimyasal maddenin değişikliğe uğrattığı bir bilinç, sanatçının daha 
sonra, zihni berraklığını yeniden kazandığında kullanabileceği, sıradışı imgeler, düşünceler ve duygu- 
lar ortaya çıkarabilir. Tehlikeli olan, sanatçının zihnine şekil vermek için kimyasal maddelere bağımlı 
hale geldiğinde, zihni üzerinde kişisel bir denetim kurma yeteneğini yitirme riskine giriyor olmasıdır. 

Cinsellik olarak sayılan şeylerin çoğu da, düşüncelere dışarıdan bir düzen getirmenin, yalnızlığın 
tehlikeleriyle yüzleşmeksizin "zaman öldürme"nin bir yoludur. Televizyon izleme ve sevişmenin he- 
men hemen birbirinin yerine geçebilecek etkinlikler olması şaşırtıcı değildir. Pornografi ve kişisel ol- 
mayan cinsellik, üremeyle ilgili imgelerin ve etkinliklerin genetik olarak programlanmış cazibesi üzeri- 
ne kuruludur. Bunlar dikkati doğal ve hoşa gidecek bir biçimde odaklarlar ve böylece istenmeyen 
içeriği zihinden çıkarmaya yardımcı olurlar. Ancak, daha fazla bilinç karmaşıklığı sağlayabilecek dik- 
kat modellerinin herhangi birini geliştirmeyi başaramazlar. 

Aynı iddia, ilk bakışta hazzın tersi gibi görünebilecek mazoşist davranışlar, tehlikeye atılma ve 
kumar oynama için de geçerlidir, insanların kendilerini incitmek ya da korkutmak için buldukları bu 
yöntemler, fazla beceri gerektirmez, ama insanın doğrudan yaşantı hissini almasına yardım eder. Acı 
bile, odaklanmamış bir zihne sinsice sokulan kaostan ^aha iyidir, ister fiziksel, ister duygusal yoldan 
olsun, insanın kendini incitmesi, dikkatin, acı verse de en azından kendisi neden olduğu için denetle- 
yebileceği bir şey üzerine odaklanmasını sağlar. 

Yaşantı kalitesini denetleme yeteneği için en son sınav, insanın dışarıdan gelen ve dikkatini ya- 



YAZILAR 25 



pılandıran talepler olmadan, yalnızken yaptıklarıdır. Bir işe kendini kaptırmak, arkadaşlarla zaman 
geçirmek, sinemada ya da konserde eğlenmek görece kolaydır. Peki, kendi araçlarımızla baş başa 
kaldığımızda ne olur? 

Yalnız kaldığımızda ve ruhun karanlık gecesi bastırdığında, onu zihnimizden uzaklaştırmak 
için kendimizi çılgınca girişimlerde bulunmak zorunda hissediyor muyuz? 

Yoksa eğlenceli olmakla kalmayıp benliğin büyümesini de sağlayan etkinliklerle mi uğraşıyo- 
ruz? 

Boş zamanı, yoğunlaşma gerektiren, becerileri artıran, benliği geliştiren etkinliklerle doldur- 
mak, televizyon izleyerek ya da zevk veren ilaçlar alarak zaman öldürmekle aynı şey değildir. Her iki 
strateji de, aynı kaos tehdidiyle başa çıkmanın farklı yolları olarak, ontolojik kaygıya karşı savunmalar 
olarak görülebilse de, birinci strateji büyümeye neden olurken, İkincisi yalnızca zihni çözülmekten 
korumaya hizmet eder. Nadiren canı sıkılan, anın tadını çıkarmak için sürekli olarak olumlu bir dış 
çevreye gereksinim duymayan bir insan, yaratıcı bir yaşama ulaşma sınavını geçmiştir. 

Yalnız başına kalmaktan kaçmak yerine, yalnız geçirilen zamanı kullanmayı öğrenmek, özel- 
likle gençlik yıllarımızda önemlidir. YALNIZLIĞA KATLANAMAYAN ERGENLER, DAHA SONRA CİDDİ 
ZİHİNSEL HAZIRLIK GEREKTİREN YETİŞKİN İŞLERİNİ GERÇEKLEŞTİRMEKTE YETERSİZ KALIRLAR. Pek çok 
anne babaya tanıdık gelecek tipik senaryoda, okuldan gelen bir ergen, kitaplarını yatak odasına bıra- 
kır, dolaptan atıştıracak bir şey aldıktan sonra, arkadaşlarıyla bağlantı kurmak üzere telefona yönelir. 
Telefon konuşmalarından bir şey çıkmazsa, ya radyoyu ya da televizyonu açar. Şans eseri olur da eline 
bir kitap alırsa, bu kararlılığı büyük olasılıkla fazla sürmez. Çalışmak, zor bilgi modelleri üzerine yo- 
ğunlaşmak demektir. En disiplinli zihin bile er ya da geç sayfadaki sonu gelmez şablonlardan daha 
zevkli düşüncelere doğru kayar. Ama hoşa giden düşünceleri istendiği anda toplamak zordur. Bu du- 
rumda zihin, tipik olarak her zamanki konuklarınca kuşatılır; bunlar, yapılandırılmamış zihne davetsiz 
giren belirsiz hayallerdir. Ergen, görünüşünü, popülerliğini, yaşamdaki şanslarını düşünüp kaygı- 
lanmaya başlar. Bu davetsiz konukları savması için bilincini meşgul edecek bir şey bulması gerekir. 
Çalışmak işe yaramaz, çünkü fazla zordur. Ergen, zihnini bu durumdan kurtarmak için, fazla psişik 
enerji gerektirmeyecek her şeyi yapmaya hazırdır. Genelde yeğlediği çözüm, zaman geçirmek için, 
müzik, televizyon ya da bir arkadaşla sohbet gibi tanıdık düzenlerden birine dönmektir. 

GEÇEN HER ON YILLA BİRLİKTE KÜLTÜRÜMÜZ BİLGİ TEKNOLOJİSİNE DAHA BAĞIMLI HALE GE- 
LİYOR. İnsanın böyle bir ortamda hayatta kalması için, soyut simgesel dilleri bilmesi gerekir. Birkaç 
kuşak önce, okuma yazma bilmeyen biri, iyi bir gelir ve makul bir miktarda saygınlık kazanabileceği 
bir iş bulabilirdi. Bir çiftçi, bir demirci, küçük bir tüccar, işini yapması için gereken becerileri, yaşlı bir 
ustanın yanında çıraklık yaparak öğrenebilir ve simgesel bir sistemi öğrenmeksizin işini yapabilirdi. 
Günümüzde en basit işler bile, yazılı yönergelere dayanıyor ve daha karmaşık meslekler de insanın 
zor yoldan, yalnız başına öğrenmesi gereken uzmanlık bilgileri gerektiriyor. 

Bilincini denetlemeyi hiçbir zaman öğrenemeyen ergenler, büyüdüklerinde "disiplinsiz yetiş- 
kinler" oluyorlar. Rekabetçi, bilgi yoğun bir ortamda hayatta kalmalarına yardım edecek karmaşık 
becerilerden yoksun kalıyorlar. Daha da önemlisi, yaşamdan zevk almayı hiçbir zaman öğrenemiyor- 
lar. Gizli büyüme potansiyellerini ortaya çıkaran zorluklar bulma alışkanlığını edinemiyorlar. 

Ancak, yalnızlık fırsatlarından yararlanmayı öğrenmenin çok önemli olduğu tek dönem ergenlik 
yılları değil. Ne yazık ki çok fazla yetişkin, yirmi, otuz ya da belki kırk yaşına geldi mi, kendi açtığı alış- 
kanlık oluklarında gevşemeye hakkı olduğunu hisseder. Çok çalışıp saygınlık kazanmış, hayatta kalmak 
için gereken numaraları öğrenmiştir ve bundan sonra kendini otomatiğe alabilir. İç disiplini en alt dü- 
zeyde olan bu insanlar, kaçınılmaz olarak her geçen yıl dağınıklık biriktirirler. İş yaşamındaki düş 
kırıklıkları, fiziksel sağlığın bozulması, kaderin olağan cilveleri, bireyin huzurunu giderek kaçıran bir 
olumsuz bilgi yığını oluşturur. 

Peki insan bu sorunları nasıl uzak tutabilir? 

İnsan yalnızken dikkatini nasıl denetleyeceğini bilmiyorsa, kaçınılmaz olarak kolay dış çözümle- 
re yönelir: ilaçlara, eğlenceye, heyecana, zihni körelten ya da dağıtan her ne varsa ona yönelir. 

Ancak bu tür tepkiler gerileticidir, insanı ileri götüremez. Yaşamdan zevk alırken gelişmenin yo- 
lu, hayatın kaçınılmaz koşulu olan dağınıklıktan üst düzey bir düzen yaratmaktır. Bu, her yeni zorluğu 
baskı altına alınması ya da kaçınılması gereken bir şey olarak değil, öğrenmek ve becerilerini geliştir- 



YAZILAR 26 



mek için bir fırsat olarak görmek demektir. Örneğin yaşla birlikte fiziksel güç azaldığı zaman, bu, insa- 
nın enerjisini dış dünya egemenliğinden iç gerçekliğin derinlemesine keşfine yöneltmeye hazır olduğu 
anlamına gelir. Söz konusu kişi artık Proust ls okuyabilecek, satranç oynayabilecek, orkide yetiştirebi- 
lecek, komşularına yardım edebilecek, Tanrı hakkında düşünebilecektir elbette bunların uğraşmaya 
değer şeyler olduklarına karar verirse. Oysa birey yalnızlığı kendi yararına kullanma alışkanlığını 
önceden edinmediyse, bunlardan herhangi birini yapması zordur. En iyisi bu alışkanlığı erkenden 
geliştirmektir, ancak hiçbir zaman da geç değildir. Önceki bölümlerde, bedenin ve zihnin akışı ger- 
çekleştirmesinin kimi yollarını gözden geçirdik. Bir insan dışarıda olup bitenlerden bağımsız olarak, bu 
gibi etkinlikleri istediği zaman yaratabiliyorsa, yaşam kalitesini şekillendirmeyi öğrenmiş demektir. 

YALNIZLIĞI EHLİLEŞTİRMEK 

Her kuralın ayrıklığı vardır ve çoğu insan yalnızlıktan çok korksa da, yalnız yaşamayı seçen bazı 
bireyler vardır. Francis Bacon'un yinelediği eski bir deyiş "HER KİM YALNIZLIKTAN ZEVK ALIRSA YA 
VAHŞİ BİR HAYVANDIR YA DA BİR TANRI" der. İnsanın yalnız kalmaktan zevk alması için gerçekten 
tanrı olması gerekmez, ancak kendi zihinsel düzenlerini geliştirmesi ve böylece, dikkatini yönlendir- 
mesine yardımcı olan diğer insanlar, işler, TV, sinema, lokanta ya da kütüphane gibi uygar yaşamın 
destekleri olmaksızın akışa ulaşabilmesi gerektiği doğrudur. 

İnsan, dikkatini, dağınıklığın zihninin yapısını bozmasını önleyecek şekilde düzenlemenin yolla- 
rını bulursa, yalnız kalsa bile hayatta kalmayı başarabilir. 

Yalnızlıkla baş etmek için gereksiz ancak zorlayıcı törenlerin zihne şekil vermesine izin vermek, 
ilaç almaktan ya da sürekli TV izlemekten farklı mıdır? 

Münzeviler (yalnız yaşayanlar), bağımlılar (toplum içinde yaşayanlar) kadar etkili bir biçimde 
"gerçeklik" ten kaçtıkları ileri sürülebilir. Her iki durumda da hoşa gitmeyen düşünceler ve duygular 
zihinden uzaklaştırılarak psişik dağınıklıktan kaçınılmış olur. Ne var ki, aradaki farkı yaratan insanın 
yalnızlıkla nasıl başa çıktığıdır. 

Yalnızlık, başkalarının varlığında ulaşılamayacak hedeflere varmak için bir şans olarak görülür- 
se, insan kendini yalnız hissetmek yerine yalnızlıktan zevk alacaktır ve bu süreçte yeni beceriler edi- 
nebilir. Öte yandan, yalnızlık her ne pahasına olursa olsun kaçınılması gereken bir durum olarak görü- 
lürse, insan paniğe kapılacaktır ve kendisini daha üst düzey karmaşıklığa götüremeyecek akıl karıştırı- 
cılara yönelecektir. Çiftlikte köpekler yetiştirmek ya da Kutup bölgesi ormanlarında kızak yarıştır- 
mak, çapkınların ya da kokain kullananların gösterişli eğlencelerine göre, oldukça ilkel bir girişim 
gibi görünebilir. ANCAK PSİŞİK DÜZEN AÇISINDAN BİRİNCİSİ, İKİNCİSİNDEN SONSUZ ÖLÇÜDE DAHA 
KARMAŞIKTIR. Zevk üzerine kurulu yaşam tarzları ancak çok çalışma ve eğlence üzerine kurulu kül- 
türlerle bir arada olduğunda hayatta kalabilir. ANCAK KÜLTÜR, ÜRETKEN OLMAYAN HAZCILARI DES- 
TEKLEYEMEZ YA DA DESTEKLEMEK İSTEMİYOR OLDUĞUNDA, BECERİLERDEN VE DİSİPLİNDEN YOK- 
SUN OLAN VE DOLAYISIYLA BAŞININ ÇARESİNE BAKAMAYAN ZEVK BAĞIMLILARI YİTİK VE YARDIMA 
MUHTAÇ BİR HALDE KALAKALIRLAR. 

Buradan, bilinç üzerinde denetim sağlamanın tek yolunun Alaska'ya gidip mus avlamak ol- 
duğu sonucu çıkarılmamalıdır, insan hemen her ortamda mutlu olabilme etkinlikleri yaşayabilir. 
Bunun için bazılarının vahşi hayatın içinde yaşaması ya da denizde tek başına uzun saatler geçirmesi 
gerekir. Çoğu insan ise, insan etkileşiminin hareketliliğiyle çevrili olmayı yeğler. Ne var ki insan ister 
güney Manhattan'da, ister Alaska'nın kuzeyinde yaşıyor olsun, yalnızlık yüzleşilmesi gereken bir so- 
rundur, insan yalnızlıktan zevk almayı öğrenmediği sürece, yaşamının büyük bölümünü yalnızlığın 
etkilerinden kaçınmak için umutsuzca çaba harcayarak geçirecektir. 

Kaynak: 

Prof. Dr. Mihaly Csikzentmihalyi, Semra Kunt AKBAŞ, Akış, 2005, İstanbul, s.189-202 



16 Marcel Proust, (1871-1922) Fransız yazar.10 Temmuz 187&Je Auteuil'de doğdu. 1890'da Hukuk Fakültesi'ne 
ve Siyasal Bilgiler Okulu'na kaydoldu. 1895'te felsefe lisansı diploması aldı.l908'de Kayıp Zamanın İzinde isimli 
eserini yazmaya başladı. Bu eserin bazı ciltleriyle ödüller kazandıktan sonra, Ekim 1922'de geçirdiği bronşit krizi- 
nin ardından zatürree oldu ve 18 Kasım 1922'de hayata veda etti. 



YAZILAR 27 



YAZILAR 28 



GÖRÜNMEYEN MESELELERDEN 

Gördüğümüz başka, görünen başka, arkası da bambaşka bir dünyada yaşıyoruz. Sözü uzatma- 
dan iki konu üzerinden misal verelim. 

SERMAYE 

["Bankalardaki finansal güç Yahudilerin korkunç planları için kullandıkları siyasi gücü de oluş- 
turmaktadır. Bu dev finansal kuruluşların Rothschild ailesinin lideri tarafından yani "Siyonist Kral" 
tarafından yönetildikleri anlaşıldığında dünyadaki kargaşa ve ekonomik krizlerin nedenleri daha iyi 
anlaşılacaktır. 

Bu bölümün başında belirtilen Yahudi Protokollerinde dünyada iki tür Masonluk olduğunu 
açıklamaktadır. Bunlardan ilki "Gizli Masonluk" diğeri ise "Şov Masonluğudur". Gizli Masonların 
amaçları sadece kendileri tarafından bilinir ve sığır sürüsü olarak görülen Şov Masonları tarafından 
fark bile edilmezler." (s. 28) 

Yahudi Ansiklopedisinde dünyada çıkan piyasa krizler ve savaşlar için şu sonuçlarını aktar- 
maktadır. 

Yahudiler ekonomik krizleri her zaman görürler çünkü bu krizleri kendileri yaratırlar. Bu in- 
sanlar ekonomik krizleri önlemedikleri gibi kriz öncesi hisse senetlerini yüksek fiyatlardan satıp 
borsaların dibe vurması sonrası geri toplarlar. 

Böyle durumlarda hisseleri yok pahasına toplayan Yahudiler servetlerine servet katarlar. De- 
falardır yarattıkları bu panikler sayesinde Yahudiler çok kısa sürede dünya servetinin büyük kısmını 
ellerine geçirmişlerdir. Yahudiler borsadaki paniklerde kaybetmezler çünkü onların önceden haber- 
leri vardır. İnsanlar paniklerken onlar için hasat dönemleridir. 

Mesela: 

1907 yılında ise Para İmparatoru Rothschild kontrolündeki bankalar müşterileri olan ticari 
bankalar ve muhabir bankalara vadesi gelen mevduatlarını geri ödemeyi ret etmişler ve bu büyük 
bir bankacılık krizine neden olmuştur. 

Rothschild bankalarından mevduatlarını kurtaramayan ticari bankalar müşterilerine ödeme 
yapamaz olmuş ve tüm ekonomi kilitlenmiştir. Bu olay tüm bankaların toplanarak para ve kredi 
piyasalarını kontrol edecek bir sistem oluşturmalarını sağlamıştır. Bu işin en kötü tarafı ise para ve 
kredi piyasalarını düzenleyecek sistemin Rothschildlar tarafından kurulmuş olmasıdır. Bu sistem 
gelecekte yine panikler yaratmak ve ancak Rothschild bankaları tarafından düzeltilebilecek şekilde 
yaratılmıştır. 

1920, 1930 ve şimdi yaşadığımız 1937 "Roosevelt Ekonomik Depresyonu" bu sistemden kay- 
naklanmaktadır. Amerika bu krizleri o kadar sık yaşamaya başlamıştır ki artık bu facialar bize "do- 
ğal bir şey" olarak yutturulmaya başlanmıştır. Bazı ekonomistler bu krizleri tahmin etmekle iştigal 
eder olmuşlardır. 

Ekonomik krizler her ne kadar kötü olsalar da savaşlar kadar kötü değillerdir . Rothschild 
sermayesi 1. Dünya Savaşı ve 2. Dünya Savaşı'ndan sorumludurlar. Bu aile aslında son 150 yılda 
çıkan pek çok savaştan sorumludur. 

Aile savaşan tüm tarafları finanse etmektedir ve tuttuğu bir taraf yoktur. Rothschild ailesi 
için savaşlar Yahudi olmayanları yıpratan, morallerini çökerten dolayısı ile Yahudi hükümranlığını 
kurmalarına yardım eden olaylardır. 

Savaşlar onlar için amaçlarına ulaşmanın en kısa yoludur. Onlar için faiz tahakkukunu bekle- 
mek çok uzun sürmektedir. İnsanları ekonomik krizlerle soymak da oldukça yavaştır. Hâlbuki insan- 
lık acılarının ve dramlarının yaşandığı savaşlar çok karlı ve hızlıdır. Bu Yahudi sermayesi dünyayı 
yönettiği sürece savaşlar sona ermeyecektir.] 17 

SOSYAL AFLAR 

28 



Bkz: George Armtrong, trc: Dr. Mertcan AKCANBAŞ, Rothschild Para İmparatorluğu Derin Yahudi Devleti, 
İstanbul, 2011, s.51 



YAZILAR 29 



Zamanımızda çıkarılan atlardır. Yurdumuzda af sürekli yaşanan olaylar içinde yer alır. Bir bakar- 
sınız af, vergi için, bir bakarsınız eğitim için, birde bakarsınız adli suçlar için çıkarılmıştır. Ancak çıkan 
her affın arkaplanında önemli bir durum değişimi olmuştur. Ancak hiçbir zaman kimse görmemiş veya 
görülmek istenilmemiştir. 

Niçin? 

Sosyal faktörlerin sonucunu görmek için uzun bir zaman gerekir. 

Bizim buradan düşünmemiz gereken nedir? 

Af ne için yapıldı? 

Sonuç ne oldu? 

Ne yazık ki bilgisi noksan olan bir mevzuunun sonucunun ne kadar isabetli olacağını bilmek çok 
zor olmuştur. 

O zaman sorulursa, bilgi bize mi gelecek, yoksa bilgiye biz mi gideceğiz? 

Tabii ki, bilgiye biz gideceğiz. 

Bilginin avuca düşmesi için el açmak gerekir. "El" demek burada okumaktır. 

Bilgi ışık gibidir. Mahzenlere atılsa, üzerine topraklar saçılsa da muhakkak sıçramaya çıkmaya 
meyillidir. 

Okuyalım. 

Düşünelim, şüphe edelim. 

Hiç olmazsa bazı şeyleri görmek arzusu bizi tedirgin ederde uyanışımıza sebep olur. 

İhramcızâde İsmail Hakkı 



YAZILAR 30 



RASULULLAH SALLALLAHU ALEYHİ VE SELLEMIN HUYU VE AHLAKI 

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, halkın sadece düşünceleriyle ilgilenen birisi değildi. O, si- 
yaset, savaş ve güç adamı olduğu halde maneviyat, takva ve sevgi daha çok belirgindi. Hayatını kapla- 
yan askerî ve siyasî kargaşalar, yüzünde bir peygamberden beklenen huzur, duruluk ve samimiyetin 
görünmesine engel değildi. 

Toplum içinde ondan daha etkili ve sevilen kimse yoktu. Onun sözleri ve davranışları, ümmeti 
üzerinde hayatta iken olduğu gibi öldükten sonra da etkisini sürdürdü. Asırlar sonra şimdi bile onun 
sünneti Kur'an'ın yanında Müslümanların ikinci ilham kaynağıdır. 

Sözü ilham gibiydi, düşüncesini aşılıyordu. Münakaşadan, felsefî ve mantıkî tartışmalardan 
nefret ediyordu. Kendisiyle münakaşaya kalkışanlara Kur'an ayetlerini okuyarak karşılık verirdi. 
Düşüncesini sade ve doğal bir üslupla açıklıyor, tartışmaya girmiyordu. 

Sözü, Kur'an'ın sözünden tamamen farklı bir özellik taşıyordu. Herkes onu ayırt edebiliyordu. 
Anlatım şekli, Kur'an'dakinin tersine normaldi. Sözleri ve düşüncesi, karmaşık ve sanatsal tabirlerden 
yoksun olmasına rağmen çok çekiciydi. Dinleyicinin mantığına girmeden önce kalbini ele geçirip duy- 
gusunu etkiliyordu. O, daha çok beşerin fıtratına eğiliyordu. Halkın uyanışına, onların bilgilenmesin- 
den daha çok önem veriyordu. Sözü, dinleyicileri felsefî ve mantıkî düşünceden çok, vicdanî ve içsel 
düşünceye sevk ediyordu: 

"Aranızda biri konuşan, diğeri susan iki vaiz bıraktım. Konuşan vaiz Kur'an, suskun vaiz ölüm- 
dür." 

Onunla ilk görüşmede kendisiyle yaptıkları en basit ve kısa konuşma ile ona teslim olan kimse- 
ler, ölünceye kadar imanları üzere kalıyorlardı. Bu insanların çabuk inanan safdil kimseler olduklarını 
söylemek mümkün değildir. Çünkü safdil kimseler her zaman safdil olurlar ve sürekli renkten renge 
girerler. Ayrıca onların Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme çok kolay teslim oluşlarının sebebi, on- 
ların bedevîliklerinden, bilinçsizliklerinden dolayı da değildir. Çünkü bilginler ve aydın görüşlüler, her 
yeni sözü özellikle din hakkında söylenen sözü cahil, bedevî ve tutucu halktan daha kolay kabul eder- 
ler. 

Şiiri severdi, fakat şiir söylemekten sakınırdı. Sanki onu kendisi için bir zaaf sayıyordu. Konuş- 
tuğunda, konuşmasının ahenkli ve vezinli olmamasına özen gösteriyordu. Eğer bir cümlesi tesadüfen 
kafiyeli ve vezinli olursa, onu kasıtlı olarak bozuyordu. Sanki lafız ve ibarelerdeki sanatın ve yeniliğin, 
sözünün sadakat ve samimiyetine gölge düşürdüğüne inanıyordu. Kendisini ve düşüncesini, anlatımı- 
na yapay bir renk katmaktan daha önemli sayıyor ve sözüne şairimsi bir aldatıcılık vermeye ihtiyaç 
duymuyordu. 

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, faaliyetine bir an olsun ara vermedi. İnsanlardan istediği 
şey, sade, makul ve sağlıklı insanın fıtratına uygundu. Anlattıkları, anlaşılması ilim, felsefe veya kar- 
makarışık düşünceler edinmeyi gerektiren karmaşık ve kapalı felsefî meseleler değildi. 

İnsanın mutluluğu ve toplumun kurtuluşu ve olgunlaşması da bu tür fıtrî, sade ve makul ilkelere 
bağlıdır. 

Sadece Allah'a tapın. 

Ondan başka hiç kimseye ve hiçbir şeye boyun eğmeyin. 

Birbirinize ihanet etmeyin. 

Kızlarınızı utanma veya yoksulluk korkusuyla öldürmeyin. 

Boşuna birbirinize kılıç çekmeyin. 

Bir topluluğu çekici sözlerle düşmanca karalayan, bir topluluğu sahte bir övgüyle temiz, üstün 
ve iyi gösteren, ruhları boş hayallerle, şehvet, yağma, tahrik, kibir, saygısızlık ve ailevi ve ırksal övün- 
melerle kirleten şairlerin sözlerine kulak vermeyin. 

Yetimleri okşayın, açları doyurun. Kâhinlerden, üfürükçülerden ve büyücülerden uzak durun. 
Ticaretin içinde tamamen boğulmayın. 

Kendinizi zulüm, yalan, hıyanet, nifak, hurafe, karudökme, acımasızlık, faizcilik, tefecilik ve kinci- 
likten kurtarın. 

İnsanlara yumuşak ve şefkatli davranıyordu. Diğer dinlerin bağlılarına da sevgi, saygı ve edeple 
muamele ediyordu, insanlık ve ahlak söz konusu olduğunda böyleydi ama toplumun kaderi söz konu- 



YAZILAR 31 



su olduğu zaman sert ve acımasızdı. Namazı çok severdi. Fakat onda aşırı gitmezdi. Namazını uzun 
tutmazdı. Diğerlerine de onu tavsiye ederdi. 

Hz. Aişe diyor ki: 

"O, gizlice namaz kılmayı çok severdi. Bazen gece yarısı uykudan uyandığımda onu yatakta 
bulamazdım. Aradığımda, onun mescidin tenha ve karanlık bir köşesinde namaz kıldığını, Allah ile 
konuşup dua ile meşgul olduğunu görürdüm." 

Hayatı, zahitlerin ve dünyadan el etek çekenlerin hayat tarzını andırıyordu. Zırhı, bir Yahudi'nin 
yanında rehin tutulmuştu. Dünyayı terk ettikten sonra Hz. Ebubekir borcunu ödeyip zırhını geri 
aldı. 

Açlığı severdi. Direncini onunla ölçerdi. Bazen o kadar aç kalırdı ki açlığın sancısını biraz hafif- 
letmek için kamına taş bağlardı. Sanki bu durumdayken hem kendi zaafını hem de gücünü deneyerek 
ruhunu gündelik hayata alışmaktan korurdu. Kendisini doymuş hayatlara özgü tortulaşma ve orta 
hallilikten çile kırbacıyla kurtarır, yerden uzaklaştırırdı. 

Hz. Aişe'nin dediğine göre: 

"Ömür boyu bir öğünde iki yemek yemedi. Hurma bulduğunda ekmek yemedi. Ekmek yedi- 
ğinde hurma yemezdi." 

"Bütün bunlara rağmen sufîlik, dünyadan el etek çekme ve riyazet ruhunun, toplumda yayıl- 
masından korkup onunla mücadele ediyordu. Osman bin Mazun ile Amr bin As ruhbanlık ve Hıristi- 
yanlığın huy ve ahlakından etkilenerek günlerce iftarsız oruç tutuyorlardı. Kadın ve ev hayatından 
el çekmişlerdi. Peygamber onları bundan sakındırarak şöyle dedi: "Ben Peygamberken iftar edip 
geceleyin yatarım; yemek yerim, evlenirim, benim sünnetime uymayan benden değildir." İşte Os- 
man dünyadan öylesine yüz çevirmişti ki bir gün kendisini hadımlaştırarak takvasının şehvete bulan- 
mamasına karar verdi. Fakat Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, onu bu karardan vazgeçirdi. 

Peygamberin güçlü ve sağlam bir mizacı vardı. Acıkmadan yemek yemezdi. Tam doyacak şekil- 
de yemek yemekten kaçınırdı. Kendisinin ve dostlarının sağlığının buna bağlı olduğuna inanıyordu. 
Hiçbir zaman hastalanmadı. Sadece bir defa Hayber'deki bir Yahudi kadınının zehir kattığı kuzu etini 
yemesinden sonra hastalandı. Gerçi ısırınca zehirli olduğunu hemen anladı ve onu bir kenara fırlattı. 
Fakat zehir onun üzerinde etki bıraktı. Ondan bir lokma alıp yutan dostu ise öldü. Bu zehrin etkisini 
devamlı kendi içinde hissediyordu. Hatta ashabın bir bölümü onun ölümünü buna bağlıyorlardı. Bu 
nedenle onu şehit olarak niteliyorlardı. Hz. Ali diyor ki: "Ölüm döşeğindeyken boğazından kan geldi." 
18 Bu delil, onun ölümünün şüpheli olduğunu gösteriyor. Belki de onun zehirlenişini bilen ashabın bu 
konudaki görüşlerini bu olay güçlendirmiştir. 

Halkı davranışıyla çağırdığı din uğrunda can veriyordu. Pratikte yoksullarla ve mahrumlarla ya- 
kın ilişkide bulunmaya çalışıyordu. Sıradan halk, Kureyş kabilesinin büyüklük taslaması ve Arabın ırkçı- 
lığı karşısında aşağılanan garip kimselerle dostluk ve yoldaşlık ediyordu. Davranış şekli tamamen aris- 
tokrasi karşıtı bir şekil arz ediyordu. Uygulamada buna dikkat ediyordu. Aristokratik hayatın değerle- 
rini, geleneklerini ve âdetlerini yok etmeye çalışıyordu. 

Abalarını aristokratların tersine kısa dikmelerini emretti. Hatta onların diz üstü dikilmesini vur- 
guladı. Kolların dar ve kısa olmasını istedi. Uzun sakaldan nefret ederdi ve şöyle derdi: "Bir tutamdan 
fazlası ateştedir." 

Kasıtlı olarak çıplak eşeğe binerdi. Bazen başkasını da arkasına bindirirdi. Yolda toprak üzerin- 
de otururdu. Dilencilerle aynı sofraya otururdu. Toplu bir iş yapılacağı zaman Müslümanların hepsi, 
Kureyş'li ve Kureyş'li olmayan, hür, köle, toplumun büyükleri ve adsız sansız kimselerle birlikte çalışır- 
dı. Onun, bu genel eşitlik karşısında müstesna bir yeri yoktu. Herkes gibi çalışırdı. Hatta daha zor bir 
işte çalışmayı tercih ederdi. 

Onun ve arkadaşlarının samimiyet ve dostlukları diğerlerine ilginç gelirdi. Hudeybiye yılında Ku- 
reyş'i temsilen Peygamber ile görüşen Urve bin Mesut, ondan ayrıldıktan sonra şöyle dedi: 

"Ey Kureyş, ben Hüsrev'i kendi beldesinde, Kayser'i kendi ülkesinde, Necaşî'yi kendi ülkesin- 
de görmüşümdür. Allah'a ant olsun, hiçbir padişahın kavmi arasındaki konumunun, Rasûlüllah sal- 
lallâhü aleyhi ve sellemin ashabı arasındaki konumu gibi olduğunu görmedim. Kavminin onu hiçbir 



18 Nehcül Belaga, Abduh tashihi, s. 218. 



YAZILAR 32 



bedele karşılık teslim etmeyeceğini anladım. Kendi çarenize bakın." 19 

Onu ister istemez dostlarının gözünde ve gönlünde saygın ve değerli yapan peygamberlik ma- 
kamı dışındaki şey, onun sade ve samimi davranışı, ruhunun temizliği, muhabbeti, seçkinliği, büyüklü- 
ğü, hatta ses tonunun, bakışının ve davranış biçiminin cazibesi de kalpleri kendisine bağlıyordu. İnsan- 
lar ona büyük, seçkin ve iyi bir dost olarak bakıyor ve seviyorlardı. Otoriter şahsiyeti, güçlü ruhu her- 
kesi kendiliğinden, karşısında huşu ve alçak gönüllüğe sevk ediyordu. Fakat aynı zamanda onunla halk 
arasındaki ilişki tarzı, hatta Büyük Fransa Devrimini geride bırakan, demokrasiyi çağımızın iftiharı sa- 
yan, hümanizmi din olarak seçen, insan haklarını bulan, kütüphaneleri, hürriyet, liberalizm, ferdin 
siyasî ve toplumsal haklan, düşünce, yazı ve hareket hürriyeti konusundaki kitaplarla dolduran bizleri 
hayrete düşüren şey, kendi düşüncelerini açıklamada Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin görüşü- 
nün tersi olsa da Müslümanlara tanınmış olan mutlak hürriyettir. 

Bu, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi, peygamber, takva, züht ve ahlak adamı olarak bilen 
bizler için pek ilginç olmayabilir. Fakat onu dâhi insan sayan kimseler, tarihte sürekli sertlik, acımasız- 
lık, istibdat simgesi, deri soydurup samanla dolduran, saray duvarının diplerine ya da şehrin girişine 
asan, gözlere mil çeken, tandıra atan, kellelerden kule yapan, bir aileyi, bir üyesinin suçundan dolayı 
topluca imha eden, kafatasında içki içen, bu tip alışık ve normal siyaset şekillerini uygulayan Doğulu 
bir sultanı, nasıl olur da Arabistan Yanmadası'nda bedevi, kaba ve vahşi Arap kabileleri arasında kendi 
siyasetini, hürriyet, kardeşlik, eşitlik üzere kurar, etrafa da kendi görüşüne hatta aldığı karara karşı 
durup muhalefet etme hakkı tanır, kendisinde bir noksanlık ve zaaf olduğunu sandıklarında açıkça 
söyleme, kendi karşısında serbestçe görüşlerini savunma hakkı tanır da kendilerini tehlikede his- 
setmeleri, hatta onun çehresinde en ufak bir öfke ve hoşnutsuzlukla karşılaşmaları mümkün olmaz. 
Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin siyasî hayatında, birçok defa dostları, hatta sıradan ve sorum- 
luluğu olmayan halk kesimleri, onun karşısında durup milletinin kaderiyle ilgili olan en hassas konula- 
ra ve en önemli olaylara müdahale ettikleri ve karşıt görüş belirttikleri görülmüştür. 

Bedir'de kendi seçtiği savaş üssünü beğenmeyip başka bir yeri öneren bir askerin teklifini he- 
men kabul ettiğini görüyoruz. Uhud'da ordusundaki genç askerler şehir içinde savunma yapma görü- 
şüne karşı çıktılar ve kendi görüşlerini ona empoze ettiler. O da azınlıkta kaldığı için buna boyun eğ- 
di. Savaşın sonucu onun görüşünü doğruladığı, en büyük yenilgiye uğradığı, en değerli dost ve akraba- 
larını kaybettiği, İslam'ın varlığı tehlikeye düştüğü halde o asla onları kınamadı, hatta hoşnutsuzluğu- 
na dair en ufak bir tepki göstermedi. 

Hendek savaşında, o resmen Gatafan taifeleriyle görüşerek düşman saflarına rüşvet gücüyle ih- 
tilaf sokmak istedi. Bunu gerçekleştirmek için onlara Medine'nin hurma ürününün yarısını vereceğini 
taahhüt etti. Düşman da kabul etti. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Müslümanların lideri olarak 
antlaşma imzaladı. Bu arada Ensar başkanlarınca sert bir muhalefet gösterildiğinde Rasûlüllah sal- 
lallâhü aleyhi ve sellem, antlaşma metnini yırtmaları için onlara teslim etti. 

Hudeybiye'de barış şartlarını Hz. Ali'ye imza ettirdiği sırada dostlarından bir grup şiddetle iti- 
razda bulunup onu açıkça tenkit ettiler. Hatta onun gerçekleşmesini önlemeye çalışan Hz. Ömer, açık- 
ça Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ve diğerleri karşısında "Bu antlaşma alçaklıktır." diye konuş- 
tu ve resmen şöyle dedi: "Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin aldığı karar, Müslümanların zillet 
kaynağıdır!" Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ise onun öfkeli ve kırıcı bağırışı karşısında sakince 
gülümseyerek sabrını korudu. O da fikir arkadaşlarına cevaben samimi ve güven verici bir şekilde şöy- 
le dedi: 

"ALLAH BENİ ZAYİ ETMEYECEKTİR." 

Onun davranış tarzı, dostlarını hatta toplumun sade ve basit kişilerini korkutacak, görüş belirt- 
mekten sakındıracak bir tarzda değildi. Kendisine besledikleri sevgi ve iman onları dalkavukça övgüde 
bulunmaya sürüklemiyordu. Onun İnsanî şahsiyeti karşısında kendilerini kaybetmiyorlardı. Onunla 
ilişkilerde samimi, özgür ve açık tavır takmıyorlardı. 

Bir savaş seferinden Medine'ye dönerken şöyle dedi: "Fecre kadar kim bizim için nöbet tutar? 
Biz belki uykuya dalabiliriz." Bilal, 32 

"Ben!" dedi. Peygamber konaklama emrini verdi. Hepsi uyudu. Bilal fecri beklemek için namaz 



Muhammed Kimdir, Hudeybiye Antlaşması. 



YAZILAR 33 



kılmaya başladı. Doğuşunun eşiğinde yorgun bir durumda devesine dayanmış ve ufka bakar halde 
uykuya daldı. Doğan güneş ilk defa Müslümanların kendisine karşı gözlerinin kapanmış olduğunu gör- 
dü. Peygamber güneşin okşamasıyla yerinden fırladı. Sert ve kınayıcı bir şekilde Bilâl'e şöyle dedi: 

"Bize ne yaptın Bilâl?" Bilal de gayet açık ve sade bir şekilde şöyle cevap verdi: 

"Seni tutan şey beni de tuttu." Peygamber, doğru söyledin, dedi. Ardından gülümseyerek onun 
ezan okumasını istedi. Namazdan sonra halka hitaben şöyle dedi: 

"Namazı unuttuğunuz ve sonra hatırladığınız zaman onu kılın; zira Yüce Allah, beni anmak 
için namaz kılın, diyor." 

Kadınlara karşı davranış şekli de çok samimi ve sadeydi. Hayber savaşında da diğer birçok bü- 
yük savaştaki gibi Müslüman kadınlar savaşa katılıp yaralılara hemşirelik yapma görevini üstlenmiş- 
lerdi. Kadınlardan birisi şöyle anlatıyor: 

"Gıfaroğullarından birkaç kadınla Peygamber ile görüşmeye gittik. O, Hayber seferine çıkmak- 
taydı, dedik ki: 

Ey Allah'ın Elçisi, biz seninle gelip yaralıları tedavi etmek, gücümüzün yettiği işlerde Müslüman- 
lara yardımcı olmak istiyoruz. Peygamber, Allah'ın bereketi üzerinize olsun, dedi. Biz de onunla birlik- 
te hareket ettik. Peygamber beni bineğinin arkasındaki yolluğun üzerine oturttu. Yolda namaz için 
indiler, genç bir kız idim, fakat olgun değildim. İlk olarak kendimi temiz görmedim. Utançtan devenin 
yanında gizlenip kaldım. Peygamber beni görüp yolluğunu kirlenmiş bulduğunda şöyle dedi: 

"Sana ne oldu, belki âdet olmuşsundur?" Ben de 

"Evet" dedim. O da şöyle buyurdu: 

"Kendini temizle, bir kap su al ve içine tuz koy, onunla yolluğun kirlerini yıka ve daha sonra bi- 
neğine dön." 

"Hayber fethinden sonra bize "Fey" den pay ayırdı. Boynumda gördüğünüz bu kolyeyi bana ba- 
ğışladı ve kendi eliyle boynuma taktı. Allah'a ant olsun, onu hiçbir zaman çıkarmayacağım." 

Ölüm döşeğinde bulunduğunda, Peygamber'in kolyesi boynunda olduğu halde, cenazesini tuzlu 
suyla yıkayıp kolyeyle birlikte defnetmelerini vasiyet etti. 

Yoksullar, sıradan halk kesimi, onu kendilerinden bildikleri için, onunla ilişki kurduklarında 
âdâb-ı muaşeret kurallarına bile uymuyorlardı. Hz. İbni Ümmümektum, yoksul, kör bir ihtiyardı. Çok 
konuşan, çok soru soran, her işe burnunu sokan tahammül edilemez tiplerdendi. Fakat Rasûlüllah 
sallallâhü aleyhi ve sellem ona tahammül ediyordu. O, yerli yersiz bastonu yardımıyla Peygamber'e 
gelip Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin iş ve uğraşma aldırmadan bağırıyordu: 

"Ey Rasûlüllah, bana hadis söyle!" O da söylüyordu. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem hiç- 
bir zaman bu yoksul ve çaresiz âmâya rahatsızlığını belirtecek şekilde davranmadı. 

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, bir gün düşman kabilelerinin başkan ve ileri gelenleriyle 
görüşmekteydi. Var gücüyle onları İslam'a çekmeye uğraşıyordu. Aniden İbni Ümmümektum'un bas- 
ton sesi duyuldu. O Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme yetişip abasının eteğine tutunarak şöyle 
haykırdı: 

"Ey Rasûlüllah, bana hadis söyle!" Peygamber yüzünü buruşturdu. O ne bir şey görüyor ne de 
anlıyordu, yaptığından da vazgeçmiyordu. Peygamber yüzünü çevirip ona cevap vermedi. İbni Üm- 
mümektum, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden böyle bir tavır beklemiyordu. Çok rahatsız oldu. 
Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin hali aniden değişiverdi. Yüzü kızardı. Vahy çok sert ve ağır idi ki 
bir önsözü yoktu. Hitap ve nida bölümü gözükmüyordu. Onunla üçüncü şahıs olarak konuşuyordu; 
sanki onunla karşılaşmak istemiyordu. 

"Surat astı ve döndü, kör geldi diye. 

Ne bilirsin, belki o arınacak? 

Yahut öğüt dinleyecek de kendisine yarayacak. 

Kendisini zengin görüp tenezzül etmeyene gelince, sen ona yöneliyorsun. 

Onun arınmasından sana ne? 

Fakat koşarak sana gelen (Allah'tan) korkarak gelmişken, sen onunla ilgilenmiyorsun. 

Hayır (olmaz böyle şey) o (öğüt), bir hatırlatmadır. 

Dileyen onu düşünüp öğüt alır. 

O, sahifeler içindedir. 



YAZILAR 34 



Şerefli, şanlı, yüce ve temiz, değerli, çok iyi elçilerin ellerinde. 

Kahrolası insan, ne kadar da nankördür. " (80/Abese Suresi 1-17) 

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bunca sertlikten dolayı acı çekti. Öylesine korkmuştu ki 
titriyordu. Kalkıp üzgün dostunun peşinden koştu. Onu bulup özür diledi. Kendini bağışlamasını istedi. 

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem hiçbir zaman bu olayı unutmadı. Halkın unutmasını iste- 
mediği gibi kendisi de devamlı hatırlatıyordu. Bundan sonra İbni Ümmümektum'a çok saygı ve ilgi 
gösterdi. Hatta birkaç defa gazveye çıktığında onu Medine'ye başkan atadı. Onunla karşılaştığı zaman 
sevinçle şöyle diyordu: 

"Aferin, aferin! Allah'a ant olsun, artık Allah senin için beni kınamayacaktır." 20 

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi kınayan, onun hatalarını hatırlatan Kur'an ayetleri az de- 
ğildir. Onu öven ayetlerden daha çoktur. 21 Bu, aşklarla ve güzelliklerle tanışan kimsenin gözünde, 
övgüden daha değerli ve önemlidir. Bu, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin en güzel fazileti ve 
Allah'ın en sevgi dolu sözlerindendir. Nitekim Shandel'in deyişiyle: 

"Aşk, uçuşunun en son sınırında tamamen kınayıcı olur. Sevgili en görkemli cilvesinde, âşığın 
gözünde, kendisinden tamamen şikâyet edilen bir varlık olur." 22 Bu söz, sanki imamın şu güzel ve 
zarif sözünün tefsiridir. 

"İyilerin iyilikleri, Allah'a yakın kulların kötülükleri konumundadır." 

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bu kınayıcı ayetleri insanlara samimiyet ve özel bir heye- 
canla okuyor ve sürekli tekrarlıyordu. Esirlere iyilik üzere davranıyordu. Bedir'de kendileri de yoksul 
olan Müslümanlara şöyle emir verdi: 

"Elbise ve yemeklerinize onları da ortak edin." 

Kendisi okuma yazma bilmediği halde okuma yazmayı öğrenmeye teşvik ediyordu. Dostlarını 
öğrenmeye zorluyordu. Bedir'de okuma-yazma bilen esirlere, on tane Müslüman çocuğa okuma yaz- 
ma öğretebildikleri takdirde serbest bırakılacaklarını söyledi. 

Savaş sahnelerinde hayret verici bir kabiliyet gösteriyordu. Onun çatışmalarında en ufak bir 
zaaf noktasına rastlanmadı. Herkesi nasıl bir fedakârlığa yönelteceğini, gözlerde ölümü nasıl küçük 
düşüreceğini biliyordu. Zorluk anlarında çok yürekli ve sabırlıydı. Hz. Ali gibi birisi diyor ki: 

"Savaşın gidişatı zorlaştığında biz ona sığınırdık." 

Kendisini azarlayan kimselere karşı öylesine fedakârlıkta bulunuyordu ki kötülüğe sevgiyle kar- 
şılık vererek onları utandırıyordu. 

BİR SOKAKTAN HER GEÇİŞİNDE BİR YAHUDİ ONUN ÜZERİNE EVİNİN ÇATISINDAN SICAK KÜL 
DÖKÜYORDU. O SİNİRLENMEDEN SAKİNCE GEÇİP GİDİYOR, BİR KÖŞEDE DURUP ÜSTÜNÜ BAŞINI TE- 
MİZLEDİKTEN SONRA YOLUNA DEVAM EDİYORDU. BİR BAŞKA GÜN BU İŞİN TEKRARLANACAĞINI BİL- 
DİĞİ HALDE GÜZERGÂHINI DEĞİŞTİRMİYORDU. BİR GÜN ORADAN GEÇERKEN KÜL DÖKÜLMEDİĞİNİ 
HAYRETLE GÖRDÜ. RASÛLÜLLAH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEM BÜYÜKLERE YAKIŞIR BİR TEBES- 
SÜMLE, 

"BUGÜN DOSTUMUZ BİZE NİYE UĞRAMADI?" 

DEDİ. HASTA OLDUĞUNU SÖYLEDİLER. 

"ONU GÖRMEYE GİTMELİ." DEDİ. 

HASTA, PEYGAMBERİN YÜZÜNDE ÖYLESİNE SADAKAT VE SAMİMİYET GÖRDÜ Kİ YILLARDAN 
BERİ DOST OLDUKLARI HİSSİNE KAPILDI. ADAM, BU DURU, COŞKUN, SEFA VE SEVGİ DOLU HAYIR 
ÇEŞMESİ KARŞISINDA RUHUNUN TEMİZLENİP YIKANDIĞINI HİSSETTİ VE KÖTÜLÜK, EZİYET VE HIYANET 
LEKELERİNİN İÇİNDEN TEMİZLENDİĞİNİ GÖRDÜ. 

Öylesine mütevazıydı ki bencil, mağrur ve kibirli Arapları hayrete düşürdü. Hayatı, davranış tar- 
zı ve ahlakî özellikleri, sevgi, güç, ihlâs, direnç, yüksek düşünce ve ruh güzelliği ilham ediyordu. 

On yıllık Medine hayatında 38 seriyeye, 27 gazveye bizzat katıldı: 

Ebva, Buvat (Rıdvan bölgesinde), Aşire, Birinci Bedir (Kurz bin Cabir'i takip), Büyük Bedir, Keder 
(Selmoğullan), Sevik (Ebusüfyan'ı takip), Zîemr (Gatafan ile), Bahran (Hicaz'da maden), Uhud, 

34 

Muhammed Kimdir bölümü. 

Tefsir-i Nevin. 

Shandel: Les Cahiers Gris, Tunisie, P. 517. 



YAZILAR 35 



Hamrâulesed, Nadiroğullan, Zatürrika, Son Bedir, Dumetülcendel, Hendek, Kureyzaoğulları, Beni Lih- 
yanoğulları, Hüzeyl, Mustalikoğulları, Hudeybiye, Hayber, Kaza Umresi, Mekke'nin Fethi, Taif, Tebük. 

Dokuz gazvede bizzat savaştı. 

Bedir, Uhud, Hendek, Kureyzaoğulları, Mustalikoğulları, Hayber, Fetih, Huneyn, Taif. 

BÖYLECE ON YIL BOYUNCA 65 SAVAŞ YAPMIŞTIR. Yaklaşık 50 günde bir savaşmıştır. Bu da 
hem onun enteresan kabiliyetini (son on yıllık ömrü, 53 ile 63 yaşları arasında), hem de şahsiyetinin 
niteliklerini gösteriyor. 

13 defa evlendi. 

Vefat ettiğinde 9 eşi vardı. 

Eşlerinin çoğunun mihri 400 dirhem idi. (Hatice hariç; onun mehri 20 genç deveydi.) 

Kureyşli ile Kureyşli olmayan, esir ile hür, kız ile dul kadın arasında fark gözetmezdi. Hz. Aişe'nin 
mehri ile Huzeyme kızı Hz. Zeyneb'in mehri eşitti. Hz. Ümmü Seleme'ye verdiği mehir, hurma lifinden 
bir yatak, bir kadeh, büyük bir kap, bir takım değirmen taşı. 

Huyey bin Ahtap'ın kızı Hz. Safiye'yle evlendiğinde (Beni Nadir kabilesi başkanının kızı) düğün 
yemeği verdi. Fakat İbni Hişam'ın deyişiyle 

"Ne yağ ne de eti vardı. Arpa unu ile hurmadan ibaretti." 23 

Seçkin şahsiyeti, ahlak ve tavırlarındaki alışılmamış özellikler, ruhunda bulunan sertlik ve hü- 
cum gücü, hareketli özelliği, duygusundaki incelik, sevgi ile iç içe geçmiş sertlik ve haşinliği, her gönül- 
de anlam bulan sözlerinin gizemli cazibesi ve davranışının güzelliği kadınların kalbini de etkiliyordu. 
Kadınların çoğu ona ya iman karışık bir aşk ya da aşk karışık bir iman ile bağlanmışlardı. 

Ruhunun güzellikleri ve vücudunun gizli defineleri bitip tükenmezdi. Öyle ki aşk ona yaklaştıkça 
daha bir kendini kaybediyor. Ondan tat aldığı oranda daha çok susuyordu. Hanımları incitmelerine 
rağmen ona tutkundu. Onunla baş başa kalıp daha iyi tanıdıklarında iman ve aşkları daha bir güçlenip 
kök salıyordu. Yaptıkları azarlar da aşk ve kıskançlıktan ileri geliyordu. Eşin imanı ve aşkı, bir erkeğin 
yolunun hakikatine, ruhunun güzelliğine sadık tanıklardır. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ha- 
yatında Hatice inanmış bir âşıktı. Hz. Aişe âşık bir mümindi. Diğer eşlerinin kalpleri ve gönülleri de bu 
ikisiyle dolup taşıyordu. 

Tarih, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin fetih ruhunun etkinliği, bakışının güçlü cazibesi 
karşısında dağılan, ele geçirilen, onun büyük ve güçlü şahsiyetinin güzelliğine tutkun olup onunla bü- 
tünleşen kalplerden söz ediyor. 

Haris'in kızı Meymune, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi onun üç günlük Mekke ikametin- 
de görmüştü. 16 yaşında bir kadın olmasına rağmen 60'ındaki Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme 
vurulmuştu. Onun güçlü cazibesine, gizemli şahsiyetine, metanetli davranışlarına öylesine tutkun ol- 
muştu ki Peygamber'in temsilcisi onu istemeye geldiğinde, deve üzerinde iken öylesine heyecanlanıp 
kendisini kaybetti ki ona cevabında şevkle şöyle dedi: 

"Bu deve üzerindeki her şey Allah'ın ve Rasûlü'nündür!" 24 

Onunla evlenirken Kureyş, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin düğün ve tören düzenleme- 
sine izin vermedi. Bu yüzden gerdek çadırını Medine'ye dönüş yolunda Surf'da kurdular. Üç yıl sonra 
Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem dünyasını değiştikten sonra, Meymune 25 yıl daha onsuz yaşadı. 
Fakat onu unutmadı. Ölüm gecesinde Surf'da o noktaya defnedilmesini vasiyet etti. 

Kur'an ve siyer, öz varlıklarını ona bağışlayan, hibe eden kadınlardan bahsediyor: 

Birisi Meymune'dir. İslam inancı ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem aşkı, benliğine gönül 
ve beyin yoluyla kazandı ve ruhunu büyüledi. Diğeri Cahş'ın kızı Hz. Zeyneb'tir. Çok olaylı ve karışık bir 
öyküsü vardır. Diğeri Ümmü Serik'tir. Adı Güziye'dir, Cabir bin Vehb'in kızıdır. Peygamber ona, 

"Biz susalım, gelecek konuşsun." dedi, fakat "gelecek" de sustu. 25 

Kur'an'da: "Bir de kendisini Peygamber'e hibe eden ve Peygamber'in de kendisini almak iste- 
diği inanmış kadını diğer müminlere değil, sırf sana mahsus olmak üzere (helal kıldık). " (33/Ah- zab 



23 IbniHişam, c. 2, s. 218. 
İbni Hişam, c. 2, s. 232. 
Age, aynı yer. 



YAZILAR 36 

Suresi 50) 26 

Ne kadar zarif ve güzel bir anlatım! 

Kadınlara davranış şekli, incelik ve zarafet doluydu. Bu tutum o günlerde hayret uyandırıyordu. 
Onu defalarca sertçe azarladıkları ve şiddetle sinirlendirdikleri halde onlara elini bile kaldırmadı. Hâl- 
buki diğer erkeklerin görüşü, (günümüzde de birçoğunun görüşü olan) 

"Kötek kadının gıdasıdır. Ara sıra onu dövmek gerekir, yoksa isyan eder!" 27 idi. Bu düşünce 
tarzı, yarı vahşi, medeni toplumlardan uzak erkeklere has değildir. Böyle sözleri Aristo gibi şahsiyetle- 
rin dilinden de duyuyoruz. 

NİETZCHE diyor ki: "Her kadınla buluşmaya gittiğinizde kırbacınızı unutmayın!" 

Firdevsî diyor ki: 

"En iyisi kadınla ejderhanın toprak olması En iyisi dünyanın bu iki pislikten arınması. " 

BUDA, misyonunu başlattığında bir süre kadınlarda hidayet kabiliyetinin olup olmadığında te- 
reddüt ediyor. Onların da bu dine davet edilebilmesi konusunda düşünüyordu. İşin başında kadınları 
davet etmedi. Nihayet takipçilerinden bir grup bu konuda görüşünü sorduklarında (tebliğcilerin gö- 
revlerini belirlemesini istediklerinde) bir süre düşündü, sonra kadınların da dinine girmeleri için davet 
edilmesine karar verdi. 

Ama Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, dünyamızdan sadece güzel koku, kadın ve namazı 
seviyor. 

HER ŞEYE İSİM KOYMAYI SEVERDİ; BİNEKLERİNİN, KILIÇLARININ, MIZRAKLARININ, KALKAN- 
LARININ, HATTA SARIĞININ VE GİYSİLERİNİN BİLE ÖZEL ADLARI VARDI. Dostlarını da seçtiği adlarla 
çağırıyordu. Bu adlandırmaların her biri kendine göre incelik ve özellik taşıyordu. Onlarla olan sami- 
miyet ve yakın ilişkilerini artırıyordu. Bir gün mescide geldiğinde Hz. Ali'nin toprak üzerinde uyuduğu- 
nu gördü. Uyandırdı, üstünün başının toprak olduğunu gördü; "EBU TURAB" adını taktı. Sonraları 
Muaviye, Ali'yi kınamak ve küçük düşürmek için onu bu adla çağırıyordu. Ali ise bu adıyla iftihar edi- 
yordu. Zeydülhayl ile görüşünce onu "ZEYDÜLHAYR" diye adlandırdı. Ebulâs'a EBUMUTİ adını verdi. 
Bir gün ashaptan birinin kediyle geldiğini görünce onu Ebu Hureyre diye çağırdı. O da bu adla ün ka- 
zandı. 

Latifeli ve şakacı olmayı severdi. Ancak yumuşak ve güzel şakayı tabiî. Bir gün dostları arasında 
bir ağaca sırtını dayayarak oturmuştu. Bir ayağını diğer ayağının üzerine koyup şöyle dedi: 

"Bu ayağım neye benziyor?" Herkes bir şeye benzetti. Kimisi şimşir ağacı dalına, kimisi bitki 
dalma, kimisi kristalden yapılmış kandil direğine, kimisi de... benzetti. O da ayağını yere koyarak diğer 
ayağını üzerine yerleştirdi ve şöyle dedi: 

"Hayır, bu diğerine benziyor!" 

Eşleriyle çokça konuşup gülüşürdü. Hz. Aişe'yle şakalaşmayı çok severdi. 

Davranışının sadeliği, yumuşak huyluluğu ve alçak gönüllülüğü, şahsiyetinin büyüklüğünü, ma- 
neviyatını ve cazibesini azaltmıyordu. Her kalp, karşısında huşuyla otururdu. Her gurur, onun iyi ve 
güzel ihtişamı altında kırılırdı. Onun üstünlüğü her toplulukta herkesçe biliniyordu. 

Yanma gelen herkes yaklaştıkça onu daha büyük görüyordu. Onunla daha fazla ilişki kuran, onu 
daha sevimli ve daha yeni buluyordu. 

Hz. Ali, onu çok iyi tanıyor ve seviyordu. Simasını ve vücut yapısını kendine özgü ve canlı keli- 
melerle tasvir etmiştir: 

Geniş alnı vardı. 

Elleri ve ayaklan büyüktü. 



"Temiz imanlı kadın kendisini Peygamber'e hibe etti". Müfessirlerin çoğu kadınlardan birinin bu ayete mu- 
hatap olduğunu ileri sürerler. Sanıyorum ki "kadın" kelimesinin nekre olması onları böyle bir zanna sürüklemiş- 
tir. Halbuki, Peygambere karşı temiz ve imanla aşk duyan herhangi bir kadının bu ayetin muhatabı olduğunu 
ileri sürmemiz daha doğal ve doğru gözükmektedir: Cahş'ın kızı Zeynep, Haris'in kızı Meymune, Ümmü Şerik, 
Hakim'in kızı ve Peygamber'in takvalı sahabesi Osman bin Mazun'un eşi "temiz kalbli, kavrayış gücü yüksek, 
bilgin bir kadın olan Huveyle bu ayetin muhatabıdır. Bazılarına göre Huveyle Sakifli kadınların en değerli ve 
görkemli kadınıydı." (Mecmaul Bahreyn: Vehb). 

Erkeklerin genel yerleşik inancı: "Kadına arada sırada dayak atmaz ve tartaklamazsan üzerinde hâkimiyet 
kuramazsın." 



YAZILAR 37 



Omuzları geniş ve güçlü idi. 

Orta boyluydu. 

Ne uzun gözükecek kadar uzun ne de ufak gözükecek kadar kısaydı. 

Yüzü açık, rengi pembe ve bir deyişe göre esmerdi. 

Siyah gözleri, gür kirpikleri vardı. 

Bir avuç dolusu gür sakalı vardı. 

Ömrünün son dönemlerinde çenesinin kılları ve kulaklarına yakın bölümleri ağarmıştı. 

Pazı ve omuzları üzerinde sıkı kıllar çıkmış, iki taraftan birbirine kavuşmuş, bir ip gibi göbeğine 
kadar inmişti. 

Başı büyüktü. 

Saçlarını kulaklarının altına kadar, bir deyişe göre omuzlarına kadar uzatırdı. 

Gömleği çok severdi. 

Bazen iki parça (kadife) ile örtünürdü. Birini beline, diğerini omuzları üzerine atardı. Bazen sa- 
rık, bazen külah giyerdi. Üç tane külahı vardı. Biri siyah, biri beyaz, diğeri de kulaklıydı ve savaşlarda 
giyerdi. 

Genellikle elbise ve ayakkabısını bizzat kendisi yamardı. 

Cuma günleri için özel bir elbisesi vardı. 

Temizlik ve yıkanmayı çok severdi. 

Saçlarını her zaman tarardı. 

Güzel koku sürüp süslenirdi. 

Uykudan önce ve sonra üç defa misvak kullanırdı. 

Bir havluyu iki defa kullanmazdı. 

Çok az konuşurdu. 

Az gülerdi. 

Gülüşü kahkahalı değildi. 

Sadece gülümserdi. 

Ses tonunun kalpleri etkileyen bir cazibesi vardı. 

Genellikle gözlerini kısar, yere bakardı. 

Başını pek az kaldırırdı. 

Hiçbir zaman bir tarafa yan taraftan bakmazdı. 

Bütün vücuduyla dönüp tam karşıdan bakardı. 

Şaşırdığı durumlarda elini hızla döndürüp avuç içini üst tarafa çevirirdi. 

Konuşurken anlaşılmayan bir söz duyunca sol elini sağ elinin üzerine vururdu. 

Sinirlendiği zaman yüz çevirirdi. 

Sevinçliyken gözlerini kısardı. Daha çok sevindiğinde gözlerini yumardı. 

Çok sade davranışlı ve alçak gönüllü olmasına rağmen büyüklük ve yiğitlik zamanında çok has- 
sas ve sertti. 

Amre ya da Esma'yla 28 evlilik gecesinde; gelin, Arap kadınlarının âdetine göre kendini naza 
çekmek istedi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme bakarak şöyle dedi: 

"Vah, senden Allah'a sığınırım!" 

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem soğukkanlılıkla, Allah'a sığınan kimseye el sürmek yakış- 
maz, cevabını verip onu geri gönderdi. Şöyle dedi: 

"BİZE NAZEDENLER VAR. BİZ KİMSEYE NAZ ETMEYİZ." 29 

Yürürken saldırırcasına yürürdü. 

Adımları baş ve omuzlarından daha geride kalırdı. 

Uzaktan bakınca yüksek bir yerden iniyormuş gibi görünürdü. 

Yaklaştığında bir kayanın kayıp yuvarlanması ya da dağdan akan su gibiydi. 30 



28 



29 



Ibni Hişama göre Yezit Kilabî'nin kızı Amre; cildi hastalıklı olduğu için, ona bir miktar mal bağışlayıp salıverdi. 
Ibni Hişam, c. 2, s. 647. 



Bu özellikleri birçok kaynaktan topladım. Abduh tashihli Nehcü'l-Belaga v.s. 



YAZILAR 38 



Kaynak: 

ALİ ŞERİATİ, İslam Nedir Muhammed Kimdir, İstanbul, Fecr Yay. 2009, s. 537-552 



38 



YAZILAR 39 



RASULULLAH SALLALLAHU ALEYHİ VE SELLEMIN ONBEŞ YILLIK SUSKUN- 
LUĞU 

25 yaşındaki Peygamberimiz, 45 yaşında zengin bir kadın olan Hz. Hatice ile evlendi. Aristokrat 
Hz. Hatice, dört deve karşılığında işe aldığı yoksul işçilerinden biri olan Peygamberimizi temizliği, gü- 
venilirliği ve ahlakî üstünlüğü nedeniyle seçmede gerçekten büyük bir fedakârlık yapmıştı. Bu cömert- 
liğin ödülü olarak tarih onun adını, yazıya geçtiği en parlak sayfaların başına kaydetti. Serveti için ko- 
casını gözden çıkarmış olan Hz. Hatice, şimdi kocası için serveti gözden çıkarıyordu. Kader, bu fe- 
dakârlığın mükâfatı olarak bu 45 yaşındaki kadını Hicaz'da Peygamberimizin eşi, Hz. Zehra'nın annesi, 
Hz. Ali'nin hemşiresi yapıyor. 

Hiçbir zaman bu fedakârlığa karşılık bu kadar ödül, kimseye verilmemiştir. 

Peygamberimizin hayatı değişiyor. Kararit'te Mekkelilerin koyunlarını güden Hz. Ebû Tâlib'in 
yetimi, şimdi Hz. Hatice'nin kocasıdır ve onun develerini idare etmektedir. Peygamberimiz, müreffeh 
bir hayata başlar. 

Bugünlerde Mekke'de birtakım haberler dolaşmaktadır. Abdülmuttalip'in ölümünden sonra 
herkes, Mekke'nin liderliği ve Kabe'nin perdedarlığı iddiasında bulunmaya başlar. Haşimoğullarına 
rakip çıkmıştır. Kureyş'in büyük aileleri arasında düşmanlık ve reKâbet baş göstermiş, Mekke'yi parça- 
lanma ve dağılmayla tehdit etmektedir. Öte yandan Kabe'nin saygınlığı, Kureyş'in nüfuzu ve Beytullâh 
sorumlularının gücü bu perişanlık içinde gittikçe zayıflamaktadır. Bazı Yahudi ve Hıristiyanlar, özellikle 
Kureyş ileri gelenlerinden bir kısmı Kureyşlilerin dinine açıkça dil uzatmaya başlamışlardır. İnsanlar 
arasında dinsizlik ve inanç zayıflığı görünmeye başlamıştır. Şam, Yemen ve Hire'ye gidip gelen gruplar, 
yeni sözler söylemekte, rahiplerden duyduklarını tekrarlamaktadırlar. Varaka bin Nevfel, Osman bin 
Huveyris, Zeyd b. Amr ve Abdullah bin Cahş, "TANRILAR BAYRAMI" törenlerine katılmamışlar, üstelik 
putlara alenen dil uzatmışlardır. 

Hz. Hatice'nin amcası Varaka bin Nevfel, Hıristiyan olur, hatta İncil'i Arapçaya tercüme eder. 
Karısının yüzünden Şam'a ve Irak'a kaçan Zeyd bin Amr, Mekke'ye döndüğünde putları resmen "güç- 
süz taş parçaları" diye niteler. Derler ki: Geldi, Kabe'nin yanında, Lât ve Uzza'nın gözleri hizasına dur- 
du ve yüksek sesle 

"Allahım! Hangi yolu sevdiğini bilsem sana o şekilde ibadet ederim; ama bilmiyorum." demiş- 
tir. 

Hz. Hatice'nin akrabası olan Osman bin Huveyris, Kostantiniye'ye gidip Hıristiyan olmuştur. 
Roma kayseri, onu Mısır kanalıyla Mekke'nin yöneticisi yapmak ve böylece Mekke'yi imparatorluğa 
bağlamak istemiştir. Halk onu Mekke'den çıkardıktan sonra o, Gassanîlere sığınmış ve onların deste- 
ğiyle Mekke'nin ticaret yolunu kesmek istemiştir. Fakat daha sonra Mekke halkı Gassanîlere rüşvet 
vermişler; neticede Osman zehirlenmiş ve planları suya düşmüştür. 

Sâd'ın hikayesi, Mekke'de her yerde dilden dile dolaşır: Birisi develerini Sâd'a vakfetmek için 
onun önüne getirir. Develer putun yakınına varınca ürküp kaçar, her birisi çölün bir köşesine dağılır. 
Öfkeli adam develerin peşine düşer, fakat onları bulamaz. Yorgun ve kızgın bir halde geri döner, bir 
taş alıp şiddetle Sâd'ın kafasına vurur ve şöyle feryat eder: "Sana Allah'tan bir iyilik gelmez." Sonra 
pişman olur ve şu şiiri okur: 

"Bizi birleştirsin diye Sâd'ın yanına geldik, fakat o bizi birbirimizden ayırdı. Artık Sâd'ın takip- 
çisi olmayacağız. Yoksa Sâd, yerin bir köşesine düşmüş, hayır söylemekten de şer söylemekten de 
aciz bir taş parçasından başka bir şey mi?" 

Adiy bin Hatem ve Filis putunun hikâyesi herkesi hayrete düşürmüştür: 

Filis'in sorumlusu Sayfi, Alimoğulları kabilesinden Malik bin Gülsüm'ün komşusu olan bir kadı- 
nın "dişi deve"sini alır ve Filis mabedine vakfeder. Kadın Malik'in eteğine yapışır. Malik çıplak bir ata 
biner, mızrağını alıp Sayfi'nin peşinden koşar ve deveyi ondan geri alır. Sayfi, putun karşısında ona 
beddua eder ama Malik'e hiçbir zarar dokunmaz. Adiy bin Hatem ve bu olayı izleyen başka bir adam 
putperestlikten vazgeçer ve Hıristiyan olur. Ama bu arada Peygamberimizin adı geçmez. Bu çok il- 
ginçtir. Biz birinci el tarihî belgelerde hiçbir zaman Peygamberimizin putlar önünde tapındığını veya 
başkaları gibi devrinin dinî şenliklerine katıldığını görmüyoruz. Fakat o asla putlarla alay eden, on- 
lara ve müşriklere açıkça dil uzatan kimselerin yanında yer almamıştır. Bu onun hayatının en karma- 



YAZILAR 40 



şık ve sıra dışı düğümlerinden biridir. Çünkü hayatının kırkıncı yılının 27 Recebinden itibaren (Miladî 
610 ağustos) putlara karşı tehlikeli ve sert bir isyana kalkışan ve putlara en ağır ifadelerle saldıran bir 
kimse, bu dini eleştirme konusunda daha önce şehrinin ve toplumunun diğer birçok aydınıyla ağız 
birliği yapmamış veya en azından halk arasında zayıf imanlı olarak suçlanmamış olamaz. 

A. TOYNBEE der ki: 

"Tarihin dâhilerinin (Bununla, bir hipotez, teori veya kanun keşfetmiş olan felsefe veya bilim 
dâhilerini değil, toplum ve medeniyet hayatında yeni bir tarih meydana getirmiş olan dâhileri kast 
eder.) hayatı iki belirgin merhaleye ayrılır: Birisi, "TOPLUMDAN KOPUŞ" merhalesi, diğeri "TOPLU- 
MA DÖNÜŞ" merhalesidir. Birinci merhalede toplumuna tahammül edemeyen kişi, ondan uzaklaşır 
ve kayıplara karışır. Uzaklaşma devresi kısa veya uzun sürebilir. Sonunda kabul ederek topluma geri 
döner, risâlet görevine başlar. Bu dönüşte adam artık bambaşka birisidir. Kendiliğinden başka birisi 
olmuştur. Musa, Kıptîyi öldürdükten sonra toplumdan kaçıyor. Kayboluş yıllarından sonra kardeşi 
Harun'la birlikte peygamber kılığında geri geliyor. Giden Musa, Firavun karşıtı bir devrimcidir. Bu- 
da, saltanat, eğlence, dans, içki ve şehveti bırakır ve kayboluş yıllarından sonra Nars'a devrimci bir 
peygamber kisvesiyle geri döner. Sdartha adlı bir şehzade olarak gittiği yerden Buda olarak geri 
döner. Mani de böyledir." 

Ama Peygamberimiz 25 yaşından 40 yaşına kadar Mekke'yi terk etmemiş olmasına rağmen 
onun hayatı da Toynbee'nin dediği gibi iki dönemden oluşur. Toplumdan uzaklaşması ve topluma 
dönüşü onun gizemli iç dünyasında ve heyecanlı ruhunda gerçekleşmiştir. Onun Hirâ ve Sevr mağara- 
larındaki tek başına tefekkür dönemi, Mekke'den, onun putları, âdetleri, gelenekleri, ilişkileri ve hayat 
tarzından uzaklaşma dönemidir. Hirâ'dan çevresinde Mekke'nin yayıldığı vadiye doğru koşması, bü- 
yük tarihçinin deyişiyle "tarihle buluşmak için aşağı inmesi" topluma dönüş döneminin başlangıcıdır. 
Ama asla Peygamberimizin şahsı gözlerden kaybolmamıştır. 

Diğer peygamberler de toplumlarından uzak kaldıkları uzun süre içerisinde tedricî olarak ruhsal 
ve fikrî bir eğitim geçiriyor ve kendilerini yavaş yavaş risâlet görevlerine hazırlıyorlardı. Eğer tarih, 
toplumu terk ettikleri dönemde onlarla temas halinde olabilseydi, şahsiyetlerinin normal ve genel 
durumdan rehberlik ve peygamberlik aşamasına nasıl dönüştüğünü ve onlardaki bu büyük düşünce, 
ruh ve ahlak devrimi öncüllerinin neler olduğunu bize söyleyebilirdi. Nitekim Buda'nın hayatında bu 
şahsiyet değişimi, efsanevî ve mitolojik bir şekilde anlatılmıştır: Onun ormanların derinliğinde ölüm, 
hastalık, cahillik, yoksulluk ve zulüm tanrılarına karşı tek başına verdiği mücadele, prens Sdarta'nın 
Buda olma hikayesidir. 

Mekke halkı, Peygamberimiz ile her gün ilişki halindeydi. Peygamberimiz de Mekke sosyal ha- 
yatının bütün faaliyetlerine ve toplantılarına katılıyordu. Ukaz ve Mucne pazarlarına gider, dört yıl 
süren Ficar savaşlarına katılır, Darunnedve'ye gidip gelir, Kureyş başkanlarıyla Kabe'de sohbet eder. 
Kabe'nin yeniden inşası ve Hacerülesved'in yerleştirilmesi esnasında Kureyş önderleriyle işbirliği ya- 
par. Kaside dinler, diğer Araplar gibi şiir ve şairler hakkında konuşur, tanışır ve görüş ortaya koyar. 
Peygamberimiz, seçkin bir şahsiyet olduğu 25 ile 40 yaşları arası nispeten uzun olan bu dönemde 
Kabe'nin sucusu ve perdedarı, Kureyş'in en kutsal ve nüfuzlu dinî şahsiyeti Abdülmuttalip'in torunu, 
Mekke'nin en zengin ve saygın kadını Hz. Hatice'nin kocasıdır. Bundan dolayı onun en ufak bir ha- 
reketi ve tepkisi toplumda yankı bulur. Nasıl olur da Abdülmuttalip'in torunu putperestlikten nefret 
ettiğini sergiler, Kureyş'in dinî toplantılarına katılmaz da Kureyş onu fark etmez ve halk, Kureyş dini- 
nin en üstün yetkilisi, Kabe'nin yöneticisi ve Kabe ziyaretçilerinin sorumlusu olan bir hanedanın, Ab- 
dülmuttalip'in bu zayıf inançlı evladını anlamaz, anlasalar bile pek önem vermez ve bunu büyük bir 
sapıklık görmez? 

Tarihten edindiğimiz bilgilere göre, İslam'ın ve Kur'an'ın Peygamberimizi ile pek bağdaşmadığı 
halde, cahiliye döneminde Pevgamber'in şahsiyeti ile ilgili olarak nakledilen mucize ve kerametlere 
rağmen Peygamberimiz bu on beş yıl boyunca olağanüstü bir şahsiyet, din düşmanı bir unsur, Hıristi- 
yanlık, Yahudilik, Mani dini ve Zerdüştîlik gibi yeni ve yabancı fikirlerin, mistik Doğu ekollerinin, Yunan 
ve İskenderiye felsefelerinin etkisinde kalan bir aydın yjgva zihinleri kendisine çeken sıra dışı bir düşü- 
nür olarak tanınmamıştır. Üstelik onun ailevî soyluluğu, ahlakî üstünlüğü ve güvenilirliği, fikri ve iti- 
kadî yönlerinden daha çok belirgindir. 

Maurice de Barres'in güzel ifadesiyle, 



YAZILAR 41 

"Aydınlar, yerine şuur koymadan vicdanlarını kaybeden kimselerdir." 31 Peygamberimiz Mek- 
ke'de bir aydın olarak ünlenmemiştir. Onda vicdan, fikirden daha çok belirgindir. 

Ona verilen "EMİN/DÜRÜST" lakabı, toplumun onun kişiliği hakkındaki kanaatini yansıtıyor. 
Mekke'nin dört dâhisi vardır ama bunlar arsında Peygamberimiz yer almaz: 

Muaviye bin Ebu Süfyan, 

Muğire bin Şube, 

Amr bin As 

Ziyad bin Ebihi'dir. 

Dışarıya gidip gelenler, meşhur şair, tüccar ve kervancılar vardır ama Peygamberimiz onların 
arasında da yoktur. 

Yahudilik ve Hıristiyanlığa aşina olanlar ve bilginler arasında sayılanlar, Varaka bin Nevfel, bir- 
kaç şair ya da Arap olmayan ünlülerden ibarettir. Peygamberimiz onların içinde de değildir. Dalgalı 
muhayyile sahibi, yüksek tabiatlı ve ince ruhlu kimseler vardır. Adları tarihe geçmiştir. İnsanlar onları 
herkesten daha anlayışlı kabul eder. Peygamberimiz onların arasında da yoktur. 

OSMAN BİN HUVEYRİS, ZEYD BİN AMR, MALİK BİN GÜLSÜM ve ADİY BİN HATEM gibi putlara 
dil uzatan, Kureyş dinine muhalefeti başlatan ve putperestliği resmen terk eden kimseler vardır. Pey- 
gamberimizi onların arasında da göremeyiz. 

Araplarca olgun kabul edilen yani eğitimli, okçuluk ve yüzme bilen kimseler vardır. Bunlar tari- 
hin tanıdığı birkaç kişidir. Peygamberimiz onların arasında da yer almaz. 

Okuma yazma bilen, dolayısıyla dinlerin kitaplarından ve başkalarının fikirlerinden haberdar 
olan sekiz on kişi vardır. Peygamberimiz onların arasında da yoktur. 

Bundan dolayı kesin olan şudur ki Peygamberimiz ne şair, ne eğitimli, ne "kâmil", ne yeni din- 
lerin etkisi altında olan birisi, ne yeni düşüncelere ve dış dünyaya aşina, seçkin Arapların üstün 
zekâlılarına mensup bir kimse, ne bilgin, ne önünde düşünce gücü ölçüsünde eğilen, yeni fikirler 
üreten ve miras kalmış sapık inançları anlayan küstah aydınlar kulübü üyesidir. 

Peygamberimiz sadece ve sadece emin yani güvenilirdir. Şefkatli, soylu, doğru ve güvenilir bir 
kimsedir. Bunlar tamamen bireye ait ahlakî üstünlüklerdir. Siyasal, sosyal ve dinî düşünce açısından 
da bir üne sahip değildir. Onda görülen tek değişiklik şudur: 

Yirmi beş yaşına kadar hayatını yetimlik, sıkıntı, yoksulluk, çöl şartları ve çobanlık ile geçirmiş- 
ken şimdi zengin bir kadın ile evlendikten sonra müreffeh bir hayata, sıcak bir yuvaya ve çocuklara 
sahip olur. Son yarım asırdaki devrimleri ve çağdaş devrimci toplumları SINIF PSİKOLOJİSİ açısından 
incelediğimizde ve toplumumuzdaki siyasî akımlarda yer alan çeşitli sınıflara mensup bireylerle doğ- 
rudan ilişki kurduğumuzda çok önemli bir sosyal psikoloji meselesiyle karşılaşmaktayız. 32 Bireyler, 
kendi sınıflarını değiştirip bir üst sınıfa yükseldiklerinde muhafazakâr olurlar ve mevcut duruma, sta- 
tükoya hoşgörüyle bakarlar. Hatta derin düşünceli ve yedinci göbekten aydın olsalar ve kendi toplum- 
larının zamanına, şartlarına ve durumlarına karşı çıksalar bile kalben ve fiilen ondan yana tavır alırlar, 
devrimden ve güvenliğin alt üst olmasından korkarlar. Çünkü onlar müreffeh hayatlarını mevcut du- 
ruma borçludurlar. Şehre göçüp orada sanayi işçisi veya devlet memuru olan köylüler ve aşağı sınıftan 
orta sınıfa yükselen bireyler, devrimci ve eleştirel ruhlarını kaybedip sağcı olurlar. Avrupa'daki siyasî 
tecrübe, itinalı etütlere ve istatistikî verilere dayanarak, ekonomik göstergelerin halkın ekonomik 
durumunun daha iyi olduğunu, siyasî göstergelerin politik eğilimlerin sağa kaydığını ve sağcıların ba- 
san şanslarının daha çok olduğunu gösterdiğini ispatlamıştır. Tersi de mümkündür. Savaş sonrası 
Fransa, bu durumun açık örneğidir. 

Yirmi yıl öncesinde sosyalistlerin ve komünistlerin çoğunlukta olduğu parlamentoda şimdi De 
Golcüler, hatta onlardan daha sağcı olanlar çoğunluğu oluşturmaktadır. Fransa ekonomisinin bu yirmi 
yıldaki yükseliş eğrisi, bunu çok güzel açıklamaktadır. Günümüzde Batı kapitalizmi, mantıken Marks'ın 
öngördüğü gibi şekillenmesi gereken gelişme halindeki proletarya devrimi vasıtasıyla meydana gele- 
cek bir iç patlamayı önlemek için "işçilerin refah seviyesini yükseltmek" seklindeki en makul yolu be- 



Arument, II, p. 

Doktor Şeriati'ye göre, Peygamber'in 40 yaşında değişim geçirmesi, vahiy gibi bir dış etkeni kabul etmeden 
sınıf psikolojisi ve materyalist düşünceyle açıklanamaz. 



YAZILAR 42 



nimsemiştir. Sosyal sigorta, düzenli maaş artışı ve işçinin buzdolabı, radyo, ev, gaz, banyo, kalorifer, 
sinema, tiyatro, plaj ve araba gibi çağdaş hayatın nimetlerinden faydalanmasına imkan sağlanması, 
onda yalancı bir sömürülmemişlik ve mahrum bırakılmamışlık hissi uyandırır, sosyal ve ekonomik 
adaletin gerçekleştiği duygusunu oluşturur, kompleks ve öfkelerinin yumuşamasına vesile olur ve 
düşüncede devrimci bile olsa pratikte muhafazakar olmasını sağlar. Buna bakarak "Kapitalizm akıl- 
lanıyor." denmektedir. Çünkü kendisini korumak için işçiyi burjuvalaştırmaya kalkışmıştır. Bu da 
Marks'ın Alman, İngiliz, Fransız ve Amerikan kapitalizminin işçi devrimi ve komünizmle yıkılacağı sek- 
lindeki bilimsel ve mantıksal öngörüsünün gerçekleşmemesine yol açmıştır. Bugün gelişmekte olan 
geri kalmış ülkelerde dahi statükoyu korumak ve tehlikeyi gidermek için köylünün ve işçinin anarşi 
kaynağı olmak yerine konfora kavuşmasına, güvenliğin ve huzurun sağlanmasına yönelik olarak orta 
sınıf oluşturmaya çalışılmaktadır. 

Peygamberimiz şimdi ekonomik hayat bakımından müreffehtir. Çok çocuklu fakir amcasının 
evinde sıkıntı çeken yoksul genç, şimdi Mekke'nin zenginleri arasında yer alır. Sınıf değiştirmiş, 
amburjuvaze olmuştur. Doğal olarak sebat ve emniyeti koruması, muhafazakâr olması gerekir. 
Hâkim rejimi ve statükoyu sağlamlaştırmak için çalışmasına da Osman bin Huveyris, Zeyd bin Amr 
ve Malik bin Gülsüm gibi bozguncularla iş birliği yapmaz; mutlu, huzurlu ve müreffeh hayatını tehli- 
keye atmaz. 

Peygamberimizin 25 yaşından 40 yaşına kadar süren on beş yıllık hayatı bunu gösterir. O bu 
dönemde iyi ve hoş kalabilmek ve başını derde sokmamak için sadece bireysel ahlak ilkeleriyle yetinir. 

Eğer 610 yılı 25 Recep gecesi 33 olayı gerçekleşmemiş olsaydı tarih, Abdülmuttalip, Ebusüfyan, 
yedi şair, Osman bin Huveyris, Vakara bin Nevfel ve İran ile Şam arasını o günlerde Hicaz ve Mekke 
üzerinden geçen birkaç ticaret kervancısını hatırlardı ama Abdullah oğlu Muhammed'in adını kesin- 
likle unuturdu. Ne Peygamberimizin ne de Abdullah'ın tarihin gözünde bir çekiciliği vardır. Onlar tari- 
hin ilgisini çekecek bir iş yapmamışlardır. Bugün tarih, çölde yaşayan, fakirlik ve zayıf bir dadı olan 
Ebuzüeyb kızı Halime'den bile bahsediyor; yetim bir çocuğun sütanneye verilmesini, bir Arap delikan- 
lısının çobanlığı, yoksul bir gencin orta yaştaki zengin bir kadınla evlenmesini ve daha birçok detayı bu 
kadar ciddiye alarak muhafaza ediyorsa bunun tek nedeni "o geceki olay"dır. 

Bundan dolayı tarihin tanıdığı kadarıyla Cahiliye devrindeki Peygamberimiz, ne az ne çok işte 
budur. 

Ama tarih her şeyi biliyor mu? TARİH SADECE OLAYLARI NOT EDER, YALNIZCA GÖRÜNEN 
OLAYLARI VE SEMBOLLERİ BİLİR. BİR İNSANI ANCAK DIŞTAN TANIR, ONUN İÇİNE NÜFUZ EDEMEZ. 

Acaba şimdi tarihin yardımıyla Peygamberimizin iç dünyası hakkında bilgi edinebilir miyiz? En 
azından yarın ilginç bir devrimin üssü olacak bir ruhun derinliklerinde neler olup bittiğini anlayabilir 
miyiz? Bu soruların cevabı tamamen olumsuzdur. Çünkü tarihçinin nesnel ve kesin delil ve belgeler 
dışında bir şeye dayanma hakkı yoktur. 

Fakat bildiğimiz ve kesin olarak inandığımız bir şey varsa o da şudur: Peygamberimiz, Mekke'de 
miladî altıncı yüzyılın sonlarıyla yedinci yüzyılın ilk on yılında, yüzünde, yeni bir düşünce getireceği, 
yeni bir proje ortaya koyacağı, büyük bir harekete liderlik edeceği, şaşırtıcı bir düşünce ekolü kuraca- 
ğı, insanlık tarihine yön vereceği, dünyanın büyük siyasî güçlerini ve medeniyetlerini kendi düşüncesi- 
ne bağlayacağı, gelecek toplumlarda derin devrimlere ilham kaynağı olacağı ve güçlü ve parlak bir 
medeniyet inşa edeceği okunan bir adam değildir. 

Tarihin, yedinci yüzyılın ilk yıllarında, Abdülmuttalip'in torunu ve Hz. Hatice'nin kocası olan bir 
kişiden bu tür beklentilerinin olduğunu ve onun alnında böyle bir geleceği okuduğunu söylemek çok 
yanlış olacaktır. 

Bu yıllarda tarih, gözünü "içinden bir adam gelecek ve elini yeninden çıkaracak" diye büyük 
üniversitelerin kapısına, MEDAİN, KOSTANTİNİYE, İSKENDERİYE, REHA, NUSAYBİN ve ATİNA gibi 
medenî şehirlerin girişine dikmişti. Kesinlikle o bu yıllarda, dünyaya yeni bir şekil verecek ve önüne 
başka bir yol açacak kayıp önderini İran, Roma ve Yunanistan'ın medenî, gelişmiş, güçlü, bilgin, sanat- 
çı ve filozof insanları arasında arıyordu. Farzımuhal, eğ|jj suskun ve unutulmuş Arabistan çölünden bir 



Ramazan ve Rebiulevvel ayı olduğunu söyleyenler de vardır. Meclisi, 27 Recebi Imamiye'nin icması olarak 
kabul eder. 



YAZILAR 43 



koku almışsa akıl, geleceğin o büyük devrimcisini geçmişi ve medeniyeti olan ve şimdi bile güngör- 
müş, dünya siyasetinin büyük karışıklıkları içine düşmüş ve olgunlaşmış bir halkı bulunan Mutlu Ara- 
bistan'da (Yemen); İran'ın yanı başında ve İran medeniyetine âşinâ olan Hire'de veya Rumlarla içli 
dışlı olan ve putperestlikten kurtulup Hıristiyanlığa geçen Gassan'da aramak gerektiğine hükmeder. 
Mevlana'nın deyişiyle, Şeyh Ebul Hasan Harakanî'nin doğumundan önce geçtiği Harakan Köyü'nde 
onun kokusunu aldığını söyler: 

"Dedi ki buraya dostun kokusu geliyor 

Bu köyün içine padişah geliyor. " 

Tarihin, şahın bu Mekke'den, bu Kureyş'in içinden çıkacağını anladığını farz edelim. O zaman 
kimlerin yüzünde bir parıltı belirir? Zeki insanların, şairlerin, İran ve Roma'yı bilenlerin, bilginlerin ve 
zihinlerine yüksek düşünceler ve yeni Hıristiyanlık girmiş olan kimselerin yüzünde Asla Abdullah'ın 
oğlunu, Hz. Hatice'nin kocasını takip etmeyecektir. 

Ama tarih, kendi hallerinde yollarını gözleyen kimselerin, onun hiçbir zaman bakmadığı bir 
köşeden yukarı çıktıklarını unutmuştur. Defalarca tekrarlandığı halde tarih, Filistin, Mısır, Arabistan 
ve Mezopotamya çöllerinde güttükleri birkaç koyunun başında sessizce oturup düşüncelere dalan, 
kendilerini yalnızlık ve tefekküre kaptıran o fakir gençlerin, hem kendi yazgısını hem de dünyaya 
hükmeden kahramanların yazgılarını, medeniyetleri, toplumları, düşünceleri ve duyguları nasıl 
değiştirdiklerine hâlâ şaşmaktadır. 

Bu defa tarih, yetim ve yoksul Kararit çobanıyla randevulaşır. Bir kez daha, belki son defa bugün 
bazılarının varlığını hissettikleri çözülmez gerçek tecelli eder: İnsanlığın eğitim sistemi ve medeniyet, 
"en gizemli ve en üstün İnsanî yeteneği," dalgalarını medenî bilginler ve düşünürler tarafından eğiti- 
len kalıplaşmış beyin sisteminin kavrayamadığı bu varlığın hakikatlerini anlamak için felç eder ve öldü- 
rür. 

Abdullah'ın oğlu sadece güvenilir kişidir, başka hiçbir şey değil. Ondan öne çıkan şey ne beyin, 
ne bilim, ne okul eğitimi, ne sanatçı tabiat, ne filozofça mantık, ne de olağanüstü zekâdır. Onda yal- 
nızca koyu bir vicdandır. Böyle bir toplumda güvenilir olmak, onun için münferit bir faziletten ibaret 
olamaz. Üstelik onun ruhunun derinliğinde tezahürlerinden birisi doğruluk olan gizemli bir kaynaktır. 
Hiçbir eğitim ve öğretimin kirletmediği aynı gizemli kaynaktan daha sonraları zamanı ve var olan her 
şeyi içinde boğan dalgalar kabarmış, fırtınalar kopmuştur. 

Güvenilir Peygamberimiz, kendisini böyle bir gelecek için hazırlamamıştır. Çünkü ondan ha- 
berdar değildir. O sadece mutlak bir kabullenmedir, başka hiçbir şey. Bu yeteneği hayatının süt em- 
meden kırk yaşına kadar olan süresi boyunca kazanmıştır. Onun sade ve macerasız hayatının tek 
rehberi, an ve doğal fıtratıdır. ONDA GÖRÜLEN TEK ÇABA İYİLİK, GÜZELLİK VE HAYRA DOĞAL OLARAK 
MEYLETMEK VE KÖTÜLÜK, ÇİRKİNLİK VE ALÇAKLIKTAN KAÇINMAKTIR. BU ONUN DİNİDİR. FİLOZOF- 
LARIN BAHSETTİĞİ ŞEYLERİ OKUMAMIŞTIR; ARİFLERİN DÜŞÜNDÜĞÜ ŞEYLERDEN HABERSİZDİR; HIRİS- 
TİYANLARIN, YAHUDİLERİN, ZERDÜŞTÎLERİN, MANİHEİSTLERİN VE MAZDEKLERİN BENİMSEDİĞİ, PRO- 
PAGANDASINI YAPTIĞI VE UĞRUNDA MÜCADELE VERDİĞİ ŞEYLERİ DUYMAMIŞTIR; İRAN'I, ROMA'YI, 
KOSTANTİNİYE'Yİ, İSKENDERİYE'Yİ, MEZOPOTAMYA KENTLERİNİ, MEDAİN'İ, PARİS'İ, ISFAHAN CEYİ'Nİ 
VE DİĞER MAMUR VE MEDENÎ ŞEHİRLERİ GÖRMEMİŞTİR. OKUMA YAZMA BİLMEZ, OKULA GİTME- 
MİŞTİR, DIŞANYA YOLCULUK YAPMAMIŞTIR, BİLGİNLER VE DÜŞÜNÜRLERLE OTURUP KALKMAMIŞTIR. 

ÖZETLE, ONDA VİCDAN AKILDAN DAHA GÜÇLÜDÜR. BEYNİ ÜMMİ BİR ARAP ERKEĞİNİN BEYNİ 
KADAR BASİTTİR. AMA GÖNLÜ VE RUHU İNSANI DEHŞETE DÜŞÜRÜR. AMA BU RUH HENÜZ GÜN YÜ- 
ZÜNE ÇIKMAMIŞTIR. BUNDAN NE KENDİSİ HABERDARDIR NE DE BAŞKALARI. 

BAŞLANGIÇ 

Abdullah'ın oğlu, Hz. Hatice'nin kocası Peygamberimiz, şehirdeki gündelik hayatın tantanasın- 
dan uzaklaşmak, kendi kendisine düşünmek, oruç tutmak, inzivaya çekilmek ve ruhunu toplum ha- 
yatının kirlerinden, şöhret ve rızık telaşından, ev, aile, sokak ve çarşının rahatlık ve zevklerinden arın- 
dırmak için bu yılki Ramazan ayında da Hirâ'ya gitti. Yılda bir şehri terk etmek, inzivaya çekilmek ve 
yalnızlığa ve tefekküre dalmak o asırda Peygamberimize has bir tutum olmadığı için bu işin onu bizzat 
sıra dışı yaptığı ve insanların ondan gelecek bir söz ve iddiaya gözlerini diktiği söylenemez. Aksine bu 



YAZILAR 44 



bir gelenekti. Kureyşli Hanifler çoğunlukla böyle yaparlardı. 34 

Peygamberimiz, diğerleri gibi bir süre inzivada yaşamak için bu yıl da Hirâ mağarasına gitti. Bu 
yıl da mağarada tek başına oturup kendisi, geçmişi, geleceği, başkaları, İbrahim'in Evi, putlar, putlara 
tapanlar, Araplar, insanlık, yer, gök ve varlık hakkında düşünüyor. Sonra dışarı çıkıp saatlerce Hirâ 
dağının üzerinde mağaranın etrafında dolaşıyor; dağın vakarını, çölün sessizliğini, berrak Arabistan 
göğünün ihtişam ve suskunluğunu ve sessizce konuşan, ışıklı pencereler gibi insanın hayat ve yaratılı- 
şın etkisiyle daralmış bakışlarını sonsuzluğa doğru götüren yıldızlar kümesini seyrediyor. 

Dağın sessizliğinde dolaşan adamın ayak sesleri o gece birden kesildi. Ruhunda sonsuz olarak 
düğümlenen uzun ve dertli düşüncelerden yorgun düşmüş bir halde mağaraya döndü ve meraklı ba- 
kışları gidecek bir yer bulamadan göklerden ve uzaklardan onu bekleyen gözlerine geri geldi. Biraz 
oturdu, tekrar dakikalarca kendi kendine düşündü ve kendinde hissettiği o yabancıyı beklemeye dur- 
du. Var olan bir şeyi bulamamanın verdiği üzüntüyle uykuya daldı. 

Ansızın uykudan sıçrıyor; sanki biri boğazını sıkıyormuş gibi neredeyse ölümü hissediyor. Kapıl- 
dığı dehşet o kadar şiddetlidir ki onu hâlâ anlayamaz. Boğazını sıkan gizli el onu bırakır. Gözlerinin 
önünde bir kâğıt görür. Sanki evrenin bütün zerrelerinden, tüm varlığından kopup gelen gizemli bir 
ses: 

OKU! 

Okuyamıyorum. 

Tekrar öldüğü hissini verecek şekilde boğazını sıkar. Yine aynı ses: 

OKU! 

Okuyamıyorum. 

Yine boğazını ölüm hissi verecek şekilde sıkıp bırakır. Yine aynı ses: 

OKU! 

Ne okuyayım? 

"Yaratan Rabbinin adıyla oku. O insanı kan pıhtısından yarattı. Oku, Rabbin cömerttir. Kalem 
ile öğretti, insana bilmediği şeyleri Öğretti. " 3S (96/Alak Suresi 1-5) 

Bitti, bütün varlık birden durdu ve sessizliğe gömüldü. Geride Peygamberimiz, mağara, sessizlik 
ve yalnızlık kaldı. Korkusu gitti. Mağaradan dışarı fırladı, aşağı doğru koşmaya başladı. Sanki ruhuna 
her yönden korku yağıyordu. Kendisini eve atmak için hızla koşuyor. Aklını kaybetmekten korkuyor. 
Gök suskun... Birden onun gece göğün ortasında tekrar belirdiğini hissetti. Sanki onunla konuşuyor. 
Korktu, yüzünü başka tarafa çevirdi, onu yine gördü. Sanki her yerdeymiş gibi her taraftan o çıkıyor- 
du. Durdu. 

Ne yapmalı? 

Izdırap ve korku, ruhunu tahammül edilemeyecek derecede sıkıyor. Onun gecikmesine canı sı- 
kılan Hz. Hatice, birini onu aramaya gönderdi. Adam onu bulamadan geri döndü. Göğü suskun, yeri 
durgun gören Peygamberimiz, eve varabilmek için dağın yamacındaki taşlıkları hızla geçiyor. 

"Hatice, üstümü ört, üstümü ört, üzerime su dök!" 

Titrer. 

Artık konuşamaz. 

Bir köşeye yığılır. Hz. Hatice, üzerine bir yorgan örter. Sanki nöbet geçiriyormuş gibi ateşlidir. 
Yorgana sarındı. Bir süre geçti. Rahatladı. 

Gözlerini, yanında oturmuş acısına ortak olan şefkatli eşi Hz. Hatice'nin üzerine açtı. Hz. Hati- 
ce'nin şefkatli ve acılı gözlerinden yakınlık ve güven duygusu aldı. Hz. Hatice susmuş, onu seyrediyor- 
du. Peygamberimiz de susmuş onu seyrediyordu. Konuşmaya dermanı yoktu. Dakikalar böyle geçti. 

" Hatice, bana ne oluyor?" 

"Ne oldu, bilmiyorum. Yoksa cinler bana zarar vermiş olmasın? Yanlış bir şey yapmaktan kor- 
kuyorum. Ben kâhin olmak istemiyorum." 



Bu geleneğe itikaf, inziva denir. Hanifler, cahiliye devrifMe kendilerini İbrahim'in dinine bağlı kimseler ola- 
rak kabul ederler. 

Genelde bu sureyi vahyedilen ilk sure kabul ederler. Daha geniş açıklama için babam Peygamberimiz Tâki 
Şeriati'nin "Tefsir-i Nevin" kitabına veya "Vahyin Başlangıcı" risalesine bakınız. 



YAZILAR 45 



Kocasına inanan ve kendisinde iyilik, sevgi ve doğruluktan başka bir şey görmediği Peygambe- 
rimizi hatadan masum kabul eden Hz. Hatice, bu sefer de 15 yıl önceki gibi kendisini zor bir gelecek 
bekleyen bu adamın rahmet meleği oldu ve onu teselli etti: 

"HZ. HATİCE'NİN CANINI ELİNDE BULUNDURAN ALLAH'A YEMİN OLSUN Kİ ALLAH SENİ KÜ- 
ÇÜK DÜŞÜRMEYECEKTİR. SEN HERKESE ŞEFKAT GÖSTERİR VE İYİLİK YAPARSIN. BU KADAR SIKINTI 
ÇEKTİN. MİSAFİRLERİNİ EN GÜZEL BİÇİMDE AĞIRLARSIN. HAK YOLUNDA ZORLUKLARA KATLAN- 
MAKTAN KAÇINMAZSIN. SEN İYİSİN. BEN SENİN GÖRDÜKLERİNİN HAYIR OLDUĞUNDAN EMİNİM. 
ALLAH SENİ KENDİSİNE ÇAĞIRMIŞ. GÖNLÜNÜ SAĞLAM TUT." 

Peygamberimiz, hakşinas gözlerle, her zaman kendisi için birçok sevgi, teselli ve fedakârlık kay- 
nağı olan Hz. Hatice'nin huzurlu ve şefkatli yüzüne bakıyordu. Sakinleşti. Kendisinde şiddetli bir ko- 
nuşma arzusu hissediyordu. Yorganın içinde kıvrılıp uykuya daldı. Bu onun son uykusu idi. 

Hz. Hatice, yaşlı, bilgin ve aydın görüşlü amcası Varaka bin Nevfel'i görmek ve uzun süre önce 
putperestliği bırakıp Hıristiyanlığa girmiş ve bu sözlere aşina olan bu insanla eşinin olayını konuşmak 
için yerinden kalktı. Peygamberlerin hayat hikâyesini ve vahyin onlarla ilk temas şeklini duymuş ve 
okumuş olan Varaka, onun sözlerine iman ederek ve Peygamberimizin Hirâ'daki serüvenini Musa'nın 
Sina dağında yaşadıklarına benzeterek yeğeni Hz. Hatice'ye ümit verir: 

"Canımı elinde tutan Allah'a yemin olsun ki eğer söylediğin gibi ise Musa'ya inen Yüce Namus 
ona da inmiştir. O bu ümmetin peygamberidir. Söyle, içi rahat olsun.?" 

Hz. Hatice, eşinin yaşadıklarına duyduğu ümit ve imanla, onun maceralı büyük geleceğine ilişkin 
korku ve ızdırap duyarak döndü. Peygamberimizi yorgana sarındığı gibi uyur halde buldu, yavaşça 
yanına oturdu. On beş yıldır ruhunu aşkıyla ısıttığı, kendisini ve her şeyini uğruna feda ettiği bir ada- 
mın yüzünü seyrediyor ve ne zaman kalkıp yeni hayatını başlatacak diye düşünüyordu. 

Ne olacak? 

Onun ve ailesinin başına neler gelecek? 

Allah onu ne ile görevlendirecek? 

İnsanlar ona karşı nasıl bir tutum sergileyecek? 

Onu seyrederek bu düşüncelere dalmışken Peygamberimiz birden sarsıldı, titremeye başladı. 
Zor nefes alıp veriyordu; sanki birisi boğazını sıkıyordu. Yüzünden iri ter taneleri akıyordu. Yataktan 
kalktı ama uyanık değildi. Sanki gizli bir acının etkisiyle kendi kendisine kıvranıyordu, içinde aniden o 
tanıdık sesi duydu. Kesin ve buyurgandı, insan sözüne benzemiyordu: 

"Ey örtüye bürünen! Kalk ve uyar! Rabbini yücelt. Elbiseni/gönlünü temiz tut. Çirkin işlerden 
uzak dur. Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma. Rabbin için sabret. " (74/Müddessir Suresi 1-7) 

Peygamberimizin ruhunda ümit, ihtişam ve güven duygusu canlandı. Kalktı. Açıkça yeni bir ha- 
yatın eşiğinde ve fizikötesi gizemli bir dünya ile temas halinde olduğunu hissediyordu. Kendisini, ona 
ağır ve önemli risâlet görevini yeniden daha açık bir şekilde gösterecek olan gelecek ilişkiler için hazır- 
ladı. Onun macerası Mekke'de yankılandı ve hızla ağızdan ağza dolaştı. Küçük bir şehrin daha çok bir 
araya gelerek saatlerce havadan sudan konuşan, hurma sütü içen ve gıybet eden işsiz, sorumsuz ve 
rahat insanları için bu olay ne kadar ilgi çekici ve oyalayıcıdır. Normal insanlar onu hayret ve tereddüt- 
le anlamaya çalışıyor ve onun hakkında meraklı meraklı konuşuyorlardı ama böyle bir olayın daha çok 
kendileriyle ilgili olduğunu gören kabile başkanları konuya ciddiyetle eğildiler. 

Abdullah'ın oğlu, Abdülmuttalip'in torunu, Hz. Hatice'nin kocası, Ebû Tâlib'in yetimi peygamber 
olduğunu mu iddia ediyor? Ona vahiy mi geliyormuş? Şu bizim Peygamberimiz dün geceden beri pey- 
gamber mi olmuş? 

Ne acayip iddia! 

Böyle bir adam değildi. Sakin, dürüst ve soylu bir adamdı. Ömrünü sadakat ve inançla Kabe'ye 
hizmet ederek geçirmiş olan Abdülmuttalip'in torunu böyle sözler sarf eder mi? 

Dinin ocağında eğitilmiş biri nasıl dinsiz olabilir ve kâfirce iddialarda bulunabilir? 

Hayası, temizliği, alçakgönüllülüğü ve güvenilirliğiyle tanınan bir adam nasıl böyle yalanlar uy- 
durabilir? Hayır. O yalancı bir adam değil. Büyülenmiş ve cinlere yakalanmış. Onu cinler yoldan çıkar- 
mış. 

Hayret ve merakla sorulan bu sorular gitgide alaya dönüştü. Mekke'nin yeni gündemi buydu. 
Gruplar halinde insanlar ve özellikle kavmin ileri gelenleri Kabe'nin etrafında oturup Peygamberimizin 



YAZILAR 46 



macerasını konuşuyorlar, içki içiyorlar, latife yapıyorlar ve kahkahalarla gülüyorlardı. Burada herkes 
gözünü, yeni bir fıkra ve tatlı bir latifeyle meclisi ısıtacak, insanları güldürecek ve herkesin Peygambe- 
rimiz ve davası hakkındaki şiddetli alay, yuhlama ve yargılama arzusunu tatmin edecek latifeci, hoş- 
sohbet ve şakacı ağızlara dikmişti. 

Peygamberimizin yeni hayatının en zor anları gelip çattı. Yolunu gözleyen belalar ve sıkıntılar 
tek tek gerçekleşmeye başladı. Şehir top yekûn alay, suçlama ve dedikoduyla dolmuştu. Dışarı çıkamı- 
yordu. Bütün dünyada sadece iki ümit kaynağı, iki sevgi ve dostluk sığınağı vardı: 

Birisi, büyük Hz. Hatice, temiz Ali, Zeyd, değerli oğlu, sevgili kızları Zeynep, Rukiye, Ümmügül- 
süm ve küçük Fatıma ile paylaştığı evi; diğeri ise musibetlere ve insanların suçlama ve düşmanlığına 
karşı tahammül gücü veren Hirâ idi. 

Peygamberimiz, alay, sövgü, iftira ve kahkaha gürültüleri arasından kendi adını duyduğu Mek- 
ke'yi terk etti ve büyük bir ümitle dağa tırmandı. Bütün ruhunu ve gönlünü O'na teslim ediyordu. Pür 
dikkat bekliyordu. Adım adım kendisini O'nun huzurunda buluyordu. Dağın kenarına ulaştı. Durdu. 
Her yeri yorgun ve istekli bakışlarla inceliyordu. Bakışları yeri, göğü, ufku ve her yanı dolaşıyordu. 

Hiçbir haber yoktu. 

Kendisini mağaranın içine attı, o gece durduğu aynı noktayı dikkatle seçti ve oturdu. Bakışları 
ateşli bir şekilde mağaranın içi ile dışı arasında gidip geliyordu. Ayağa kalkıyor, oturuyor, eğiliyor. Acı 
saatler, böylesine susuz ve bitkin bir beklemede olabildiğince yavaş ilerliyordu. Sanki zaman durmuş- 
tu. Ne korkunç, sessiz ve suskun bir halde geçiyordu. Tabiat dilini yutmuş, konuşmuyordu; sanki öl- 
müştü. 

Peygamberimiz gitgide ümitsizleşip sakinleşiyordu. Ateşi ve çarpıntısı soğuyordu. Izdırap ruhu- 
nu vahşice sıkıyordu. Nefes borusu tıkanmıştı. Bağırmak, bir şey istemek ve konuşmak istiyordu ama 
yapamıyordu. 

Boğazını sıkan düğüm yeniden çözüldü. Ağlamaya başladı. Ayağa kalktı. Mağaradan çıktı. 
Halsiz, yorgun ve bitkin düşmüştü. Gök aynı şekilde dilsiz, Ay aynı şekilde suskundu. Mağaraya 
döndü. Sonra mağaradan çıkıp aşağıya doğru koştu. 

Ümitsizdi. 

Gürültü ve düşmanlık dolu Mekke, ayaklarının altında, vadinin dibinde, Kabe'nin etrafında da- 
ğınık halde duruyordu. Evler intikam dolu onu beklemekte, bütün pencereler yüzüne kapanmış, 
hayâsız ve günahkâr şehir, aptal ve dilsiz putlar etrafında rahat ve huzurlu bir şekilde uyumakta. Yarın 
tekrar kalkacak, Peygamberimizle uğraşacak, onu konuşacak, ona gülecek. 

O gece Peygamberimiz ümitsiz bir halde uyudu. Yarın olunca Mekke uyandı ve işine kaldığı yer- 
den devam etti. Gece olunca Peygamberimiz bir mesaj alırım ümidiyle yeniden dağın yolunu tuttu, 
seher vaktine kadar uyanık kaldı ama yine ümitsiz geri döndü. Her zaman olduğu gibi Mekke onunla 
uğraşıyor, o da Hirâ'dan gelecek mesajı bekliyordu. 

İşkence dolu günler ve beklentili geceler art arda gelip geçiyordu. Mağara aynı şekilde suskun, 
tabiat aynı şekilde dilsiz ve göklerin kapısı yüzüne kapalı idi. 

Üç yıl geçtiği halde bir tek mesaj gelmedi. 36 Vahiy kesilmişti. Bu üç yılın her ânının ağırlığı, 
Peygamberimizin göğsünü, ona ölümü temenni ettirecek ölçüde daraltıyordu. Sonuçsuz bekleyişlerin 
canını sıktığı ve ıssız mağarada saatlerce yılan sokmuş gibi kıvrandığı gecenin suskun ve karanlık derin- 
liklerinde, defalarca içinden, ölümün kendisini ruh törpüsü üzüntünün pençesinden kurtarması için 
oradan vadinin dibine atlama düşüncesi geçti. 

Peygamberimizi bitkin bırakan tek şey, insanların alay etmesi, Mekke aristokratlarının düşman- 
lık yapması ve onun kendinden bıkması değildi. Çünkü onun sıkıntılar içinde pişen ve olgunlaşan bü- 
yük ruhu her musibeti içinde eritir, hiçbir darbenin onu sarsmasına imkân vermezdi. 

Peygamberimizi en çok üzen şey vahyin kesilmesiydi. 

Acaba dostu onu unutmuş mudur? 

Artık onunla konuşmayacak mı? 

Acaba Peygamberimizde bir hata görmüş de risâ^gti ona teslim etmekten vaz mı geçmiştir? 



Vahyin kesildiği konusunda ittifak vardır ama 40 gün ile üç yıl arasında değişen farklı süreler ileri sürülmüş- 
tür. 



YAZILAR 47 



Artık mesaj gelmeyecek mi? 

Acaba onun risâletini sadece bu ilk mesajla anlayıp ona göre davranması istenmiş de o bunu 
yapmamış mıydı? 

Acaba bir görev verilmiş de o bunu fark etmemiş miydi? 

Acaba onu bu intikamcı Mekke'de onun vahşi halkı içinde savunmasız mı bırakacaktı? 

Acaba onu yapayalnız mı koyacaktı? Yakalandığı bu uçurumda elinden tutmayacak mı? 

Onu unutacak mı? 

Üç yıl böyle geçti. Ümitsizlik ve perişanlığın zirvesindeyken bir gün, ızdırap verici düşünce ve ür- 
kütücü soru yağmuru altında oturduğu, derin bir ümitsizliğe kapıldığı ve geleceğinin karanlık ve ürkü- 
tücü ufkunu seyrettiği bir sırada aniden güçlü bir elin şiddetle boğazını sıktığını hisseti. Vücudu titre- 
meye başladı, ağırlaştı. Kıvranıyordu. Sanki gizli bir dertten dolayı acı çekiyordu. Kızaran yüzünü iri ter 
damlaları kapladı, sakinleşti. İçinde, kendisiyle şefkatli ve buyurgan bir şekilde konuşan ve yangında 
denemek için üç yıl önce gönlüne kor bıraktığı adama şimdi geçmişinde kalan iki tabiat olgusuna ye- 
min ederek güven veren üç yıl önceki o tanıdık sesi duydu: 

"Kuşluk vaktine ve sakinleştiğinde geceye yemin ederim ki Rabbin seni terk etmedi ve sana 
darılmadı. 

Gerçekten ahiret senin için dünyadan daha hayırlıdır. 

Pek yakında Rabbin sana verecek, sen de memnun olacaksın. 

O seni yetim bulup barındırmadı mı? 

Şaşkın bulup yol göstermedi mi? 

Fakir bulup zenginleştirmedi mi? 

Öyleyse yetimi sakın ezme. İsteyeni azarlama. Rabbinin nimetini anlat. " (93/Duha Suresi) 

Peygamberimiz ümitle ayağa kalktı ve hemen çetin risâlet yoluna samimi olarak adım attı. En 
yüce insanî özellikleri en aşağılık ve donmuş vahşi ruhlara yerleştirmekle; gelişmiş Roma ve İran me- 
deniyetlerinde Atina, Kostantiniye, Medâin ve İskenderiye düşünürlerinin bile henüz elde edemediği 
en yüksek fikirleri akıllarının üst limiti develerinin hörgücünden öteye gitmeyen kimselerin beyinleri- 
ne sokmakla ve tarihin, adını anmaktan utandığı bir kavmi tarihçilerin hâlâ gözlerini kamaştıran muh- 
teşem bir tarihin kurucuları haline getirmekle görevlendirildi. 

O, bitkinin dahi yeşermekten korktuğu ölüm kusan sessiz çölde ve süreklilik bilmez bu yakıcı ve 
dalgalı kum denizinde, tevhid temeline dayalı, dört duvarı eşitlik, adalet, özgürlük ve aşktan oluşan ve 
içinde insanların para, güç ve kan tanrılarının egemenliğinden bağımsız olarak yaşadığı sağlam bir 
şehir kuracaktır. 

Kaynak: 

ALİ ŞERİATİ, İslam Nedir, Muhammed Kimdir, İstanbul, Fecr Yay. 2009, s.464-481 



YAZILAR 48 



RASULULLAH SALLALLAHU ALEYHİ VE SELLEMIN GÖZÜNDE VE GÖNLÜNDE 

KADIN 

Bu konuda çok söz söylenmiştir ama daha söylenecek çok şey vardır. 

Söylenenler ya düşmanın yalan, iftira, saçma ve tarih! 

Gerçekleri çarpıtan sözleridir ya da dostun sözleridir. 

Dostun sözleri, genelde meseleleri zamanın ve zamane insanının hoşuna gidecek şekilde açık- 
lamaya ve yorumlamaya yönelik çabalardır. Her ikisi de gerçekten başka bir şeyi aramayan ve hakikat 
dışında bir taassubu bulunmayan araştırmacıyı araştırmadan müstağni kılmaz. 

Kadın meselesi, ister duygusal açıdan, ister toplumsal açıdan olsun, bizim çağımızda da söz ko- 
nusudur, ilim bu problemi henüz çözemediği için, ister istemez inanç aşamasında kalmıştır. Bundan 
dolayı ilmin kesin olarak cevaplayamadığı diğer bütün meseleler gibi kadın meselesi de mecburen 
felsefe, din, gelenek, zevk ya da ihtiyaç tarafından açıklanır. Bu yüzden her ekol, her dönem veya her 
toplum bir şekilde onun hakkında konuşur. Doğal olarak bu konuyu Peygamberin hayatında incele- 
mek isteyenler, kendilerini, (genel düşünce tarzı manasındaki) felsefe, din, gelenek, zevk ve ihtiyaç 
etkenlerinin ürünü olan önyargı bağından kurtaramamışlardır. 

Bu yüzden erkeğin toplum, hayat ve duygudaki kadın anlayışı, zamandan ve çevreden çok etki- 
lenir. Her dönemde ve toplumda özel bir şekle bürünen böyle bir mesele hakkında ilmî araştırma 
yapmak o kadar zordur ki eğer araştırmacı görüşünü kendi zamanının ve çevresinin inanç, gelenek ve 
zevklerinin etkisinden arındırmaz ve büyük hocam Profesör Jacque Berque'in deyişiyle, başka bir 
döneme ve başka bir çevreye ait olan bir meseleyi kendi zaman ve çevresinin bakış açısıyla inceler ve 
ölçerse hem gerçeği göremez hem de boş yere konuşmuş olur. 

Çeşitli açılardan incelenebilecek olan kadın meselesi, zamana ve çevreye o kadar bağlıdır ki 
onun en insanî usul ve adetlerinden birçoğu başka bir zamanda ve çevrede insanlık karşıtı bir cinayet 
olarak şekillenebilir. 

Birden fazla kadınla evlilik de böyledir. Kuşkusuz çağımızın vicdanı, kadına yönelik böyle çirkin 
bir aşağılamadan dolayı çok yaralıdır. Fakat geçmişte, özellikle ilkel toplumlarda bu ilke, çocuklarıyla 
birlikte sıcak, güvenli ve sağlıklı bir aile hayatından yoksun olan birçok mahrum ve himayesiz kadına, 
fakirlik, perişanlık ve fesadın tehdit ettiği geleceğini o dönemde kadın ve çocuğun tek sığınağı olan bir 
erkeğin himayesinde kurtarma ve geçmişte genellikle erkekleri takip eden kızıl ölüm ile hamisini kay- 
beden ve sarsılan aileye yeniden toparlanma imkânı veriyordu. 

Çarşaf da böyledir. Günümüzde çarşaf, kadının elini ayağını bağlayan bir nesne olarak anlaşıl- 
makta ve çağımızın ruhu onu kadın için çirkin ve aşağılayıcı bir şey görmektedir. Fakat geçmişte çar- 
şaf, kadının toplumsal kişilik alameti, sosyal itibar göstergesi, izzet ve saygınlığının koruyucusu olarak 
görülüyordu. Bu anlayış köy toplumlarında ve şehrin geleneklere bağlı itibarlı ailelerinde hâlâ devam 
etmektedir. 

İslam'da kadın hakları meselesi son yıllarda bazı araştırmacılar tarafından incelenmiştir. Ben 
burada onların söylediklerini tekrarlamayacağım. 37 Fakat kesin olan şudur ki tarihin büyük düşünür ve 
ıslahatçılarının çoğu kadını ya görmezlikten gelmişler ya da ona değersiz bir şey gibi bakmışlardır. 
KADININ YAZGISIYLA İLGİLENEN VE ONA İNSANÎ ONURUNU VE SOSYAL HAKLARINI GERİ VEREN YAL- 
NIZCA PEYGAMBERİMİZDİR. Kadına ferdî mülkiyet hakkı ve ekonomik bağımsızlık kazandırmıştır. Er- 
keği kadının geçimini temin etmekle yükümlü kılmıştır. Hatta ona kendi çocuğunu emzirmeye karşılık 
olarak kocasından ücret alma hakkı tanımıştır. Mehir verme yükümlülüğü, her ne kadar günümüzde 
reddedilse de kadının şahsiyetinin göstergesi ve geleceğin uğursuz ihtimallerine karşı ekonomik ga- 
rantidir. Ayrıca kadınla erkeğe dinî ve hukukî alanda eşitlik tanıyarak kadını toplumda söz sahibi yap- 
mıştır. Ayrıca kadın üzerinde sürekli baskı ve otorite kurmaya çalışan erkek karşısında ona bağımsızlık 
sağlamıştır. 

Benim İslam açısından karmaşık ve hassas bir mesele olan kadının toplumdaki yeri konusunda 
söyleyeceklerim, bu ekolde kadının sosyal haklan ve İnsanî itibarı titiz ve kapsamlı olarak incelendi- 



Hasan Sadr'ın "İslam'da ve Avrupa'da Kadın" kitabı ve özellikle kadın hakları konusunda Üstad Mu- 
tahharî'nin yazdığı derin ve belgeli makaleler. (HŞ.1346) 



YAZILAR 49 



ğinde çıkarılabilecek olan şu hususlardır: İslam erkekle kadın arasındaki ayrımcılık ile şiddetli bir şekil- 
de mücadele ettiği halde eşitlikten yana da değildir. Bir başka deyişle ne ayrımcılık taraftandır ne de 
eşitliğe inanmaktadır. Toplumda her birini kendi doğal konumuna oturtmaya çalışmaktadır. Ayrıcalığı 
cinayet, eşitliği yanlış olarak görüyor. AYRIMCILIK İNSANLIĞA, EŞİTLİK TABİATA AYKIRIDIR. Kadının 
tabiatını ne erkekten aşağı kabul eder ne de eşit sayar. Bu ikisinin tabiatı, hayatta ve toplumda birbi- 
rinin tamamlayıcısı olarak yaratılmıştır. BUNDAN DOLAYI İSLAM, BATI MEDENİYETİNİN TERSİNE, BU 
İKİSİNE "EŞİT VE BENZER" HAKLAR DEĞİL, DOĞAL HAKLAR TANIMA TARAFTANDIR. Bu konuda söyle- 
nebilecek en önemli söz budur. Bu sözün değerini ve derin anlamını ancak, "Avrupa'dan izinsiz" dü- 
şünme ve olayları bizzat gözleriyle görme cesaretine sahip bilinçli okurlar kavrayabilirler. 

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, uygulamada İslam'ın kadın için tanıdığı hakları ve şahsi- 
yeti ona vermeye çalışır. Erkeklerden olduğu gibi kadınlardan da biat alır. (Kendi inanç ekolünün esas- 
larına dayalı rey, sorumluluk, sosyal ve siyasal antlaşma) Onlara erkekler gibi ashabı arasında yer ve- 
rir. 38 Kızı Fatıma'yı küçükken insanların önünde dizine oturtuyor, onlarla konuşurken onu okşuyor ve 
ona karşı özel bir sevgi göstererek sanki kızın aşağılık olmadığını, onun da erkek gibi değerli olduğunu 
göstermeye çalışıyordu. "Onlardan birine kız müjdelendiği zaman öfkelenmiş olarak yüzü kapkara 
kesilir." (16/Nahl Suresi 58; 43/Zuhruf Suresi 17) Bazen de gururlarına yediremeyip diri diri toprağa 
gömüyorlardı. Ali, Fatıma'yı istemeye geldiği zaman, çok güzel bir adabımuaşeret, nezaket ve incelikle 
Fatıma'nın kapısı arkasında durup ondan izin istiyor ve "Fatıma, Ali bin Ebû Tâlib senin adını anıyor." 
diyor. Sonra onun cevabını almak için sessizce bekliyor. Fatıma'nın olumsuz cevabı kapıyı yavaşça 
kapatmak ve olumlu cevabı ise cevap vermemek şeklinde olacaktı. 

Fatıma kocasının evine gittiğinde, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem her gün ona uğruyor, 
kapı eşiğinde dışarıda durup giriş izni alıyordu. Ona selam vermede erken davranıyordu. Onun kadın- 
larına davranışı öylesine edep, incelik ve sevgiyle birleşmişti ki bu, o günkü kaba toplumda pek hay- 
retle karşılanıyordu. 

Evinin dışında güç ve sertlik abidesi olan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, evinin içinde öy- 
lesine yumuşak huylu, sevgi ve saygı dolu davranıyordu ki hanımları ona saygısızlık yapıyor, açıkça 
onunla münakaşa edip pervasızca konuşuyor ve onu incitmekten çekinmiyorlardı. BİR GÜN ONLARA 
ÇOK DARILIR -DİĞERLERİ GENELLİKLE KADINLARI KAPI DIŞARI EDERLERDİ; ŞİMDİ DE BAZI MÜMİN- 
LER ÖYLE YAPIYORLAR- VE EVDEN ÇIKIP BİR TARAFINDA TAHIL BULUNAN AMBARDA KALIR. BU 
AMBAR YÜKSEK BİR YERDE OLDUĞU İÇİN, HZ. PEYGAMBERİMİZ BİR AĞAÇ KÜTÜĞÜNÜ KOYUP ÇIKI- 
YOR VE AMBARA ÇIKTIKTAN SONRA KİMSENİN KENDİSİNİ RAHATSIZ ETMEMESİ İÇİN ONU KALDIRI- 
YOR. O, bir ay boyunca hanımlarına küstü. Hatta öylesine üzülmüştü ki (farzların dışında) mescide 
bile gitmiyordu. Halk da üzgün ve perişan olmuştu. Hz. Ömer onları temsilen gelip görüşme izni iste- 
di. Ona izin vermedi. Hz. Ömer de ona, 

"Eğer seninle kızım hakkında görüşmek istediğimi sanıyorsan, ben ondan nefret ediyorum, 
izin verirsen boynunu bile vururum." diye mesaj gönderdi. O da ona girmesine izni verdi. Hz. Ömer 
diyor ki: 

"Yanına vardığımda ambarın bir köşesinde hasra uzanmış olduğunu gördüm. Ayağa kalktı- 
ğında böğründe hasır izleri görünüyordu. Ben ağlamaya başladım." Hz. Ömer'i üzgün gören Rasûlül- 
lah sallallâhü aleyhi ve sellem, ona, dünyadan uzak durmanın ve zahitliğin lezzetinden söz ediyor ve 
onu sakinleştiriyordu. Hanımlarının davranış biçimi onun hayatının en büyük zorluklarından biriydi. Bu 
doğaldır. Çünkü Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin aklı ve ruhu onlardan çok uzaktır. Ayrıca köle- 
ler gibi aşağılık sayılan o dönemin kadınları, sadece Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin evinde 
karşılaşılan hürriyet ve saygıya layık değillerdi. Bugün biz bu gerçeği herkesten ve her zamankinden 
daha iyi biliyoruz. Şahsiyetsiz birine şahsiyet atfetmek, başlangıçta hep kasıntılara ve hastalıklı ve 
tehlikeli tepkilere yol açabilmektedir. 

Hz. Ömer'in dilinden nakledilen bir söz, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem zamanında ka- 
dının sosyal hakları ve kadın-erkek ilişkileri konusunda yapılan köklü devrime açıkça işaret etmektedir. 
O diyor ki: 



İbni Sâd, Peygamberin ashabından olan kadınların isimlerine bağımsız bir kitapta yer vermiştir. (Tabakat 



c.8) 



YAZILAR 50 



"Allah'a ant olsun, biz cahiliye devrinde kadınları hiçbir konuda hesaba katmazdık. Nihayet 
Allah ayetler indirip onlar için haklar belirledi. Ben bir iş konusunda biriyle istişare ettiğimde karım, 
"Şöyle şöyle yap." derdi. Ben ise, "Benim işim seni ne ilgilendiriyor?" derdim. O da 

"Kimsenin senin işine karışmasını istemiyorsun ama kızın, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sel- 
lemle münakaşa ediyor ve onu bütün gün sinirlendirip küstürecek şekilde davranıyor." dedi. Ben de 
abamı alıp evden dışarı çıktım, Hafsa'nın yanına gidip dedim ki: 

"Kızım, sen bütün gün Resulüllah ile onu küstürecek şekilde münakaşa mı ediyorsun?" Hafsa, 

"Evet, onunla münakaşa ediyorum." dedi. Dedim ki: 

"Sen Allah'ın azabı ve Resûlullah'ın gazabından sakın! Kızım kendi güzelliğine ve Peygambe- 
rin sevgisine karşı nazlanan bu kadına uyma." dedim. 

HZ. ÖMER VE HZ. EBUBEKİR BİR GÜN ŞU OLAYA ŞAHİT OLUYORLAR: 

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem oturmuş, hanımları onu aralarına almışlar, bağırarak, 
kaba ve saygısız bir üslupla konuşarak yaşadıkları sıkıntılı hayattan şikâyetçi oluyorlar ve ondan 
nafaka istiyorlardı. O ise sessiz ve üzgün bir şekilde onları dinliyor ve acı acı gülümsüyordu. Hz. 
Ömer'i ve Hz. Ebubekir'i görünce, 

"BUNLAR BENDEN ELİMDE OLMAYAN ŞEYLERİ İSTİYORLAR." diye şikâyette bulunuyor. Hz^ 
Ömer ile Hz. Ebubekir hemen kalkıp kızlarını dövüyorlar. Bu dile alışık olan kadınlar sakinleşiyorlar ve 
ondan bir daha elinde olmayan bir şey istemeyeceklerine dair söz veriyorlar. Onların bu tutumu, ba- 
baları ve hatta Peygamberin azarlanmasına üzülen Müslümanlar için bile tahammül edilemez olmuş- 
tu. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, toplumunun vahşî ve sert yapılı erkeklerine yeni bir ders 
vermek ve mahrum ve çaresiz kadınlara yeni bir şahsiyet kazandırmak için bunların yaptıklarına ta- 
hammül ediyordu. 

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem hanımlarının hoşnutsuzluğunun diğer nedeni, İran Hüs- 
revlerinin, Roma kayserlerinin ve hatta Yemen, Gassan, Hire ve Mısır padişahlarının kanlarının gör- 
kemli saraylarda yaşayıp dans, şarap, eğlence ve kumarla iç içe olduklarını duymuş olmalarıydı. 
Hâlbuki bunlar da Arap padişahının karılarıdır ve aylar geçmesine rağmen mutfaklarının bacasından 
duman tütmemiştir. Kabuklu arpa unu pişirip yiyorlar. Bu onların tek sıcak yemeğidir. Sofralarında 
genellikle su ve hurmadan başka bir şey bulunmaz. 

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile eşleri arasındaki bu geçimsizlik öylesine arttı ki vahiy 
müdahale edip şunu önerdi: 

"Eğer dünya dirliğini ve refahını istiyorsanız, gelin size boşanma bedellerinizi vereyim de sizi 
güzellikle serbest bırakayım. Eğer Allah'ı, Peygamberini ve ahiret yurdunu istiyorsanız, bilin ki Allah 
içinizden güzel davrananlar için büyük bir mükâfat hazırlamıştır. " (33/Ahzab Suresi 28,29) 

Kadınlar, yoksulluğu ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi tercih ettiler. 39 Onlardan sadece 
birisi dünyayı tercih etti. Fakat dünya da ona vefa etmedi, kara kadere yakalandı. 

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, "Ben sizin dünyanızda üç şeyi sevdirildi: Koku, kadın ve 
gözümün nuru namaz." diyor. Hanımlarına adaletli davranıyordu. Her gece birisiyle beraber geçiri- 
yordu. Ama kalbi Hz. Aişe'nin aşkıyla doluydu. Onun evine gelen tek kız Hz. Aişe'ydi. Diğerlerinin hepsi 
duldu ve siyasî ya da ahlakî maslahat için evlenmişti. 

Hz. Aişe, hem genç ve güzel, hem de zeki, zarif, güzel konuşan ve âlim bir kadındı. Rasûlüllah 
sallallâhü aleyhi ve selleme âşıktı. Diğer hanımlarını ve Peygamberin çok sevdiği Fatıma ve Ali'yi 
kıskanıyordu. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem onunla görüşüp konuşunca siyasî hayatının zor- 
luklarını ve yorgunluklarını unutuyordu. Ağır düşüncelerin baskısı altında bunaldığında ve ruhunun 
çetin dalgaları ve düşüncelerinin yüksek miraçları karşısında takatsiz kaldığında, Hz. Aişe'yi çağırıp 
"Benimle konuş ey Hümeyra (pembelim)!" diyordu. 

Hıristiyan misyonerler ve onların dinî veya siyasî propagandalarının etkisi altında kalan bilgisiz 
ya da kötü niyetli yazarlar, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ruhunda bir zaaf noktası bulmaya 
çalışıyorlar. Hıristiyan ahlak eğitimi, kadının güzelliğini şeytanın tuzağı ve ona meyletmeyi fesat ve 
düşüş, evlenmemeyi Allah Teâlâ'nın rızasının kaynağı y§ dinî takvanın koruyucusu saydığı için ve gü- 
nümüz Avrupa vicdanı birden fazla kadınla evlenmeyi iğrenç ve çirkin kabul ettiği için, onu Doğu'nun 



Peygamberimiz'in Hayatı, Heykel, c. 1, s. 281 



YAZILAR 51 



kadın düşkünü "Don Juan"ı ve Doğulu sultanlar gibi harem kurmuş birisi olarak tanıtmaya ça- 
lışmışlardır. Bunlar iki konuda çok gürültü koparmışlardır: 

Birisi, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin çok kadınla evlenmesi, diğeri de Hz. Cahş kızı 
Zeyneb'in öyküsü. Onların çıkardıktan gürültü dalgaları ülkemize kadar gelmiştir. Birçok entelektüe- 
limizi (yani diplomalılarımızı) de tutsak etmiştir. Ben bu konunun gerçek yüzünü anladığım kadarıyla 
göstermeye çalışacağım. Kanaatime göre Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin duygusu ve hayatın- 
daki kadın meselesi onun için bir zaaf noktası ve saldın konusu olmaktan çok, bu büyük ruhun parlak 
ve en güzel yönünü teşkil etmektedir. Nitekim Mısırlı Abbas Mahmut Akkad diyordu ki: 

"Hıristiyan misyonerler ve sömürgeci yazarlar bu yoldan İslam'a can alıcı ve öldürücü darbe 
indirmek istemelerine rağmen çok büyük bir hata yapmışlardır. Çünkü dinini tanıyan, Peygamberi- 
nin siyerini bilen bir Müslüman için hakikatin görülmesi, her şeyden daha açık ve daha basittir. 
Onların katil yolu sandıkları şey, Peygamberinin büyüklüğünün ispatı, dininin çirkin ithamlardan 
beraat etmesi için ispatlayıcı bir belgedir. Başka bir delile ihtiyaç kalmamaktadır. Zira bir Müslüman 
için, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin nübüvvetinin doğruluğu konusunda hiçbir delil, onun 
hanımlarına davranış tarzından ve hanımlarını seçme şeklinden daha doğru değildir" 40 

Burada ilk önce Hz. Zeyneb olayına değinecek daha sonra diğer meseleyle ilgileneceğiz. Rasûlül- 
lah sallallâhü aleyhi ve sellem için tasarlanmış olan aşk, heves ve harem saraylığının ne olduğunu an- 
layacağız. 

HZ.CAHŞ'IN KIZI ZEYNEB 

Hz. Zeyneb, Cahş'ın kızı ve iftihar dolu hayatını şehadetle noktalayan büyük muhacir Abdul- 
lah'ın kız kardeşidir. Cahş ailesi, Kureyş içinde soyluluğuyla ünlenmiştir. Cahş'ın güzel kızı Hz. Zeyneb, 
Abdulmuttalip'in kızının torunudur; iki soylunun evlenmesiyle doğan bir çocuktur. Bundan dolayı 
Peygamberin halasının kızıdır. Hz. Zeyd bin Harise, Şam'da esir edilen bir köledir. Kader onu Hati- 
ce'nin evine getirdi. O da Hz. Zeyd'i eşi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme hediye etti. Şam'ın aris- 
tokratlarından olan "Harise" oğlunu aramak için Mekke'ye geldi ve onu buldu. Efendisine Hz. Zeyd'i 
satın almak için teklifte bulundu. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem isteği kabul etti. Fakat Hz. Zeyd 
kabul etmedi. Gurbette Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemle Hatice'nin kölesi olmayı, annesi ve 
babası yanında hür yaşamaya tercih etti. Esir çocuğunu bulmak için çilelere katlanmış ve şimdi onu 
alıp geri götürmek için sabırsızlanan babasına şöyle dedi: 

"Ben Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yüzünde öyle bir duruluk görüyorum ki gönlümü 
ondan ayıramıyorum." 

Hz. Zeyd'in vefakârlığını ve kabiliyetini bilen ve ona Harise'den daha çok değer veren Rasûlüllah 
sallallâhü aleyhi ve sellem, onu hemen azat etti ve evlat edindi. Bundan sonra onu Rasûlüllah sal- 
lallâhü aleyhi ve sellemin kölesi "Zeyd bin Harise" değil, "Zeyd bin Muhammed" adıyla çağırmalarını 
istedi. Böylece Hz. Zeyd hem kaybettiği babasına ve vatanına kavuştu hem de Rasûlüllah sallallâhü 
aleyhi ve sellemin bu sıralarda yitirdiği iki çocuğu Kasım ve Abdullah'ın matem dolu evde boş kalan 
yerlerini doldurdu. 

Bu iki ruh arasındaki hayranlık uyandıran sıkı dostluk bağı, Peygamberin hayatının en güzel te- 
zahürlerinden biridir. Hz. Zeyd, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin evinde büyüyordu. Babası 
Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, annesi Hatice, bacısı Zehra, kardeşi Ali. Kabiliyetini medenî bir 
toplumdan ve seçkin bir aileden devralmış olan bu Şamlı zeki genç, akıncısı Allah olan bir ailenin be- 
şinci üyesi oldu. Hz. Zeyd, ne kadar şuurlu bir şekilde kendine gelen mutluluğu tanıyıp ona kapısını 
açtı ve kendi güzel kaderini seçti. 

Evlatlık edinme, Araplarda gelenekti. Sahiplerinin gözünde değer kazanan köleler, serbest bı- 
rakılıp evlatlık mertebesine yükseltilirlerdi. Fakat kölelik hatırası, toplumsal çevresinde canlılığını ol- 
duğu gibi koruyordu. Bu durum değişikliği ona yeni sosyal haklar sağlasa da onun sosyal konumu hep 
lekeli kalıyordu. Azat edilen insana hiçbir zaman özgür insan gözüyle bakmıyorlardı. Evlatlık, evladın 
yerini almıyordu. Mevla (azatlı köle) sadece ruhsal bakımdan ve sosyal konum açısından aşağılanmak- 
la ve manevi ve psikolojik mahrumiyet hissetmekle kalmıyor, üstelik birçok sosyal haktan da mahrum 



Abbas Mahmut Akkad, "Hakayıku'l-İslam ve Abâtilu Husûme", (Beyrut baskısı, s. 255) 



YAZILAR 52 



bırakılıyordu. Birçok ayrımcılık onu diğerlerinden ayırıyordu. Bunlardan biri, efendinin, daha önce 
kölesi olan kimsenin boşadığı kadınla evlenme yasağı idi. 

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, özgürleştirilmiş insanı özgür insandan ayıran bütün ay- 
rımcılıkları ortadan kaldırmak suretiyle bu ikisi arasındaki mutlak eşitliği sağlamaya çalışırken onun 
kölelik hatırasını da zihinlerden silmek ve toplumda sürekli hissettiği aşağılık duygusunu yok etmek ve 
ona şahsiyetini ve hak ettiği sosyal, manevi ve ruhsal itibarı vermek istiyordu. Böylece haklarını elde 
eden kimse, bireysel ve toplumsal vicdanını özgürleştirilmiş değil, özgür bir insan olarak hissedecekti. 

Bu yüzden Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Hz. Zeyd'i büyük ve önemli görevlere getir- 
mekle onu değerli Muhacir ve sahabiler gibi tanıtmaya çalışıyordu. Onu Medine'de kendi makamına 
vekil bırakıyor, Roma savaşına gidecek olan ve Hz. Cafer bin Ebû Tâlib, Hz. Abdullah bin Revaha ve Hz. 
Halit bin Velid gibi büyük şahsiyetlerin sadece er olarak katıldıkları büyük ordunun başına komutan 
atıyor, en önemli meseleler üzerinde onunla istişarede bulunuyor ve önemli seriyelere başkan seçi- 
yordu. Hatta genç oğlu Üsame'yi ailevî bir mesele olan "Ifk hadisesi" konusunda Hz. Ali bin Ebû Tâlib 
ile aynı düzeyde birisi olarak istişare heyetine alıyor ve hayatının son günlerinde, 18 yaşındaki bu gen- 
ci Roma imparatoruna karşı savaşacak olan ve içinde Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer gibi büyük şahsiyet- 
lerin asker olarak bulunduğu ordunun kumandanı yapıyor. 

Bütün bu çabalar, özgürlüğüne kavuşturulmuş olanların, İslam toplumunda eşit olmaları gibi 
Müslümanların duygu dünyasında da eşit olmalarını sağlamaya yönelikti. 

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Arap aristokrat ailelerinden olan bir kızı Hz. Zeyd'e is- 
temekle hem yabancıların ve özellikle azat edilmiş kölelerin hissettiği aşağılık duygusunu ortadan 
kaldırmayı hem de özellikle evlilik konusunda daha belirgin olan ailevî taassubu kırmayı amaçlıyordu. 
Hiçbir soylunun böyle birine eş olmayı kabul etmeyeceğini bildiği için, üzerlerindeki nüfuzunu kullana- 
rak ve razı ederek Hz. Zeyd'i kendi akrabalarından bir kız ile nişanlamaya karar verdi. Bu nedenle ha- 
lasının kızı Hz. Zeyneb'i seçti. Fakat tahmin edileceği gibi kardeşi Abdullah, Muhacirlerin en temiz ve 
en fedakârlarından olmasına rağmen bu evliliği kendi ailesine karşı yapılmış bir hakaret sayarak red- 
detti. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ısrar etti ve 20. yüzyılda, medeni Avrupa toplumunda bile 
hâlâ yürürlükte olan bu cahiliye geleneğini kırmaya çalıştı. Nihayet vahiy, Abdullah'ı ve kız kardeşi Hz. 
Zeyneb'i bu işe razı etti: 

"Allah ve Resulü bir işe hükmettiği zaman inanmış bir erkek ve kadının o işi kendi isteğine gö- 
re seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resulüne karşı gelirse apaçık bir sapıklığa düşmüş olur. " 
(33/Ahzab Suresi 36) 

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Hz. Zeyneb'in mehrini bizzat kendisi ödedi ve çirkin bir 
geleneği kırıp yerine yeni bir insanî gelenek yerleştiren bu evliliği gerçekleştirdi. Fakat bu evlilik, top- 
luma mutluluk getirdiği ölçüde ailede mutsuzluğa sebep oldu. Hz. Zeyneb, kendi ailesinin üstünlüğü- 
nü, Hz. Zeyd'in sosyal konumunun aşağılığını unutamıyor ve bunu sürekli Hz. Zeyd'in başına kakıyor 
ve onu incitiyordu. O da Hz. Peygamber'e şikâyette bulunuyordu. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sel- 
lem ise Hz. Zeyd'in sabırlı olmasını istiyor, her ikisini de iyi geçinmeye davet ediyordu. Hz. Zeyneb, Hz. 
Zeyd ile evlenmeyi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin emriyle kabul etmesine rağmen onu hiç 
sevmedi. Çünkü gönül bambaşka bir ülkedir. Ona aşktan başka bir şeyin hükmü geçmez. Bu, Hz. Zey- 
neb'i de aşan bir durumdu. 

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin büyük gayretlerle bağladığı bu evlilik bağı gün geçtikçe 
zayıflıyordu. Hz. Zeyneb ise onu, bir maslahat icabı göğsü üzerine konulmuş bir kaya ve bir çıkar için 
boğazına atılmış bir düğümden başka bir şey olarak hissetmiyordu. Gün geçtikçe sabrı daha bir tüke- 
niyordu. Hz. Zeyd ise aralarına sürekli mesafe koyan ve günden güne kendisinden hızla uzaklaştığını 
gördüğü bir kadınla birlikte olmaktan dolayı çok inciniyor ve bu sevgisiz beraberlik, anbean hayatın 
rengini karartıyor ve evliliğin tadını anlaştırıyordu. Kimsenin de elinden bir şey gelmiyordu. 

Şüphesiz Chandel'in dediği gibi "Aşka muhtaç bir kalp, aşksız olduğu zaman, gönül ehlini kay- 
bettiği sevgiliyi aramaya gönderir ve onu bulmadıkça sakinleşmez. Allah, özgürlük, bilim, sanat, 
güzellik ve dost, onu arayış çölünde, yolu üzerinde to^u ve boş testisini kimin çeşmesinden doldu- 
racak diye beklemektedir." 41 



Chandel, Les Causeries de la Soltitude s. 190. 



YAZILAR 53 



Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Hz. Zeyneb'in derin bakışlarında aniden gönlüne haber 
verdiği bu sırrı okudu. Hz. Zeyneb'in içine düşen gizemli ateş, yanaklarına yansıdı ve canını sıkan ra- 
hatsızlıklar, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem karşısındaki suskunluğunu daha da zorlaştırdı. 
Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, önünde çakan ilk şimşekle gözlerini kapattı ve hemen kendi içi- 
ne daldı ve hızla geri döndü. Ancak Hz. Zeyneb nereye dönebilirdi? Artık Hz. Zeyd'le görüşmeye ta- 
hammül edemiyordu. Gök, göğsü üzerine ağırca çöküp nefes yolunu tıkamıştı. Bir çehreyle karşı- 
laşmak, bir sözü duymak onun için dayanılmaz bir çileydi. İçinde iki yabancı gibi ayrı köşelerde, bıktırı- 
cı sessizlik içinde oturdukları ve hiçbir şeyi beklemeden zamanın geçişini ve güneşin ve ayın doğuşunu 
ve batışını seyrettikleri soğuk evde bacadan içeri ansızın bir ateş kıvılcımı düşse ve ev yansa ne Hz. 
Zeyneb ne de Hz. Zeyd bir an bile orada kalamazdı. 

Hz. Zeyd, dayanamayıp dertli bir şekilde evden dışarı fırladı ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve 
selleme sığındı. Sevgili babalığından onları birbirinden kurtarmasını istedi. Çünkü artık hiçbirisinin 
dayanacak gücü kalmamıştı. Hz. Zeyd, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme âşıktı; onun büyüklüğü 
ve sevgisiyle doluydu. O, kılıç, vefa ve iman adamıydı; kalbini ona vermeyen bir kadının nâaşını om- 
zunda taşımazdı. 42 Kureyş kabilesiyle akrabalık bağlılık uğruna ya da ruhsuz ve soğuk bir heykelin 
güzellik lezzetini tatmak için odalarının çatısından başka bir şeyi paylaşmadıkları ve oturduktan ev 
dışında başka hiçbir şeyin kendilerini bir araya getirmediği bir hayatta kimseye esir de olamazdı, 
kimseyi esir de edemezdi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem için bu olay başlı başına büyük bir 
meseleydi. Üzerinde çokça düşünüp çare arıyordu fakat bulamıyordu. Hz. Zeyneb'in bakışlarında oku- 
duğu şeyi acaba kalbinde de hissetmiş miydi? 

Acaba hayatını, gençliğini ve her şeyini Allah, insanlar, düşünce, takva, çile ve mücadeleye ada- 
yan büyük bir ruh, şimdi kendisine tutkun bir kalp karşısında kendini kaybetmiş miydi? 

Bu soruya verilen birçok cevap vardır ve bundan hayal ürünü hikâyeler ve uydurma efsaneler 
üretilmiştir. Ancak ben, böyle bir soruyu da ona verilen cevapları da temelsiz buluyorum. Çünkü aşkın 
gizli yolunu ne tarih ne de araştırma bilebilir. Hem de "çeng" gibi bir bakışın ya da gülüşün yumuşak 
bir parmak ucu işaretiyle figan eden ve tahammülsüzlükten sabrın ve sükutun yakasını yırtan bir gazel 
şairinin gönlünde değil, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin gönlü gibi derin, büyük ve güçlü bir 
gönülde. 

GÖNÜL OKYANUSTUR. 

Hangi göz, sabahın seherinde esen ve kendisini denizin üzerine vuran meltemin, denizin kalbini 
ne ölçüde sarstığını görebilir? 

Hem de denize 1400 fersahlık bir mesafeden bakan bir göz! 

Üstelik her gönlün sevebildiği ölçüde. 

Gönüller ne kadar hayrette ise onlardaki aşk da o kadar hayret vericidir. Biz aşkları Doğu'da 
Menuçehrî'nin çukurundan Mevlana'nın göğüne kadar, Batı'da ise Bolitis'in kokuşmuş bataklığından 
Dante'de Beatris'in kutsal melekutî cennetine kadar birbirinden uzak olduğunu biliyoruz. BİZ BÜTÜN 
BUNLARI BİR KELİME KALIBINA DÖKMENİN, BU KELİME SINIRSIZ AŞK TERİMİ BİLE OLSA, NE KADAR 
ÇİRKİN OLDUĞUNU GÖRÜYORUZ. Böyle bulanık tabirleri, çürük ve dar kelimeleri öykücülerin, gazel- 
cilerin, heyecanlı, ateşli ve hareketli gençlerin elinden ve dilinden ödünç almış oluyoruz. Söz konusu 
olan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kalbi gibi derin bir kalbin içindekiler ise, yersiz ve gerçek- 
ten uzak sözler söylüyoruz. Yaratılış giysisi kendisine dar gelen bir kalbin derinliğindeki esrarengiz 
çeşmelerin kaynamasını, meyve tozuyla kabaran bir bardak suyun kaynamasıyla karşılaştırmış oluruz! 

Biz hiçbir zaman Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kalbindeki aşkın nasıl ve ne olduğunu 
anlayamayız. Onun sadece göklere uzanan ve kalbi böyle bir ateşin tutuşmuş ocağı olan bir aşka değil; 
aynı zamanda kalpten kalbe akan bir aşka da aşina olduğunu biliyoruz. Bu durum, ariflerin kendisin- 
den rivayet ettiği şaşkınlık ve güzellikten titreyen şu peygamberce sözden de anlaşılmaktadır: "Kim 
âşık olur ve onu gizleyip kendisini tutarak ölürse cennet ona vacip olur." 43 

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin gönlünde bir aşk varsa bile bu ilginç bir öyküdür; Hıristi- 
yan din adamlarının, Dozy gibi Hıristiyanlık veya sömürgeciliğe bağımlı oryantalistlerin ya da Conde 



42 A.g.e., s. 213. 

Aynulkuzat Hemedanî, Aşk Risalesi, Mecmue Risalesi, s. 218. 



YAZILAR 54 



ve Brass gibi piyasa yazarlarının uydurdukları gibi değildir. BUNLAR NE KADAR ÇİRKİN, İĞRENÇ VE 
CAHİLCE YAZILARDIR. Mesela: 

"...Aniden hafif bir rüzgâr, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ashabından biri olan Hz. 
Zeyd'in güzel eşi Hz. Zeyneb'in yatak odasının perdesini bir kenara çekti. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi 
ve sellem, alımlı bir ince giysiyle yatağında uyuyan Hz. Zeyneb'le karşılaştı. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi 
ve sellem, yan çıplak haldeki uzun boylu Hz. Zeyneb'i görünce kalbi heyecanla doldu..." 44 Hz. Zeyneb, 
öyküsünü gizlemeyip Hz. Zeyd'e açıkladı. O da Peygamberin Hz. Zeyneb'le evlenebilmesi için onu bo- 
şadı. 

Bunlar, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin aşkını, kiliselerin gizli köşelerinde ve halvetle- 
rinde kutsal bacılarla kutsal pederler arasında olup bitenler ve "VİCTOR HUGO"nun ifşa ettiği aşklar 
gibi sanıyorlar. 45 

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem çok üzgün ve ızdırap içindedir. Kaçacak yolu olmayan bir 
darboğaza düşmüştür. Hz. Zeyd ile Hz. Zeyneb'in birlikte yaşaması artık imkânsızdır. İkisinin de kurtu- 
luşu ayrılıktır. Ayrıca Hz. Zeyneb'e karşı, onu böyle bir kadere mahkûm ettiği ve kendi akrabasını hal- 
kın çıkarma kurban ettiği için ağır bir sorumluluk hissetmektedir. Hele Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve 
sellemin buna sebep olan birisi olarak Hz. Zeyneb'i yakmakta olan dert karşısında seyirci kalması, çare 
düşünmemesi mümkün müdür? 

Hz. Zeyd'ten boşandıktan sonra onu dertli ve başıboş kaderiyle, ümitsizlikle baş başa bırakabilir 
mi? 

Bunlar, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin karşısına dikiliveren beşerî gerçeklerdir. İnsanlı- 
ğın en gerçekçi toplum ve ahlak önderi olan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, gerçeği hiçbir za- 
man yadırgamaz ve ona karşı savaş açmaz. İslam'ın ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin en doğ- 
ru ve parlak özelliklerinden biri, gerçekleri kabul etmektir. Savaş, öfke, intikam, hayat lezzetleri, gü- 
zellik, heves, servet, ilişki kesme, ilişki kurma ve hatta tek evlilikten sapma, bireyin ve toplumun 
sürekli karşı karşıya olduğu gerçeklerdir. Birçok sosyal felsefenin, irfanî ekolün ve çoğu dinin insanî 
ilişkileri görmezden geldiklerini ya da ortadan kaldırma mücadelesi verdiklerini ama asla başarılı ola- 
madıklarını görüyoruz. Çünkü görmezden geldiğimiz her gerçek, kendisini daha tehlikeli ve çirkin bir 
çehreyle gösterecek ve onunla yüz yüze olmadığımız her an bizi arkadan hançerleyebilecektir. Bu, 
tarih boyunca hep tecrübe edilegelmiş bir gerçektir. 

İSLAM HER ZAMAN GERÇEKLERLE YÜZ YÜZE GELİR, ONLARI KABUL EDER, DENETİMİ ALTINA 
ALIR, ONLARI KENDİ YOLUNA ÇEKER VE BÖYLECE TAŞKINLIĞA, TEHLİKEYE VE KÖTÜLÜĞE YOL AÇMA- 
SINI ÖNLER. Çünkü toplumun en tehlikeli iç düşmanları, resmiyette kabul edilmeyen ve hayat hakkı 
tanınmayan unsurlardır. İslam, cihat, boşanma, birden fazla kadınla evlilik, tekrar evlenme, kısas, 
mülkiyet, dünya nimetlerinden 46 , maddî hayatın servet ve lezzetlerinden yararlanmaya ruhsat ver- 
mekle, her zaman ve her yerde rastlanan bu olguları kabul ederek isyancı ve tehlikeli gerçekleri diz- 
ginlemeye çalışmıştır. 

Aşk da kin, intikam ve savaş gibi Hıristiyanlık'ta görüldüğü şekilde kapıların yüzüne kapatılması 
halinde duvardan atlayacak olan böyle bir gerçektir. 

Burada aşkın anlamını anlamayan, iki akraba ruhu birbirine doğru çeken gizemli ve olağanüstü 
gücü tanımayan, onu mizacın defi haceti olan hızlı ve sakinleştirici heveslerle bir tutan veya iki insan 
arasındaki ilişkiyi şöhret, ekmek ve lezzet bağı zanneden, ne desem, hatta insan ile Allah Teâlâ arasın- 
daki ilişkiyi ateş topu ve cehennem zebanisi korkusu veya huri, gılman ve kara gözlü, nar memeli kız- 
ları arzu etme dışında anlamsız ve imkânsız gören kimseler vardır. Onlar burada nelerden söz ettiğimi 
nasıl bilirler? 

Öyleyse Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin sorunu nedir? 

Niçin önünde duran bu güçlü ve tehlikeli gerçeği itiraf etmekten korkuyor? 



44 
45 



Conde, "Mahomet, ses Femmes et ses Amours D, s. 5 İ90. 

"Âyîni Sohanveri" (Konuşma Sanatı) Furuğu. Victor Hugo, "Hitabe" ve "Külliyatının" (Oeuvres Comp- 
lets) bir kaç yerinde. 

Andre Gide, şaheserinin adını Kur'an'dan almıştır. 



YAZILAR 55 



Niçin Hz. Zeyneb'i Hz. Zeyd'in de yakalandığı ve kırmak için uğraştığı o zincirden kurtarmıyor 
ve ümitsiz kurtuluştan korkarak çaresiz bir şekilde kendisini duvarlara çarpan bu yaralı kuşun çıkıp 
o sığınağa girmesi için kafesin kapısını açmıyor? 

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem iki şeyden çok korkuyor: 

Korku ile hiç tanışmamış olan bu kalp, şimdi üzüntü, bunalım ve korkuya tutsak olmuştur. Biri 
halkın anlayışı konusunda duyduğu nefrettir. Kendisinin temiz ve yüce duygularının, halkın iğrenç ve 
alçak anlayışlarıyla kirletilmesinden korkmaktadır. Gök ile irtibatı olan güzel ve yüce bir ruh için, kendi 
pis hayat bataklıklarında debelenen insan kurtçukları arasındaki geri düşüncelerden ve dar gö- 
rüşlerden daha iğrenç, daha çirkin ve nefret uyandırıcı bir düşman yoktur. 

Günümüz medeni Avrupa yazarlarının Batı edebiyatına şekil veren ve geliştiren sinema aşkı ve 
duygusal aşk olarak ifade ettikleri şeyi, duygusal aşk konusunda deve seviyesinde olan Hicaz, Necid ve 
Tihame Araplarının gözleri nasıl görebilir? 

Gök gibi temiz ve içinden yüzlerce gayb çeşmesi fışkıran kalbi hangi pisliklerle bulandıracaklar- 
dı? 

Ayrıca Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yolu üstünde bir lüzumsuzluk durmaktadır. Her 
toplumun duvarlarını ve her yolun engellerini oluşturanlar bunlardadır. Bu lüzumsuzluk, toplumun 
duygu derinliklerinde kök salmış olan ve koyu bağnazlık tarafından korunan eski ve sağlam gelenektir. 

Evlatlık, kölelik ile özgürlük arasında bir merhaledir. Evlatlık çocuk, yarı özgür bir insandır. Onu 
diğer özgür insanlardan ayıran özelliklerden biri, şimdi üvey babası olarak bilinen eski efendisinin, 
onun bir zamanlar eşi olan kadınla evlenememesidir. Çünkü Araplar böyle bir evliliği büyük bir ayıp 
sayarlar. 

Ama neden ayıp? 

Neden bir kadın daha önce azatlı bir köleyle evlenmiş olduğu için bütün kadınların yararlandığı 
bir haktan mahrum kalsın? 

Yoksa özgürleştirilmiş biri özgür insan değil midir? 

Bu âdet, hayalî ve insanlık dışı bir lüzumsuzluktur ve hem kadın, hem eşi, hem de onlarla içli 
dışlı olan kimseler için adamın kölelik günlerinin uğursuz hatıralarını ve onunla evli olma utancını can- 
landırmaktan başka bir anlamı olmayan bir kölelik kalıntısıdır. Onu ortadan kaldırmak ve özgürleşmiş 
adamı ve karısını, onları kölelikle ilişkilendiren ve özgür insanlardan ayıran her türlü kayıttan kurtar- 
mak gerekir. Sürekli toplumda ortaya çıkan ihtiyaçlar üzerine inen vahyin kesin emri, onu bütün za- 
manlar için ortadan kaldırdı ve bu yanlış geleneği söküp attı. 47 

Şimdi Hz. Zeyneb, Hz. Zeyd ile maslahat üzerine yaptığı evlilik cenderesinden, Hz. Zeyd de ara- 
ları görünmez duvarlar tarafından ayrılan Hz. Zeyneb ile evlilik işkencesinden kurtulmuştur. Hz. Zey- 
neb'in çileli bir hayat anısından başka sermayesi yoktur. Böyle bir kurtuluş, onu saygın akrabasının 
himayesine girmesi yönünde daha bir sabırsızlandırıyordu. 

Fakat Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem henüz cesaretsiz ve tereddütlüdür. İnsanlar ne diye- 
ceklerdi ve onu nasıl anlayacaklardı? 

Onun şafak kadar temiz olan duygusunu iğrenç tabirleriyle bulandıracaklar mıydı? 

Güneşin doğuşu gibi güzel ve görkemli olan bir ruhu, kara ve dar düşüncelerine yerleştirmeye- 
cekler miydi? 

Tereddüt ve korku Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ruhuna çöreklenmiş ve onu acılı iş- 
kence altında kıvrandırmaktadır. Kara günler ve boğucu ve can sıkıcı geceler böyle gelip geçmektedir. 
Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, içindeki bu kor gibi yakıcı ve kararsız sırrı insanların aptal ve kö- 
tümser gözlerinden gizlemektedir. Derdiyle baş başa kalarak susmuştur. Birden göğün ağır ve kapalı 
kapısı açıldı ve başına vahyin sitemli ve sert nidası indi: 

"İnsanlardan korkarak Allah'ın açıklayacağı şeyi içinde gizliyorsun!" 

Allah Teâlâ, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin gizlediği sırrı açıkladı. Şimdi insanlardan 
korkmak, hayalî bir korkudur. Eski geleneklerin, çirkin ve akıldışı âdetlerin eseri olan bir halkın beğeni- 
sinin bu konuda ne değeri olabilir? 



47 33/Ahzap Suresi 4. 



YAZILAR 56 



Hem aynı kapana yakalanmış, birbirine katlanan ve bir türlü mutsuzluktan kurtulup mutlu ola- 
mayan iki uyumsuz insanın özgürlüklerine kavuşması, hem onun dışında birisinin yanında yaşamaya 
güç yetiremeyeceği bir adamın yanında olmaktan başka bir şey istemeyen özgür bir kadının aşktaki 
başarısı, hem de adamın köleliğini ve utancını hatırlatan ve kadını mahrum edip aşağılayan bir gele- 
neğin kaldırılması söz konusudur. 

Bütün bunlara rağmen, halkın gözünde gelini olarak görülen, evlatlığının eski karısıyla evlen- 
mek, kanuna uygun bile olsa çok zor bir iştir. Öyle bir toplumda böyle bir işi kim yapabilir? 

Kim ilk adımı atarak bu eski geleneği ayaklar altına almaya cüret edebilir? 

Allah, böyle zor bir sorumluluğu yerine getirmesi için kendi peygamberini seçti. 

"Hani Allah'ın nimet verdiği, senin de kendisine iyilik ettiğin kimseye; eşini yanında tut, Al- 
lah'tan kork, diyordun. Allah'ın açığa vuracağı şeyi, insanlardan çekinerek içinde gizliyordun. Oysa 
asıl korkulmaya layık olan Allah'tır. Hz. Zeyd o kadından ilişiğini kesince biz onu sana nikahladık ki 
evlatlıkları kanlarıyla ilişkilerini kestiklerinde müminlere bir güçlük olmasın. Allah'ın emri yerine 
getirilmiştir. " (33/Ahzab Suresi 37) 

Siyer, hadis ve tefsir kitaplarındaki rivayetleri inceledikten sonra Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve 
sellem ve Hz. Zeyneb'in öyküsüyle ilgili olarak taassup, önyargı ve yükümlülükten uzak olan bir zihin- 
de oluşan tasavvur bundan ibarettir. 

Burada insan, yine de merakla şunu sormadan edemiyor: 

Acaba Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem gerçekten âşık mı olmuştur? 

Acaba Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin o gün Hz. Zeyneb ile göz göze gelerek ve ondaki 
görünmez aşk çizgisini okuyarak gönlünün ansızın ona doğru aktığına ve "Ey kalpleri çeviren Allah'ım, 
seni tenzih ederim." dediğine inanılabilir mi? 

Acaba o gün Hz. Zeyd'in evine gittiğinde, Hz. Zeyneb'le tesadüfen karşılaştığı ve Rasûlüllah sal- 
lallâhü aleyhi ve sellemin onun saçını, başını ve uzun boylu vücudunu görüp güzelliğine kapıldığı doğ- 
ru mudur? 

Acaba gerçekten Hz. Zeyd, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Hz. Zeyneb'e gönlünü kaptır- 
dığını anlamış da onun aşkı yüzünden eşinin sevgisizliğini bahane ederek Hz. Zeyneb'i Rasûlüllah sal- 
lallâhü aleyhi ve sellem için mi boşamıştır? 

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Hz. Zeyd ve Hz. Zeyneb'in kalplerinin gizli köşelerinde, 
ruhlarının derinliklerinde geçen bu sorulara kim cevap verebilir? 

Biz bunların çağında yaşasaydık, Medine'de kapı komşusu olsaydık bu konudaki konuşmamız 
Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemle ilgili duygu, sezgi, zevk ve inanç şeklimize dayanırdı. Dahası, 
Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kalbindeki aşkın ne ve nasıl olduğunu kim bilebilir? 

İnsanı düşünmeye zorlayan, bu olayı kendi karanlığı içine gömen tarihin kapalı hisarına bir pen- 
cere açan şey, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin hayatı ve bu öyküyle ilgisiz olarak sahip oldu- 
ğumuz dağınık bilgilerdir. Biz bunların arasından hisarın içine bakabilir, kendi duygu ve anlayışımızın 
yardımıyla onu ortaya çıkarabiliriz. 

Örtünme hükmü bu olayın vukuundan sonra (5.yıl, Hendek savaşından sonra) konuldu. Bu sıra- 
larda her erkek, şehirdeki kadınların saçı, başı ve vücut yapısından haberdar idi. 48 

Hz. Zeyneb, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin halasının kızıdır. Çocukluktan beri onun göz- 
leri önündeydi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bizzat kendisi Hz. Zeyneb'i Hz. Zeyd için seçti. O 
da Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ısrarı üzerine Hz. Zeyd'le evlenmeyi kabul etti. Eğer Hz. 
Zeyneb'e gönül vermiş olsaydı, kız iken, daha güzel ve çekici olduğu bir dönemde rahatlıkla onunla ev- 
lenmeyi düşünebilirdi. Bunca tantana, baş ağrısı ve rahatsızlığa gerek kalmazdı. 

Hz. Zeyd'in eşinin sevgisizliğinden şikâyeti sıra dışı kabul edilen yeni bir mesele değildir. Bildi- 
ğimiz gibi Hz. Zeyneb ve ailesi bu işe başından beri karşı idi. Hatta Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sel- 
lemin ısrarı bile Hz. Zeyneb'i kabule ikna edemedi. Mecburen vahyin zorlamasıyla böyle bir maslahat 
evliliğini kabul etti. 

Hz. Zeyneb, evlendikten sonra da Rasûlüllah sa^llâhü aleyhi ve sellem ile olan yakın temasını 
sürdürdü. Çünkü onun yakın akrabası olmasının yanında aynı zamanda evlatlığının karısı idi. Hz. Zeyd, 



Aişe'den nakledildiğine göre Hendek savaşı zamanında henüz örtünme emredilmemişti. 



YAZILAR 57 



Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin aile üyelerinden biri olduğu için, eşi de Rasûlüllah sallallâhü 
aleyhi ve sellemin gelini sayılıyordu. 

Acaba Hz. Zeyd'in gözünde hem Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem hem de babalık olan, bu 
evliliğe öncülük eden ve Hz. Zeyneb'i gelini olarak gören Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin bu 
tutumu, Hz. Zeyd'in üzerinde istenmeyen bir etki bırakmış mıdır? 

Özellikle Hz. Zeyd'in oğlu genç Üsame'nin gözünde küçük düşmez miydi? 

Kuşkusuz böyle bir davranış en azından bu ikisi tarafından nefretle karşılanırdı. Ancak Hz. Zeyd 
ve Üsame'nin, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme olan tutkusu, imanı, aşkı ve saygısı ömürlerinin 
sonuna kadar devam etmiş ve bu yönde Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin hayatını okuyanları 
pek hayrete sokmuştur. 

Hz. Zeyneb'in öyküsü, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Hz. Aişe'ye karşı ilgisinin dilden 
dile dolaştığı bir zamanda meydana gelmiştir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Hz. Zeyneb ile Hz. 
Zeyd'in ayrılması, kendisinin korkusu, üzüntüsü, Hz. Zeyneb'in boşanması ve kendisiyle evlenmesi 
zamanında bile "Hümeyra"sına olan aşkını unutmamıştır. Hz. Aişe de zaten bu gelişmeyi kendi duygu- 
suna karşı bir olay olarak görmemiştir. Biz, uyanık, hassas, kıskanç ve atılgan Hz. Aişe'yi tanıdığımız 
için, o nasıl olur da Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin başka bir kadına gönül vermesi karşısında 
sessiz kalırdı diye düşünüyoruz? 

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin İbrahim dolayısıyla karısı Mariye'ye gösterdiği en 
ufak bir ilgiye dahi tahammül etmeyen, kıyameti koparan, rezillik çıkaran ve kıskançlıktan dolayı 
Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi aşağılayacak kadar vahşileşen Hz. Aişe, nasıl olur da Rasûlül- 
lah sallallâhü aleyhi ve sellemin başka bir kadına, hem de toplum ayıpladığı halde evlatlığının karı- 
sına bir anda delice âşık olmasına karşı çıkmaz ve en küçük bir tepki göstermez? Yoksa Rasûlüllah 
sallallâhü aleyhi ve sellem ile halakızının aşk macerasının inceliklerini, hatta Hz. Zeyneb'in geceliğinin 
özelliklerini ve Hz. Zeyd'in evinde Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Hz. Zeyneb ile baş başa aşk 
korkusundan dile getirdiği kelimeyi Dozy, Conde ve diğer Avrupalı papazlar ve oryantalistler biliyor- 
lardı da Peygamberin hiçbir eşi bilmiyor, hatta Hz. Aişe bile kokusunu almıyor muydu? 

Gençlik ve olgunluk yıllan boyunca aşkla tanışmamış olan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selle- 
min şimdi 60 yaşma yaklaşmışken halakızının bir bakışıyla yıldırım aşkına tutulması hayret edilecek bir 
şeydir. 

Bir araştırmacıyı şiddetle bir tereddüde düşüren, onda bu hikâyenin temelden yalan ve uydur- 
ma olduğu ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Hz. Zeyneb'le evlenmesinin diğer evlilikleri gibi, 
hatta onlardan bile ileri derecede maslahat gereği olduğu ve inancına bağlılıktan kaynaklandığı dü- 
şüncesini kuvvetlendiren şey, bu aşk evliliğinden sonra en renksiz aşk belirtisinin ve ilişkilerinde bir 
sevginin görünmemesidir. HZ. ZEYNEB, RASÛLÜLLAH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEMİN EVİNE AYAK 
BASTIĞINDA DİĞER KADINLARIN SAFINA GİRER VE HZ. AİŞE'NİN PARLAYIŞI KARŞISINDA SİLİNİR. 
RASÛLÜLLAH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEMİN HAYATINDA HAFSA VE ÜMMÜ SELEME ADLARI, HZ. 
ZEYNEB'TEN DAHA ÇOK ANILIR. 

Kendimizi Hz. Aişe'nin, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile Hz. Zeyneb arasındaki tantanalı 
ve yakıcı aşktan -göğün haberdar olmasına ve Cebrail'in müdahalesini gerekli kılmasına rağmen- ha- 
berdar olmadığına inandırabilsek bile, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kendisine olan kuvvetli 
aşk bağı sebebiyle evlatlığının evinden çıkacak olan bir kadına kendi evinde sevgi besleyip de bunu Hz. 
Aişe'nin fark etmemesini ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Humeyra'sına karşı duygu ve dav- 
ranışının değişip de onun bunu hissetmemesini kabul edemeyiz. 

Bana göre, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kalbinin gizli derinliklerindeki en zayıf sevgi 
rengini ve en ufak aşk dalgasını yansıtan ve onu yüzlerce kat büyütüp netleştiren en duyarlı mercek, 
Hz. Aişe'nin kalbidir. Ama Hz. Aişe bu konuda sessizdir. Sanki Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemle 
Hz. Zeyneb'in öyküsü, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemle Hümeyra'nın öyküsüne hiç mi hiç ben- 
zememektedir. 

Benim araştırmanın başında söylediğim gibi, ne Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi bu it- 
hamdan temize çıkarmak gibi bir sorumluluğum, ne de onun aşk durumunu bilme konusunda bir ta- 
assubum vardır. Araştırmalarım ve düşüncelerim sonunda Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile Hz. 
Zeyneb'in öyküsünün, hakikat uğrunda kendi itibarından bile vazgeçen bir liderin ruhunun en hayret 



YAZILAR 58 



verici tecellisidir. Kendi canını toplumu ve inançları uğrunda özgürce feda ettiği halde karşılığında 
ödül olarak şöhret ve iftihar kazanan birçok lider vardır. İmanı ve halkı yolunda şan ve şereften de 
vazgeçmek, kısa cambazlık çatısından öteye gidemeyen insanların göremeyeceği ihlas, cömertlik ve 
fedakârlık zirvesidir. 

ÇOK EŞLİLİK 

Daha önce belirttiğim gibi tarih, birçok insanı meselenin anlamını değiştirir. Ahlakî ve sosyal 
meseleler de kelimeler ile aynı kaderi paylaşırlar. Kelimelerin ruhu, manası ve telaffuzu iki faktörün 
etkisiyle değişir: Biri zaman, diğeri çevredir. 

"Şuh", bedenin çirkinliği anlamına geliyordu. Fakat şimdi incelik açısından en şairane kelimele- 
rimizin bile tasvir edemediği güzel gözün en zarif halini ve sevgilinin saçının başının en tatlı biçimini 
anlatmaktadır. 

"Bereket" kelimesi de böyledir. Develerin yattığı yerdeki toprak ve çerçöple karışmış dışkı ve 
idrarlara diyorlardı. Ama bugün insan aklının ve idrakinin kavrayamadığı manaları ifade etmektedir. 
Çünkü bereket, Allah'ın inayet gözünün eseri, hatta Allah'ın sıfatıdır! 

KELİMELER CANLI YARATIKLARDIR; DOĞAR VE ÖLÜRLER. Çocuklukları, gençlikleri, olgunlukla- 
rı, ihtiyarlıkları, yalnızlıkları ve kayboluşları söz konusudur. Dildeki bu önemli kuralı bilmeyen ve keli- 
melerin ruhu, manası ve lafzındaki değişim, dönüşüm ve devrimden dolayı feryat eden yarım edebi- 
vatçılarımız, "Bu kelimelerin doğru telaffuzu şudur, onların asıl manası budur, bunlar meşhur yanlış- 
lardır, bunlara savaş açmak gerekir." gibi beylik cümlelerle ahkâm kesmektedirler. Toplumun dilinin 
canlı, hareketli ve değişken kelimelerden oluştuğunu; kelimelerin Beyhakî, Firdevsî, Nasrullah Münşî 
dönemlerindeki kalıp, ilişki, davranış, ruh ve psikoloji içinde tutulamayacağını bilmiyorlar. 

Birçok İnsanî mesele ve sosyal ahlak da böyledir. Onlara, her dönemde kendilerine özgü ayrı 
mana, ruh, işlev ve sıfat yüklenir. Hatta çelişki yaratacak bir değişime uğrarlar. Çok eşlilik, bu mesele- 
lerden biridir. Geçmişte, kabilevî, bedevi ya da ataerkil olan, burjuvacı ve karmaşık kentsel topluluğun 
medeniyetine ve tek eşlilik merhalesine ulaşmamış bulunan bir toplumdaki çok eşliliği şimdiki zama- 
nın şartlan, günümüz Avrupa medenî toplumundaki şartlar açısından incelersek kuşkusuz onu redde- 
deceğiz ve geçersiz ve kınamaya değer bir olay olarak niteleyeceğiz. Fakat böyle bir metot, propagan- 
da, gürültü ve yuhalamaya yarayacağı gibi, ilim ve araştırma açısından çok zararlıdır. Araştırmacının 
gerçeklerin inceliklerini görmesini engeller. 

Aslında geçmişte sadece çok eşlilik değil, evlilik bile günümüzdeki manada anlaşılmıyordu. Ona 
aşk ve heves gözüyle bakıldığı çok nadirdi. Daha çok, toplumsal bir tören, yeni bir bağ, yeni bir anlaş- 
ma olarak görülüyordu. Siyasî, sosyal ve ekonomik etkenler, aşk ve heves etkenlerinden daha baskın- 
dı. Eski Yunan, gelişmiş bir medeniyet merhalesine ulaşmış olmasına rağmen evliliği nesli devam 
ettirme vasıtası, eşi ise çocukların annesi olarak görüyordu. Heveslerini daima evin dışında gerçek- 
leştiriyorlardı. Bu çağda kadını ilke olarak sadece üretim aracı sayıyorlardı. Kadın ev hanımıydı, 
zevk almak için değildi. Kocalar genellikle oğlanlarla eğlenirlerdi. 

Bu meseleyi yalnızca dinî hikâyelerde (Lut kavmi) ya da edebî eserlerimizde (gazel şiirlerimiz) 
okumuyoruz; aynı zamanda SOKRATgibi adamların özel hayatında da görüyoruz. Onun Yunanistan'ın 
büyük millî ve askerî şahsiyetlerinden biri olan öğrencisi Alekbiyades'le ilişkisi toplumda öylesine 
normal kabul ediliyordu ki bu tür ilişkilerini açıkça itiraf ediyorlardı. Hatta Alekbiyades Sokrat'ın so- 
ğukluğundan şikâyet ediyor; o da bunu "Artık senin zamanın geçti." diyerek gerekçelendiriyordu. 49 

Fars edebiyatında dinin ve dünyanın ıslahatçısı, ahlak öğretmeni, irfan rehberi, din adamı ve 
ahlak kitabı yazarı olan Şeyh Sadî, ahlak ve terbiye eserinde kendisinin veya Hemedan kadısının, bir 
kasap ya da nalcı oğlanla baş başa kaldığından söz ediyor. Onun gibi meşhur bir İlmî, dinî ve edebî 
şahsiyetin, Kaşgar camisine vardığında, talebelerden birine işaret edip bir köşede öpüşmeye geçiyor. 
Davudî boğazı değişmiş ve Yusufî güzelliği diline ve elmacık kemiğine düşmüş olan eski şahidini gö- 
rünce boynu bükülür, güzel pazarının parlaklığı söner, yanında yer almak istediği kişi bir kenara çekilir 
ve baş başa kalma ümidini kaybeder. 50 58 



49 Misafirlik, Platon. 
Kâbusname, s. 78. 



YAZILAR 59 



Bir ahlak kitabı olan ve içinde babanın oğluna verdiği öğütler bulunan "Kabusname"de evlada 
şöyle rehberlik eder ve nasihatte bulunur: "Kadınlar ve erkek köleler arasında sadece bir cinse eği- 
lim gösterme. Her ikisinden de yararlan ki ikisinden birinin düşmanlığını kazanmış olmayasın." 51 

Bütün milletlerin tarih ve edebiyatında görülebilen bu örneklerden geçmişteki evlilik anlayışının 
bizim için ne kadar şaşırtıcı ve inanılmaz olduğu açıklığa kavuşur. Bunlar, bizim bugünkü zihnimizi, 
geçmişte farklı bir mana ve ruha sahip olan gerçeği anlamaya hazırlar. Bu mesele, Rasûlüllah sal- 
lallâhü aleyhi ve sellemin hayatındaki çok eşliliktir. Acaba gerçekten Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve 
sellem bir "Don Juan" mıydı? Bir erkeği çapkın göstermeye çalışanlar, doğal olarak onun gençliğini 
araştırırlar. Çünkü heves ve şehvet devamlı gençlerin yakasına yapışır. Fakat tarih, onun eşleriyle yap- 
tığı şakaları ve hayatındaki en küçük olayları kaydettiği halde, genç Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve 
sellemin simasında en ufak bir heves dalgasına rastlamamıştır. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, 
25 yaşına kadar yoksulluk, bakımsızlık, çile ve çobanlıktan başka bir durumla karşılaşmamıştır. 
Onun gençliğin doruk noktasında iken tanıştığı ve evlendiği ilk kadın Hatice'dir. O, 40 ya da bir riva- 
yete göre 45 yaşında bir kadındır. Daha önce iki defa evlenmişti, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sel- 
lem yaşında büyük evlatları vardı. İşte Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, gençliğini ve olgunluk 
dönemini onunla geçiriyor; yirmi sekiz yıl boyunca onunla yaşıyor; başka hiçbir kadınla ilişki kurmu- 
yor. 

Burada unutulmaması gereken şey, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin bu sıralarda tıpkı di- 
ğer Kureyş gençleri gibi genç olmasıdır. Ne sosyal makamı, ne ahlakî engelleri, ne ağır siyasî ve askerî 
sorumlulukları, ne önemli risâlet görevi ne de sonraları herkesin hücum ettiği yaşlılığı onu bağlıyor ve 
hevese yabancılaştırıyordu. İlginç olan şudur ki peygamberimiz, sıradan ve sorumsuz bir gençtir. O, 50 
yaşına kadar 45, 50, 60, 70 yaşındaki bir dul kadınla baş başa kalıyor ve bu süre zarfında bir defa bile 
olsun başka bir kadın düşünmüyor. 

EN YOBAZ VE TUTUCU HIRİSTİYAN MİSYONERLER BİLE RASÛLÜLLAH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE 
SELLEMİN MEKKE DÖNEMİNİ BU SUÇLAMADAN UZAK TUTUYOR. Nasıl oluyor da böyle bir adam Me- 
dine'ye varır varmaz 53 yaşında, İlahî peygamberlik makamına sahip, ağır siyasî ve askerî sorumluluk- 
lar üstlenmiş ve düşüncesi, ruhu, hayatı ve özellikle sosyal ve ahlakî konumu ile insanlara dini, takvayı 
ve zühdü ilham eden bir ihtiyar iken onda birden şehvet ateşi tutuşuyor ve onu lezzet, zevk ve şehvet 
düşkünü yapabiliyor. 

Don Juan da bilindiği gibi, gençliğini geride bırakınca kadınları unuttu. Zahit ve ahlaklı bir adam 
oldu. Nasıl olur da 25 ile 50 yaşları arasındaki bir Arap genci, 45, 50, 73 yaşındaki bir dul kadınla yeti- 
nir de nübüvvet makamına ulaşıp savaş ve siyaset alanına girdiği zaman bir Don Juan oluverir? 

Misyonerlerin onunla ilgili olarak eleştiri yaptıkları ve gürültü kopardıktan nokta, Rasûlüllah sal- 
lallâhü aleyhi ve sellemin Medine'deki hayatının birden fazla kadınla evlilik dolayısıyla değişikliğe uğ- 
ramasıdır. 

Onlar genelde, şehveti tatmin eden unsurun kadın sayısı değil, kadının güzelliği olduğunu 
unutmaktadırlar. Çapkın erkek, dul, yaşlı ve çocuklu kadınların değil, güzel, işveli ve canlı kızların peşi- 
ne düşer. Hele Hz. Ömer'in kızı gibi çok çirkin olan ya da güzel olsalar da önceki koca veya kocalarının 
evinde cazibelerini kaybetmiş, bakireliğin yeşil çizgisi ve hevesli gençlik işvesi yerine ihtiyarlığın kırışık- 
lığı, olgunluğun soğukluğu ve soyluluğun ağırbaşlılığı oturmuş olan kadınlara değil! 

Ne mutlu ki Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin harem sarayının haremağası tarihtir. O, 
Peygamberin hanımlarını tek tek tanıyor; bu eve niçin geldiklerini, nasıl yaşadıklarını biliyor. Kuşkusuz 
o, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin eşlerini Avrupalı oryantalistlerden ve papazlardan daha iyi 
tanıyor: 

HZ. AİŞE 

Hz. Hatice 73 yaşındayken Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yaşı 50'yi geçiyordu. Mek- 
ke'deki zor ve perişan hayatının zirvesindeydi. Dostlarının birçoğu Habeşistan'da yaşıyordu. O, az 
sayıdaki arkadaşıyla düşman bir şehrin pençesinde esir bulunuyordu. Onun en güçlü ve şefkatli koru- 
yucusu Hz. Ebû Tâlib de bu sıralarda vefat etmişti. Tek başına kalmıştı. Dışarıda nefret ve işkence; 
içeride küçük Fatıma ve annesinin çileli hatırası vardı. Durumuna acıyıp onu bir kadınla evlenmeye 



Kâbusname, s. 67. 



YAZILAR 60 



zorladılar. Fakat ömrünün sonuna kadar unutamadığı Hatice'nin aşkı ve çileli ve tehlikeli siyasî hayatı 
onu öylesine meşgul etmişti ki aklında hiçbir kadına yer vermiyordu. Hz. Ebubekir'in kızı Hz. Aişe, İs- 
lam devrinde doğan ilk kız idi. Bu özellik, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yakınlarını ve bazı 
dostlarını, İslam döneminde ilk doğan ve hiçbir cahiliye izi taşımayan bir kadının Rasûlüllah sallallâhü 
aleyhi ve selleme eş olarak seçilmesi düşüncesine kaptırdı. Böyle bir işin inceliğini ve güzelliğini sade- 
ce duygu anlar. Yeni bahçede yetişen ilk çiçek veya meyve, bahçıvana bu yeni çiçeğin veya meyvenin 
ondan olduğunu ve ona layık olduğunu hatırlatır. 

Çok ince duygulu ve kalbi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme iman ve sevgisiyle dolu olan 
Hz. Ebubekir, ona bir teklifte bulunur. Fakat Hz. Aişe yedi yaşında bir kız çocuğu; Rasûlüllah sallallâhü 
aleyhi ve sellem ise elli küsur yaşında, evde Fatıma gibi anaya muhtaç bir kızı, dışarıda Ebucehil ve 
Ebulehep gibi düşmanları bulunan ve ayrıca acı, kargaşa, tehlike ve çile dolu bir hayatı olan, dertlerini 
paylaşacak birine ihtiyaç duyan bir erkektir. Bu nedenle Hz. Ebubekir'in yedi yaşındaki kızı, Rasûlüllah 
sallallâhü aleyhi ve selleme eş olabilecek biri değildir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, onun 
İslam'da doğmuş ilk kız olması sebebiyle hem dünyanın ilk Müslüman neslinin meyvesi kendisine ait 
olsun, hem de aynı düşünceyi paylaştığı dostu Hz. Ebubekir'le akraba olsun diye Hz. Aişe'yle nişanla- 
nıyor. Çünkü o dönem ve ortamda akrabalık bağı, iki insan arasındaki en sağlam bağdı. Bunu ancak 
bedevi ve kabile sosyolojisini bilenler anlar. 

Hz. Aişe, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin evine gelen ilk kızdır. Güzelliği ve gençliği 
Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem üzerinde etkili olan tek kadındır. Ama Rasûlüllah sallallâhü aley- 
hi ve sellemin onunla evlenmesinin sebebi bu güzellik değildir. Çünkü 6 veya 7 yaşındaki bir çocuğun 
güzelliği, elli yaşını aşmış bir erkek üzerinde etkili olamaz. 

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Hz. Aişe'yle evliliği, akıllıca bir maslahatla iç içe geç- 
miş sembolik bir evliliktir. Burada aşktan ve şehvetten söz etmek yersizdir. Hz. Aişe Mekke'de 
Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin evine gitmiyor. Onunla iki yıl sonra Medine'de evleniyor. Bi- 
linmesi gereken şey şudur ki çağdaş Mısırlı yazar Hasaneyn Heykel'in dediği gibi, Hz. Aişe'ye karşı 
sevgisi evlilikten sonra doğdu. Evlendiği sırada böyle bir sevgi yoktu. Bundan dolayı onun Hz. Aişe ile 
aşkı uğruna evlendiği ileri sürülemez. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin onu yedi yaşındayken 
sevdiğine inanmak mümkün değildir. 52 Bu nedenle güzel ve genç bir kızla evlenmesi ve onu sevmiş 
olması bile bunun bir aşk evliliği olduğunu göstermez. Şimdi diğer hanımlarıyla evlilik serüvenine ge- 
çelim. 

HZ. ŞEVDE 

Zema'nın kızı, amcaoğlu Sukran bin Amr'ın eşiydi. Şevde, İslam'ın kara ve dehşet verici bir or- 
tamla karşı karşıya olduğu bir zamanda Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme iman etti. O, düşüncesi 
yolunda birçok çile çekti. Peygamberin emri üzerine kocasıyla birlikte Habeşistan'a hicret etti. Dönüş- 
te eşini kaybetti ve savunmasız kaldı. Bu olaydan sonra onu talihsiz kaderinden başka bir son beklemi- 
yordu. Çünkü ya ailesine dönüp dini düşüncelerini ayaklar altına alacak, ailesinin etkisiyle yeni din 
uğrundaki fedakârlıkları unutup onlara teslim olacak, putperestlik ve irticaî hayatı canlandıracak ya da 
kendisiyle ve yitirdiği eşiyle aynı konumda olmayan bir erkekle evlenecekti. Rasûlüllah sallallâhü aley- 
hi ve sellem kendi yolu uğrunda birçok çilelere katlanan, ancak şimdi hayatı dağılan bu yiğit ve şerefli 
temiz kadını kendi himayesi altına alıyor. Onunla evlenerek onu Hatice'nin halifesi ve Peygamberin eşi 
yapıyor. 

HZ. ÜMMÜ SELEME (Hind) 

Ebu Ümeyye'nin kızıdır. Eşi Ebuseleme (Abdullah Mahzumî) 

Uhud'da yaralanan büyük bir mücahittir. O, sonraları Esedoğulları ile yaptığı savaşta zafer elde 
edip geri döndüğünde yarası açıldı ve hayatını kaybetti. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, fedakâr 
dostunun ölümünde yanında idi. Onun için dua etti. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, onun ölü- 
münden dolayı öylesine üzülmüştü ki çok ağlıyor ve gözünden yaşlar akıyordu. Onun eşi Ümmü Sele- 
me ihtiyar bir kadındı. Şehit eşinden, küçük ve büyük evlatları kalmıştı. 



Abbas Mahmud Akkad, "Hakâüku'l-lslam ve Ebâtîlu Husume, Beyrut, s. 65. 



YAZILAR 61 



Ebu Seleme'nin ölümünden dört ay geçmişti. Ümmü Seleme sevgili ve yiğit eşini yitirmesinden 
duyduğu üzüntüyle, babasız ve korumasız evlatlarıyla kederli, ümitsiz ve dertli bir hayat sürdürüyor- 
du. Müslümanların büyükleri şehit kardeşlerinin ailesinin üzüntüsü karşısında sorumluluk duyuyorlar- 
dı. Bu nedenle Hz. Ebubekir onu istemeye gittiğinde Ümmü Seleme özür dileyip şöyle dedi: 

"Evlatlarım çoktur. Gençliğimi geride bırakmışım." 

Hz. Ömer evlenme teklifinde bulunduğunda da kabul etmeyip aynı cevabı tekrarladı. Rasûlüllah 
sallallâhü aleyhi ve sellem onu kendisi için istemeye gidip şöyle dedi: 

"Allah'tan sevaplarına karşılık seni mükâfatlandırmasını, sana daha iyisini bağışlamasını is- 
te." Hz.Ümmü Seleme dertlice şöyle dedi: 

"Benim için Ebu Seleme'den daha iyisi kimdir?" Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem kendi 
adını söyledi. Fakat o, Hz. Ebubekir'e ve Hz. Ömer'e verdiği cevabı tekrarladı. Ancak Rasûlüllah sal- 
lallâhü aleyhi ve sellem ısrar etti ve tekrar tekrar ona evlenme teklifinde bulundu. Nihayet onun bü- 
yük evladı "Seleme" annesini Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme nikahladı. Rasûlüllah sallallâhü 
aleyhi ve sellem, şehit dostunun eşini ve çocuklarını kendi himayesi altına aldı. Ona hep değer veriyor 
ve saygı gösteriyordu. O, Hatice'den sonra Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin hayatında, Hati- 
ce'nin makamını andıracak bir konuma sahip olabilecek tek kadındı. Çünkü sadece ahlakî şahsiyeti, 
akıllılığı ve kabiliyetiyle değil, aynı zamanda tutum ve davranışlarıyla da ona benziyordu. 

HZ. ÜMMÜ HABİBE (Remle) 

Ebu Süfyan'ın kızıdır. O, büyük bir fedakârlıkta bulunup Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile 
Ebu Süfyan'ın Mekke'deki mücadelesinin zirvesinde Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme inandı. Eşi 
Ubeydullah bin Cahş ile birlikte Habeşistan'a hicret etti. Orada kocası ortamın etkisi altında kalarak 
Hıristiyan oldu. Fakat Remle kendi dinini korudu. Eşi onu yabancı bir ülkede garip ve yalnız bıraktı. O 
ne Habeşistan'da savunmasız kalabilir ne de Mekke'ye dönebilirdi. Ebu Süfyan da ona sığınma hakkı 
tanısaydı, düşüncesini bırakma şartıyla karşılaşırdı. O da böyle bir alçakça dönüşü kabul etmezdi. 
Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, bu fedakârlığını mükâfatlandırmak, kendi yolu uğrunda mutsuz- 
luğun tehdidi altında bulunan şerefli bir kadını mutlu etmek, hem de kendisiyle mücadelenin doruk 
noktasında olduğu halde Ebu Süfyan'ın kızını "Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin eşi" yapmak 
için (çok anlamlı bir olaydı) ona evlenme teklif etti. Bu evlenme teklifi gördüğümüz gibi çok saygınlıkla 
gerçekleşti. Habeşistan'ın padişahı "Necaşi", bizzat kendisi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi 
temsilen onu nikahladı ve mehrini ödedi. 

HZ. CÜVEYRİYE 

Mustalikogulları kabilesi başkanı Haris'in kızıdır. O, savaşta Sabit bin Kays'ın payı olmuştu. Cü- 
veyriye, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme gelerek şöyle dedi: 

"Sabit beni serbest bırakma karşılığında yüksek miktarda bir para istiyor. Benim böyle bir pa- 
ram yoktur. Bana fidyemi ödemem için yardım et." Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem dedi ki: 

"Acaba daha iyisini ister misin?" O da 

"O nedir?" dedi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem 

"Hürriyet bedelini ödeyerek seninle evlenmek." 53 dedi. O da kabul etti. Rasûlüllah sallallâhü 
aleyhi ve sellem onun fidyesini ödeyerek özgürleştirdi ve onu nikahladı. Böyle bir tavırla hem Mustali- 
kogulları halkının, özellikle kabile reisinin gönlündeki kinin kaybolup sevginin yerleşmesini sağladı, 
hem de Müslümanları esirlerini bırakmaya teşvik etmiş oldu. Çünkü Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve 
sellemle Cüveyriye'nin evliliği sonucu, Mustalikogulları esirleri düşman değil, onun dostu oluyorlardı 
ve hiçbir Müslümana Peygamberin akrabalarını esir etmek yakışmazdı. 

Esirler serbest bırakıldı. Hepsi Müslüman oldu. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin tehlikeli 
düşmanı Mustalikogulları taifesi onunla akraba oldu. 

Kabile başkanı, kızıyla görüşerek ya kendisiyle gelmesini ya da Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve 
sellemle kalmasını istedi. O İkincisini seçti. Cüveyriye daha önce amcasının oğlu Abdullah'ın eşiydi. 



Mükatebe (Antlaşma); köleyle sahibi arasında imzalanan, para ödemesi veya antlaşmada yer alan şart- 
lar gerçekleştikten sonra kölenin serbest bırakılması antlaşması. 



YAZILAR 62 



HZ .SAFİYE 

Kureyzaoğulları başkanının kızıdır. Savaşta Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin payı oldu. 
Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem onu, ailesinin yanma gitmek veya kendisiyle evlenmek konusun- 
da serbest bıraktı. O İkincisini seçti. 

HZ. MEYMUNE 

Hz. Abbas bin Abdulmuttalip'in eşi Ümmü Fazl'ın bacısıdır. Hudeybiye barışından bir yıl sonra 
Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, kaza umresi için Mekke'ye gitmişti. Antlaşma gereği sadece üç 
gün ikamet hakkına sahipti. Bu üç gün içinde halkın gönlünü almaya çalışıyordu. Sevgi göstererek, 
iyilik ederek, yumuşak ve dostça tavırlar takınarak küfrün elebaşlarının etkisiyle ruhlarında oluşan kin 
ve sertlik taassubunu hafifletmek, onların rızasını kazanarak Mekke'de daha fazla kalmayı başarmak 
için çalışıyordu. Böylece halkla ilişki kurma fırsatını elde etmek istiyordu. Bu arada henüz müşrikler 
safında olan Hz. Abbas, Meymune'yi ona tanıtıyor ve Müslümanların davranışlarından etkilenerek 
İslam'a eğilimli olduğunu söylüyor. Meymune onun baldızı, Uhud fatihi ve ünlü Arap kahramanı Halit 
bin Velid'in teyzesiydi. Ayrıca Peygamberle bu üç günlük görüşme esnasında onun bakış, tutum ve 
ruhsal şahsiyetinin cazibesi Meymune'yi öyle etkiledi ki ateşli aşkı göğü kapladı; vahiy de onun saf 
duygusunu övdü. Baldızına eş seçme yetkisini karısından devralan Hz. Abbas, onu Rasûlüllah sallallâhü 
aleyhi ve selleme önerdi. Meymune'nin İslam'a eğilimi, Uhud savaşının kaderini kendi kılıcıyla tayin 
eden, Müslümanların yenilgisini, Kureyş'in zaferini sağlayan Halit ile akrabalığı, onun Kureyş'in etkin 
ailelerinden oluşu, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin bu öneriyi kabul etmesinin önemli gerekçe- 
leri arasındadır. Özellikle böyle bir hareketle başka bir propaganda zemini oluşturmak istiyordu; yani 
ikametinin son gününde düğün törenleri düzenleyerek, Kureyş'i topluca davet ederek onlara yemek 
ziyafeti çekmek istiyordu. Meymune'nin Müslüman oluşu açığa çıkmadığı, hâlâ onların safında bulun- 
duğu için Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin onunla evlenmesi, onun hayrına olurdu. Özellikle 
Müslümanlarla müşriklerin bu törene katılarak Bedir ve Uhud'da birbirine karşı kılıç çeken kimselerin 
bir sofra etrafında toplanmasının Arapları duygulandıracağını, soğuk siyasî ortamı ısıtacağını, uzaklık 
ve yabancılaşmayı hafifleteceğini, şehirde kalmak için bir bahane elde edeceğini düşlemişti. Bu 
imkânlar, tebliğ ve ruhsal zemini hazırlamayla birlikte kendi lehine bazı gelişmelere de sebep olabilir 
ve Hudeybiye barışındakilerden daha çok şeyler kazandırabilirdi. 

Kureyş'in uyanık başkanları da bu planın farkındaydı. Bu nedenle onun önerisi kesinlikle ret 
edildi. Düğün merasimini Medine'ye dönüş yolunda yerine getirmeye mecbur oldu. Ancak yine de bu 
evlilik Kureyş'in bazı ileri gelenleriyle akraba olmasını sağladı. Onların ruhsal yapısında az da olsa etkili 
oldu. Nitekim bu olaydan kısa bir süre sonra, Halit'in, Amr bin As ve Osman bin Talha ile birlikte Me- 
dine yolunu tuttuğuna şahit oluyoruz. 

HZ. HAFSA 

Hz. Ömer'in kızıdır. Kocası ölmüştür. Hz. Ömer'in kızı olmasına rağmen kimse onu istemeye 
gitmedi. Nihayet Hz. Ömer, çaba harcayarak ilk önce dostluğu ümidiyle Hz. Ebubekir'e önerdi. Fakat 
Hz. Ebubekir sustu. Hz. Osman'a gitti, ona öneride bulundu, Hz. Osman da sustu. Hz. Ömer iki dostu- 
nun suskun kalmasından dolayı üzülüp Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme giderek onları kınadı. 
Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem onu teselli etmek için şöyle dedi: 

"Hafsa'yı, kendisi için Osman ve Hz. Ebubekir'den daha iyi olan birine nikâhla." Böylece 
Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Hz. Ebubekir, Hz. Osman ve Hz. Ali ile yaptığı gibi İslam'ın çok 
etkin ve etkili şahsiyetlerinden biri olan Hz. Ömer ile de akrabalık bağı kurarak ilişkisini daha yakın ve 
sağlam hale getirdi. 

Hz. Ömer'in çabası, Hz. Ebubekir ile Hz. Osman'ın sükutu, Hafsa'nın güzelliği hakkında kanaat 
edinmek için yeterli bir delildir. Ancak, gelinin babasının sözünü duymak daha iyidir. Hıristiyan propa- 
gandacıların deyişiyle, kadının güzelliğinden anlayan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin iktidarın 
zirvesinde iken seçtiği kadını tanıyalım: 62 

Hz. Ömer, Hafsa'nın güzel ve genç Hz. Aişe'yle birlikte ona uyarak Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve 
sellemi azarlamaya kalkıştığını duyunca çok sinirlenip şöyle haykırdı: "Kızım, sen, kendi güzelliğine ve 
Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kendisine karşı aşkına güvenen bu kadına (Hz. Aişe) uyma. 



YAZILAR 63 



Allah'a ant olsun, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin seni sevmediğini biliyorum. O seni benim 
hatırım için boşamamaktadır." 

HZ. ZEYNEB 

Huzeyme'nin kızı, Ubeyde bin Haris'in eşiydi. Haris, Bedir'de şehit düştüğünde Hz. Zeyneb çok 
yaşlı ve dul bir kadındı. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ömrünün son zamanlarını yaşayan bu 
kadınla evlendi. Zira şehit bir mücahidin esininin yaşlılık döneminde yalnız ve savunmasız kalmasını 
istemiyordu. Bu kadın iki yıldan fazla yaşamadı. Hatice hariç Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden 
önce ölen ilk kadındır. Hz. Zeyneb çok takvalı, saygıdeğer ve hayırsever bir kadındı. Hayatını yetimleri 
okşamaya, yoksulları kollamaya adamıştı. Bu hususta öylesine ileri gitmişti ki onu "Ümmü Mesakin" 
(yoksulların anası) diye adlandırmışlardı. 

İŞTE PEYGAMBERİN HAREMİNİN KADINLARI! BU KONUNUN SONUNDA BİRKAÇ NOKTAYI HA- 
TIRLATMAKTA FAYDA VARDIR. ÇOK EŞLİLİK HÜKMÜ HİCRİ 8. YILDA İNDİRİLDİ. DOĞAL OLARAK HİÇBİR 
AKIL SAHİBİ, RASÛLÜLLAH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEMİN BU HÜKÜMDEN SONRA EŞLERİNİN 
DÖRDÜNÜ SAKLAYIP DİĞERİNİ BOŞAMASI GEREKTİĞİNE HÜKMEDEMEZ. 

Genellikle gözden uzak tutulan diğer bir nokta, İslam'ın çok eşliliği emretmemiş olmasıdır. İs- 
lam'ın getirdiği hüküm eş sayısını sınırlamadır. Bunların ikisi aynı değildir. Çok eşliliği gündeme getiren 
ayetler titiz bir şekilde incelendiğinde bu olayın hem felsefesi hem de şartlan açıklığa kavuşur. Kur'an 
insanlara ilk önce, kadınlar arasında adaletli davranmayı emrediyor. "Hiçbir zaman adaletli davrana- 
mayacağını için biriyle yetinin, "diyor. 54 

Böylece dil bilen ve Kur'an'ın ruhunu tanıyan, fakat tefsirlerin karmaşık yollarından habersiz, 
manayı saptıran tekniklere yabancı, çok evlilik ve şehvette gözü olmayan herkes, bu hayret verici ve 
sanatsal beyanı anlar. İleri sürülen şartların çok zor olduğunu, ferdî ya da toplumsal bir ihtiyaç ya da 
ahlakî bir gereklilik olmadıkça bu şartların göz ardı edilemeyeceğini kabul eder. 

Ferdî durumlar Kur'an'ın metninden anlaşılabilir. Bu hüküm, yetimlerin kaderini gündeme geti- 
ren ayetlerle birlikte indirilmiştir. 55 Gelişmiş sosyal kurumlan ve devlet sistemi olmayan geri kalmış 
toplumlarda himayesiz kadınların ve babasız çocukların ne kadar utanç verici, kara ve üzücü kadere 
yakalanacakları ortadadır. 

Fakat ne mutlu ki toplumsal alanlarını çağdaş nesil bizzat kendi gözüyle görmüştür. Hem de 
medeniyet çağında, gelişmiş toplumlarda, ferdin ekonomik, hukukî ve ruhsal bağımsızlığa kavuştuğu 
çağda, özellikle kadının kişilik kazandığı ve erkekle eşitlendiği çağda. 

İkinci dünya savaşından sonra Avrupa'da, özellikle Almanya, Avusturya ve Polonya'da milyon- 
larca erkeğin imhası sonucu büyük bir bunalım yaşandı. Fesat, gerileme, ruhsal hastalıklar ve kocasız 
kadınları ve babasız çocuklan zor durumda bırakan birçok problem ortaya çıktı. Meseleler öylesine 
ciddi boyutlara vardı ki Avrupa toplumunun ahlakî ve ruhsal yapısında derin ve yıkıcı etkiler bıraktı. 
Çok eşliliği ve özellikle yeniden evlenmeyi yasaklayan Katolik kilisesine karşı kadınların protesto yü- 
rüyüş ve gösteri dalgalan, hem çok eşlilik kuralını kendi şehvetleri için açılan bir kapı olarak gören 
müminlere hem de onu kesinlikle insanlığa aykırı kabul eden aydınlara bu hükmün mana ve geçerlilik 
alanını gösteriyordu. 

1958'de Cezayir Milli Kurtuluş Cephesi FLN bütün üyelerine şu tavsiyede bulundu: Mücahitler, 
şehit kardeşlerinin ailelerini düşünsünler ve bu mücadele sırasında eşlerini kaybeden kadınlarla ev- 
lensinler ki kadınlar çaresiz ve çocuklar perişan olmasın ve bir şehit ailesi fesat ve yoksulluğa yaka- 
lanmasın. 56 

Demek istediğim şey, ilkel toplumlardaki çok eşlilik meselesinin günümüzde anlaşıldığı manada 
alınmaması ve onun bu çağın gözüyle görülmesi gerektiğidir. 

Peygamberin özel hayatıyla ilgili bilinmesi gereken ve ruhsal ve içgüdüsel nitelik taşıyan bir 
başka mesele şudur: Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Medine'de hiçbir hanımından çocuk edi- 



54 4/Nisa Suresi 3 ve 128. 

55 4/Nisa Suresi 3, 7, 8, 10, 12. 

56 L'Algerie par le teritet, II ve de F.L.N. yayın organı "El Mücahid" No. 14 De- çember 1962 (Khenmişti: 
Terör kurbanı genç dışişleri bakanı bu emir üzere evlenmiştir.) 



YAZILAR 64 



nemedi. Hz. Aişe hariç hepsi dul olan bu kadınların önceki kocalarından çocukları vardı. Bu olay 
Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin hayatının ilginç noktalarındandır. 

Peygamberin çok kadınla evliliği meselesi hakkında doğal olarak akla gelen bir başka nokta şu- 
dur: 

Şüphesiz o her erkek gibi özellikle ömrünün ikinci döneminde bir çocuk sahibi olmak is- 
tiyordu. Sadece ömrünün son yılında Mariye'den bir oğlu oldu. O da yaşamadı. Onun bu çocuğa 
olan sevgisi, onun ölümüne dayanamaması, bir evlat sahibi olmayı çok istediğini gösteriyor. Ancak 
kader ona, toplumun en büyük şahsiyetini -ki Arapların ün ve iftihar kaynağı bol evlat sahibi olmaktı- 
özellikle erkek evlattan yoksun bırakıp sadece bir kız çocuğa sahip olmasına karar vermişti. Bu, 
Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme çok acı vermekle birlikte çok akıllıca ve güzel bir karar idi. 

Gelelim Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin harem sarayının niteliklerine. 

Bunlar nasıldır? 

Mescide bitişik, tavanı ve çatısı hurma ağacının dal ve yapraklarıyla örtülü, dört duvarı bal- 
çıklı birkaç odadır. Haremin sevgilisi olan Hz. Aişe'nin odası, yansı deri serili, diğer yarısı da "yumu- 
şak kumlarla" kaplıydı. Bu sarayın kandilleri, yakıcı hurma dallandır. 

Mutfağı ve yemeği? 

Ebu Hureyre diyor ki: "Ölünceye kadar arpa ekmeğini bile doyuncaya kadar yemedi. Bazen 
evinde bir ateş bile yakılmıyordu. Bu sürede yemeği, hurmayla suydu. Bazen açlıktan dolayı karnına 
taş bağlardı." 

Ben, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin evini ve hayatını hatırladığımda gençliğini ve olgun- 
luğunu 50'sinden 73'üne kadar onunla yaşayan dul bir kadınla, yaşlılığını Ümmü Seleme, Huzeyme'nin 
kızı Hz. Zeyneb ve Hafsa gibi yaşlı ve çocuklu kadınlarla geçirdiğini görüyorum. Evi öyleydi, yemeği de 
öyle. Ben, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin onlardan daha güzel kadınlara sahip olabilmesine ve 
daha iyi hayat yaşayabilme imkânı olmasına rağmen böyle davranmasından dolayı üzüntümü belirt- 
mekten kendimi alamıyorum. Ayrıca Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin şehvetperestliği ve ha- 
rem sarayı hakkında yazı yazan yazarların sözlerini okuduğumda utanmadan edemiyorum. İnsan, 
hatta bir yazar ne kadar aşağılık olabilir ki onu kötülemek uğruna insanın övünç kaynağı ve tarihin 
sermayesi olan gerçek bir güzel simayı böyle çirkin ve kötü göstermeye kalkışabilir! 

Kaynak: 

ALİ ŞERİATİ, İslam Nedir-Muhammed Kimdir, İstanbul, Fecr Yay. 2009, s.503-537 



64 



YAZILAR 65 



PARA-BURJUVAZI-ZUHT SEBEBİYLE ORTAYA ÇIKAN ALINASYON (yabancılaş- 
ma- yozlaşma) 

Burjuva, bütün üstünlükleri parayla ölçen, paraya bağlayan, insanın bütün imkânlarının ve maddi manevi 
güçlerinin paradan kaynaklandığını bilen ve: 

"Bu işi yapan paradır, bu üstünlükleri temin eden paradır, bu değerleri yaratan paradır, ne ben, ne 
sen, ne de o!" diyen insandır. 

Bu nedenle bir burjuva olarak ben parayı kendi hayatımın bir aracı olarak görmüyorum; parayla düşünü- 
yorum, parayı kendi yaşamım olarak duyumsuyorum; çünkü kendim bizzat paranın aleti, aracı ve parçasıyım. 
Paranın alinesi, yani para delisiyim. "Benim param" demiyor, "paranın beni" diyor, öyle demesi de gerek. 

Amcam köyümden şöyle bir misal anlatırdı: 

Bir seferinde komşumuzun evinde ağlama sesi yükseldi. Biz mutlaka komşumuzun hanımının annesi veya 
babasının öldüğünü düşündük; zira onlar hasta idiler. Komşumuzun çok fazla ağladığını duyunca elbiselerimizi 
giyip taziyede bulunmaya gittik... Eve varıp içeriye girdiğimizde, avluda oturup toplandıklarını ve ağladıklarını, 
eşeğin de bunların ortasında uzanıp yatmış olduğunu gördük... O zaman komşunun eşeğinin öldüğünü anladık. 
Sonra komşumuza: 

"Ne oluyor, niçin ağlıyorsun?" diye sorduğumuzda: "Eşeğim öldü" dedi. Sonra amcam, komşumuzu ya- 
tıştırmak için şakayla şöyle demiş: 

"DE Kİ EŞEĞİN BENİ ÖLDÜ, BENİM EŞEĞİM DEĞİL! ÇÜNKÜ EĞER SEN ÖLSEYDİN, O EŞEK PİRESİNİ BİLE 
ISIRMAZDI... ÖYLE İSE SEN EŞEĞE AİTSİN, EŞEK SANA AİT DEĞİL." 

Bu da bizlerden bir kısmının bir tür özel alinasyonu; "eşek sebebiyle alinasyon!" 

Ahlakçı sosyalistler şöyle diyorlardı: 

Burjuva para çarpmış kimsedir. Yani paranın varlığını kendi insanlık özünün varlığının yerinde hissedip 
düşünen; mevcut bütün değerleri kendisinin var olmasından değil de aksine kendisinin varlığında bulan kim- 
sedir! 

Kendi sosyal yapımız, anlaşmamız ve sözleşmemizde de -ince düşünelim, dikkatli olalım- zengine ve 
para eşeğine hürmet edip saygı göstermek, fakiri ise aşağılayıp hakir görmek, hatta elimizin altındaki değersiz 
bir insan olarak kabul etmek alışkanlığı vardır. Böyle fakir veya yoksul birisi zengin olduğunda, bizim gözü- 
müzde aziz, muhterem ve saygıdeğer bir konuma yükseliyor. Bu "para" vasıtasıyla "aline" olmaktır. 

Kur'an'da Allah Teâlâ faiz hakkında şöyle buyuruyor: 

"FAİZ YİYENLER, ANCAK ŞEYTANIN DOKUNUP ÇARPTIĞI KİMSENİN KALKTIĞI GİBİ KALKARLAR... " (Ba- 
kara, 275) 

"Şeytanın dokunup çarptığı kimse" ifadesinin tam karşılığı şudur: 

Şeytan onu deli divane yapmıştır. Yani para onun varlığına girmiş, para aklını almıştır. Düşündüğü, hisset- 
tiği sadece para olmuştur. Böyle kişilerle ilgili en iyi misalleri biliyor ve görüyorsunuz. Onların hayatında, ahlakçı 
sosyalist ekol veya doktrinlerin burjuvazi hakkındaki ve burjuvazi ve para sebebiyle meydana gelen insan alinas- 
yonu hakkındaki görüş ve bakış açılarını gözlerinizle görebilirsiniz. Böyle tipler, ahlakçı sosyalistlerin ideolojisinin 
gözle görülür örnekleridir. 

İnsan, başka şekillerde de aline olur: 

Benim kendilerini takdir ettiğim ahlakçı sosyalistler, "zabitliği" de insanı aline yapan sebep ve etkenler- 
den sayıyorlar. İslam'da bu hastalıkla ayrıca mücadele edilmiştir. (Her ne kadar kökünden sökülüp atılmamış ve 
Hinduizm ve Hıristiyanlığın etkisiyle İslam toplumlarına sirayet etmişse de) biz bu hastalığı algılayamıyor ve 
anlamıyoruz. Avrupalılar iyi anlıyorlar. Onlar görüyorlar ki binlerce Hıristiyan genç kız, daha gençliklerinin baş- 
langıcında parmaklarına yüzük takmışlar. Süsleri yok, rahibe olarak örtü takıyor, tespih kullanıyor ve uzun mavi 
elbise giyiyorlar. Bu ne demek? 

Parmaklarında izdivaç yüzüğü olan bu hanım kızlar niçin böyledirler? 

Onlar İsa ile evlenmişler, Tanrı ile izdivaç etmişler! 

Hâlbuki kız ve erkek cinsel eğilimi olan ve birbirleriyle evlenmesi gereken birer insandır. Bilindiği gibi, 
2000 yıl önce Filistin'de ölmüş olan bir insanla şimdi Buenos Aires ve Kuzey İrlanda'da evlenen bir hanım kızın 
his ve düşünceleri donmuş ve yakıtı bitmiştir. 

Bıyıklı ve sakallı bir kişinin yerine Tanrı ile evlendiğini ileri süren bir kadın "cin çarpmış" bir kadındır. 

Üç eşeğini kaybeden adamın hikâyesini duymuşsunuzdur: 

Bu adam mescide gider ve âdet olduğu üzere minberden ilan etmesi için hocadan ricada bulunur. Hoca 
gönül ehli birisidir; vaazının sonunda şöyle der: 

"Ey cemaat! Güzel sesi sevmeyen var mı?" 65 

Kutsal bir eşek (zahitlik taslayan cahil) ayağa kalkar ve: 

"Ben" der! 

Sonra yine sorar: 



YAZILAR 66 



"Dünya malından kim bıkmıştır?" 

Başka bir kutsal eşek kalkar ve: 
"Ben" der. 
Daha sonra: 

"Güzel yüzü kim sevmiyor?" diye sorar. 
Bir üçüncü kutsal eşek kendisini tanıtır: 
"Berbat!" 

Hoca eşeğini kaybeden ve orada bekleyip duran adama şöyle seslenir: 
"Her üç eşeğin de bulunmuştur, al ve git!" 

Hafız-ı Şirâzi, zühdün, aline zahidin beynini nasıl sersem ve budala yaptığını ne de güzel anlatıyor: 
"Rintlerin nasihatçisini ki 'Tanrının hükmüyle savaşır Onun beynini kurumuş görüyorum; yoksa kadeh 
tutamıyor mu?!" 

ZÜHTPERESTÜK NİÇİN ALİNASYONDUR? 

Çünkü insanın en temel fıtratı, özü ve güdüsel boyutlarını yadsıyor veya onu karıştırmaya ya da bozmaya 
gayret ediyor. O vakit bu boyutları ve ruhsal organları olmayan insan artık insan değildir. O ancak melektir. 
Melek ise kendisini düşünüp hissedemez; zira melek insan değildir. 

Bana göre kimi zaman inanç insanı aline yapıyor. Bilhassa eski kültürlerde ve Doğu'da insanı özellikle de 
inançlarla, "tasavvuf! mezhep ve akımlar", "riyazet" ve "aşk" ile aline yapıyorlardı. 

"Tasavvuf dini"nde vahdet-i vücut, "Tanrı" vasıtasıyla insanın alinasyonu dur. Hallac-ı Mansur, kendisini 
gerçekten Allah olarak buluyor ve cübbesinin altında Allah'tan başka hiç kimseyi düşünmüyordu. Yani "Ben 
Allah'ım!" dediği zaman maksadı, "Ben yokum, sadece Allah vardır." demek idi. Böyleleri: "Allah bize girmiş- 
tir." diyorlardı. 

Bir tür itikadi bir sapma olan böyle bir duygu, insanın kendisini Allah olarak hissetmesine sebep oluyor. 

Psikolojide özel bir yeri olan dinsel delilik, Hafız'ın ifadesiyle şudur: 

"Göğsüm "dost" ile öyle doldu ki 

Kendi varlığım kayboldu içimden" 

Böylece aşk da insanı aline ediyor, yabancılaştırıyor. Sevgili, âşığın müstakil şahsiyetinin ve ben'inin yeri- 
ne geçiyor. Âşık kendisini, özünü ve fıtratını onda, maşukta, sevgilide buluyor. Leyla ile Mecnun öyküsünde 
okuduğumuza göre büyük hacamatçı, Leyla'ya bıçağını vurduğunda Mecnun'un feryadı yükseliyor ve Mecnun 
şöyle diyordu: 

"Korkuyorum hacamatçı, eğer bana hacamat yaparsan 

Neşteri Leyla'nın damarına vurursun." 

Bundan dolayı alinasyon, hakiki kişiliğin yok olup bozulması, yani yabancı bir şahsiyetin (insan veya başka 
bir şeyin) insana girmesi ve insanın o yabancı kişiliği kendisi olarak hissedip algılaması halidir. Ne var ki benim 
söylemek istediğim şey, biz Doğulular, İranlılar, Hintliler, Afrikalılar ve Müslümanların içine düştükleri alinasyon, 
bunlardan daha vahşi, ilkel ve tehlikeli; bunlardan daha açık, gözle görülür ve daha çok ola gelen alinasyondur. 
Bu, teknokrasi sebebiyle meydana gelen alinasyon değildir. Biz makine aracılığıyla aline olmamışız. Makine ve 
teknik işin içinde yoktur. Bürokrasi işin içinde yoktur. Az sayıda kurum, az sayıda memur ve işçi insanı bürokrati- 
ze edemiyor! Burjuvazi de bizi aline edecek boyutlarda değildir. Bütün bunların aksine bizim duçar olduğumuz 
ve hepsinden daha ağır ve daha tehlikeli olan alinasyon, kültürel alinasyondur. 

KÜLTÜREL ALİNASYON NE DEMEKTİR? 

Alinasyonun ne şekilde olursa olsun insanın, kendisi olarak başka bir şeyi veya kimseyi hissetmesi ve 
kendisinin yok olmasından ibaret olduğunu, yani böyle bir insanın kendisi olarak hissettiği şey, -ister para ve 
makine olsun, ister 345. gişe olsun, ister züht ve sevgili olsun, isterse eşek olsun- hiç fark etmez. Sadece şahsına 
ve zevke bağlılıkta fark vardır. 

Kültürel alinasyonu anlayabilmek için önce kültürün tanımını bilmek gerekir. 

Öyleyse kültür nedir? 

Kültürün çeşitli tanımlarım yapmak istemiyorum. Yapılmış olan tüm kültür tanımlan hemen hemen söy- 
leyeceğim şu tanıma girer: 

Kültür, bir milletin tarih boyunca biriktirdiği sembol, işaret, âdet, gelenek ve toplumsal hareket tarzları 
biçiminde ortaya çıkan manevi, sanatsal, tarihsel, edebî, dinî ve hissî tezahürlerin toplamından ibarettir. Bu 
birikimler, o kavmin dertlerini, istek ve ihtiyaçlarını, sosyal özelliklerini ve ekonomik yapısını izah ederler. 

Ben, kendi dinimi, kendi edebiyatımı, kendi duygulardı, keder ve ızdıraplarımı, dertlerimi ve ihtiyaçları- 
mı düşündüğüm zaman, gerçekte kendimi düşünüyorum. Benim bireysel değil, toplumsal ve tarihsel özüm, bu 
kültürün doğup ortaya çıktığı kaynaktır. Dolayısıyla kültür, benim toplumumun, tarihin varlığı olan yapının tecel- 
lisidir, yansımasıdır; fakat özel şartlan olan kendine özgü tarihsel dönemde yer alan, farklı kökeni olan, maddi, 



YAZILAR 67 



ekonomik ve sosyal yapının meydana getirdiği özel dertlere, düşüncelere, anlayış ve eğilimlere alışmış bir top- 
lumda birtakım sahte taktikler, o toplumun kültürünü zihninden siliyor. Sonra başka bir zamana ve tarihsel 
döneme, başka bir ekonomik sisteme, başka sosyal ve siyasal bağlara ait olan kültürü benim kültürümün yerine 
yerleştiriyor. Artık ben kendimi düşünmek istediğim zaman, başka bir toplumun kültürünü kendi kültürüm 
olarak düşünüyorum; o zaman kendime ait olmayan dertlere muhatap oluyorum. Benim kültürel, felsefi ve 
sosyal gerçekliğimle uyuşmayan problemlerden dolayı feryadı figan ediyorum. Neticede o topluma ve o toplu- 
mun sosyal, ekonomik, siyasal ve tarihsel şartlarına ait olan, bana ait olmayan idealler ve ızdıraplarla karşılaşıyo- 
rum. Fakat o dertleri, ızdırap ve idealleri kendi dert, ızdırap ve ideallerim olarak görmeye başlıyorum. 

Böylece ben, başka bir kültür vesilesiyle veya sebebiyle aline olmuşum demektir. Siyah derilinin Afri- 
ka'da, Berberinin Kuzey Afrika'da, İranlı ve Hindistanlının Asya'da, kısaca her birinin kendine has olmasına karşın 
şimdi bambaşka bir konumları vardır; fakat bunlar şimdi kendilerinde, kendi dert ve ızdırapları olarak, Orta- 
çağ'dan, 16. yüzyıl Rönesans'ından, 17. yüzyıl Aydınlanma hareketinden (18. yüzyıl bilimciliğinden), 19. yüzyıl 
ideolojiler çağından ve Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının ardından gelen kapitalizm dünyasından sonraki dert 
ve eziyetleri buluyorlar, (s. 188-193) 



PARA VE ZÜHT 
PARA 

Her iki konu, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin başından beri mücadele ettiği, Hz. Ali kerremallâhü 
veçhenin şiddetle savaşını verdiği konulardır. İslam tarihinde İslam'ın doğal ahlakının temeli, -Hıristiyanlıkta, Ve- 
dacı ve Budacı dinlerde var olan- aşırı inziva ve zühde yönelmeyle mücadeleye ve aynı şekilde insani ruhları 
maddiyata boğulmaktan kaçındırmaya dayalıdır. Sonra İslam maddi kanaati de övüyor, destekliyor; ama bugün 
biz kanaat meselesinin, dünya düşkünlüğünün mahkûmiyeti ve insan bireyinin paraya yönelmesinin mahkûmi- 
yeti meselesinin dünyadan bir tür bıkma ve bir tür Hıristiyan, Vedacı, Budist ve Hindu kulların aşırı zahitliği oldu- 
ğunu zannediyoruz. Hâlbuki İslam'da maddiyat telakkisinin niteliği, 19. asır sosyologlarının insanın parayla aline 
edilmesi hakkında yaptıkları bir tür tefsir veya yorum olduğunu göstermektedir; çünkü Hıristiyan zahitlerle sufi 
meşrepli Hint zahitleri, mutlak anlamda tabiattan bıkkındırlar, mutlak anlamda maddeden nefret ederler, mut- 
lak anlamda bütün doğal insani güdülerin ezilmesi gerektiğine inanırlar; ayrıca bütün içgüdülerin öldürülmesi 
gerektiğine, insanın, onu kendisine çeken her şeyle bağlarının kesilmesi gerektiğine inanırlar. 

Buda şöyle feryat ediyor: 

"Kadın ve evlatla bağı değil, pekiyi nasıl bir bağı? 

Dostla bağı mı? [hayırl ; bütün bağlarım kes! Bütün anlaşmalarını iptal et, düşündüğün her ne varsa ar- 
tık düşünme. Gergedan gibi tek başına sefer yap; hırs gitmiş, arzu gitmiş, aşk gitmiş, kadın ve evlat düşüncesi 
gitmiş, dostla bağ gitmiş, ülkeyle bağı kaybetmiş... Gergedan gibi yalnız başına sefere çık, her türlü bağdan 
kurtul, özgürleş! Her türlü bağdan kurtuluş, bu dünyadaki her şeyden ve herkesten her türlü bağdan kurtu- 
luş... Gergedan gibi tek başına sefere çık!" 

Budur mistik Hint zahitliğinin mesajı. Mesihçi zahitlik ve dünyadan kaçma şöyle diyor: 

"Tanrı, bir erkeğin veya kadının evlendiğini gördüğü zaman ondan ümidi kesiyor; zira insanların Tan- 
rı'yla evlenmesi gerek." 

Bu ne anlama geliyor? 

Tanrı neden kadınla erkeğin görüşmesi ve evlenmesinden korkuyor? 

"Çünkü kadın ve erkek arasındaki ilk bağın anısı onun zihninde çağrışım yapıyor, o da Âdem ile Hav- 
va'nın bağıdır. Sonra bu iki kişinin evlilik ve bağının ilk başkaldırıyı meydana getirdiğini ve şeytanın oyuncağı 
olan Havva'nın Âdem'i isyana teşvik ettiğini hatırlıyor. Dolayısıyla Tanrı daima, insanlardan, erkek ve kadın- 
lardan parmaklarında Tanrı ile izdivaç yüzüğünü taşımalarını bekliyor." Hıristiyan kız kardeşlerin, bacıların 
parmaklarında yüzük görürüz. Bu şu demektir: 

"Biz artık erkekle evlenmekten vazgeçtik." Onlar erkek yerine daha büyük bir aşkla evlendiler. Hıristi- 
yanlıkta Tanrı, bir insanın başka bir insanla bağını, bir nimete olan ilgisini kesmesini görmekten mutluluk duyu- 
yor; zira yeryüzünde her bağ kesme, gökyüzünde bir bağ kurmadır. Bu, Saint Augustinus'un sözüdür. 

Bu tür zahitlik, kanaate ve İslam Peygamberi, Hz. Ali ve Ebuzer'in altınla yaptığı mücadeleye dayanmak- 
tan başka bir şeydir. Çünkü başka bir makamda, Kur'an'ın bütün teveccühünün tabiata olduğunu, maddi nimet- 
lere olduğunu, bütün ilanının, "Bunca güzelliği, bunca nimeti size bıraktım." şeklinde olduğunu görüyoruz. 
Bunları kim haram kılmış? 

Kur'an şöyle diyor: "Gidin, yeryüzünü, gökyüzünü ve denizi irdeleyin." Kur'an maddiyatı maruf ve hayır 
olarak isimlendiriyor. Fakat başka bir yerde de ahlakımızın temelinin kanaat üzere, para ve altın biriktirmekten 
kaçınma üzerine olduğunu görmekteyiz. Bu, insanın ayni ve maddi hayata ilgisi meselesi değil, para düşkünlüğü 
meselesidir, yani 19. yüzyıl ahlakçı sosyalistlerinin bahsettiği hastalık meselesi. 



YAZILAR 68 



Sosyalist kime denir? 

Sosyalist, ekonomiyi toplumda asil ve asıl bilen kimseye denir. (Sosyalist), insanlığın bütün alt yapısını, 
dinin, mezhebin, maneviyatın, ahlakın, sanatın ve ede-biyatın, yani her şeyin alt yapısını ekonomi olarak görü- 
yor. Ne var ki yine de bugün insanın en büyük hastalığının paracılık olduğunu söylüyor. Bunu dünyadan ve 
tabiattan bıkmayla, yani zühtle karıştırmamak gerekir. Çünkü islam ve İslam Peygamberi, yeryüzünün doğusu- 
nun tarihinde ve İslam tarihinde zahitlikle şiddetli bir savaşını vermiş kimsedir. Abdullah b. Amr b. Âs -Amr b. 
Âs'ın oğlu- başka iki kişi ile birlikte Hıristiyan propagandasının tesiri altında Peygamber'in huzuruna gelerek: 

"Biz bütün yaşamımızı, geçimimizi, paramızı, yani her şeyimizi Allah yolunda bağışlamak istiyoruz." 
dediler. Peygamber, şöyle dedi: 

Nereden yiyecek, geçineceksin? Dediler ki bizim yememiz bir şey değildir; bir günde bir lokma ekmek ve- 
ya badem yeriz. 

Doğal olarak Peygamber bunu reddetti ve şöyle dedi: "Ben Peygamberim, yatıp uyuyorum, çalışıyorum, 
zevk alıyorum, evleniyorum, yemek yiyorum, mücadelemi yapıyorum, ibadetimi de yapıyorum. O halde sizin 
bu işe dalmaya hakkınız yoktur. 

Abdullah b. Amr bin Âs yine bir gün Arabistan'da nüfuzu olan Hıristiyan rehberlerin propagandasının et- 
kisi altında, Hıristiyanlığın her zaman tebliğ ettiği gibi kendisini şeytanın ümit kaynağından koparmaya, fikrinin 
rahatlaması ve Allah fikrinin de bu durumdan rahatlaması için kendisini hadım etmeye karar verdi. Fakat İslam 
Peygamberi onu şiddetle bundan men etti. Bu, İslam Peygamberi'nin başından beri sahip olduğu korkulardan 
biri, büyük dünya dinlerini çöküşe ve insanlığı zillet ve adiliğe sürükleyen zahitlik, ruhbanlık ve inziva ile dün- 
yadan el etek çekmenin dirilmesi olmuştur. 

İslam Peygamberi, İslam'ın tarihinde, dininde, toplumunda, ümmetinde, bu hastalığın tekrar mantar gibi 
çıkıp gelişmesini istemiyordu. Hz. Ali kerremallâhü veçhede defalarca züht düşkünlüğünü aşın bir biçimde tebliğ 
eden subaylarıyla sürekli mücadele ediyor, hatta onları iyi yemeye, iyi giyinmeye ve iyi yaşamaya teşvik ediyor. 
Fakat Hz. Ali, halife olunca gelince bakıyor ki toplum paracı olmuş. Hakikat âşıklarının ve Peygamber'in pâk 
ashabının bir kılıçtan, iman ve paklık dolu gönülden başka hiçbir şeyleri yokken, şimdi artık o Medine yok; şimdi 
bütün dünya malı, savaş ganimetleri, zekât, çok miktarda Medine'ye dökülüyor; maddi kazanımlar getiren ma- 
kam ve mevkiler onlara bol miktarda arz ediliyor. Gönüllerinde paraya, para biriktirmeye, altın biriktirmeye, 
servet biriktirmeye heves etmek yeşermiş. Peygamberin bir sahabisi Abdurrahman bin Avf radiyallâhü anh 
yayla köşkü yapıyor! Bu, sıra dışı bir olaydır.". 

Peygamber zamanında Halit b. Velit radiyallâhü anh, Hıristiyan kabile reislerinden birini esir almıştı. Onu 
Medine'ye getirmek istiyordu; çok aristokratik bir elbisesi (cübbe veya entari) olduğunu gördü. Bu elbise, Pey- 
gamberin ashabı için o kadar ilginçti ki önce elbiseyi adamın üzerinden çıkarttı ve bakması için Peygambere 
gönderdi, sonra kendisini getirdi. Bütün Araplar ve Peygamber ashabı hayretle bu kumaşa "ne kumaşıdır" diye 
dokunuyorlardı! Hz. Peygamber, 

"Sad b. Muaz'ın cennetteki pamuklu elbisesinin veya şalının bundan daha güzel" olduğunu söyledi. 

Böyle bir kumaş parçasını kendileri için seyre değer bulan bu insanlar, yirmi veya otuz yıl sonra şimdi yeni 
ortaya çıkmış paraya erişmiş yeni bir sınıf -bugünün deyişiyle amburjuvaze- meydana getirmişlerdir. İslam top- 
lumunun bir rehber zümresinde soylu, aristokratik yaşam izleri, aşın tüketim izleri ve paracılık izleri meydana 
gelmiş olup artık İslam rehberliği, İslam'ın hakikati, bu öğretinin ruhu ve manası tamamen paranın altında sön- 
mektedir. Hz. Ali bununla mücadele ediyor; İslam rehberleri İslam toplumundaki bu taze olayla sert bir şekilde 
mücadele ediyorlar; dünyaya yönelme ve tabiata yönelme, yani yeryüzündeki maddi hayatla değil. Bu ikisinin 
birbiriyle hiçbir ilgisi yoktur. 

Ahlakçı sosyalistler, yani ekonominin asıl olduğuna inananlar şöyle diyorlar: "Günümüz insanı, ürettikçe 
ve servet biriktirdikçe para karşısında bozuluyorlar." 

PARA KARŞISINDA NASIL BOZULUYORLAR? 

Şu şekilde: Tıpkı divane gibi, tıpkı kendini makine hisseden hasta gibi insan paraya çarpılmış, paracı olu- 
yor ve kendisini "İNSANİ BEN" yerine "PARA BENİ", "ALTIN BENİ", "ÇEK BENİ", "POLİÇE BENİ" olarak algılıyor. 
Ne şekilde? 

Ben sağlam ve doğal bir biçimde insan olduğum zaman, kendimi, irade sahibi, istidat sahibi, özsel güçler, 
manevi kuvvetler, büyük maddi ve manevi yetenekler sahibi olarak hissediyor, algılıyorum, insani sorumluluğu- 
mu hissediyorum, imkânlarımı hissediyorum. Ama ben paracı olduğum için artık kendimde insani duygu, kudret, 
imkânlar ve güçlülük hissetmiyor, güçlülük, imkânlar, duygu, değer, erdem, saygı ve hürmeti -her şeyi- kendi 
insanlığıma mensup yapamıyorum; bilakis paraya mensup kılıyorum. 

Para tarafından aline olunan insan, yani para çarpmıgg>lan kişi, kendisi yerine parayı hisseder. Onun var- 
lığı, mevcuduyla eşittir; kendi yerine mevcutluğunu hissediyor; banka hesap numarasına baktığı zaman, kendisi- 
ni aynada gördüğü zamankinden daha çok kendine dönüyor; aynanın önünde durduğu zaman, ne ve kim olduğu 
bilinmeyen, hiçbir zaman düşünmediği ve tanımadığı, hiçbir zaman meşgul olmadığı anlamsız meçhul bir gölgeyi 



YAZILAR 69 



hissediyor; fakat mevcut banka hesabına baktığı zaman, bütün varlığını, bütün şahsiyetini bir yerin dünyasında 
hissediyor. 

Niçin? 

Çünkü aynadaki o tasvir, resim veya görüntünün içeriği boşalmış ve onun içine para ve bankasal bir 
varlık dökülmüş. Bu yüzden insan altına dönüşüyor; insan çeke dönüşüyor; kredi, para, bono, poliçe, hisse 
senedi gibi şeylere dönüşüyor. Bunlar, insanın fıtri hususiyetlerinin yerini alıyor; öyle ki kişi artık bütün insani 
erdemleri ona nispet ediyor. 19. yüzyılda ve o yüzyıldan şu ana kadar -yüz yıl geçiyor- insanın para düşkünlüğü- 
nün anlamı budur. Fakat bu teknik süratle bin yıl geçmesi gerekir. Günümüz insanı 19. yüzyıl insanından bin kat 
daha fazla paracı olmuş, para tarafından çarpılmıştır. 19. yüzyılda kapitalizmin izleri, paracılığın, parayla aline 
olmanın ve burjuvazinin eserleri, henüz yeni meydana gelmişti; ama şimdi kapitalizm zirve noktasını da aşmış 
durumdadır. 

ZAHİTLİK 

Zühde yönelme, zahitlik, insanı kendisine yabancılaştırır. 

Neden? 

Alinasyon ve kendine yabancılaşma hastalığına şöyle mana vermiştik: 

"İnsanın kendisini tam anlamıyla hissedip algılamamasına, kendi yerine başka bir şeyi hissedip algıla- 
masına sebep olan her etken ve her durum." 

İnsan para düşkünlüğü meselesinde kendini algılamıyor, kendi yerine parayı hissedip algılıyor; kendi var- 
lığını bulmuyor, kendi yerinde paranın varlığını bulup idrak ediyor. Ancak zahitlik, yani Katolikliğin tebliğ ettiği 
ve eski dinlerin tebliğ ettiği züht, insanın alinasyonunu icat ediyordu; doğrudur da. Tasavvuf bir tür alinasyon- 
dur. Vahdet-i vücut, beşerin en büyük alinasyon hastalığıdır. 

Niçin? 

Diyor ki: Zahitliğin hedefi, insandaki (cinsel içgüdüler, şöhret içgüdüleri, servet arzusu, saadet arzusu, çe- 
şitli zevklere meyil gibi) insani içgüdüleri öldürmek ve bütün bu muhtelif istidatları, bütün bu çeşitli içgüdü ve 
dürtüleri tek bir meyil ve arzuya dönüştürmektir; bütün bu eğilim, arzu, bağ, yetenek ve ihtiyaçlar zahitlikle 
tıraşlanıyor, yontuluyor, bütün dal ve yapraklar zahitlik makasıyla kesiliyor ve bir eğilime, bir bağa dönüşüyor; o 
bağ da insanın imanı ve inancıyla bağıdır. Diğer bütün kuvvelerini tatil eden bu insan aline oluyor, isterse kutsal 
bir iş vasıtasıyla olsun. Artık doğal insan, Allah'ın yarattığı gerçek insan değildir. Biz, ne mutlu ki kendi tarihi- 
mizde bu meseleyi Avrupa'da gündeme getiren kimselerden daha iyi örneklere sahibiz. Bizim Hallaç Mansur gibi 
vahdet-i vücutçularımız bir insanın zahitlik veya irfâni bir aşk vasıtasıyla nasıl tam olarak aline olabileceğini gös- 
termektedir. 

Hallaç, "Enel Hak" diyor. 

Kabul ediyorum ve onun zamanının hâkim ve fakihlerine hak vermek istemiyorum. Hallaç "Enel Hak" de- 
diği zaman doğru söylüyor ve ilahlık iddiasında bulunmak istemiyor. Demek istiyor ki "Ben yokum, sadece Hak 
vardır." "Benim bu elbisemin içinde Allah'tan başka kimse yoktur." dediği zaman gerçekten bunu hissediyor- 
muş; Tanrı olduğunu hissediyormuş ve "ben"i hissetmiyormuş. Kendisini Mansur Hallaç'ın oğlu Hüseyin olarak 
hissetmiyormuş; kendisini "Allah" olarak hissediyormuş. Bu göstermektedir ki irfani ve sufiyane zahitlik, gerçek- 
ten de kendine özgü ruhsal bir hastalıktır. Bu hastalık, insanı özel bir duruma dönüştürüyor, bir fikri insanın 
insan olmasına dâhil ediyor, bütün beşeri özelliklerini öldürüyor; insanı olmadığı bir şeye dönüştürüyor; öyle 
ki artık o kendisini tanımıyor, hissetmiyor, algılamıyor, kendisine yabancılaşıyor, kendisinin, özünün yerine 
"0"nu hissediyor. "O" her kim olursa olsun, bu birey onun vasıtasıyla aline olmuştur, bu düşünce vasıtasıyla 
aline olmuştur. BU YOLLA VAHDET-İ VÜCUT RUHSAL AÇIDAN, İNSANIN BİR DÜŞÜNCEDE, İNSANİ FITRATLA 
UYUMLU OLMAYAN GAYR-İ TABİİ, CİNNET GETİRİCİ BİR AŞK VEYA ZÜHTTE BOĞULMASI VESİLESİYLE YABANCI- 
LAŞMASIDIR, ALİNASYONUDUR. O vakit o kişi faraza mutlak nur da olsa, her halükârda artık insan değildir, her 
halde aline olmuş olup kendi vücudunu, endamını, mahiyetini, şahsiyetini idrak etmez, algılamaz; Tanrı'nın, 
tabiatın, fıtratının gerektirdiği bütün içgüdüleri, özellikleri, ilgi ve yetenekleri kaybeder. 

Bu yüzden insan bazen içgüdüleri ezen ve öldüren zahitlik vesilesiyle, bazen de irfani ve sufiyane aşklar 
vesilesiyle aline olur, yani "kendi dışında", kendisi olmayan bir şeye dönüşür, (s. 230-236) 



Kaynak: 

ALİ ŞERİATİ, Kendisi Olmayan İnsan, Fecr Yay.,2010, İstanbul 



YAZILAR 70 



CAMUS VE FELSEFESİ 

İnsan daima aşkın olana ulaşma çabası, ızdırabı ve aşkına sahip olmuş ve her zaman zihninde, 
her yönden ideal iyiliklere sahip aşkın bir insan olmuştur. 

İnsan, tefekkür ve riyazetle olması gereken insan olmak ve kendini olması gereken âleme 
eriştirmek istiyor. 

Eflatun'un sözüyle o misaller/ideler âlemidir ve insanın kendi tarafına doğru gitmesi için ona 
sürekli vesvese veren o aşkın, misaldir. 

Lukres (Titus Lucretius Carus-Çev.) şöyle diyor: 

Eflatun insanın aşkınlığım ve tekâmülünü sarsan ve insanın düşük tabiat âleminden yüksek 
misal âlemine, adi varlıktan misalî varlığa meylini, Tanrı'nın iradesine bakmaksızın ve tabiat ötesi 
güçlerin yardımına dikkat etmeksizin açıklayan ilk kişidir. 

Bu bakımdan Lukres, Eflatun'u, insanın fizik ötesi kaydından en büyük kurtarıcısı, insanı tabiat 
tanrılarının tasallutundan kurtaran en büyük kişi olarak görmektedir. Lukres, en büyük hamleleri tan- 
rıların yeryüzünde kurdukları düzene yapıyor. Albert Camus, Lukres'i en büyük üstadı olarak biliyor ve 
Camus'nun en büyük kitabı "İSYANKÂR İNSAN" veya "BAŞKALDIRAN LNSAN"dır. 

Camus ve Lukres'in isyanının farkı: 

Lukres tanrıların var olduğuna ve insanın kaderine müdahale ettiklerine inanmaktadır. Fakat 
tanrılara karşı kendi isyanını, başkaldırısını inkâr etmiyor. Buna dayalı olarak Lukers'in başkaldırısı 
mantıklıdır; zira tanrıları insan hakkında zulüm yapmakla itham ediyor ve şöyle diyor: Ben tanrıların 
mabetlerinde taundan ölen binlerce insan ve çocuk gördüm. Sonra: 

"Bu çocukların ölmelerini gerektiren ne günahları vardı?" diye feryat ediyor. Bu zulümdür. Bir 
kimseyi kusur işlemeden veya günahsızca incitirsek zulmetmiş olmaz mıyız? 

Acaba herkes bu çocukların günah işlemediklerine inanmıyor mu? 

Dolayısıyla insan adaletin yerleşmesi için tanrılarla savaşmalıdır; zira tanrılar bu düzeni insana 
onun müdahalesi olmaksızın yüklemişlerdir. Fakat Camus'nun isyanı başka türlüdür. 

Camus'nun Lukres'in sahip olmadığı bir sorunu vardır. Lukres'in isyanı mantıklıdır; çünkü 
Lukres tanrılara inanmaktadır ve onlara karşı başkaldırıyor. Oysa Camus, inanmadığı halde Tanrı'yı 
suçluyor! 

Camus, Lukres'in bu isyanını alıyor ve Başkaldıran İnsan kitabında Lukers'ten daha şiddetli bir 
biçimde tanrılara saldırıyor ve Mesih'e sövüyor; fakat sonunda bunun karşısında şöyle bir soru ortaya 
çıkıyor: 

Yoksa sen tanrılara inanıyor musun? 

Hayır, diyor. Bu soru karşısında şu ortaya çıkıyor: 

Niçin var olmayan bir şeyi itham ediyorsun? 

LUKRES, İTHAM ETTİĞİ KİŞİYE SAHİP; FAKAT SEN ZULMÜ AÇIKLIYOR VE YOK DEDİĞİN BİR KİM- 
SEYE İSNAT EDİYORSUN! 

Dolayısıyla Camus'nun isyanı, başkaldırısı, hiçe karşı bir başkaldırıdır. Lukres'in başkaldırısı ise 
var olan bir kimseye karşıdır. Lukers şöyle diyor: 

Din, aksak adımlanınız altında ufalmıştır. Biz tanrılara rağmen göklere kadar yükselebiliriz (Bu 
Eflatun'un ideler dünyasına işarettir). Camus, "sen Tanrı'ya inanmadığın halde kime karşı başkaldırı- 
yor, isyan ediyorsun?" sorusuna çelişkili cevaplar veriyor ve diyor ki tabiatta şer vardır ve ben tabiat- 
ta var olan şerre karşı isyan ediyor, başkaldırıyorum. Sonra ona şu soruluyor: 

Peki Tanrı yoksa tabiatın bilinçsiz bir ürünü olan kötülüğe karşı isyan edilebilir mi? 

İsyan hep bilinçli bir irade karşısında olmalı değil midir? 

O halde eğer Tanrı olmazsa onun yerine tabiat geçmelidir; tabiat ise bilinçsiz olduğu için ona 
karşı isyanın bir anlamı yoktur. 57 Camus, bu sorular karşısında "Her halükârda kötülük vardır." diyor, 
"Ben o kötülükle savaşıyorum, onu kabul etmiyorum; kaderimi tabiata karşı kendim yaratıyorum. 
Bu bizzat isyandır." Fakat bu isyan değil, bir işe teşebbüstür. Bu bakımdan Camus'nun isyanı izah 
edilememekte ve havada kalmaktadır. Caligula (Hakikatte Camus'nun kendisi olan başkaldıran insan 



İsyan, bir şeyi irademize zorla yüklemek isteyen kimseye karşı başkaldırmamız demektir. 



YAZILAR 71 



kahraman), bir şehri vebanın kuşattığını ve insanların öldüğünü gördüğü zaman isyan ediyor, başkal- 
dırıyor; bundan dolayı insanı isyana teşvik etmek gerekir. 

Caligula önce insanların acıklı ve mazlumca öldüğünü görünce insana karşı merhamet hissedi- 
yor. Merhamet hissi, kötülük karşısında teslimiyetten ibarettir. Örneğin yetim bir çocuğa vurdukları 
zaman sadece merhamet hissine kapılırsak, çocuğun derdini paylaşmış olmakla birlikte zulümle de 
işbirliği yapmış oluruz. Bu işbirliği de gözümüzün önünde meydana gelen bu eylem karşısında sessizlik 
ve teslimiyet vesilesiyle gerçekleştirilmiştir. Bu nedenle insanların isyan etmeleri için insanın doğa 
karşısında mazlum olduğunu hissetmesi yeterli değildir; ayrıca bu adaletsiz düzen ve barışa karşı baş- 
kaldırmak gerekir. Camus şöyle diyor: 

"Ben bu işin kendisini başkaldırı olarak adlandırıyorum." Fakat onun zaaf noktası başkaldırının 
suçlanmasındadır; itham ise suçlu ister. Mazluma karşı şefkat her zaman zalime karşı ithamı gerektir- 
mez; o halde ne tür bir şey zalime karşı ithamı gerektirir? 

İsyan! 

Schopenhauer ve Nasır Hüsrev, insanın mazlumluğu hakkında feryat eden kimselerdir. Fakat 
asla Tanrı'yı ithama kalkışmamış, bilakis Tanrı'nın iradesine teslim olmuşlardır. Bundan dolayı Camus 
şöyle diyor: Hatta Lukres feryatlannda Tanrı'yı suçlamıyor; çünkü insan geçmişte ya kendinde cesaret 
bulamamış ya da dikkat etmemiştir. Bundan dolayı da Lukres bütün kitabında daima insanla dertleşi- 
yor; insanın acıklı yazgısından, insanın ölümlerinden ve insanın kendini kurtaramamasından bahsedi- 
yor. Fakat Tanrı'yı suçlamıyor; Tanrı karşısında isyan ve ithama başvurmuyor; Camus şöyle diyor: "İlk 
kez Caligula (Camus'nun kendisi) isyan ediyor." 

Lukres ne şekilde âlemdeki zulmü ve insanın hayattaki günahsızlığını ortaya koyuyor, itiraf edi- 
yor? 

Metterling şöyle diyor: "Tanrı bir kez yaratılışa, yaratmaya girişti ve insanı yarattı ve insanı 
yarattığı için dünyayı insana emanet etti." 

Lukres yirmi asır önce şunu söylüyor: 

"Tanrılar bize ne yardım ederler ne de hıyanet ederler." Yani vardırlar, ama kendi dünyaların- 
da kendileriyle meşguldürler ve bizimle bir işleri yoktur; bizim kaderimize bir müdahaleleri de yoktur. 
Lukres dini suçluyor ve dinin Tanrı'yla bağı olmayan insanı da Tanrı'ya yaklaştırdığını söylüyor. O hal- 
de din insanın boynuna dizgin vurmak isteyen ve dizginin ucunu tanrıların eline veren bir etkendir. 
Dolayısıyla Lukres Tanrı'ya karşı değil, dine karşı isyana kalkışıyor. Lukres, vebadan ölen çocukların 
ölümünden insanın zillet feryadını yükselttiği zaman kime hitap ettiğini biliyor. Fakat Camus kime 
hitap ettiğini bilmiyor; bu işi kimin boynuna yüklediğini bilmiyor; ondan 

"Bu zillet karşısında ne yapıyorsun ve kimi itham ediyorsun, tabiatı mı, insanı mı yoksa Tan- 
rı'yı mı?" gibi sualler soran kimseler karşısında hiç kimseyi suçlayamıyor; zira tanrılara inanmıyor ve 
bilinçsiz olan tabiat da insan da mazlumdur; peki kimi suçlayabilirsin? Ancak diyor ki ben ölünceye 
kadar bu kötülük ve cinayetle savaşacağım; yaşadığım sürece isyan edeceğim. Bu noktada şöyle diyor: 
"İSYAN EDİYORUM, O HALDE VARIM." işkence, cinayet ve zulümden bıktım; bıkkınlığımı sadece isyan 
ve feryatla ilan ediyorum ki cinayeti mahkûm edeyim. Fakat bunların hepsinin edebî sloganlar oldu- 
ğunu söylemek gerekir; çünkü hiçbiri mantıkta yoktur. Lukres'in isyanını mantıklı buldum; ama Ca- 
mus'nun isyanı, boşlukta atılan çığlık ve hiç kimseye karşı yapılan bir isyandır. Camus'un bütün 
eserlerinde böyle bir perişanlık, dağınıklık ve havanda su dövmek hissedilmektedir; her kitabı, sonraki 
kitabıyla külliyen çelişkilidir. Bu, tefekkürünü sağlam bir temel üzerine kurmayan perişan bir ruhun 
nişanesidir. 

Veba kitabında (vebalı, insan ve oran şehri varlıktır), "Rio"nun ve gerçekte Camus'nun kendisi- 
nin yaptığı feryadı "Panlu" da yapıyor. Fakat Panlu bir keşiştir, çünkü dine inanmaktadır, dindardır; 
insanın bu uğursuz yazgısı karşısında da kendine özgü bir izahı var, şöyle diyor: Bela ve zulüm Tan- 
rı'nın öfkesinin sembolüdür; ibadet, yakarış, riyazet ve itaatle Tanrı'nın iradesine teslim olmak gerekir 
(çünkü din hem Tanrı'nın varlığına hem de insanın yazgısına müdahaleye inançtır). Panlu bu cevabı 
vermeye mecburdur, her ne kadar Rio için bu cevap ikna edici değilse de; fakat her ikisi de vebayla 
mücadele için işbirliği yapıyor ve hatta Panlu Rio'dan daha çok işbirliği yapıyor. Burada Camus keşişin 
yakasını tutuyor ve diyor ki eğer veba Tanrı'nın iradesi ise niçin sen Tanrı'nın iradesinin sembolüyle 
benden daha çok mücadele ediyorsun? 



YAZILAR 72 



Yoksa Tanrı tarafından indirilen bir belayı önlemek isyan değil midir? 

Fakat her halükârda dindar olan Panlu ile dindar olmayan Lukres'in bir cevabı vardır; ama 
Rio'nun (Camus'nun kendisi) ne cevabı vardır? 

TANRI'YI İNKÂR EDENLERİN İNSANLARIN HER ZAMAN HAYATTA MARUZ KALDIKLARI VEBAYA 
KARŞI NE GİBİ BİR CEVABI VAR? 

HİÇ... Zira Tanrı inkarcılarının muhatabı doğa oluyor, doğa ise onların cevabını vermiyor; ne te- 
rennüm cevabı, ne yakarış ve niyaz, ne öfke ve ne de isyan cevabı; çünkü şuursuz ve kördür. Dolayısıy- 
la bilinçsiz ve kör doğaya karşı isyan ve ithamın bir manası yoktur. Bu sebeple Tanrı'yı inkâr edenler 
Panlu'dan daha zavallıdırlar; onların isyanı dinsiz Lukres'in isyanından daha kötüdür. 

Rasyonalizm Tanrı inkarcılarının cevabı mıdır? 

Tanrı'yı inkâr edenlerin Oran şehrinin (beşeriyet ve varlık) vebası karşısında düşündükleri tek 
yol şudur: 

Ne kadar çok çalışırsak, Oran vebasının nedenlerini ve ona neden olan yasalan bulma konusun- 
da o kadar çok ilerleriz. Dolayısıyla aklımızı (ration) çalıştıralım ki veba illetini, vebanın sebebini anla- 
yalım. Fakat vebanın çaresi yok. Bu vebalardan biri ölümdür. Ölümün sebebini hiç bilmeyen kimseyle 
tam olarak bilen kimse, ölümün eşit olarak kurbanıdırlar. Her bilmenin gereği güç yetirmek değildir. 
Örneğin kalp sektesinden veya tesadüfle ölen kimseler, bu tesadüfün beynin kılcal damarlarının par- 
çalanmasından kaynaklandığını ne bilsinler ya da böyle bir yazgıya tahammül etmede eşit olduklarını 
nereden bilsinler! Rasyonalizm (beşerî ızdırap ve sıkıntıların sembolü) veba karşısında bize sadece 
daha çok bilgi verir, güç değil. Bu bilgi bizim azıcık teskin olmamıza neden olur; fakat hiçbir zaman 
kurtuluş sebebi olmaz. Bu konuda Radha Krishnan şöyle diyor: 

"insanın işlediği o ilk günahtan (yaratılış felsefesi) dolayı bütün insanlar günahkârdırlar." Yani 
insan daima ızdırap çekmeye mahkûmdur, insanlıktan çıkması, yabancılaşması hariç. Mutluluk, içine 
düştüğümüz olduğumuz mevcut ızdırapların kalkmasından sonraki ızdırapsızlık dünyası hakkında bir 
aldatmacadan ibarettir. Yoksa mutluluk, ızdırap, sıkıntı ve hastalığın olmadığı bir yer değil midir? 

Fakat ızdırap ve kötülüğün olmadığı yer neresidir? 

Bu ne demek? 

Şu demek: Şimdi gördüğümüz ızdıraplar, her zaman bunları ortadan kaldırdığımızda ızdırapsız 
oluruz diye düşünmemize neden olmuştur! Ancak şunu bilmemiz gerekir: insanların ortadan kalkma- 
larıyla daha çok insanın doğması gibi ızdıraplar ortadan kalkınca da başka ızdıraplar doğacaktır. 

Ayakkabının ve ekmeğin olmadığı geçmişte Batı'nın ızdırapları yok muydu? 

Fakat bu durum şimdi olmadığı halde niçin şu anki medeni insanlar daha çok ızdırap çekiyor? 

İnsan hiçbir zaman sanatın her lahza kendisini yokluk semtine götürdüğü vebaya dönüştüğünü 
düşünmüyordu. Yahut bugün biz sınıfsız toplum yaratırsak insan ızdırap çekmez diye düşünüyor, 
böyle zannediyoruz; fakat biz bu toplumu yaratsak bile bu toplum tasavvur etmediğimiz ızdıraplara 
duçar olacak, sıkıntılar çekecektir. 

Sınıfsız toplum şudur: Herkes burjuva olacak; işçi de burjuvalaşacak. O zaman herkes, sözgelimi 
ekonomik ızdırabı olmayan, ızdırabı, refah ızdırabı olan Sadık Hidayet olacak. Hatta eğer insan ölümü 
ortadan kaldırırsa, bu defa da ölümsüzlük ızdırabı onu öyle rahatsız edecek ki ölümü arzu eder hale 
gelecek. Bu, insanın duçar olduğu ve daima kefaretini görmesi gereken ilk günahtır. 

Auguste Comte şöyle diyor: "Rabbani veya dinî devre son bulmuş olup bu dönemde biz dertle- 
rimize dışsal gerçekliklerin bilgisi temelinde çare bulmalıyız ve hayatımızı onlarla ilgili ilim ve bilgiye 
dayanarak inşa etmeliyiz". 

Albert Camus'nun bundan başka bir cevabı yok: Kendi akli rüştümüzle ve ilmin rüştüyle tabiat 
yasalarını tanımalı ve tabiat yasalarına dayanarak hayat acılarımızı teskin etmeli ve de hayattan duy- 
duğumuz mutlulukları ve yaşam imkânlarını artırmalıyız; fakat bununla birlikte insan bütün yüksek 
meselelerin varlığına rağmen ızdıraptan beri olmuyor. Veba özel bir ızdıraptan değil, mutlak ızdırap- 
tan ibarettir, insanın yazgısındaki ızdırabından ibarettir; buna göre ızdırapla mücadele etse de başka 
bir ızdırap ortaya çıkıyor. Fakat Camus yolunun sadec^ilim yolu olduğunu kabul etmek zorunda de- 
ğildir. O, ilmin bu sahte müjdelerine gönül bağlayacak yarı aydın değildir. O şöyle diyor: 

"Benim bundan başka bir cevabım yoktur. Camus'nun isyanı hangi kişinin isyanıdır. İlme gö- 
nül bağlayan kişinin isyan etmeye hakkı yoktur. Fakat feryat eden kişinin, ilmin müjde ve umutları- 



YAZILAR 73 



na tam olarak bel bağlamış olmadığı anlaşılıyor. Bir taraftan da kime karşı ayaklandığını bilmiyor ve 
bunun için "Ben rasyonalizmden başka bir yol gösteremiyorum ve hep isyan edip başkaldırıyorum." 

diyor; nerenin karşısında olduğunu söyleyemiyor. Camus, hiç kimse için dahi isyan etmek gerektiğini 
söylüyor. Camus'nun sözü şiirin güzel olması ölçüsünde mantıktan uzaktır. Bir insanın gerçekten 
ümitsizce feryat etmesi mümkündür; ama insanlara isyan edin, feryat edin denemez, hiç ve hiç kim- 
seye karşı hariç. Bu, itikadi bir mezhep veya ideoloji olarak kimseye arz edilemez. Jean Isoule'nin çok 
dikkat çekici bir sözü var, şöyle diyor: 

"Evrenin adaletsizliğe dayandığını, fakat insan iradesinin gücüyle toplumlarda adaletin yer- 
leştirilebileceğini söyleyen kimselerin sözüne inanmak, zehirli dalgaları olan okyanustan bir kâse 
tatlı su almak isteyen kimselerin çabası gibidir." Camus bu söze karşı çıkıp şöyle diyor: 

"Varlığın anlamdan yoksun olduğunu görmek, hayatı da anlamsız görmeyi gerektirmez." 
Bundan dolayı Camus, anlamsız bir varlıkta anlamlı bir hayat kurulabileceğine inanmaktadır; elbette 
anlamlı yapılabilir, ama onun için mana keşfedilemez. Yani dünyayı anlamsız sayarsak hayat da an- 
lamsızdır. Eğer tabiat hedeften yoksun ise insan hayatı da hedeften yoksundur. Camus'nun sözleri 
sebebiyle Avrupa'da bazıları Camus'nun egzistansiyalist olduğunu zannetmiştir. Hâlbuki o Sartre'a 
muhaliftir, fakat "insan anlamdan yoksundur" ve onun mahiyeti ve hakikati daha önce olmamıştır 
sözü yanlıştır. Camus'nun ümitsizliği Sartre'ın sözündeki "delaissement" 58 gibidir. Ben mitolojiyi insa- 
nın yazıya geçirilmiş bütün tarihinden daha değerli addediyorum ve kesin olarak bir beynin ve bir 
düşüncenin ürünü olduğuna inanıyorum; çünkü mitoloji ve efsane, modem ekollerden bile daha de- 
rindir. Hem mananın letafeti, hem derinlik, hem muhabbet vs. mitolojiyi meydana getirmiştir. 

Mitolojinin kahramanlarından biri mahkûm bir kahraman "Sisyphe"tir, kendisinden daha büyük 
bir kaya parçasını dağın dibinden tepesine taşımaya mahkûm olan bir kahraman. Fakat taşı dağın 
dibinden zirvesine yaklaştırdığı zaman taş düşüyor ve tekrar Sisyphe'in dönüp yeniden taşı yukarı 
götürmesi gerekiyor. Bu iş, yaratılışın başından beri devam etmekte ve Sisyphe bu işkencenin tekrar 
tekrar mahkûmu olmaktadır. 

Sisyphe kimdir? 

Daima tepenin üstüne varmaya çalışan, ama her zaman baştan başlaması gereken ve sonuçsuz 
bir tekrara mahkûm olan bir insandır. Her şey dönemsel bir hayattır, hatta zaman ve medeniyet de 
dönemsel oluyor. Camus, Sisyphe'in öyküsünde biraz çalışmış, şöyle diyor: Sisyphe dağın tepesine 
vardığı vakit ikinci kez taşı taşırken taş, birinci defakinden daha yukarı düşüyor, sonuçta başlangıç 
noktası da daha yukarısı oluyor ve yine aynı şekilde tekrar ediliyor. Bu tekrar bu şekilde yukarı doğru 
gidecek. Sadece bir filozofun Tanrı'yı varlıktan alıp çıkarmasıyla en büyük misyonu hayat için bir 
mana ortaya koymak, yani insanın inandığı yeni değerler tayin etmek ve ahlaki bir düzen kurmak- 
tır; ama maalesef Tanrı'yı ortadan kaldırmak isteyen filozofların Tanrı'dan yoksun bir ahlaki değer 
yerleştirme konusundaki bütün çabaları mağlup olmuştur. Bizzat kendileri de yenildiklerini söylü- 
yorlar. 

Albert Camus, Tanrı dışında ve Tanrısız manevi düzeni korumak isteyen insanlardandır. Gerçek- 
ten de Tanrı'yı yaratılıştan çıkaran kimselerin tamamı ahlak noktasında perişan olmuştur. Mukaddes 
ve manevi ahlaki düzeni korumak ve Tanrı inancını onun alt yapısından çıkarmak isteyen fikrî hareket- 
lerden biri, ahlaki radikalizmdir. Ahlaki radikalizm, 1880 yılında Fransa'da bir genelgeyle meydana 
geldi. Bu genelgeye göre ahlaki ve manevi talimatların tamamını koruyun, fakat ders kitabından Tanrı 
inancını kaldırın diye emir verildiğinde ahlaki radikalizm ortaya çıktı. Ahlaki radikalizm, öğretmenlere 
şöyle diyor: Çocuklara insan olabileceklerini, başkalarını sevebileceklerini, fedakârlık yapabilecekle- 
rini, iyi olabileceklerini; bütün bunların gereğinin Tanrı'ya inanmak olmadığını, yani Tanrı'ya inan- 
madan bunları yapabileceklerini öğretebilirsiniz. 

Sartre mukaddesatı Tanrısız korumak isteyen radikalistlere saldırıyor ve şöyle diyor: 

"EĞER AHLAKİ DEĞERLERİN KAYNAĞI VE MEŞRULAŞTIRICISI OLARAK TANRI'YI ORTADAN 
KALDIRIRSAK, BEŞERİ DEĞERLER MEKANİZMASINI YAPAN AHLAKİ MANEVİYAT VE MUKADDESATI 



Delaissement, terk etmek, bırakmak, başka bir ifadeyle ümitsizlik, insanın alemin iradesi tarafından terk edil 
mesi, tanrının inayetinden ümitsizlik demektir. 



YAZILAR 74 



NE ADINA BEŞERİ DÜŞÜNME İÇİNDE KORUYABİLECEĞİZ, BAŞKA BİR İFADEYLE NE ADINA BEŞERİ 
AKLI BU MUKADDESATA TESLİM OLMAYA TEŞVİK EDEBİLECEĞİZ?" 

Radikalizmin bu sorulara verecek cevabı yoktur. Çünkü o, Tanrısız olarak nasıl iyilik isteyebi- 
leceklerini söylemiyor. Aslında kişinin hangi suretle incitilmeyeceğini kanıtlamak gerektiğini söyle- 
miyorum. Her halükârda Tanrı'yı kaldırırsak ahlaki düzeni korumak için iki mesele ortaya çıkıyor: 

1. Bu ilkenin gerçekten mukaddes olduğunu ve niçin mukaddes olduğunu aydınlatacağımızın 
ahlaki ispat ve izahı. 

2. Onun icrası için tazmin gereklidir; zira sadece izah kâfi değildir ve tazmin kesin olarak gerek- 
lidir; çünkü sadece benim izah etmemle icra olmaz. 

Tanrı ne demek? 

İdrak eden bir duygu; benim de onun karşısında sorumluluğum var. Eğer Tanrı'yı kaldırırsak ve 
bir insan ferdi hiç kimsenin onun eyleminin şahidi olmadığına inanırsa, acaba o iyi eyleme yönelip 
kötü eylemden uzaklaşır mı? 

Veya sadece ve sadece onun temayülü onun mutlak dizginini eline alır mı? 

Beni başkaları uğruna feda etmeye götüren faktör nasıl bir faktördür? 

Karşısında sorumluluk hissettiğim faktör, Tanrı demek mi? 

Sartre Dostoyevsky'nin sözünü mantıklı görüyor; ama kendisi Tanrı'ya inanmıyor. Öyleyse ah- 
laki düzene ve maneviyata da inanmıyor. Ondan sonra insanın, istediği her işi yapabilen, kötü bildiği 
her iş kötü olan, iyi bildiği her iş de iyi olan özgür bir varlık olduğunu söylüyor. Bu yüzden egzistansi- 
yalizmde neyin iyi neyin kötü olduğu belli değildir. Bir dindar birey, Tanrı beğenmiyor diye şu iş kötü- 
dür diyebiliyor. Bir radikalist bu işi ahlaki değerler mekanizmasıyla ölçüp değerlendiriyor ve kötü ya 
da iyi olduğunu söyleyebiliyor; fakat ne yargıya, ne Tanrı'ya, ne ahlaka ve ne de maneviyata inanan 
egzistansiyalizm, hiçbir işin iyi ya da kötü olduğunu söyleyemiyor; zira hiçbir şey, insanın eyleminden 
önce yok ki insanın eylemini onunla ölçüp değerlendirelim. Lâkin üçüncü bir ilke de vardır ve o da 
ahlaki veya insani vicdandır. 

Egzistansiyalist (Varoluşçu) ne ahlaki değerlere ne de Tanrı'ya inanır; fakat insanının vicdanı- 
nın olduğunu, iyi bir iş yaparsa onu güzelleştirdiğini, teskin edip huzurlu kıldığını, ancak kötü işin 
vicdanı sızlattığını söylüyor. Burada bir soru gündeme geliyor: 

Vicdan "varlık"ın mı yoksa "mahivef'in mi parçasıdır? 

Açıktır ki mahiyetin! İnsan mahiyet ve sıfatlarda değil, varlıklarda müşterektir. Bundan dolayı 
egzistansiyalistlerin herkeste olduğunu iddia ettiği vicdan, en azından bir şekilde ve bir etki ve edil- 
genlik derecesiyle olamaz; o halde vicdan da delil değildir. Bir taraftan egzistansiyalistlerin bakışına 
göre hiçbir varlık eylem sonrası hariç tahakkuk etmiyor. Örneğin Sartre dehayı tecelli ve eylemden 
önce inkâr ediyor. Yani İbn Sina kitaplarından önce herhangi bir taş ve tahta parçasıyla eşittir ve en 
son kitabından sonra da sözgelimi eğer on yıl yaşamışsa dehadan yoksundur; çünkü eyleme geçme- 
miştir. Bundan dolayı eylemleri, uygulamaları, işleri iyi ve kötü delillerle ölçmek mümkün değildir. 
Çünkü eylemden önce hiçbir şeyin varlığı yoktur. Yani iyi ve kötü deliller de eylem veya uygulamadan 
sonra vücuda gelir. Bu nedenle delilleri de eylemin kendisi yaratmıştır. 

Sartre, acaba hayır ve şerrin, hıyanet ve hizmetin eşit olup olmadığı türünden sorular karşı- 
sında, aslında inanmadığı halde yine de eşittir diyemiyor. Sartre'a peki delil nedir diye sorduklarında 
burada çok zayıf bir cevap veriyor ve şahısları ezmek istediğinde ne kadar güçlü ve cevap mevkiinde 
de ne kadar zayıf olduğunu gösteriyor. Diyor ki eğer bir kimse kötü bir iş yapar, fakat iyi bir niyeti 
varsa iyidir (Bu tam da bizim "eylemler niyetlere göredir" cümlesinde ifade ettiğimiz şeydir). Yine 
Sarte'dan hangi sebeple iyi niyetin kötü niyetten daha iyi olduğu sorulduğu zaman bir açıklaması yok- 
tur. 

Egzistansiyalist insana özgürlük verdiği ve sonra sorumluluğu arttırdığı ve sorumluluğum var 
dediği zaman, bu sorumluluk kime karşı olmalıdır? "Kimin karşısında" olduğunu söylemeksizin so- 
rumluluğun bir manası yoktur. Sorumluluk, bir kişinin bir kimseden sorması ve neticede insanın so- 
rumluluk hissetmesi demektir. Fakat egzistansiyalizmyjanrı'nın da vicdanın da olmadığını söylediği 
zaman kime karşı sorumluluk hissediyor ve kime karşı sorumlu tutuluyor? 

Egzistansiyalist sorumlu tutuluyor, ama soran olmadan, sorumlu tutan olmaksızın sorumlu tu- 
tuluyor. Bu tıpkı Albert Camus gibi avaredir. Sartre da Camus da her şeyin boş ve anlamsız olduğu 



YAZILAR 75 



noktasına varıyor. Sartre bu işi devam ettirip buradan sonra acayip zaaflara ve çok boş cevaplara du- 
çar olacağı Tanrısız bir öğreti icat etmek istiyor; fakat hem kendi başına hem de başka insanların başı- 
na şıra çalmak isteyen Camus, "dem ve lezzet" diyor; yani hiçbir şey olmadığı zaman ister istemez 
daha çok zevk almak gerekir. Bundan dolayı egoizm, yani kendine tapma zevk düşkünlüğü temelinde 
"Rio" veya Camus'nun sembolüdür. O, öyle bir insanın sembolü oluyor ki bu restorandan o restorana, 
bu leşhaneden o leşhaneye gidiyor, çökmüş bir Epikür'dür. Rio (yani Camus) şöyle diyor: 

"Tarih hepimizi kendi acımasız arabaları altında ezip yok ediyor; o halde ben, tarihin henüz 
bana erişmeyip beni çarkları altında ezmediği bir fırsata sahipken kendimi korumalı ve zevke dal- 
malıyım." Böylece iş zevk düşkünlüğüne vardırılır. Fakat ikinci kitabında şu hususa varıyor: 

"Tarihimiz insanlara birlikte müştereken saldırıyor ve bizim hepimiz tarihin (yani zamanın) 
kurbanlarıyız, benzer yazgılarımız var, dolayısıyla yaşamlarımızı tek tek ayrı ayrı tayin edemeyiz; 
bireysel zevk düşkünlüğü yerine insanların ortak kaderinin peşinde olalım." 

Camus'nun iki kitabının mukayesesinden çıkan bu çelişki çok önemlidir ve onun zaaf noktası 
tamamen açıktır. Yani o birinci kitapta leş yiyici iken ikinci kitapta başkalarının derdini paylaşan ve 
kendi yazgısını başkalarına feda eden fedakâr bir insan haline geliyor. Camus'nun en meşhur sözlerin- 
den biri şudur: 

"EĞER SAVAŞIRSAK CELLÂT OLURUZ, EL ÇEKERSEK ŞEYTAN OLURUZ." 

Bu, "Taru" dilinden vebayı açıklıyor. Taru bir asilzadedir; babası yargıçtır; adaleti yürüten ve bir 
taraftan da insan katili olan babasının işinden ızdırap duyup acı çekiyor. Başlangıçta o, aristokratlara 
ve egemen gruba muhalif olan özgürlükçü ve solculara bağlanıyor; ama solcuların da güç ve mevkileri 
için cinayete başvurduklarını görüyor. Sonuçta biri mevcut durumu korumak, diğeri ise değiştirmek 
istiyor; her iki cephenin de eli insan kanına bulaşmıştır. Her ne kadar bu öldürmenin bir izahı olsa da 
hakikat şudur: 

İnsan, insan öldürmekten korunmuş değildir. Bu bir trajedidir. Yani özgürlükçülerin iş başına 
gelmesiyle bu adam öldürme ortadan kalkmayacak. Bundan dolayı "Taru", solculardan da yüz çevi- 
riyor; zira o, insanın adam öldürmek için hiçbir mantık bulamadığı bir safa bağlanmak istiyor. Bunun 
için Oran şehrine veba geliyor ve pislikten kaçmak için vebalı halka hizmeti uhdesine alıyor. "Taru", 
eğer bir kenara çekilirse, yani ne özgürlükçü ve adaletçiler tarafını, ne de zalimler tarafını tutmazsa, 
şeytan olduğunu biliyor; çünkü zulüm gören insanlara karşı sorumluluk hissetmeyip insanları işkence 
ve zulüm altında bırakıyor. Eğer halkla hemdert olur, halkın yanında yer alır ve savaşa devam ederse, 
eli cinayete bulaşır ve cellât olur. Burada insanın şeytanlığı mı yoksa cellâtlığı mı kabul etmesi mese- 
lesi gündeme geliyor. 

İlk kitapta, yani Başkaldıran însan'da kitabın kahramanı (Camus) Tanrı'ya isyan ediyor, ganime- 
tin peşine düşüyor, egoizme, zevk düşkünlüğüne erişiyor; Çünkü her şeyin boş olduğu, hiçbir şeyin 
anlamının olmadığı sonucuna ulaştığımız zaman, sadece egoizm meydana geliyor. Başkaları için ol- 
maması gerektiği zaman kendisi için olması gerekir. Fakat bu akıl yürütme onu veba içinde egoizm- 
den insancıllığa götürüyor (Sebebini de söyledim: Tarih herkese acımasızca saldırdığı için kenet- 
lenmek gerekir.) ve bundan dolayı da insanın yazgısı onu insani kenetlenmeye sevk ediyor, kendini 
unutmakla da kendisini daha iyi temin etmek mümkün oluyor. Taunda, yani vebada insani kenetlen- 
meye erişen Camus, bunu ne insanlık ve dinî ahlak için, ne başkaları mukaddes olduğu için değil, bila- 
kis şahsi menfaatler için ve kendi zevklerini tatmin etmek için yapıyor. Çünkü bu kenetlenmede ken- 
disi sağlam kalıyor; bu istidlal ve bencillikten dolayıdır insan başkalarına karşı sorumluluk hissediyor. 
Bu sorumluluk, Hıristiyanlığın sorumluluk türünden değildir; zira Hıristiyanlıkta başkaları için feda 
olma, ilahi bir ilkedir. Fakat Camus şöyle diyor: 

"BİZ BAŞKALARININ YARDIMIMIZA DAHA FAZLA GELEBİLMELERİ İÇİN FEDAKÂRLIK YAPARIZ." 
Ama her iki tabirde, ister dine inanan isterse dine inanmayanda, insan karşısında nihayetsiz sorumlu- 
luk gündeme geliyor. İnsana karşı sorumluluk, gerek nitel gerekse nicel açıdan bütünsel ve sınırsız bir 
sorumluluktur; çünkü insan ve insana ait olan şey, sınırlı değildir. 

Neşkaluga şöyle diyor: 

Tarihin hakikatler ve büyük insanlar hakkında yapmış olduğu zulümlerden bizler tek tek sorum- 
luyuz. Tarih kutsal çehreleri unutup zalimce şiddetler sergilemiştir. Her birey, hem geçmiş hem şimdi- 
ki hem de gelecek nesle karşı tarihsel yargılamalar karşısında sorumluluk sahibidir. Çünkü önceki nes- 



YAZILAR 76 



lin ahlakının bizim üzerimizde etkisi olduğu gibi bizim özelliklerimiz de gelecek nesle yansıyor. Dolayı- 
sıyla sonsuz sorumluluk meydana geliyor. Bu sorumluluğu hangi yolla yerine getirebiliriz? Başkalarının 
dertlerine ortak olmakla ve ruh hastalıklarının şifasıyla. 

DOSTOYEVSKY'NİN SUÇ VE CEZA'SINDA ŞUNU OKUYORUZ: 

"SUÇ KARŞISINDA KİMLER SORUMLUDUR? 

MAZLUMA YARDIMA KALKMAYAN BÜTÜN ELLER BU SUÇA BULAŞMIŞTIR; 

SADECE CİNAYETİ İŞLEYEN SUÇLU DEĞİL, EK OLARAK SUÇ KARŞISINDA SUSAN HERKES SUÇA 
BULAŞMIŞTIR." 

Hatta sözle itiraz edip de bir iş yapmayanlar dahi sorumludur, suça iştirak etmiştir. 

DOSTOYEVSKY'DEN ÖNCE EBUZER GIFARİ BÖYLE DİYOR: 

"EVİNDE EKMEK BULAMAYIP DA ÇIPLAK KILIÇLA İNSANLARA BAŞKALDIRMAYAN KİMSEYE 
ŞAŞARIM." Zira sadece zalimleri ortadan kaldırmak yetmez, ayrıca zulüm görüp de hiç konuşmayanla- 
rın tamamı da ortadan kalkmalıdır. 

La Chute kitabında (Chute düşme anlamındadır; fakat burada insanın cennetten yeryüzüne dü- 
şüşü anlamındadır.) Camus düşüşe ve ilk günaha inanmaktadır. 

Biz niçin günahkârız? 

Neden yaptığımız her işte elimiz cinayete bulaşıyor ve neden yürüdüğümüz her yolda hedefe 
erişirken kendi hedefimize erişemiyoruz? 

Ortadan kaldırdığımız her hastalık neden başka bir hastalık doğuruyor? 

Tevrat'ta da şu var: "İnin ve yeryüzünde bed-bahtça yaşayın." 

Her halükârda söz, insanın günahına inançla ilgilidir, yani insanın düşüşünü din söylüyor; sonuç- 
ta dindar o dünyaya inanıyor; ama Camus inanmıyor: O da dine inananlar da bu yeryüzündeki haya- 
tın, insan hayatının, aşkın anlamda olmadığına inanıyorlar. 

Dine inananla inanmayanın farkı gerçekliktedir; yani her ikisi de aşkın bir dünyanın mevcut ol- 
duğuna inanıyor. Şu farkla ki dine inanan: 

"O dünya vardır ve biz oradan sürüldük." derken, dine inanmayan: "Olmalıdır, ama olmamış- 
tır, yoktur." diyor. 

Dine inanan, dinli inanmaktadır ki insan cennette idi; orada insanın bütün hakiki istekleriyle 
mütenasip her şey saf imiş; fakat burada bir gurbette zorlamalı ve sürgün bir hayatı geçiriyor; hisset- 
tiği için ister istemez vatana yöneliyor. Bu hayat bana layıktır diyen kimse, suç işleyip layık olmadığı 
bir hayata mahkûm olduğuna inanıyor; o zaman ilk günah meselesi gündeme geliyor. GUENON şöyle 
diyor: 

"İnsan masumdur ve hayat kirlidir. Masumiyet pislikle uyumlu değildir; dolayısıyla ben haya- 
ta daha az bulaşmış kimselerin eteğini tarihte daha az bulaşmış, kirlenmiş görüyorum." 

Bu sözü Sartre Kirli Eller'de söylüyor. Aynı sözü Camus da söylemiştir. Sartre şöyle diyor: 

"Bu gerçeklik karşısında imanım ve mantığımın tersine şunu itiraf etmek zorunda kalmamdan 
dolayı çok üzgünüm: Omuzlarını hayat ve toplumdaki her türlü sorumluluğun yükü altından çıkaran 
ve manastırlara sığınan kimseler, en insani savaşlarda şehadete eren kimselerden daha temiz ellere 
sahipler." Şehidin mukaddes olduğu doğrudur; fakat eğer şehit olmasaydı, katil olurdu ve başka bir 
kimseyi öldürürdü (çünkü şehit, onun inancında galip gelmeyen kişidir). Camus şu sözü söylüyor: 

"Her insan katildir; kişinin öldürülüp öldürülmemesi tesadüfe bağlıdır." 

Bu sözlerin açıklaması içinde benim ilgimi çeken iki husustur: 

1. Bu meseleler, çağımızda gündeme gelen en esaslı konulardır. Avrupa kültür ve medeniyetini 
tanımak, bu meseleleri tanımak demektir; yoksa Avrupa medeniyetinin televizyon ve radyo tekmil 
tarihini anlamak mümkün olmaz. 

2. Bu inceleme ve sözlerin tamamı, günümüz insanının ne tür düşünce ve endişelere düştüğünü 
gösteriyor (Bu sözlerin tamamından günümüz insanının, dine inanmasa da dine muhtaç olduğu sonu- 
cu çıkarılabilir). 

İnsan ister ki dünyanın mantıklı ve anlamlı bir kavramı olsun; fakat olduğuna inanmıyor; [bu] 
dine inananların sözüdür. 

Açık olan, dünya ızdırap, sıkıntı ve bela ile doludur; fakat açık olmayan, o dünyaya da imanı 
yoktur. 



YAZILAR 77 



Peki, eğer bu dünyanın insan için yeterli olmadığına inanıyorsak, insanın her halükârda yaşa- 
maya mecbur olmasını ne yapalım, nasıl yorumlayalım? 

Camus teslim oluyor; fakat hayatı kötü bilen Sartre acıklı bir tarzda hayata bir anlam vermek 
için çabalıyor, âlemde olmayan mefhumu oluşturmak istiyor, ama olmuyor. Camus vebalıların yakası- 
nı tutuyor ve diyor ki onlar vebaya müstahaktır; sorumluluk hissetmedikleri ve hepsi topluca tabiata 
karşı savaştıkları için bu hayata mahkûmdurlar. Dolayısıyla vebayı icat eden de yakalanan da gü- 
nahkârdır. Bu, Ali'nin (kerremallâhü veçhe) sözü gibidir: 

"TOPLUMDA ZULMÜN MEYDANA GELMESİ İÇİN İKİ KİŞİ BİRBİRİYLE İŞBİRLİĞİ YAPAR: 

ZALİM VE MAZLUM." 

Bundan dolayı görüyoruz ki Camus, önce Tanrı'ya karşı başlatılmış bulunan başkaldırıyı insanlı- 
ğa karşı başlatıyor. Burada insan için yaşam sorumluluğu ortaya çıkıyor; o da kötülüğe karşı savaşmak- 
tır. Eğer insan kötülüğe yakalanmışsa, demek ki kötülüğe müstahaktır ve ne Tanrı ne de doğa suç- 
ludur. Camus, hem kendi isyanıyla masum insanı himaye ediyor hem de kendi düşünceleriyle insanın 
kaderine karşı inziva, sorumluluktan kaçma, şüphe ve tereddüt ilanında bulunuyor; hem insanı haya- 
tın birazcık kirli olduğu konusunda ikna etmeye çalışıyor hem de var olan şeyin alçaklığını ve pisliğini 
itiraf ediyor -çünkü bundan daha iyi bir şeyin varlığına inanmıyor-, çaresiz insana, önünde serilen kü- 
çük sofradan gücü yettiği ölçüde tüketmeyi tavsiye ediyor. Bundan dolayı ne mutlu ki insanın arzu 
ettiği, şeye erişmesinde değil, bilakis insanın arzu ettiği şeyden vaz-geçmesinde saklıdır. Albert Ca- 
mus'nun son kitabı L'exil et le Royaume 59 (Vatan ve Gurbet) adını taşıyor. Kitabın adının ne kadar 
anlamlı olduğunu ve Camus'nun kendisinin sonunda dünyaya düşüşe ve ilk günah meselesine vardığı- 
nı görüyoruz. Bu, dinin söylediği husustur. Kitabın adı (Vatan ve Gurbet) Camus'nun acısıyla uyumlu- 
dur; yani Camus, Sisyphe'i, daima her şeyin sonunun, başlangıcı olduğu sonuçsuz çabası olan bir insan 
örneği olarak biliyor. 

Soru: Sisyphe niçin taşı kalenin zirvesine taşıyor? 

Cevap: Bu taş, insanın "imek"idir; insanın genel çabası gerçeklikten uzaklaşma ve yukarı ve zir- 
ve tarafına yönelmektir. Yukarı çıkmaktan başka bir çaresi yok, insanlığının ezilmesi dışında. Ancak 
insan var olduğu müddetçe, onda yükseliş cazibesi de olacaktır. 

Hülasa, Camus, 1954-61 yıllan arasında yazdığı L'Exil kitabında böyle keşmekeşlere düşmüştür. 
Camus şöyle diyordu: insan, vadinin dibi ile doruk arasında, Camus'nun tabiriyle vatan ile gurbet 
arasında gidip gelen bir hayvandır. Camus'nun en son çabası insanı doruğun dibinde kalmaya ikna 
etmek olmuştur; Hâlbuki razı değildir. 

Şimdi L'Exil'de Sisyphe'in kalenin sonunda kalmaya ikna edilememesine razı oluyor; Sisyphe 
mağlubiyete maruz kalsa da umutsuzca zirveye doğru gidiyor ve bu gidip gelmede Sisyphe ne kalede 
ne de vadidedir. İnsan için bir tarif ortaya çıkıyor: insan ne kalenin zirvesinde ne vadinin dibinde ne 
vatanda ne de gurbette olan Sisyphe'tir. 

Sartre ve Camus hakikatte insanbilimi ve dünya görüşü felsefesinde hemfikirdirler; peki nerede 
birbirinden ayrılıyorlar? Ahlak konusunda birbirine karşıt pozisyonda bulunuyorlar. 

Söylediğim gibi, Camus, eserlerinde bağımsız ve belli bir ahlaka varmıyor ve her bir eserinde in- 
san için önceki teklifle farklılığı bulunan özel teklif ve sorumluluklar tayin ediyor. İnsan cinsini değiş- 
tirmiyor; zira cins birdir; ancak teklif ve sorumluluğu değiştiriyor. Ancak Sartre, ne Tanrı'ya da yanan 
dinî bir ahlak temelinde ne beşerî vicdana dayalı insani ahlak temelinde (çünkü ne Tanrı ve hakikate 
ne de insana imanı vardır) ne de Kantçı ahlak temelinde değil, aksine insanın seçim asaletine dayalı 
maslahatçı bir ahlak yaratmak istiyor. 

Kaynak: 

ALİ ŞERİATİ, Kendisi Olmayan İnsan, Fecr Yay.,2010, İstanbul, s.64-81 



L'exil sürgün yeri; royaume ise "insanın hakiki doğrum yeri", hayatın olduğu ve herkesin asıl meskeni olan yer 
demektir. 



YAZILAR 78 



AYAŞLI MUALLİM ŞAKIR EFENDİ kaddesellâhü sırrahu'l azîz 




San'at ve Edebiyat dünyamızda bilinen şöhretlerin, zirvelerin yanında; bilinmeyen veya yeteri 
kadar tanınmayan, hatta daha doğru bir ifade ile şahsiyetleri, eserleri tam anlamıyla takdir olunama- 
yan dehâ seviyesinde birçok kıymetlerimiz daha vardır ki, işte bunlardan birisi Ayaşlı Muallim Şakir 

Efendi'dir. 

H. 1288/Miladi 1871 senesinde, Ankara'nın Ayaş kazasında Dervişimam Mahallesi'nde doğ- 
muştur. Babası Nazif Ağa, kendi malı mülkü ile geçinen ümmî bir zattır. Annesini çok küçük yaşta kay- 
beden Şakir, teyzesinin ve Ayaşlı Es'ad Muhlis Paşa'ya mensup olan büyük validesinin himâyesi altın- 
da yetişir. İlk tahsilini, Rüşdiye'yi Ayaş'da bitirir, Kur'an'ı hıfz eder, 13-14 yaşlarında da Arapça ve 
Farsça öğrenmeye başlar. 

15-16 yaşlarında iken yazı yazmaya, şiir söylemeye yönelir ve tahsilin tamamlamak üzere İstan- 
bul'a gönderilir. Orada, bir sene kadar Medrese'ye devam eder ve 1889'da imtihansız olarak Dârül- 
muallimin'e kabul olunur. Bu mektebin İbtidâî, Rüşdî ve Âli Edebiyat kısmını bitirir. 

İşte bu sıralarda İstanbul'da şiir san'atına olan meylini, daha sistemli bir tarzda geliştirme 
imkânına da kavuşarak, Mekteb Gazetesi'nde şiirlerini neşretmeye başlar. 

1895'de, ilk memuriyeti olan Konya İdadisi Müdür Muâvin-i Sâniliğine tâyin olunur. 

1901 'e kadar burada Edebiyat, Tarih, Coğrafya dersleri verir. O günlere ait intihalarını nakle- 
den ve 1933'de Konya Halkevi Müze ve Sergi Şubesi Reisi olan Faik Soyman Bey ile, Konya Halkevi 
Temsil Şubesi Reisi Edebiyat Muallimi M. Muhlis Koner Bey, şunları kaydederler; 

"Ayaşlı Şakir Efendi derste talebesini yalnız programın çerçevesi içinde bırakmaz, münasebet- 
ler getirerek Garbın yüksek medeniyetinden bahseder, bilhassa taassubun ve mutaassıpların hare- 
ketlerini ve Türk Milleti'ne yaptıkları fenalığı anlatır, velhasıl bizi saplandığımız cehalet girivesinden 
(çıkmaz sokağından) çekip çıkarmak için her vadide söz söyler, dersini adetâ bir konferans şekline 
sokardı. 

Yetiştirdiği değerli talebelerinden bazıları şunlarflfr: 

Faik Soyman, 

M. Muhlis Koner, 



YAZILAR 79 



Naci Fikret Baştak, 

Ferid Uğur, 

Mümtaz Bahri Koru, 

Namdar Rahmi Karatay, 

Feridun Nafiz Uzluk, 

Saip Râgıp Atademir, 

Sadi Irmak, 

Mehmet Tâhir Mıhçızâde, 

Nuri Karayüklü, 

Muhsin Binal 

ve herbiri kendi sahasında yeri doldurulamayacak insanlar..." 

Böylece Konya'da altı sene kalan Şakir Efendi, Ocak 1901'de Tokat İdadisi Müdürlüğü'ne tâyin 
olunur ve "talebenin gözyaşları arasında..." yola çıkar. Kendisi bu nakil dolayısıyla: 

"KONYA'NIN SİLLE'SİNDEN, SİVAS'IN TOKAT'INA GİDİYORUZ!" esprili cümlesini söyler. 

Konya'da bulunduğu sırada, Sivaslı Ali Kemâli Bey ile Kambur Tevfik Bey'in merkezini teşkil et- 
tikleri ve aralarında Mevlevi bilginlerinden ve şâirlerinden Filibeli Sıdkı Dede, Yağlıtaş Medresesi 
Müderrisi Çumralı Hacı Hüseyin Efendi, Süleymaniye Medresesi Müderrisi Tavaslı Osman Efendi, 
Kıbrıslı Faik Bey gibi aydın fikirli, ileri görüşlü, gönül ehli, irfan sahibi kimselerin bulundukları "bezm-i 
muhabbef'e, Konya Zahire Borsası Komiseri Balıkesirli Abdülaziz Mecdi Tolun Bey ve Ayaşlı Şakir 
Efendi de dâhil olmuştu. 

Şakir Efendi, bu zâtlar arasında bilhassa Ali Kemâli Bey ile çok iyi anlaşır ve son derece samimi 
bir dostluk kurar. 

Bu konuda, Ali Kemâli Bey'in torunu olan Avukat Mehmet Ali Apalı Bey, şu bilgileri aktarmış- 
tır. 

"Merhum, Muallim Ayaşlı Şakir Efendi, dedem Sivaslı Ali Kemâli Efendi'nin çok iyi dostu idi. 
Gönülden hem-dem idiler. Şakir Efendi, Konya Târihi'ne şeref konuğu olarak geçecek seviyede bir 
dâhiydi, mükemmel bir insandı. Nefsini terbiye için, gece sabahlara kadar müteaddid defalar so- 
ğukta tek ayaküstünde durduğunu da dedem anlattı. Saadeddin Nüzhet Ergun Bey, O'nun hayli 
şiirini topladı ve bir gün bana: "Şakir Efendi, bir edebiyatçıdan çok bir filozof idi." 

Dedem bize sık sık: 

"Ben ilmin yarısını Şakir'den aldım." diye, açıkça itirafta bulunurdu. 

Şakir bir gün dedeme: 

"BEN BİR BUHRAN GEÇİRECEĞİM, AMA SAKIN BENİ DELİ DİYE TIMARHANEYE GÖNDERME!" 
der. Bir sabah yalın-ayak, gözleri dolu dolu bizim Piri Mehmed Paşa mahallesindeki eve gelir. Ancak, 
içeriye giremez. 

"Burada, her basacağım yerde Allah var. Ayağımı içeriye atamam." der. Lâkin dedemin, ısrarı 
üzerine, Besmeleler okuyarak içeriye girer. 

"Beni, Kubbe-i Hadrâ'yı gören salona çıkar" dedikten sonra, oraya gidince semâ eder. 

Rahmetli, tam onüç sene bizlerin arasında yaşadı, diyebilirim. Evimizde yemekleri hazırlanır, 
çamaşırları temizlenir ve tarafımızdan evine götürülürdü. Dedem, O'nun hizmetini kimseye bırakmaz, 
bizzat kendisi heybe omzunda, çıkın elinde yanma gider, hizmetini görürdü. Şakir Efendi, o kadar 
mübarek bir zâttı. Artık, üstadı gören, tanıyan fânilerin adedi oldukça azalmıştır. Ben, elini öpenlerin 
hemen hemen sonuncusuyum. 

Lâkin, bu maddi diyebileceğimiz bilgiler, O'nun tam Şakir olması için yetmemektedir. Aynı; Haz- 
ret-i Pir'in, Hazret-i Şems tarafından uyarılması gibi, bir uyarıcıya ihtiyacı vardır. Kanaatimce, zaten 
Allah'a yaklaşmasının yolu da bu idi. İşte, Şakir Efendi için en büyük şans; bu yolu gösterecek birkaç 
kişinin sürdürmekte olduğu ve "Bezm-i muhabbet" diye adlandırdıkları bir İlâhi Bezm'e, Hakk dostla- 
rının meclisine girebilmek fırsatına erişmiş olmasıdır. 

Bu meclisin mensupları; dedem Sivaslı Ali Kemâli Efendi, Kambur Tevfik Bey, Balıkesirli Abdü- 
laziz Mecdi Tolun Efendi, Kara Osman Efendi, Çumralı Hacı Hüseyin Efendi, Sıdkı Dede Efendi gibi 
son derece uyanık, âlim, arif ve fâzıl kimseler idi. 

O'nun, kendisi ve yakın dostları gibi "ehl-i dil", yani gönül sahibi olmayanları nasıl istemediğini 



YAZILAR 80 



ve gelenleri de "bezm-i muhabbet" denilen sohbet meclisinden kaçırdığını anlatan şu hâdise de, ne 
derece "zeki" bir kimse olduğunun bir başka delilidir: 

"(.■■) Şakir Efendi bunlara (istemediği hâlde gelenlere) kızar, fakat belli etmez. Doğruca odasına 
gider, yerine oturur, gelenler de karşısına dizilirler. 

İki taraf vaktini bir müddet sükût içinde geçirdikten sonra Şakir Efendi, ilk söz olarak: 

— Meyhane yapmak, cami yapmaktan faydalıdır. 

der. Dinleyenler arasında Salim Hoca, hemen atılır, bir şeyler söyler. O zaman Şakir Efendi: 

— Senin itiraz edeceğini biliyordum, işte onun için söyledim. Ben ne söylediğimi bilirim 
ve söylediklerimi isbâta da kadirim. 

der ve sözlerini şöyle bitirir: 

— İçindekiler kamilen Hristiyan olan bir köyde, sevaba gireceğim diye cami yapılırsa; 
oraya namaz kılmak için kimse gitmeyeceği, cami örümcek yuvası olacağı için; bunda fayda değil, 
israf vardır. Sarfedilen para hederdir. Fakat orada bir meyhane yapılırsa, ahâli, kendi dinlerince 
haram olmayan içkileri içmek için oraya toplanırlar, onlar için bir fayda temin edilmiş olur. 

Şakir Efendi, bu sözleri söyledikten sonra susar. Ötekiler de kalkar giderler." 

Dostları arasında gönlünü İlâhi Aşk'ın kıvılcımlarıyle tutuşturur ve gönül vadisin de ağır ağır me- 
safe katetmeye başlar. Bu durum, zaman içinde gittikçe hız kazanacak ve Hak dostu müstesna bir 
kimse olarak, aralarında temayüz edecektir. 

Şakir Efendi, bu günlerde Albay Emin Hayri Bey'in kızı Zehra Hanım'la evlenir. Ben eşini gör- 
medim. Annemden işittiğime göre sarışın, güzel, lâkin Şakir Efendi'nin zaman içinde kendisinden pek 
de hoşnut olmadığı, biraz da vefasız denilecek tarzda, hoşgörüsü az bir hanımmış. 

Şakir Efendi'nin geleceği hakkında en isabetli teşhisi, Seydişehirli büyük mutasavvıf Abdullah 
Efendi koymuş ve O'nun tasavvuf yoluna girip, cezbeye tutulacağını haber vermiş; "Üç haftaya kadar, 
daha olmazsa üç aya kadar, nihayet üç seneye kadar bizdensin!" demiştir. 

Gerek dedem Ali Kemâli Efendi ve gerekse Şakir Efendi merhum, İdâdî'de yeni fikirleri genç öğ- 
rencilerine aşılamışlar ve dersleri bir nevi konferans halini almıştır. 

Şakir Efendi, lâtifeci bir kimse imiş. Bir fıkrasını nakledeyim; Merhum Süleyman Taşpınar Bey, 
üstadın öğrencilerinden idi. Bir gün Hastahane civarında gezerlerken, bir yılan bulmuşlar. Getirip, 
mektebin kapıcısı Mevlid Çavuş isimli adama bir oyunla vermek istemişler. Şakir Efendi, bu kapıcıya, 

"Mevlid çüş" diye lâtifeli bir tarzda hitabedermiş. Yılanı, mendile sarıp duvara asmışlar ve 

"Mevlid Çavuş, köyden peynir geldi. Sana da ayırıp, mendille duvara astık." demişler. O da, 
peynir niyetine yılan ölüsüyle karşılaşınca, kendini bahçeye atıp deli gibi koşmaya başlamış. O gün 
nöbetçi olan Ayaşlı merhum, bu manzaraya kahkahalarla gülmüş ve: 

"Mevlid çüş, delirdin mi? Neye böyle koşturup duruyorsun?" diye kendisine takılmış. 

Dedemle aralarındaki son derece samimi rabıta, kardeşlik ölünceye kadar devam etmiştir. Ni- 
tekim bu dostluğun bir nişanesi olmak üzere dedem Ali Kemâli Efendi'ye hitaben bir kıt'a söyler. Bu 
kıt'anın, dedemin elyazısı ile olan ve hiçbir yerde neşredilmemiş aslını, rahmetli hocam Saaddin Nüz- 
het Ergun'a verdim. Orada, Şakir Efendi aynen şunları terennüm eder: 

Geceler tâ-be-seher ağladım tenhâda; 
Eşk-i hûn-âlûdumu sen bilirsin, bilirim. 
Demeden ben sana hâlim, sen bilirsin ahvâlim 
Çekdiğim derdi sen bilirsin, bilirim. 

Yine bir gün ninemle birlikte kendisine yiyecek, giyecek götürdük. Çocukları çok severdi. Bize, 
su kuyusunun Hükümet tarafından zehirlendiğini ve ondan katiyyen su içmememizi, sıkı sıkı tenbih 
etti. 

Dedem vefatına çok üzüldü. Bize: 

"Benim içün artık dünyânın tadı tuzu kalmadı/'^iye yakındığını bugün gibi hatırlarım. 

Mezarı, Şems-i Tebrizi Hazretleri'nin türbesinin hemen yanıbaşındadır. "Allah rahmet eyle- 
sin!" 

Tokat'da iken bir gün, bir cülus merasimi sırasında dayanamayıp kürsüye fırlayan Şakir Efendi, 



YAZILAR 81 



Abdülhamid idaresini ve Hükümet'i, -bilhassa gençler üzerindeki sosyal ve siyasi baskılarından dolayı 
şiddetle tenkid eder, büyük bir cesaretle, ağza alınmayacak kadar ağır sözler söyler. Kendisini güçlükle 
kürsüden indirirler ve önce evine, oradan da Ayaş'a gönderirler. Ayaş'ta fazla kalamayan Şakir Efendi, 
Konya'ya Ali Kemâli Bey'in yanına gönderilmesini ister ve tekrar oraya döner. 

Bunu, "Kıble-i İkbâl" adlı ve Ayaş'dan ayrıldıktan Konya'ya gelirken yazdığı "değişmiştir" redifli 
şiiri onun değişimine işaret eder. 

Bozulmuş bezm-i yârân çaşni-i mey değişmişdir 
Tarab-gâh-ı cihanda nağme-i hey hey değişmişdir 
Bugün bence hülâsa kıble-i kalbim Muhammed'le 
Hüdâ-yı Lem-yezelMen ma'âda herşey değişmişdir 

Burada, dostların meclisini bozulmuş ve meyin lezzetini, cihanda insana coşkunluk veren bütün 
nağmeleri değişmiş bulan şâir; nihayet, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin sevgisiyle dolu ve ta- 
mamen O'na yönelmiş kalbi ile artık, "Baki" olan Allah'dan başka herşeyin değiştiği inancındadır. Bu 
tavır, tasavvufun esaslarından birisidir. Çünkü mutasavvıflara göre: "Âlem-i eşya", yani şu görünen 
âlem; sabit hakikatin dâima değişen çeşitli tecellilerinden başka bir şey değildir. 

Bu arzu gittikçe büyüyecek ve önüne geçilmez, bendini yıkan bir sel hâlini alacaktır. Bilhassa, 
Tokat İdadisi Müdürü iken içindeki mistik heyecan bir nevi buhrana dönüşmüştür. Hazret-i Şems'i 
(k.s), Hazret-i Mevlâna'yı (k.s) Hazret-i Muhiddin-i Arabi'yi (k.s) inceden inceye tetkik eden, Tefsir ve 
Hadis kitaplarını derinliğine okuyan Şakir Efendi; böylece, ruhundaki büyük temayülün de tesiriyle 
bambaşka bir âleme girmiş, "cezbe" hâlinde tasavvufi mâhiyette yüksek edâli şiirler kaleme almış, ne 
var ki yazdığı şeylerin birçoğunu yırtınıştır. 

Cezbe'nin şartı "İstidâd", yani kabiliyettir. 

Bu, Allah vergisidir. Kesbi (sonradan çalışarak kaza-nılmış) değildir; sonradan çalışmakla, gayret- 
le elde edilemez. Hülâsa, kulda kabiliyet olmazsa; yalnız, dünya lezzetlerinden, zevklerinden elini- 
ayağını çekmek demek olan "Riyazet" ve gönlünü her türlü kötülükten arıtma anlamındaki "Tasfiye" 
ile Hakk'a kavuşma; cezbe nasip olmaz. 

Cezbe, iki türlüdür; 

1— Cezbe-i hafi: Gizli cezbe'dir. Bu, kulun Hakk'ı sevmesidir. 

2— Cezbe-i celi: Açık cezbe'dir. Bu da, Hakk'ın kulu sevmesidir. 
Bunlara ulaşabilmek ise, ancak "Hâl Ehli"nce mümkündür. 

Hâl; insanın içinde bulunduğu, lâkin zamandan zamana değişen durumdur. Tasavvufta ise, varı- 
lan 

mânevi mertebedir. Bu mertebeye yükselebilen Hak yolcusu, orayı kendisine yer edinirse, o 
hâle "Makâm-ı Durak" adı verilir. "Makâm"daki insanın kendinden geçmesine; "Hâle gelmek", "Hal- 
lenmek" derler. İşte o an; "cezbelenmek", "cezbeye gelmek", "cezbeye düşmek"dir. Böyle kimselere 
"Meczûb" denir. "Meczûb", yani cezbeye tutulmuş ulu kişiler, çoğu zaman toplumla tezad teşkil eden 
davranışları, diğer insanlarla uyumsuzlukları dolayısıyla "deli" sıfatına, haksız olarak lâyık görülmüş- 
lerdir. 

Doğu'nun en büyük mutasavvıflarından biri olan Muhyiddin Arabî Hazretleri; 

"—Bir kimseye hayâtı boyunca bin kişi zındık demedikçe, o kimse Sıddıkiyyet mertebesine çı- 
ka- maz."demiştir. 

İşte, Ayaşlı Şakir Efendi de, maalesef bu ithamlara maruz kalmış; kendisinin büyüklüğünü, kad- 
rini, kıymetini ancak Sivaslı Ali Kemâli Efendi, Balıkesirli Abdülaziz MecdîTolun Efendi gibi bazı Kon- 
ya'lı yakın dostları gerçekten anlayabilmişlerdir. 

Şakir Efendi merhum, Hazret-i Şems ile kendi hayâtı arasında bir benzerlik bulurdu. Avucuna 
kor hâlindeki ateşi alıp, bir taraftan bir tarafa naklederdi. Kendini, önce Hazret-i Şems'e, sonra da 
Hazret-i Mevlânâ'ya verdi. 

Nitekim Hazret-i Şems-i Tebrizi'nin (k.s) "Hırka" isimli Farsça eserini yeniden gözden geçirerek 
okunabilecek bir hâle getirebilmek, bunun için de ikide bir kelimelerin anlamlarını aramak zahme- 
tinden kurtulmak için Mustafa Ahterî Efendi'nin 1545'de kaleme aldığı "Ahter-i Kebîr" adlı Arapça- 



YAZILAR 82 



Türkçe Lûgat'ini baştan sona kadar çok kısa bir zamanda ezberleyebilmek, Alexandre Dumas'ın "Ka- 
melyalı Kadın" romanını Türkçe'ye çevirmek ve ayrıca memleket irfanına hizmetle, hayli değerli Efen- 
di gibi harikulade kudrete sâhib bir "veli" yapabilirdi. 

O'nun, hanımı tarafından bile nasıl yanlış anlaşıldığını, İbn'ül Emin şöyle nakleder: 
"Bir gün kibrit suyu içti, fakat ölmedi. Bir gün de refikasından istediği pilâvı yedikten sonra 
ka-dından: 

(Senin neren hasta? Delilikten başka birşeyin yok. İki üç kişinin yiyeceğini yiyorsun.) sözünü 
işitince, bahçeye gidip kuyuya atıldı. Bu defa da kurtarıldı." 



Şakir Efendi dermiş ki: 
"Siyaset velayetten yüksektir." 

Bunun, mânası: Velayet; Allahın cemal tecellisi olduğu için; hep iyi şeyler düşünür, iyi şeyler ya- 
par. Siyaset ise; Allahın hem cemal, hem celâl tecellisi olduğundan; bir siyasî, Allah Teâlâ'nın zuhur ve 
taayyün itibarıyla bu birbirine zıt sıfatlarına ne derece yaklaşırsa; o kadar muvaffak olur. Hazreti Ömer 
radiyallâhü anh demiştir ki, 



jlj2l*ttl^jıl/J^j\ÜLJl*ttlÇ'j»L.*ttlj 



"Yemin ederim ki, Allah Teâlâ'nın hükümet kuvvetiyle men'ettiği şey, Kuran'ın âyetiyle 
men'ettiğinden ziyâdedir." 



Ali Kemâli Efendi Sivaslı'dır. Konya'da yerleşmiş, oradaki lisede din bilgileri ile Arap ve Fars dil- 
leri müderrisliğinde bulunmuş, 1323 (1907) de Konya'da bir Hukuk Mektebi açılınca orada da Osmanlı 
Medenî Kanunu olan Mecelle-i Ahkâmı Adliye müderrisliği görevinde bulunmuştur. 

Bu zat, Meczub Şakir Efendi'ye hizmet etmekle de kendisinden bahse hak kazanmıştır. Şakir 
Efendi'yi cezbe halinde ailesi bile terk etmiş; olduğu halde Ali Kemâli Efendi ile Mevlevi Sıtkı Dede onu 
bırakmamışlar ve hizmetinde kusur etmemişlerdir. 

Şakir Efendi bir gün bu hizmetlerine mukabil Ali Kemâli Efendi'ye; 

"Elimden gelse seni döğe döğe öldürürdüm" demiştir. 

Ali Kemâli Efendi bir aralık mebus olmuş, İstanbul'a da gelmiştir. Abdülâziz Mecdî Efendi arka- 
daşını alıp mürşidi Ahmed Amîş Efendi'ye götürmüş. Ali Kemâli Efendi elini öpüp diz çökerek karşısına 
oturduğu zaman hazret: 

"Rahmetmetullahi, aleyhi rahmeten vasıaten" 60 den başka bir söz söylememiş, oradan ikisi 
birlikte ayrılıp çıkmışlardır. .. 

Bu iki fıkrayi nakleden Abdülâziz Mecdî Efendi derdi ki: 

"Şakir Efendi'nin Ali Kemâli Efendi'ye; seni parça parça ederim, demesi: kendisine yaptığı hiz- 
metten dolayı şehit olarak hayata veda etmesini ve o şerefe nailiyetini temenniden ve Ahmed Amîş 
Efendi'nin " Rahmetmetullahi, aleyhi rahmeten vasıaten" demesi de bu mertebeye ereceğini keş- 
fen tebşirden ibarettir. 

Bu zat Millî Mücadele zamanında Delibaş'ın Konya'da çıkardığı isyanda: 

"İttihatçıdır, eski mebustur," diye şehit edilmiştir. 

Türbedârın huzurundan çıktıktan sonra yine üstâd, Ali Kemâli Efendi'ye intihalarını ve mürşidi 
hakkındaki mütalâasını sormuş, o da kısaca: 

"Bu kadar uzun ömür sürdüğüne göre manevî bir memuriyeti olsa gerek," demiştir. 

Ali Kemâli Efendi'nin mezar taşında şu yazılıdır: 

"Burada cehlin tasallutu ve taassubun kini meknuz isyanda darben şehid edilen Müdafaa-i 
Hukuk Cemiyeti Konya heyeti merkeziyesi reisi ulemadan Sivaslı Ali Kemâli Efendi metfundur. 
Düşmanlarını affeden, 61 bu ruhun affı İlâhiye mazhariyetini dua et." 



Allah Teâlâ'nın büyük rahmeti üzerine olsun. 

Son nefesinde yanında bulunan dostu postahane memurlarından İsâ Ruhi'ye " Müsebbib cehalettir. Aileme 



YAZILAR 83 



Yevm-ül-isneyn 4 Teşrinievvel 1336 



Hayatının sondemlerinde kendinde değildir. Ali Kemâli Bey, O'nu himayesine alır. Garipler Me- 
zarlığı civarında yaptırdığı bir hücreye yerleştirir. Orada, kendisinden başka hemen hemen kimseyi 
kabul etmez ve sık sık buhranlar geçirir. 

"Ben hür değil miyim?" diyerek kırlara, dağlara kaçar. Bu candan dostunun telkinleri sayesinde 
sükûnet bulur. Lâkin, gün geçtikçe vecdin deryasına alabildiğince dalar. Etrafı ile temasını tamamen 
kaybedecek duruma gelir. Son yıllarda, Ali Kemâli Bey'i bile dinlemez olur. Her şeyden ve herkesten 
şüphe eder duruma gelir ve hattâ "kendisinin hafiyeler tarafından takip edildiği vehmine kapılır." 

1917 yılında Konya'nın soğuk bir kış gününde, yine yarı-çıplak bir hâlde sokağa fırlar ve doğruca 
Hazret-i Mevlâna Türbesi'ne gelir. Giyinik insanların bile titrediği o günde, Niyaz Penceresi'nin demir- 
lerine sarılarak, saatlerce Hazret-i Mevlâna'ya hitaben çeşitli şiirler söyler; hâl ve nazım diliyle O'na 
seslenir. O günden sonra artık, bir daha kendine gelemez. Yemek yemez, sâdece su içer. Başucunda, 
sevgili arkadaşı Ali Kemâli Efendi ve Şems Dedesi Hacı Rıza Efendi vardır. Bunların bütün ısrarlarına, 
yalvarışlarına ve hatta tehditlerine bile kulak asmaz. Bazen Rıza Efendi, suyuna bir miktar süt karıştı- 
rır. Bunun farkına varan Ayaşlı, 

"Cin Dede suyuma süt katma!" diye itiraz eder ve 29 gün bu şekilde yaşadıktan sonra, 46 ya- 
şında Muallim Şakir Efendi 18 Haziran 1333/1917 Pazartesi günü saat sekiz buçukta ebedi hayâta 
intikal eder. 

Ali Kemâli Efendi, bizzat cenaze namazını kıldırır ve Şems-i Tebrizî mezarlığına defnederek, o 
zaman Konya'da neşredilen "Türk Sözü" gazetesine şunları yazar: 

"Konya'nın İlmî hayâtında büyük bir mevkii olan eski İdâdî'nin birinci muavini Şakir Efendi, 
geçen gün hücresine vefat etmiştir. Vilâyetimizin bugünkü uyanık neslinin gözlerini ilk defa açan, 
istibdat devrinin bütün acılarını, felâketlerini kendisine mahsus bir edâ ile talebelerinin ruhuna 
nakşeden Şakir Efendi idi." 

O'nu gerçekten sevenlerden birisi olan Nâmdar Rahmi Karatay da, hakkındaki kanaatlerini şu 
satırlarında dile getirir: 

"Üstâd-ı muhteremin hâl-i sıhhatinde terk etmiş olduğu bazı parçalar dikkatle mütâlâa olu- 
nursa, mâlik olduğu hiddet-i zekâ, vüs'at-i hârika, ulviyyet-i tefekkür ve ihsas, kudret-i ifâde gibi 
hasâil-i dâhiyane, okuyucu nazarında sabit olur ve anlaşılır ki, zekâ-i müfride eshâbından imiş." 

Vefakar dostu Ali Kemâli Bey, mezarının başına bir taş diktirerek, şu Farsça beyti ve altındaki 
Türkçe sözleri yazdırır: 

"SÂYE-İ SERV-İ TÛ BER KÂLİBEM İSÎ-DEM 
AKS-İ RÛHİST Kİ BER-AZM-İ REMJM ÜFTÂDEST 

(Senin servi gibi olan gölgen, İsâ nefesi misâli benim vücudumun üzerindedir. 
O gölge, toprak olmuş kemiğimin üzerine, ruhun bir aksi gibi düşmüştür.) 

AYAŞLI NAZİF AĞAZÂDE MÜNZEVİ ŞAKİR EFENDİ'NİN KABRİDİR. SAĞLIĞINDA OLDUĞU GİBİ, 
ÖLDÜKTEN SONRA DAHİ KİMSEDEN BİRŞEYTALEB ETMEZ. 
27 Şa'ban 1335/23 Temmuz 1917 

Sayın Hasan Özönder Bey'in verdikleri bilgiye göre; daha sonra, Konya'da Sırçalı Medrese'ye 

nakledilen bu mezar taşı, 1.22 X 0.32 cm. ebadında ve Gödene taşından olup, Nesih hattı ile, Rûmi 
1335'de hâkkolunmuştur. 

Dar kafalı, kendini aşamamış insanların çeşitli tecavüzlerine, iftiralarına uğrayan birçok gönül 
ehli gibi, Ayaşlı Şakir Efendi de; hayâtının hemen her devresinde lâyıkıyle anlaşılamamış, birtakım 

söyleyiniz davacı olmasınlar." diye vasiyette bulunur. 



YAZILAR 84 



hücumlara mâruz kalmıştır. Bu; hayâtı, insanı ve kâinatı sadece şekilden ibaret sanan, ruhu ve gerçek 
mânâyı kavrayamayan birtakım zavallıların karşısında; yüksek, ulvi fikirlerin ve ona sahip olan gönül 
erlerinin, Hak dostlarının müşterek kaderinden başka birşey değildir. 

ÜSTADIN EDEBÎ VE İLMÎ HÜVİYETİ 

Şakir Efendi, San'atkârdı, gayet ince ruhluydu. Kedileri çok severdi. Onlar, âdeta sırdaşı gibiydi- 
ler. Kendi yediğinden, kedilerine de yedirirdi. 

Üstad Konya'ya ilk gelişinde, o vaktin talim ve terbiye metotlarını layıkıyla kavramış, en centil- 
men bir muallimdir. Arapça ve Farsça yanında, Fransızca'yı da hakkıyla bilmekte, sulu ve yağlı boya 
resimler yapmakta, ayrıca çok güzel keman çalmaktadır. Zaman zaman yakın dostları, sevdikleri ile 
Şems-i Tebrizi'nin (k.s) türbesine gider, orada keman çalar, şiirler söyler ve büyük bir tasavvufı vecdle, 
aşkla kendinden geçerdi. 

Altıncı hissi çok kuvvetli idi. Kendisinde, vakitsiz zekânın inkişâfı vardı. Kapısı çalınınca, görme- 
den gelenlerin kim olduğunu haber verirdi. Kapıyı açınca, içeri almak istemediği, hoşlanmadığı bir 
insanla karşılaşırsa; gene bizzat kendisi: 

(Şakir Efendi evde yok!...) der idi. Bir Konyalı değildi, ama Konya kültürü için çok çalıştı. Kendi- 
sinin inkişâfına, İstanbul büyük bir imkân hazırladı. Muallim Şâkir Efendi diğer emsali gibi ilk 
manzumelerinde şüphesiz zamanını terennüm etmiştir. Gazellerinde Divan Edebiyatının tesiri altında 
Fuzulî, Nedîm, Gâlib'in etkileri görülür. 

Şâkir bazan "Gülümser" ve benzeri manzûmeleriyle de Naci'yi taklit etmektedir. Bilhassa "Dü- 
şündüm" manzûmesiyle baştanbaşa yepyeni bir şiir ve fikir numunesi yaratmıştır. 

Kayınbiraderinde, Ankara'da bir hayli şiiri var idi. Bir kısmı kaybolmuş veya kendisi tarafından 
zayi edilmiştir. Yazdığı şiirlerini toprağa gömdüğünde, niye böyle yaptığını soranlara da: 

"Allah da öyle yapmıyor mu? Biz insanları, kemâl çağına gelince, birden bire alıp, toprak et- 
miyor mu?" cevabını verirdi. 

Geçirdiği vecd hâline: 

"Bunlar benim intibahım! (uyanışım)" derdi. Ruhen çok sıkıldığı zamanlarda da 

"Açılmam için, bana ney üfleyin." Dileğinde bulunurdu. 

Bazen de kurşun kalemi ile duvarlara manzumeler karalamıştır. Bunların bir kısmını Ali Kemâli 
Bey, oralardan alıp kayda geçirebilmiştir. Diğer bazıları da, Faik Soyman ve Muhlis Koner Beyler'in 
gayretleri sayesinde yırtılmadan elinden alınıp, bilâhare neşredilme şansını kazanabilmişlerdir. 

Feridun Nafiz Uzluk da, Şakir Efendi hakkında bildiklerini Peyâm-ı Sabah gazetesinde neşretti. 
Süleyman Nazif Bey, sevdiği kimselerin şiirlerini ezberler ve zaman zaman yakın dostlarına bunları 
okurdu. İşte, Şakir Efendi'den de birçok mısraları hıfz etmişti ve onları bizlere de büyük bir zevk ve 
derin bir hayranlıkla okumuştu. Nazif Bey, gayet ince zevkli, zeki ve müstesna bir kimse idi. Asil bir 
vatan evlâdı idi. Şakir Efendi'yi de, çok takdir ettiğini, söyledi. 



DÜŞÜNDÜM 

Mef'ûlü mefâîlü mefâîlü fe'ûlün 

1 

Bir gün oturup hilkat-i eşyayı düşündüm 

Ol mes'ele-i müdrike fersâyı düşündüm 

Halk ile Hak'ı lafz ile ma'nâyı düşündüm 

Hestî-i ademgâhı o feyfâyı düşündüm 

2 

Mevcut bilip hâsılı bir zât-ı Huda'yı 
Ol evvel-i bî-mebde-i ol nuru bakâyı 84 

Yok farzederek cümle mevâd ile kuvâyı 
îcâd-geh-i neş'e-i ûlâyı düşündüm 



YAZILAR 85 



3 

Efkârımı fennin nazariyatına saldım 
Bir nâ-mütenâhîliğe bir boşluğa daldım 
Bir zulmet-i hîçî-i burûdette bunaldım 
Yevmü'l-âdemi ol şeb-i yeldâyı düşündüm 

4 

Zerrâtı bulup devr-i hudûs ile kıdemde 
Der-pîş ederek illet ü ma'lûlü o demde 
Yokken nereden gelmiş o yer tutmuş âdemde 
İlk evvel o sermaye-i bî-câyı düşündüm 

5 

Mânendi sahâib o mevâlîd-i nuhistîn 
Olduysa feza içre gelip mâye-i tekvin 
Ol zerrelerin menşeini etmeli ta'yîn 
Bî-asl olan ol safsata da'vâyı düşündüm 

6 

Zerrâtı vücut-yâb edelim kendiliğinden 
Yoktan mütevellit bilelim gayri müberhen 
Bir gelmişe lazımsa da bir evvel mesken 
Gelmeklik için sevk ile yarayı düşündüm 

7 

Her cüz-i musaggar birikip eyledi temsîl 
Bir kütle-i gaziye-i pür depdebe teşkil 
Kim etti sükûnun hareket hâline tahvil 
Halletmek için işbu muammayı düşündüm 

8 

Bi'l-farz o kadar cevheri fert olmuş âdem-zât 
Meşhûn imiş efrâd ile bir mahşer-i ezdâd 
İster o teşekkül yine bir sâik-i irşâd 
Bî-kudret o suretle heyulayı düşündüm 

9 

Ezdâdı anâsır girişip cenğü cidale 

Asayişi eylerse de ihlâl ü izâle 

Tedbîr ü tasarruf getirir sulhu bü hâle 

Hem kuvveti hem ma'reke-fermâyı düşündüm 

10 

İhdas eder âmîziş-i ecsâm-ı basîta 

Hâssiyet ile muhtelit envâ'-ı halita 

Her cism için îcâb ederek başka şarîta 

Her maddeyi terkîb eden eczayı düşündüm 

11 

Kim etti o eczayı makâdîr ile tertîb 
Nisbetli tebâyünleri kim eyledi tensîb 
Bir saçma tesadüf edemez aslahı terkîb 



YAZILAR 86 



Bir hayli zaman lâ ile illâ'yı düşündüm 

12 

Bir hâdise isbâtına birçok ameliyat 
Evler yine bir âkile-i hikmeti isbât 
Bi'n-nefs vukû-yâb olamaz çünkü o hâlât 
Tahlil ü terâkîb ile kimyayı düşündüm 

13 

Kimyada veren cevhere hâssiyeti kim ya 
Envâr-ı tenâsüble rumûzât ile hattâ 
Bizzat o terekküp hele kabil değil asâ 
İ'câzî-i ihzar u müheyyayı düşündüm 

14 

Etmekle taharrükle hararet anı iş'âl 
Vermiş kürevî şekli temeyyü ana fi'l-hâl 
Misbâhı müheykel olup ol meş'ali cevval 
Tedkîk ile deycûrî-i pehnâyı düşündüm 

15 

Bir kuvvet-i zî-akl ise ol sâik-ı evvel 
Bî-şüphe olur fıtrat-ı Halikla müevvel 
Bî-akl ise ger böyle ehem-kârı mükemmel 
Tedbîr edecek kuvve-i akvâyı düşündüm 

16 

Seylâb ı sevâikla avâsıf gibi kuvvet 
Temyîze mukârin olamaz yeksere elbet 
Ma'kûl ü müsellemse de kânûn-ı tabîat 
Muhtâc-ı tedebbür olan icrayı düşündüm 

17 

Bir haşmet-i pür-hevl ile ol tûde-i dehhâş 
Bir bu'd-ı mücerredde edip devr-i şerer-pâş 
Milyonlar ile şems-i münîr eylemiş intâş 
Ol heykel-i aslîyi o şemsâyı düşündüm 

18 

Bir şems olarak başlıca her parça şerare 
Etmiş o da etrafa kıvılcımlar itâre 
Etbâını etmekle fakat hüsn-i idare 
Hayret-res olan meslek-i ahrâyı düşündüm 

19 

Sönmekle şerer-pâre-i tâbide telehhüb 

Hâkister-i hâk olmuş edip kışrı tasallüb 

Etmiş kimi tevlîd ile bazan da teşa'ub 

Bir peyk ile bir cirm-i şehapzâyı düşündüm 86 

Birvüs'ati bî-gâyede bin âlem-i devvâr 
Hey'etçe nizâm üzre olup sabit ü seyyar 



YAZILAR 87 



Hükm etmede her âleme bir neyyir-i nüvvâr 
01 encüm-i bî-kâbil-i ihsâyı düşündüm 

21 

Bâ-evc-i hadîd anlaşılıp mihrek ü mihver 
Olmakla mesâfât ü mesâhâtı mukadder 
Ecrâm-ı semâviyye olup fikrime manzar 
Mirsâd-ı basiretle temaşayı düşündüm 

22 

Kim verdi esasen o hakîmâne kararı 
Kim kurdu o mevsimler ile leyi ü nehârı 
Mîâd-ı muayyende olart kat'-ı medarı 
Hizmette ehemmiyeti îfâ'yı düşündüm 

23 

Geçmekle bezm âlem-i şemsîye bu fikret 
Bir şekl-i güzîn aldı hayâlimde o heyet 
Kânûn-ı tecâzüple kurup hükm ü hükümet 
Ta'kîb edilen devr-i dil-ârâyı düşündüm 

24 

Zihnimde doğup mâh-ı zemîn-zâde-i zîfer 

Binlerce kevâkible müzeyyen şeb-i mukammer 

Seyyareleri muktazi-i mihr-i münevver 

01 burçları ol nesr-i mukaffayı düşündüm 

25 

Gûyâ saçılıp bir yere cemiyet-i mazmun 
Mensur iken etmiş anı bir cazibe mevzun 
Arz olmuş o manzumede bir nokta-i meskûn 
Pûr-nükte bu enmûzec-i inşâyı düşündüm 

26 

Kim etti tevazünle o manzumeyi tanzîm 
Kim eyledi ol mülki kavânîn ile tahkîm 
Kimdir o cemâdâta eden hikmeti ta'lîm 
Bir san'atı bir sâni-i yektayı düşündüm 

27 

Mahlût-ı mezâb ol kadar ecsâm-ı adîde 
Birlikte tekallüb ile bin şân-ı cedîde 
Girmiş şu bizim gördüğümüz tarz-ı pedîde 
Sûret-gede-i dehri bu dünyâyı düşündüm 

28 

İhsan ederek feyzi harûrî-i şu'âât 
Mecbûle-i uzyiyyete îlâd ile inbât 
Etmekte bütün gün bize îsâr-ı füyûzât 
01 nâire-i nâmiye-bahşâyı düşündüm 



29 



YAZILAR 88 



Etmekte zemîn üzre ziyâfet-ger-i eyyam 
Bir sofra ile kâffe-i mahlûkunu it'âm 
Bir hissi teayyüş kılan en'âma da in'âm 
Feyyâz-ı tenâvül-geh-i yağmayı düşündüm 

30 

Ahcâr u suhûrun geçerek hep tabakâtın 
Edvar u duhûr ile ma'âdînle nebatın 
Âsâr-ı zuhurunda da hayvan ü hayâtın 
Ez cân u dil o kudret-i ahyâyı düşündüm 

31 

Enkâz-ı nebatîde girip kısm-ı türaba 

Ol mecma-i ecnâs erişip hadd-i nisaba 

Me'lûf edilip hâk ü hava âteş ü âba 

Her noktada hem-re'y olan a'zâyı düşündüm 

32 

Pür-germî-i himmet kurulup meclis-i imkân 
Vermişler o surette yosun nev'ine bir can 
Andan yürümüş kâfile-i cümle-i hayvan 
Ühkûme-i hüdzâyı o peydayı düşündüm 

33 

Müstehlik-i uzvî kılarak hâki de ikmâl 
Gittikçe tekemmül edip ilkah ile ensâl 
Maymunla zevi'l-bâl olunup gayete îsâl 
Meydâna çıkan maskara hülyayı düşündüm 

34 

Mikdârı garîzî-i hararet ile uknum 

Fennen bulunup olmuş iken sabit ü ma'lûm 

Esrâr-ı hayâtiyye niçin kalmalı mektûm 

Ol ukde-i mecmû-ı habâyâyı düşündüm 

35 

Etmekle bu gün ayn-ı şerait ile tecsîm 
İbrâz-ı hayât etmeli bir cem'i ekânîm 
Mâhiyyet-i rûh olmalıdır kâbil-i tefhîm 
İzhâr ile memzûc olan ihfâyı düşündüm 

36 

Fâilliği olsaydı eğer cism ile kâim 

Rûh olmaz idi zinde biz olmak ile nâim 

Ta'til-i havas ile de ol baki vü dâim 

Ben lâne-i cismimdeki varkâyi düşündüm 

37 

Etmiş bir etemmiyet ile âlemi tetmîm 88 

Bir zübde-i ekvân olarak mazhar-ı tekrîm 

Enzârımı celbeyledi ol ahsen-i takvim 

İnsan denilen nüsha-i kübrâyı düşündüm 



YAZILAR 89 



38 

Adem mi olur devre-i âsâr ile nesnâs 

Olsaydı görürdük yine bir başka ebu'n-nâs 

Eylerdi hiç olmazsa alâmâtım ihsas 

Ol müdhike-i vahime gûyâyı düşündüm 

39 

Zâtıyla sıfatından edip ademi bahir 
Kılmış anı Hak mahzen-i esrâr-ı mezâhir 
Telkîn-i havas etmiş ana bâtın u zahir 
Ta'lîm ile esmayı müsemmâyı düşündüm 

40 

Olmuşsa da nefs Âdem'e şeytan-ı mürâfık 

Mescûd-ı melâiktir o metbûu halayık 

Tâbi' kılı r amma anı bir şeye sevâik 

Bir dâne-i memnûu bin iğvâyı düşündüm 

41 

Tasdîa da olsam mütecasir ulemâyı 
İkna edemem eldeki hüccetle hocayı 
Gözden geçirip cidde-yi seylanı semâyı 
İlk cilvegeh-i Âdem u Havva'yı düşündüm 

42 

Caiz ki bizim cilve-geh ol seb'i semâvât 
Anlardadır ah arza kıyâsen yine cennât 
Evsâf-ı temayüzle hubût eyliyor isbât 
Bir şevk-ı behişti ile me'vâyı düşündüm 

43 

Söyler (flâmaryon) la beraber dil-i agâh 
Bin mislini hacmen bu yerin sanma tehîgâh 
Hâli mi kor en şa'şaalı mülkü şehinşâh 
Firdevs-i berrin bir nice süknâyı düşündüm 

44 

Olmakla saffı muterif-i ism olarak zâr 
Şâyeste görülmüştür ana rahmet-i Gaffar 
Mahviyyeti bilmekle dümû' etmeli îsâr 
Işkâbe-i feryâd-ı zâlemnâ'yı düşündüm 

45 

Ümmetlere ib'âs ederek rehber-i İslâm 
Kılmıştır anın kalbini Hak mehbıt-ı peygâm 
Me'mûr-ı semavî ise de vahy ile ilham 
Cebrâil-i ol sâniha-pirâyı düşündüm 

46 

Vermiş Resûl'e neşr-i ziya mihr-i hüviyyet 

Menşur ile tahlîl olunup nûr-ı nübüvvet 



YAZILAR 90 



Çıkmış deracât ile hep elvân-ı velayet 
Ta'zîm ile ol mesned-i vâlâyı düşündüm 

47 

Bir bûy-ı tefeyyüz getirip şemme-i tâât 
İzhâr ediyorken biline bir nice hâlât 
Müsteb'id-i âkil midir îkâ-ı kerâmât 
Her mu'cize-i hârika-peymâyı düşündüm 

48 

Mahlûtsa hakâyıkla ekâzib ü erâcîf 
Etmez anı tağşîş avam mûcib-i tezyîf 
Erbâb-ı ukûl eyler anın beynini te'lîf 
Ta'mîk edecek dîde-i bînâyı düşündüm 

49 

Ben kendi vücûdumda bulup keştî-i 

Nuh'u Tûfân-ı mezâhimle gelen feyz-i fütûhu 

Hak ile bakâ-yâb ederek nâcî-i ruhu 

Fâni olan âlâyiş-i imhayı düşündüm 

50 

Tagyîr-i hakîkatta verip Hakk'a zimâmı 
Buldum nüket-i hilkati Hâlık'la kıyamı 
İbrahim'e germ-i ülfet olan berdü's-selâmı 
Nemrut ile ol nârı o itfayı düşündüm 

51 

Cân-ı nâka-i Salih gibi bî-tâkat tedbîr 
Ba'zan yakışır gerden-i teslîmede şemşîr 
İsmail için kesmez iken hançer-i takdîr 
Minşârı düşündüm Zekeriyyâ'yı düşündüm 

52 

Olmakla tecellî-i şuûn-ı nâ-mütenâhî 
Düşmüş ceryân-gâhına çok Yûnus ü mâhî 
Kurbân-ı Halil oldu nice yâr-ı İlâhî 
Hûn-âb-ı şehâdet ile Yahya'yı düşündüm 

53 

Dir messeniye'd-dur tüketip sabrını Eyyûb 

İfdâl-i rubûbiyyet ile olmasa mashûb 

Ağlar mı muhabbet ciğerin yakmasa 

Ya'kûb Ma'sûmî-i Yûsuf ile Zülehâ'yı düşündüm 

54 

Bir olsa da mîzânı saadetle şekavet 

Allah'a kalır hükmü ledünnî-i şerîat 

En-nâsü niyâmün'le edip keşf-i hakikat 90 

Bahşâyiş-i ta'bîr ile rü'yâyı düşündüm 



55 



YAZILAR 91 



Olmakla meşiyette helakimle halâsım 
İster yine elbet aramak nusret u âsim 
Her ân ü zaman nefs ile akl oldu muhâsım 
Şûrişdeh-i fir'avn ile Musa'yı düşündüm 

56 

Bir aczi kılar kibr-i cehalet müteellih 
Bir âlet olur kâr-ı ilâh içre o vâlih 
Mu'cizdir onun sihri de kâimse de bi-zâtih 
İ'câzı asayı yed-i beyzâyı düşündüm 

57 

Ahengi erittiyse de Davud'u hoş-elhân 

Ahengi zebûn etmedi sengîn-dili leyyân 

Emsal ile şâir behvâ oldu Süleyman 

Bir taht ile bir seng-i musallayı düşündüm 

58 

Mâ-kâne ebûke emre sû'le açıpfem 
Bed-bîn-i yahûd olmasa da nutk ile mülzem 
Nâkûs ile âfâkı tutar ismet-i Meryem 
Rûhü'l-kudüs'ü Mehd-i mesihâyı düşündüm 

59 

Yâdetme değil akibet-i Âd u Semûd'u 
Görmekte helâk-i ümem-i Lût ile Hûd'u 
Hak-cûy şifâ eylemedi kavm-i Yehûd'u 
Mu'ciz-nefes-i Hazret-i İsa'yı düşündüm 

60 

Görmekle nice tahrîf ile tebdîl 

Çok şu'leyi hâizse de Tevrat ile İncîl 

Bî-fer kalarak ma'raz-ı neyyirde kanâdil 

Kur'an'ı o hurşîd-i mezâyâyı düşündüm 

61 

Amma ki Hudâ-bîn olacak yerde ziyadan 
Kandil asarız büt-gedeye nûr-ı Hûda'dan 
Bir şey göremez bir çoğumuz cehl ü âmâdan 
Müstevli-i nâs illet-i umyâyı düşündüm 

62 

Tâbiş-deh-i ekvân olarak nûr-ı Muhammed 
Dünyâyı tutup debdebe-i devlet-i sermed 
Furkân okunan sânına fermân-ı müeyyed 
Sernâme-yi muhtâr-ı berâyâyı düşündüm 

63 

Ezhân-ı umûmiyyeti dîn eyledi teşhîz 
îcâz-ı belagat ederek canları telzîz 
Ahkâmını Allah'ın edip âleme tenfiz 
Dârü'l-Hak olan Yesrib ü Bathâ'yı düşündüm 



YAZILAR 92 



64 

Hoş-bûy-ı Hicaz adlı dil-i mevhibe-nâki 
Etmekle tavaf ol Beledü't-tayyib-i hâki 
Reşk-âver-i arş olmuş olan ravza-i pâki 
Mihrâb-ı cihan Kâ'be-i ülyâyı düşündüm 

65 

Yok muttasılu'l-vâhid olan cevher-i eflâk 
Olsaydı yapardı yine bânîsi edip çâk 
Mi'râc-ı salât ile bulur kalb-i şeğaf-nâk 
Ol şems için ol leyle-i esrâyı düşündüm 

66 

Varken o kadar vâsıta-i Revnak-i teshîl 
Bir mekteb-i âlîdeki dih-sâle-i tahsîl 
Elyevm edemez binde birin matlaba tavsîl 
Mîkâtı telakkî-i Bahirâ'yı düşündüm 

67 

Ensâr-ı ilâhiyye ile bulmasa te'yîd 

Bir fert edemez lâf ile dünyâları tehdid 

Mümkün mü sekiz müşriki bir noktada tevhid 

Cemiyet-i esrar u ahıbbâyı düşündüm 

68 

Tercîh edilip nutk-ı muhik seyf ü sinâna 
Neşroldu âlemlerle ilim sanki cihâna 
Avâz-ı maârif karışıp bank-i ezana 
Ol sîyt-ı üluhiyyet-i a'lâyı düşündüm 

69 

Hayfâ ki düşüp bir ön ayak hıkd ü nifaka 
İkdam ederek tefrîka-i hüsnü vifâka 
Çıkmış firak-ı bâgiye-i meydâna şikâka 
Eşrâra uyan zümre-i hem-pâyı düşündüm 

70 

Cühhâli edip müstenid-i erbabı mefâsid 
Düşmüş rüesâ birbirine zıdd u muhâsid 
Etmekle zulüm râyici-i dânişi kâsid 
Hak-gûluğa kurbân nice dânâyı düşündüm 

71 

İklîm-i Necef'den tutarak râh-ı rızâyı 
Gördüm o ziyâ-küster olan mâh-ı vefayı 
Dîhîm Ali hubbuhî ile şâh-ı sehâyı 
İt'âm-ı mesâkîn ü yetâmâyı düşündüm 

72 

Andım o mebâdîde olan satvet ü şâm 

Vermekte cedel şimdi hitabetle beyânı 



92 



YAZILAR 93 



Tenkiye tesadüf ederek çekdim inam 
Meydân-ı müsâitdeki irhâyı düşündüm 

73 

Olmakla fakat hâtıra-i ümmete meknuz 
Birfâcia-yı muhrika birvak'ayı dil-sûz 
Yakmakta ciğer-gâhımızı yâd ile her rûz 
Âteş-fiken-i kerb-i belâyı düşündüm 

74 

Mir'âtı olup hubb-ı nebî cümle usûlün 
Mirkâtıdır ol kurb-ı hakîkiye vusulün 
Bâ-fahr ü şeref âl ile evlâd-ı resulün 
Mecmûuna takdîm-i tehâyâyı düşündüm 

75 

Kanlar dökerek hayli zaman tîg-i tegallüb 
Açmış bize bin gaile ol devr-i tezebzüb 
Kalmaz mı yeri yaralar etmekle teneddüb 
Pür-şûr u şer âsûde bu inhayı düşündüm 

76 

Temyîz-i tehâlüf ederek zihnimi teşvîş 
Halk etdi Huda dilde emel-dârî-i teftîş 
Ettim nice bin arbede-i âlemi der-pîş 
Târîhi o mirât-ı mücellâyı düşündüm 

77 

Âsûriye Bâbil Finike Mısır olunup yâd 
Buldum medeniyyet ile Yûnân'ı ser-âzâd 
Tuğyân-ı sefâhetle olup Roma da berbâd 
Ferkend-i vukû'âtı İtalya'yı düşündüm 

78 

Ta'kîb ederek Jul Sezan Oktavios'la 
Gezdim Kleopatra ile Antonyos'la 
Keyhüsrev'i gördüm mütehârib Krezüsla 
Pür-kerr ü fer-i İskender'i Dârâ'yı düşündüm 

79 

Harun'a seza Şarlman'ın çok himemâtın 
Gördüm Lüi Onz ile Katorzan harekâtın 
Bitmekle Napolyon tüketip cehd ü sebatın 
El-hâletü hâzihî akademyâyı düşündüm 

80 

Ettiyse papa tevbekâr ol Hanri-yi evvel 
Ahir protestanlığa dîn oldu mübeddel 
Vilhelm'le tahkîm olunup (Hanze) mükemmel 
Bismark'a senâ-kâr Almanya'yı düşündüm 



81 



YAZILAR 94 



Jandark'ı ederken Mari Situvart ile hem-hâl 
Zulm oldu hemen münkalib-i rahat ü ikbâl 
Hürriyet-i efkâr ü cihân-girî-i işgal 
İngiltere'yi servet-i deryayı düşündüm 

82 

Keykavüs ile Mısır'a gelen sarsar-ı vahşet 
Hep Sardanapallarda Veronlardaki hücnet 
Toplandı virüp Endülüs'e âteş-i dehşet 
Fernand ile yek-renkîzabellâyı düşündüm 

83 

Müslim var iken bir takım el-gâzî-i Hünkâr 
Tîmur ile Haccâc olunur ortada tezkâr 
Mel'ûn yezid olmakda yine eşna-ı gaddar 
Cengiz'i Hülâgü'yü Atilla'yı düşündüm 

84 

Kıpçak sönerek Moskova etmekle tahassüs 
Ruslarca Büyük Petro açıp bâb-ı tefahhus 
Fitneyle bulur Baltacı'dan hüsn-i tahallus 
Meftûnî-i ahbâb ile a'dâyı düşündüm 

85 

Beyne'd-düvel Osmanlı olup şân ile mahsûd 
Dahi nice Fatih'le Selim olsa da meşhûd 
Faik görülür cümlesine Hazret-i Mahmûd 
İslahı teferrüsle o ilgayı düşündüm 

86 

Gördüyse dahi Köprülüler ile bu devlet 
Tiryaki Sokullu paşalardan nice hizmet 
Vakt ile müvâzindir ehemmiyeti himmet 
İrşâd-ı Reşid Mustafa Paşa'yı düşündüm 

87 

Casuslar ile şirket-i mahsûsa-i bîdâd 
Ahlâk-ı umûmiyyeyi etmişse de ifsâd 
Tehzîbini ümmîd ile atîyi edip yâd 
İstanbul'u ol belde-i ra'nâyı düşündüm 

88 

Şân aldı ekâbirde mesâvî-i acîbe 
Muhtel olup ümmetteki ahlâk-ı necîbe 
Meb'ûs-ı mekârim bize bildirdi vecîbe 
Ol bedrika-i mekremet-efzâyı düşündüm 

89 

Âhâdt ederek her yeri bir şer'ayı meslûk 94 

Olmakla şerîatça melik nefsine memlûk 

Dîn lafz ile matlûbsa da ma'nâ ile metruk 

Teklîf-i hüdâvendî reayayı düşündüm 



YAZILAR 95 



90 

Da'vâ-yı veraset ederek dîne bulur nân 
Bâzârda pilâv medresede hücre-nişînân 
İrfan ile zikr eylese de zâviye-dârân 
Dînü'l-ahadiyyetde müsennâyı düşündüm 

91 

Bir zaviye içre mütenâzi' iki vâris 
Olmakda iken tefrîka-i millete bâis 
Mektepliler olmuş ana bir tâlib-i sâlis 
Bi'l-hendese teslîs-i zevâyâyı düşündüm 

92 

Bir gün gelecek birleşecek hepsi beher-hâl 
Vermekle zamân-ı marifete nöbet-i ikbâl 
Dillerde taayyün edecek kâbe-i âmâl 
01 kıble-i tevhidi tekâyayı düşündüm 

93 

Vermekle makâsıtda tenakuzları eyyam 
Kalmışsa da tasdik u tasavvur kuru bir nâm 
Merhûn-ı zamandır cihet-i vahdet-i İslâm 
Ma'kûs-ı kübrâ ile suğrâyı düşündüm 

94 

Yek-siret ediş halkı muhal emr-i bedihi 
Takdim ederiz liyk reşîd üzre sefihi 
Tebdil ile ol mastaba-i zişt ü nebîhi 
Manzûr olacak sûret-i hesnâyı düşündüm 

95 

Bi'l-kuvve olanlar Hüner ü fazi ile mümtaz 
Bi'l-fiil olarak her biri bir işte mühim-sâz 
Eylerdi hükümet o zaman hikmeti ihraz 
Fermân-ı veşâvirhüm ü şûrayı düşündüm 

96 

Allah için olsaydı üli'l-emre itaat 
Sultana da hükm eyler idi seyf-i şeriat 
İcmâ ile çok renge dönüp şekl-i ibâdât 
Seccâde-i dâmânı cebin-sâyı düşündüm 

97 

Kavlen der iken yok anı tezyîd ile tenkis 
Kul hükmüne şer'in bulamaz fidye-i tahlîs 
Mahkûm ederek hakkı da sultana be-tahsîs 
Fi'len o salâhiyyeti i'tâyı düşündüm 

98 

Tesvîl-i siyâsî bozarak nass u belâğı 

Vermiş anı setretmek için cehle mesağı 



YAZILAR 96 



Bir mühlike-i muzlimeye kurmuş otağı 
Şebhûn-ı ale'l-fevri o sahrayı düşündüm 

99 

Hep böyle - eyler isek olmıyarak ah 

Bir hisse-i muhtassa-i hürriyete agâh 

Bir haybet ile pîş-geh-i millete nâgâh 

Şark meselesinden çıkacak payı düşündüm 

100 

Evhamdan olup Avrupa gûşişle muarrâ 
Rûhlandı Kristof'la Gütenberg ile mahzâ 
Dünyâyı teceddüt ederek bir yeni dünyâ 
Ol kâşifi ol kıt'ai hücrâ-yı düşündüm 

101 

Açtıysa da Marten Lüter âfâka salibi 
Bir şârika-i hâdiyeden yokdu nasibi 
Bir şem'a-yı ümran edip amma o hatibi 
Ma'mûrî-i akvamı nasârâyı düşündüm 

102 

Sathî bilinip fer'i gibi asl-ı mezâhib 
Fen müntesibîn eyliyor ibtâline zâhib 
Milyonda bir olmaz bulan iksîr-i mevâhib 
Ol derd-i umûmîyi o belvâyı düşündüm 

103 

Sa'y oldu silâh elde taakkul ise rehber 
Kuttâ-ı tarîk olsa da Darvvin ile Buhner 
Seyreyliyerek mülket-i edyânı serâser 
Beyne'l-milel ol bâbtaki ârâyı düşündüm 

104 

Etmekle nüfus üzre zekâ meyli tesaltun 
A'kalleri etmiş beşeri sevk-i temeddün 
Karşımda zerâdişt ile zend etdi temekkün 
Konfüsyüs'ü Fohi'yi Buda'yı düşündüm 

105 

Yıkmışsa da her ma'bedi cehlin sademâtı 
Bulmuş arayıp ehl-i nehâr râh-ı necatı 
Ferdayı memâtı hikemiyyât-ı hayâtı 
Bî-mürşid o endişe-i ahrâyı düşündüm 

106 

Ber-vefk-i hayâl âlihe etmekle taaddüd 

Etmiş o muhayyelde mücessemle teeyyüd 

Ekserde kalıp hükmü basîti-i taabbüd 96 

Baktım fetişizm ehline süflâyı düşündüm 

107 



YAZILAR 97 



Hindin Sivâ'sı Vişno'su olduysa da ma'dûm 
Yûnan'ı kadîmin sayısız tanrısı mezmûm 
Zannettiler Allah'ı da anlar gibi mevhum 
Konstantini ol harb-i çelîpâyı düşündüm 

108 

Bildim milel-i şaibeden ilm-i nücûmu 
Allah aranırken bulunan kenz-i ulûmu 
Kimyayı çıkarmış kiminin nakte hücumu 
Mensi bulunan sihr ile simyayı düşündüm 

109 

Her dîne karışmakla hurâfât u esâtîr 
Etmişse de icmâ u kıyâs aslını tağyir 
Mehdî-i maârif ederek âlemi tathîr 
Evsâhım ifraz ile imhayı düşündüm 

110 

Günden güne olmakda ulûm âlemi hâvi 

Elbet bu terakki edip efkârı tedâvî 

Sıhhat bulacak bir gün olup derd-i semavî 

Bir müddet o ser-mebhas-ı garrâyı düşündüm 

111 

Bir encümen-i sıdk açıp ashâb-ı fetânet 

Etmekle kemâl ile taharrî-i hakikat 

Allah'ı bulup eyleyecek keşfi tarikat 

Ol vakti o mübrem mütemennâyı düşündüm 

112 

Bulduysa Fonograf Edison dinliyerek ton 
Vermiş mi kulak birde sadâ bahsine Nevvton 
Duymuş fakat ol zemzeme-i gaybi Eflatun 
Teşhîs-i hakâyıktaki asfâyı düşündüm 

113 

Her mukdim eder meyl-i husûsîsini minhâc 
Her râsıt u râmîye diğer noktadadır âmâc 
Her sa'y-i beliğ etsede bir maksadı intâc 
Burhân-ı tehâlüfle kazâyâyı düşündüm 

114 

Jak Jak Ruso'ya, Volter'e olmazsa da emsal 
Alfons Dö la Martin'de yine başkacadır hâl 
Ma'nâyı hafif geçmiş iken Pansees'de Paskal 
Maddeyle olan nâmını ibkâyı düşündüm 

115 

Viktor Hügo'ya esniye-hân oldu Sefiller 
Açtıysa da makdûreler üzere Dümafis per 
Gösterdi Şopenhavr'a o yol sahne-i diğer 
Mevcûdî-i muğni ile iğnâyı düşündüm 



YAZILAR 98 



116 

Tahsîl-i "mine'l-mehd ile'l-lâhd" ile eslâf 
Etmişse de binlerce defâin bize ithaf 
Biz Çin'e gidip olmıyoruz anları sarraf 
Ahlâfa hedâ-bahş o hedâyâyı düşündüm 

117 

Hürriyet-i fikr arzederek huldî-i Haldun 
Hükkâm-ı hüdâvî kılarak herkesi me'mûn 
Olmuştu şifâ-bahş-ı necat ahkem-i kânun 
Fârâbî ile zâdei Sînâyı düşündüm 

118 

İhya-i ulûm etse de efkâr-ı Gazzâlî 
Bî-behre kalıp hâfız-ı elfaz-ı Emâlî 
Güftâr-ı Muhyiddîn'i sanır nutk-ı hayalî 
Bir cehli bir ol zevk-ı musaffayı düşündüm 

119 

Bestamî vü Zünnûn'u Cüneyd olsa da hemkâr 
Bir hâlde değil her biri bîhûd u şeğaf-dâr 
Mansûr'u görüp cûş u tecellî ile berdâr 
Ol Hak ile nâ-hakka müdârâyı düşündüm 

120 

Nîreng-i zevahir ederek bâtını tağlît 
Kılmışsa da meknûne-i ifrat ile tefrît 
Dil kân-ı taharride bulup menba-ı tenşît 
İnsanlar için maksad-ı aksâyı düşündüm 

121 

Bâ-fikir ü nazar dînce tenassuh ise matlûb 
Eşhasa ukûlünce olur kısmeti meksûb 
Tevfık-ı tefekkür yine bir mâye-i mevhûb 
Bildim bunu Vehhâb-ı atâyâyı düşündüm 

122 

Her sem'a şuûrunca girip nefhai eş'âr 
Bir başka muahassıl çıkarır pend ile pendâr 
Bir hâlde görünmezse de her dîdeye dîdâr 
Peygâm-ı tecellî kalan a'mâyı düşündüm 

123 

Mahrum olacak en çoğu hak olsa da şayi 
Göstermededir nedreti idrâk-i vakâyi 
îkâz ederek fitneyi butlân-ı şerâyi 
Meydâna alacak hûnî-i heycâyı düşündüm 

124 

Mikyası muammem tutarak vâzı-ı edyân 

Meşmûlu tefâvüt edip ol nimet-i ihsan 



98 



YAZILAR 99 



Kılmış derecât ahzını vâbeste-i irfan 

Her nükteyi her remzi her imâyı düşündüm 

125 

Vâkıf bulunan söyleyemez etse de îkân 
Zîrâ olunur müttefikan cisme fedâ-i cân 
Söylense de duymaz anı dil-mürde-i iz'ân 
Emvâta şifâ vermiyen ifşayı düşündüm 

126 

Ervaha maânî-ı kitab olmadı mübhem 
Ecsâma o mîzân ü sırat oldu mücessem 
Birleşti suâl ile hesâb ile Cehennem 
Mefhûm-ı ukûbât ile ukbâyı düşündüm 

127 

Bî-şübhe ki mü'minler için Hazret-i Fâtır 
Bir ömr-i müebbet verecektir şen ü şatır 
Evsâf u mefâhimi olup vârid-i hatır 
Huldiyyet ile Cennet-i a'lâyı düşündüm 

128 

Bir zevk ile herkes olamaz mazhar-ı vahdet 
Her kimse nasîbince bulur ni'met ü cennet 
Yek-zâikadır sanma şuûnü'l-ebediyyet 
Pek tiz bıkılan menn ile selvayı düşündüm 

129 

Derlerse ibâdet ne demek söyle ki bî-şek 
Bilmek yine bilmek yine bilmek yine bilmek 
Bilmekten ubûdiyyeti zan eyleme münfek 
Meçhul ile ma'lûmu temennayı düşündüm 



130 

Halk etse âmânımızı hep Kâdî-i hâcât 
Bir âlet-i üdvân olur ellerde münâcât 
Pür-şevk ederiz nefsimize hasr-i ibâdât 
Ayât-ı akîmû'yu küsâlâ' yi düşündüm 

131 

Her münfail-i nikbet ü idbâr-ı hayâtı 
Her muhteris-i zînet ü hubbu'ş-şehevâtı 
Ağrâz-ı mukârin bularak hep harekâtı 
Te'mîn-i maîşetteki kavgayı düşündüm 

132 

Hak ortada bir nev'-i merasim gibi melfûz 
Bir başka sanem büt-gede-i sînede mahfuz 
Her nefs ana tahsîs-i perestiş ile mahzûz 
Evsânı bilip tâbi'-i ehvâyı düşündüm 



YAZILAR 100 



133 

Tutmakta yeter zevk-i ibâdet ile siyyân 
Lâkin bulunur hazz-ı nefs hâiz-i rüchân 
Atmakla kişi lât ü menâtı bulup âsân 
Kalbinde muazzez kalan uzzâyı düşündüm 

134 

Bir nuhbe-i mahsûsa ya bir âfet-i mâhveş 
Her şahsın olur safha-i kalbinde münakkaş 
Aşkile düşüp cilve-geh-i ruhuma ateş 
Bir şuhu sena ettiğim esnayı düşündüm 

135 

Fennen de bilirken anı birtûde-i mefrûz 
Bir hüsn-i muhayyel olarak hâhişe ma'rûz 
Mîsâkı eder bir sebebi yek-deme menkûz 
Bin mufdıl-i enfüs büt-i Zîbâ'yı düşündüm 

136 

Hassâsi-i hulkiyye nasıl densin iradî 
Olmuş ise ol şîme-i irsiyye velâdı 
Şiddetle olup dil hedef-i her gam ü şadı 
A'sâbı ezen hâlet-i sevdayı düşündüm 

137 

Tevrîs ederek vâlid ile valide erkân 
Etmişse mîzâc-ı ağlep ile bünyeyi bünyân 
Za'f ile gezer derdîni sıhhat sanup insan 
Ahlâkı tedâvîde etibbâyı düşündüm 

138 

Almış asabiyyet demeviyyet adaliyyet 
Lenfâ ile safra ile bir başka meziyyet 
Her bünyede bir galibe geçmekle irâdet 
Teslîm edilen özr ile ilcâyı düşündüm 

139 

Teshîr-i muhiti ile te'sîr-i ekâlîm 
Tedrîc-ii zamânîile ünsiyyet-i ta'lîm 
Eylerse eğer ol marazı müzmini tevhîm 
Takdir ile mahkûm-ı secâyâyı düşündüm 

140 

Çıktım buradan cevve tutup cebr-i hevâ âh 
Makdûr-ı ezeldir diyerek mahrek-i eşbâh 
Oldum yorulup bâl ü per ü vüs'uma agâh 
Evsâta inip zîr ile bâlâyı düşündüm 

141 

Mahdûdî-i raiyyetle olan ilmine mağrur 
Meşhûdî-i vüs'atle görür vüs'unu mahzur 
İnsan için idrâk-i maâlî ne kadar dür 



100 



YAZILAR 101 



Ol bu'd-ı sera tâ be-süreyyâyı düşündüm 

142 

Ancak şu kadar var ki bir endişe-i salim 
Bârî-i hidâyetle olur vâcib-i âlim 
Pür-şevk ederek ruhumu ol rûh-ı avalim 
Mevlâyı düşündüm yine Mevlâyı düşündüm 

143 

Asnâmı ibâdâtı uzattıkça uzattım 

En sonra fakat bânî-i büthâneye çattım 

Kalktım o bütün aşkına bir kaç kadeh attım 

Bir keyf ile keyfiyyet-i sahbâyı düşündüm 

144 

Lezzetle gelip ruhuma bir mestî-i râik 
Etmekle beni tasfiye-i sîneye saik 
Gönlümle aranmakta iken kayd-ı alâik 
Hanemde kütüphanemi Zehra'yı düşündüm 

145 

Hatırlayarak mesele-i sekri haramı 
Hürmetle anıp bir nice sermest-i ğarâmı 
Bir cezbe-i meftûre ile râm-ı meramı 
Efsâne-i Mecnûn ile Leylâ'yı düşündüm 

146 

îmânı esâs addederek havf ü recâyı 
Nisyân ediverdim reviş-i ehl-i riyayı 
Şeh-râh-ı mesâide bulup bûy-ı rızâyı 
Oldum mütevekkil gam-ı ferdayı düşündüm 

147 

Etmekte iken redd-i riya mahkemetu'llah 
İsmet veririz kendimize ucb ile her gâh 
Emmâre-i bi's-sû iken nefs-i beşer âh 
Tasnî' edilen hüccet-i ibrayı düşündüm 

148 

Bir aşk-ı İlâhî olarak hâfık-ı eşrâk 
Müstağrak-ı lezzet bulunur her dil-i müştak 
Her yerde matâf oldu bana Kâbe-i uşşak 
Mişkât-ı Hüdâ Kubbe-i Hadrâ'yı düşündüm 

149 

Vermek bile bir gûş-ı safa ûd u kemana 
Raks-âver olur gerçi semâhâne-i cana 
Hem-nefha olup tayr-ı elesti-i cinâna 
Vecd-âver olan zemzeme-i nâyı düşündüm 

150 

İnsanı meşâgil uyutup gafil ü zâhil 



YAZILAR 102 



Bîdârî-i kalbîye olur pek azı nail 
Vacipse de her an aramak mürşid-i kâmil 
Sîmurg-ı hümâyûn-peri Ankâyı düşündüm 

151 

Mahsûs arayup devletü idbâr-ı halûdu 
Mer'i sanırız biz o hubût ile suûdu 
Ammî görürüz manzar-ı hâşânı vedûdu 
"Lâ ya'rifuhüm" pûş-ı eviddâyı düşündüm 

152 

Bir manyatize ipnotize hallerin aldım 
Bir allüsinasyon ile somnambule daldım 
Bir hayli de cinlerle periler ile kaldım 
El-hâsıl bilcümle habâbâyı düşündüm 

153 

Te'sîr u havâss ile bilip fark ediyorken 
Künhile hafiyyâtı nasıl anlıyacak fen 
Saydım ne kadar hâdise-i hârika-efken 
Sehhâri-i intak ile ilkâyı düşündüm 

154 

Gittikçe tevessü ediyor ilmi kıyafet 
Kaht ile hutûtu'l-yed ile fenn-i feraset 
Evzâ' ederek muzmeri ta'yîne delâlet 
Tebyîn-i serâirdeki sîmâyı düşündüm 

155 

Bin türlü teceddütle uyanmaktadır efkâr 
Anlar reviş-i hâl ile müstakbeli bîdâr 
Kecbâzî-i mezheb (Rönesans) etmede ıhzâr 
Mesdûd olan ebvab-ı fetâvâyı düşündüm 

156 

Etmekle evet nâ-mütenâhîyeti tecdîd 
Bir fitne-i melhuz edilmişse de tahdîd 
Olmakta fakat şimdi o hâl ukde-i terdîd 
Mahzuru müdafi olan enbâyı düşündüm 

157 

Mekşûf olarak verziş ile ebr-i meşârik 
İgfâl ediyor çoklarını fenn u havârik 
Lâzım geliyor dîn ile telfik-ı hakâyık 
Müstevcib-i gâyâtı mugayyâyı düşündüm 

158 

Bir şu'bede görmek ile tahsîlini âlî 

Ezkâsı bilip kendîni gayet müteâlî 1()2 

Ümit edemez başkaca bir evc-i maâlî 

A'lâya bakıp evsat u ednâyı düşündüm 



YAZILAR 103 



159 

Evsatta ale'l-âde-i ta'lim ile tenbîh 
Ednâda basîtiyeti tasvir ile teşbîh 
Ma'bûdu müşahhas kılar eylerse de tenzih 
Bîçûni-i Bâri-i teâlâyı düşündüm 

160 

Sıbyân sayılır zâhir-i şer' etse de temlik 
Cühhâl tehî-kalb edilir vehlede teşkîk 
Elfâz ile tenzih eder ahvâl ile teşrik 
Takdisi belâği-i süveydâyı düşündüm 

161 

Almakla beraber ele miftah-ı künûzu 
Hazm eyliyerek ma'rifeti havsala-sûzu 
Bir havf-i elezle diyemez halka rumuzu 
Ol fırka-i bî-minnet ü pervayı düşündüm 

162 

Eyler mi mesâibde bilen nefse tenezzül 
Eşhâyı lezâizdir o kudretle tahammül 
Etmekle nikâtü'l-hikemi derk ü teemmül 
İhlâs ile ol zühdü o takvîâyı düşündüm 

163 

Vermekle tarikat kimine şehperi nâsût 

Etmekte kemâlât ile gayet-resi lâhût 

Cibril akl sidresinde mebhût 

Ol vusleti ol rutbe-i kusvâyı düşündüm 

164 

Halikla bulan kendini mümtaz ü müvakkar 
Bîçâre-i mahlûk ile olsun mu cedel ger 
Lâ-havfün aleyhim'le olan şâd ü mübeşşer 
Ol zümre-i bî-bâb ü mahâbâyı düşündüm 

165 

Üstünde uçan ömr-i serîü'l-ceryânm 
Olsun mu neşîbinde ferâzende mekânın 
Merkeplerdedir dağdağa-i câhı cihanın 
Her gün çekilen bâr-ı tekâzâyı düşündüm 

166 

Sûrî olarak bir derece herkese hem-hâl 
İzhâr edilir dâiye-i devlet ü ikbâl 
Bilmekle beraber anı bâzîçe-i etfâl 
Ol tâz u tek mel'abet-âsâyı düşündüm 

167 

Mensubunu hep maddeten etseydi siyânet 
Etmekle hükümet-i li-meni'l-mülk ile vahdet 
A'dâ için îcâb ederek selb-i irâdet 



YAZILAR 104 



Tazlîl-i gurûrî-i ahillâyı düşündüm 

168 

Ya neş'e bulur memleket ey mân ile îmân 
Yâhud kırılır küfr ile peymâne-i peymân 
Meyhâne-i mihnette nüfus olsa da mihmân 
Gurbetzede-i sümme redednâ'yı düşündüm 

169 

Verseydi îcâbet bize bir kabza-i teshir 
Olmazdı mücîbu'd-daavât elyak tekvîr 
Bir sırr-ı mutalsamdır azâyimdeki te'sîr 
Efsun ile kahriye-i esmayı düşündüm 

170 

Afyon ile benk eyliyor âzürdeyi bî-gam 
(Morfin) kılarak muzdaribi huftei her dem 
Bî-his kalıyor can (kıloroform) ederek şem 
Medhûş-ı ezel bir dil-i şeydâyı düşündüm 

171 

Hâkim bilemem me'sere-i gayr-ı habîri 

Seyyâle-i berkıyeyi yâhud ki esîri 

Her şeyde görüp hikmet-i Allâm u Kadir'i 

Hükmü'l-hikemi sırr-ı huveydâyı düşündüm 

172 

Etmez mi komünlerle anarşistleri tahmîk 
Tensîk-i tabâyi'de muhâliyeti tasdik 
Vicdanı tesadüfle bulan tuhfe-i tahlîk 
Mâddiyyeyi ol fırka-i jaj-hâyı düşündüm 

173 

Allâme-i Râzîile Keşşaf Zemahşer 
Eylerdi bu gün başkaca tefsîr-i müfesser 
Dersem beni tecrîm ile birtahta-i perver 
Mahkûm edecek Kadı Beyzâ'yı düşündüm 

174 

Asr ile mîzâc-gîr ederek şi'r-i kadîmi 
Her şâiri bir bezmin edip mest-i müdîmî 
Çok görmedim ol tab ile şûhî-i Nedîm'i 
Nef'i ile hakkındaki fetvayı düşündüm 

175 

Muhrikse de eş'ar-ı Fuzûlî'deki tibyân 

Hassân-ı Acemlerle olur belki de hüssân 

Hâkânî-i zî-hilyeye Şeyh Gâlib'e hayran 

Ol aşk ile ol hüsnü serapayı düşündüm 1()4 

176 

Akdem udebâ eylememiş his o lüzumu 



YAZILAR 105 



Etseydi yazarlardı müdâvât-ı umûmu 
Nâbî geçinen bir sürü ressâm-ı rusûmu 
Bakî ile birçok sühan-ârâyı düşündüm 

177 

Lâkin bu gün elzem görülen neşr-i levâmi' 
Ettiyse de rûşen-dili reh-bîn-i menâfi' 
Haylûlet edip nâşir-i envâra mevâni' 
Zulmette seçilmez kalan inhayı düşündüm 

178 

Hem-şevk-ı Şinâs u Kemâl oldu Ziya hem 
Mülhak olarak pertev-i Hâmid ile Ekrem 
Anlar ile peyrevleri hakkında demâdem 
Şâyân görülen nikbet-i iclâyı düşündüm 

179 

Tebcîl ederek şân-ı fedakârı fedayı 
Timsâl-i hamiyyetle zahîrü'l-üdebâyı 
Osmanlı Gütenberg'i Ebu'n-neşri Ziyâ'yı 
Hakkındaki ızrar ile îzâyı düşündüm 

180 

Üftâde-i esrar olalı ehli hârâbat 
Sohbette verir nutka taazzür-i edebiyat 
Udhûke eder na'ra-i mestâneyi iskât 
Terhîmi münâdîyi münâdâyı düşündüm 

181 

Bir lem'a-yı rahşân görüp artırdı ümmîdi 
Ol renk ile seçmeklik için surh ü sefîdi 
Sevdim dekadanlarla çıkan sebk-i cedîdi 
Jön'lerle bir oldum yeni imlâyı düşündüm 

182 

İstanbul'u yazdım olarak haylice meşgul 
Gûyâ edip ahlâfım için fâide me'mûl 
Fahr eylerim eylerse o töhmet beni mes'ûl 
Bir azli değil mahbes ü menfayı düşündüm 

183 

Sa'bü'l-fehm olmakla bu nev-yâfte-i vâdî 

Nâkıs-dilin ikmâline olmazsa da bâdî 

Elbette olur bazı nehâ-perveri hâdî 

Yazdım bunu hem-nev'ime ihdâyı düşündüm 

184 

Bilmez bu kulun hâlık-ı şer şiir ile meşhur 
Etsin mi şenindir diye bir şâiri mağdur 
Kahr ile görürsem göreyim sa'yimi meşkûr 
Bir ŞÂKİR ile zîrini imzayı düşündüm 



YAZILAR 106 






MUSTEZAD 



Hatırdadır ol yâr ki bu taze civandır 

Bir âfet-i candır 

Biz şehr-i Ayaş'tan çıkalı hayli zamandır 

Sevda ne yamandır 

Âteşlere yansın bizi âteşlere yaktı 

Hep aklımız aktı 

Elhâsıl o mehpâre ki nev-reste fidandır 

Bir rûh-i revândır 

Terketti bizi âkibet ol rene ü mihende 

Ağûş-ı vatanda 

Ağreb bu ki inşâna vatan cây-ı emândır 

Âsûde mekândır 

Bin dil döker uşşâka o meh içse biraz mey 

Lâkin ne zarif şey 

Hurşîd gibi her tarafa ta'ne-feşandır 

Hurşîd-i cihandır 

Tenhâda geçirdim ele ol nazlı nigârı 

Ol şiveli yârı 

Amma ki öpüp okşaması savma ziyandır 

Madem Ramazandır 

SAKİR bizi meftun eden o gözle o kaştır 

Mahsûl-i Ayaş'tır 

Lâkin kime arz eyleyeyim râz-ı nihandır 

Derler ki yalandır 

GAZEL 

Fe i lâtün -fe i lâ t ün/f e i lâtün/feilün 
(Fâilâtün) (fa 'lün) 

Hâne-i çeşme gelir bakmak için yâre gönül 
Müncezibtir o kadar rüyet-i dîdâra gönül 

Tab'-ı ruhsâr-ı dil-efsûnunu gördükçe senin 
Çarpınır ateşe düşmüş gibi bî-çâre gönül 

Ah bilmem ki bu mebhasta neler söylerdi 
Mâlik olsaydı eğer tâkat-ı güftâra gönül 

Nüzhet-âbâd-ı cinân olsa da cevlângâhı 
Yine İstanbul'u arzu eder âvâre gönül 

İnşi'âl etti dimağımda bu muhrik arzu 
Ne için münhemik ol mertebe ısrara gönül 

GAZEL Bakış 

Feilâtün-feilâîün/feilâtün/feilün 



106 



YAZILAR 107 



(Fâilâtün) (fa 'lün) 

Bir şeker hande ile dün bana bir hoş baktın 
Nedir ol tatlı tebessüm o temennâlı bakış 
Koymadım sabrımı yaktın beni zâlim yaktın 
Canıma işledi en sonra o ma'nâlı bakış 

Kûşe-i çeşm ile teblîğ-i kelâm eylersin 
Tarfatü'l-aynda ifhâm-ı meram eylersin 
Bir bakışta beni meshûr-ı garâm eylersin 
Ah bilsem ne demektir o muammalı bakış 

Nigeh-i dîde-i sahhârına canlar bayılır 
Seni gördükçe bütün cismime ateş yayılır 
Âşıkın her bakışı ayn-ı tekellüm sayılır 
Sana bildirmedi mi hâlimi şekvâlı bakış 

Saklamaktan ne çıkar mâ-hasal-ı bâlimizi 
Halleder gözlerimiz ukde-i amalimizi 
Gizli bir şey mi kalır nâtık iken hâlimizi 
Sende ol nazlı bakış bende bu sevdâlı bakış 

Nedir ol çeşm-i siyeh mest o cazip sîmâ 
Hele kirpik süzüşün aklımı eyler yağma 
Dîde her uzvuna her vasfına meftun amma 
Ah o ma'nâlı tebessümle oîmâlı bakış 

DELİ SAÇMASI 

Bize karşı yoksa muhassasan söze itibârı şerîatın 

Ne namazına var onun bizim de inanmamız ne niyazına 

Öteden beri tutulup yabancıyı dîn ü örf ile milletin 
Yeni olduk onların âşinâ ne kadar cinas u lugazına 

Otuzüç yıl uyup ehl-i hevâ-ı muvâzâta karışmışız 
Notasında etmemişiz keman alışıp kemanına sazına 

Küberâ-yı mülk ile pâdişâhının iltifatını dinleyip 
Sevinir de âh inanmamışız bu hakîkatın o mecazına 

Bugün ol sitayişe karnımız tok inayet eyleyen olsa da 
Deli saçmasıyla teşekkürât ederiz fasulye piyazına 

Ne kadar da köftehor olsak öyle yalancı dolmayı yutmayız 
Hoşafın yağı kesilip dedik buyurun cenaze namazına 

Oturur ..kiyle ceviz kırar kına yaksın avratı fercine 
Yalan izdivaç ile çattıran seni en muhâdea sazına 

Var imiş bir ölmüş eşek heveslisi nal u mıhı sökmeye 



YAZILAR 108 



Kalacakmış eski papuçlarım kızının nikâh u cihazına 

Aşılattı baktı yetiştirinceye dek kemâle bir armudu 
Fakat en sonunda ham ahlat oldu nasılsa durdu boğazına 

Bana karşı dinde isâetin hiyelin hadd u hesabı yok 
Sayılırdı belki ceviz tıkırtısı dense men' ü cevazına 

Getirip bu hiss-i burûdeti ona verdi germî-i cinneti 
Bizim ancak ermedi aklımız bu kışın baharına yazına 

Hakk'ın emri zannıyla mezâlimi çekiyorsa müftü vebalimi 
Geçirir benim dahi kâlimi onun emr-i şa'bda bâzına 

Ne vakit keser ya asarsa biz dahi bizzarûr asarız kulak 
O zaman dehânı kapattırır bu belâlı kâşif-i razına 

Hamur işlerinden usandı ben ki kemiği kemirmeye koştu s. 
Bu gidişle boynuzu kırsa pek o da az gelip fem azına 

Diyemez mi mösyöye derdini çıkacak cevabını bilmese 
Karaköy'de bir madam aş yerer mi hiç Akşehir'le kirazına 

Bizi kıldı ibne çırak çıkardı cihanda kahbe felek fakat 
Duyup arz-ı mahmidet eyledik biz onun edasına nazına 

Değilim rükûb u nüzule muktedir aldı arz-ı nisabını 
Gidemem piyade zükûr içinde ne mağribe ne Hicaz'ına 

Düşünür mü gelmiş geçmişi hasmâne düşmüş olan işi 
Bakamaz sürüklenen kişi yolunun neşîb ü firâzına 

Çekerim ölünceye dek sebat ile hânıe sebb-i müsebbebe 
Ne çıkarsa bahta hediyenin bakılır mı çoğuna azına 

Yine kibr içinde gebermek üzreyim işte bir koca devletin 
Bu muhalefetle göğüs gerip sademât-ı sîne-güdâzına 



Kaynaklar: 

*Fatma Betül Telli, Ayaşlı Muallim Şakir Efendi, Ankara, 2005 (Seçil Ofset-İstanbul) 
*Prof. Dr. Önder GÖÇGÜN, Bu makale Selçuk Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Edebiyat Der- 
gisinin 3. sayısında, 1986 yılında "Ayrı Basım" olarak yayınlanmıştır. 

* M. Ali Apalı "Ayaşlı'dan Anılar" Yeni Konya Gazetesi 19 Nisan 1978, seri nu: 8 s. 2 
*Hayatının bu ilk devresi hakkında Faik ve M. Muhlis "Muallim Ayaşlı Şakir Konya, 1933, Konya 

Halkevi Neşriyatı, 

Mehmet Önder, "Sivaslı Ali Kemâli" Konya, 1954, s.20-21yı: 3, s.4'e bakınız. 

* Osman Ergin, "Balıkesirli AbdülazizTolun-Haya^e Şahsiyeti" İst. 1942, s. 34 
*İbnülemin Mahmud Kemâl İnal, "Son Asır Türk Şâirleri" İst. 1970, cüz:X s. 1735. 
*Naci Fikret, "Dehâ ve Cinnet" Yeni Fikir Dergisi Konya 15 Şubat 1341 sayı: 4, s.4 v.d. 

* Alemdar Gazetesi, 26 Kânun-ı Sâni 1337/1921 s.2 



YAZILAR 109 



YAZILAR 110 



TEFRIKA'DA RAHMET OLURMUŞ 

Her zaman birlik olalım, birlikten kuvvet doğar deriz. Tefrika kötüdür, duyunca aman aman de- 
riz. Bir zaman gelir canımız sıkılır "Allah Teâlâ bu Müslümanlara niye yardım etmiyor ?" diye düşünür 
cevabını bulamayız... 

Eğer benim duyduklarımı sizde duysaydınız, şeytanlar doğru konuşmazlar, ama nasıl olurda ha- 
kikati ifşa ediyorlar derdiniz. 

Biri diğerine dedi ki; 

-Yine nerede hata yaptık? 

-Evet. 

-Müslümanlar birbirine düşsünler dedik. 

-Yetmiş iki millete mezhebe böldük. 

-Şimdi ise hepsi bir havadalar. 

-Hepsini bir yola getirelim diyoruz derken, birini tutarsan, diğerini kaçırıyoruz. 

-Bu nasıl iş? 

-Biz nerede oyuna geldik? 

-Oyun içinde oyun var? 

-Ehl-i kitabı yedi düvelde bir kanala sokuyoruz. Müslümanları ise bir havaya sokamadık. 

-Bu türlü anlamakta zorlanıyorum. 

-Müslümanların tefrikadan bile menfaat bulacaklarını hiç düşünemedim. Bu kadar çekilen 
emek boşa gitti. 

-Ah, bendtlemiş su kokmaz mı? 

-Evet, ufak bir kaçağı da olsa küçük dere duran sudan temizdir. Hareket eder. 

-Ey Allah'ım ne kadar büyük ve yücesin... 

-Fakat Allah Teâlâ "tuzak kuranların en hayırlısıdır." 

-Biz müslümanları aldatıyoruz diye sevinirken, onları cevval tutmak ve yenilenmelerini sağ- 
lamak için Allah Teâlâ bizi kullanmış. 

-Meğer biz yıkıyoruz derken Sen yeni binalar yapsınlar diye onları canlandırmışsın. 

-Şeytanlar aldatma uzmanıdır. Kendi yaptığı işle bile aldatılması, Allah Teâlâ'nın Müslüman- 
ları tutmasından başka ne olabilir ki ? 

-Offffffff 

-Aldatanlar, unutmayın ne yaparsanız yapın Müslümanlar için çalışıyorsunuz. Onlar, mazlum 
olsalar da, müzdaripte olsalar, günaha da batsalar her gün yeniden doğuyorlar. 

-Allah Teâlâ'nın "Hak geldi batıl yok olmaya mahkûmdur" "Salih kullarıma kimse dokunamaz" 
buyurmasını 15 asır sonra ancak anlayabilmiş olduk. 



-Her zaman müslümanlar kârlı mı olacaklar? 

-Görülen vaziyet açıkça bunu gösteriyor. 

-Evet, Duble oyunlar kursakta, hainlerimizi içlerine salsakta, onlar yine kazanacaklar. 

-Evet, Müslümanlar her zaman galip gelecektir. 

İhramcızâde İsmail Hakkı 



110 



YAZILAR 111 



YALAN DÜNYA DİZİSİNİN DARWIN'I 

TV dizi dünyasının gidişatı içerisinde olmadık işler yok değildir. Yeni başlayan "Yalan 
ya" dizisinde Darvvin'in teorisinde geçen "insanların geçmişte yarı insan-yarı maymun şeklinde varlık- 
lar" olduğunun tekrar hatırlatılması meyanında "Bartu Küçükçağlayan"ın canlandırdığı "Orçun karak- 
teri" üzerinde durmak istiyoruz. 
Bu karakter ile varılacak menzil, kahkaha içerisinde Darvvinizm'in nasıl sindirileceğinin fotosentezidir. 
Bazı haberlerde "fenomen oldu" haberlerine layık görülen "zayıf ve biçare tiplemesi" ile insanlara 
maymundan gelindiği fikrini aşılamak mı isteniyor. Dizide, "aldatan koca" karakteri canlandıran tip- 
leme bile, çocuğunun bu halinden memnun değildir. 

Hangi insan çocuğunun maymun gibi hareket etsin de bu durumdan memnun olsun? Dizi, se- 
naryo itibarıyla içinde "aldatma, aldanma, aptallık, kadınları aşağılayıcı, vb." karakter ve manzarala- 
rı ile uğraşırken seviyesizliği ile reyting içinde epey uğraşacak görünmektedir. 

Ahlaksızlık, insanın karakterinde bulunabilir. Ancak, hastalık bile sayılmayan "maymunluk" tip- 
lemesi ile Darvvin teorisinin bir şekilde güncellenmek istenmektedir. (Bir sahnesinde) zorla da olsa, 
maymunun bir ekmeği nasıl yiyebileceği, öğretilmek için gösterilebiliyor! 

Dizi, Darvvin teorisini ve yaşayan günümüz insanına bir takım yaratıklardan nasıl evrimleştiğini 
göstermek için, ataları arasındaki birtakım "ara form"ları yaşadığı iddiasını öngörmektedir. Hayali 
olan bu senaryoyu "dört temel kategori" içerisinde sunarak, ücretsiz kurs vermeye çalışanlar; 
1- Australopithecus 

2- Homo habilis 

3- Homo erectus 

4- Homo sapiens 

Dizide, evrimcilerin belirttiği gibi sözde ilk maymunsu atalarına "güney maymunu" anlamına 
gelen Australopithecus başlayan macerasının, son aşaması olan Homo sapiens, denen, günümüz 
insanına nasıl tekamül ettiğinin gayretindedirler. 

Her şeyde olduğu gibi, insanlara dizilerde güzel örnekler gösterilmesi gerekirken, sorumsuzluk, 
ahlak düşkünü 62 insanları tipleyerek, ne verilebilecek diye düşünüyoruz. Ayrıca Freud'u az buçuk 
bilenler para için bile olsa bu tür olumsuz karakterlerin ileride insanın hayatında psikolojik travmalara 
sebep olacağını düşününce genç oyuncuların hedeflerini bilirlerken pek getirişi olmayacak bu karak- 
terlerden uzak durmalarını hatırlatmak isteriz. Bu tür karakterlerde hiç yaşlı kişi seçilmez. 

Niçin? 
Çünkü bunun ileride bir de "alayı" vardır. 

Hem de ne alayı! 

Türk sinemasında örnekleri çoktur. 

Hayat, çilesini çekenlerin kucağındadır. Hayatı, kolay tarafından tutunanlar, sonunda yaprak gi- 
bi döküldüler. 

Her zaman bir ağacın meyvesi olmaya gayret edelim. 

Ne de olsa meyve, güzeldir. 

Süpürüp atmazlar. 

İhramcızâde İsmail Hakkı 



111 



Ahlak düşkünü:T anımlanmış olan ahlaktan yoksun veya daha değişik ahlaki değerlere sahip kimseler 
için kullanılan söz öbeği, ahlaka ihtiyacı olan kimse. 



YAZILAR 112 



Toktamış ATEŞ- "NE OLDU BİZE" İSİMLİ ESERDEN VAKIFLAR, KAMU KURUMLARI VE 
ÜNİVERSİTELER... 

Vakfın ne olduğunun bilimsel tamamlaması, sevgili Prof. H. Hatemi'nin işi. Ama benim bilebildi- 
ğim kadarıyla vakıf, "Bir insanın ya da bir grup insanın, ellerinde bulunan kaynakları, hayırlı bir işe 
ayırmaları, hayırlı bir işe tahsis etmeleridir." 

Gerçekten atalarımız, "Ta Budin'den Irak'a, Mısır'a kadar" yüzyıllar boyunca, binlerce vakıf 
oluşturmuşlar; hem sevap kazanmışlar ve hem de huzur bulmuşlardı. Camiler, medreseler, kervansa- 
raylar, hamamlar, türbeler, çeşmeler yapmışlar ve bunların yaşamalarını sağlamak için de belli kay- 
nakları "tahsis etmişlerdi." Kimi zaman bağların, bahçelerin, zeytinliklerin, tarlaların gelirleri; kimi 
zaman evlerin, dükkânların kiraları vb. gibi kaynaklar bu vakıfları yüzyıllarca ayakta tutmuştu. Vakfın 
amaçları çerçevesinde çalışan görevlilerin gelirleri de bu kaynaklardan sağlanmıştı. 

Cumhuriyet döneminde ve özellikle 1950 sonrasında da ilginç bir vakıflaşma süreci' yaşadık. 
Kimi zenginlerimiz belli kaynaklarını, hayırlı amaçlara yönelik olarak kurdukları vakıflara aktarmaya 
başladılar. Öyle bir 'mevzuat' hazırlanmıştı ki kurulan vakıfların yönetimini 'aile dışına kaptırmamak' 
için gerekli önlemler de alınabiliyordu. Ve bu tür vakıflarda biraz 'vergiden kaçma' kokusu seziliyorsa 
da bunlar gene de hayırlı şeylerdi ve sonuç olarak insanlar 'kendi ceplerinden' bir şeyler veriyorlar- 
dı. 

DERKEN 1980 SONRASINDA BAMBAŞKA BİR VAKIFLAŞMA BAŞLADI. Bu dönemdeki vakıflaşma 
sürecinde üç önemli görüntüyle karşılaştık. 

İlk olarak, belli kamu kuruluşlarına ya da kurumlarına 'yönettici' olarak atanmış ya da seçilmiş 
kişiler 'vakıf kurma' maskesi altında bu kamu mallarını 'çalmaya'ya da en hafif deyişle 'özelleştirme- 
ye' başladılar. Ama bu özelleştirme, 'kendi ceplerine özelleştirmeydi... 

Kamu kurum ve kuruluşlarının çoğunda görülen bu ilginç soygun, en yoğun biçimde üniversite- 
lerde yaşandı. Dünkü Cumhuriyette (23 Eylül 1994) YÖK Denetleme Kurulu'nun, özellikle İstanbul ve 
Anadolu üniversitelerindeki vakıf soygunuyla ilgili önemli açıklamaları var. Ama bu soygun —eski hı- 
zında olmasa bile— hâlâ sürüyor. Zaten bu konu üzerinde ayrıca duracağım. 

İkinci olarak kimi dernekler 'vakıflaşmaya' başladı. Demokrasinin vazgeçilmez unsuru olan ve 
'bizatihi' kendileri demokratik kuruluşlar olması gereken dernekler, vakıflaşma kanalıyla 'para toplar' 
bir hale gelmeleriyle birlikte, demokratik kurum olma özelliklerini de hızla yitirmeye başladılar. Der- 
nekler Kanunu'nun getirdiği kısıtlamalardan kaçma bahanesi ile dernek üyelerinin denetiminden 
kaçmaya başladılar. Çoğu derneklerin yanı sıra aynı ismi taşıyan birer de vakıf oluşturuldu. Ve dernek- 
te 'yönetimi yitirenler', oluşturdukları vakıflarda yönetimi ele geçirdiler. Ve çoğu kez ömürboyu ve 
çoğu kez babadan oğula devredilebilecek bir biçimde. (Sadece bir tane değil, yüzlerce 'hanedan'ya- 
ratıldı bu dönemde.) 

Üçüncü olarak da iyiniyetli ve yararlı olarak niteleyebileceğimiz vakıflar ortaya çıktı. Çevre ile il- 
gili olarak, doğayı korumayla ilgili olarak, muhtaç çocuklara yardım için, fukaralara yardım için vb. gibi 
gerçekten hayırlı amaçlara yönelik çok sayıda vakıf kuruldu. Ve elbette bunların bir bölümüne elimiz- 
den geldiğince katkıda bulunuyoruz. Ve bu tür vakıfların desteklenmesinden ve güçlendirilmesinden 
yanayız. Ama kapınızı çalan vakfın 'soygun amacıyla mı', yoksa 'muhtaçlara yardım amacıyla mı' ku- 
rulduğunu anlamak çok zor. 

Biraz yukarıda, "Bizim üniversitelerdeki vakıflar üzerinde birazdan duracağım"demiştim. Ama 
artık yerim kalmadı. Umarım salıya ele alırız. Zaten Florance Nightingale 'olayı', YÖK tarafından didik- 
leniyor. Çok daha iyi ediyorlar. 

Bu hastane dünya standartlarını yakalamış bir hastane. Birkaç arkadaşıma da yeniden can ver- 
di. Sağ olsunlar. Ama bu 'mükemmellik' kamu mallarını gasp etmeyi haklı kılar mı? 

Sanmıyorum. 

Bir keşmekeştir sürüp gidiyor. Bir kamu bankasının eski genel müdürü, mafya tarafından kur- 
şunlanıyor. Bu genel müdürü o makama getiren kişi, bir döneme damgasını vuran bir başbakanın ve 
cumhurbaşkanının oğlu. (Kimilerinin o dönemi özlemejşri ve o döneme övgüler düzmelerinin beni 
çıldırtması bir başka konu.) 

Bu "oğul" üç-beş senede elde ettiği trilyonluk serveti ile görüntülü ve yazılı kitle iletişim araçla- 
rını ele geçiriyor ve belli alanlarda kamuoyu oluşturuyor... 



YAZILAR 113 



Trilyonlar dönüyor. "Mühim değil" diyenler var. Trilyonlarla oynayanların komisyonu ayrı, yüz 
milyonlarla oynayanlar bir başka komisyon alıyor... 

Ve kamu malları, ona-buna arpalık oluyor. Fazla gürültü çıkarmadan. Sessiz-sedasız... 

24.9.1994 



BİZDEN görüntüler. 

Cumartesi günkü son yazımda, bizim üniversitedeki vakıfların bazılarından söz etmek istediğimi 
vurgulayarak "Umarım salıya ele alırız" demiştim. Bir telefon yağmuru geldi. Kimileri, "Aman zülfü- 
yare dokunma" ve "Fincancı katırlarını ürkütme" diye uyarıyorlardı. Bir kısım dostlarım ise "Lütfen 
yaz, çekinme" diyorlardı. 

Aslında ben bu vakıflarla ilgili olarak daha önce de yazmıştım. Üniversitemizin sevgi ve saygı 
duyduğum, demokrat olduğuna inandığım ve başarılı olmasını çok istediğim rektörü davet ederek bu 
konuları sormuşlardı. Gördüklerimi ve bildiklerimi ayrıntılarıyla anlattım. O zaman, "Sizi resmi olarak 
görevlendirelim ve bu konuyu iyice araştırın" demişlerdi. "Memnuniyetle" diye yanıtlamıştım. Ara- 
dan neredeyse altı ay geçti. Ne bir görevlendirme geldi, ne bir haber. Makama başvurup, "Bizim gö- 
revlendirme n'ooldu?"diye soracak halimiz yok ya... 

Benim görev yapmakta olduğum İÜ İktisat Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nün de yer al- 
dığı "İÜ İktisat Fakültesi Yeni Ek Bina 2"tabelalı binada, tam adını hâlâ öğrenememiş olduğum bir 
vakıf vardı. Vakfın (sanıyorum) başkanı, gene aynı binadaki bir "merkezin başkanı" idi. (Önceleri ikti- 
sat fakültesine bağlı olan bu merkezin nasıl rektörlüğe devredildiği, ayrı va acı bir öyküdür.) 

Neyse, bu vakıf bizim binanın epey bir bölümünü işgal etmişti ve babalarının malı gibi kullanı- 
yorlardı. İÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü'ne bağlı meslek yüksekokullarından birine paralel bir eğitim 
programı uyguluyorlardı. Oysaki bizim bölümde, ileri derecede bir yer sıkıntısı vardı. Ama vakfın işgal 
ettiği yerler, merkeze ait görünüyordu. 

Zaman zaman bu sorunu dile getirdim. Fakültemizin dekanı da yardımcısını alıp geldi. On beş- 
yirmi odanın gereksiz yere boş tutulduğunu ve kilitli olduğunu saptadı. Ama beylere laf söylenmezdi 
ki. Dayamışlar sırtlarını o zamanki rektöre. İstedikleri gibi davranırlardı. Hatta rivayet olunur ki; o za- 
manlar ben bunları dile getirmesem, birkaç oda vereceklermiş. Ben yazınca kızıp vazgeçmişler... 

Derken üniversitemizin rektörü değişti. Yeni rektörümüzün duruma hemen el koyacağını bek- 
ledik. Ama biraz uzun sürdü. Zaten bu arada vakıf derslerinin bir bölümünü meslek yüksek okulunun 
çıktığı bir binada sürdürmeye başlamıştı. Ve aynı günlerde o merkezde çalışan memurların tümünün 
isimleri (dosya kâğıtlarına elle yazılı olarak) kapılara yapıştırıldı. Bizim araştırma merkezine de iki oda 
verildiğini öğrendim. Ama iki oda ayaktaki genç arkadaşlarımızdan hangisine yeter ki?.. 

Derken "merkezin başkanının (müdürü) görev süresi doldu ve yerine bir başka meslektaşımız 
atandı. Sanıyorum sorunlarımız bir ölçüde çözümlenecek. Ama merkezin müdürlüğü gidince, vakıf da 
ayrılıp gitmiş. Bir bina kiralamışlar, dersleri orada yapacaklarmış. Ama giderken arabaları dahil, her 
türlü alet-edavatı da götürmüşler. Zira bunları "vakıf kazanmış". Pes vallahi. Ama işin ilginç yanı, bu 
vakfın kayıtları hâlâ bizim binada yapılıyor ve işgal etmiş oldukları odaları boşaltmış değiller. Bizim bö- 
lümde ise üç yardımcı doçent aynı odada oturuyor. Kimi araştırma görevlilerinin en masaları var, ne 
masa koyacak odaları. 

Ne biçim vakıftır bunlar? 

BİNA DEVLETTEN, PERSONEL VE MÜSTAHDEM DEVLETTEN; TELEFON, ELEKTRİK, SU DEVLET- 
TEN. AMA PARA "VAKFIN". ŞİMDİ DIŞARDA DA DEVAM EDER BU KAZANÇ. ZİRA "TULUMBANIN İLK 
SUYU"SAĞLANDI. 

Üniversitede iyi-kötü işleyen bir tüketim kooperatifimiz vardı. (Bu kooperatife kuruluş döne- 
minde para yatıran arkadaşlarımız da oldu.) Adı ÜNKO idi. Altı ay kadar önce önünden geçiyordum ki, 
baktım ÜNKO tabelası indirilmiş, bina İstanbul Üniversitesi Mensupları Vakfı diye bir vakfa devredil- 
miş. Kim kurdu bu vakfı, neye kurdu, belli değil., ama bina devredilmiş. Kimin malını kime devrediyor- 
sunuz?.. Ama "yetkili kurul" karar verince oluyormuş. Kim yetkili kıldı bu kurulu, kimlerden oluşur., 
belli değil... 

Birkaç gün önce aynı binanın önünden geçerken, kimi bölümlerinin bazı "girişimcilere" kiralan- 



YAZILAR 114 



dığını gördüm. Vallahi bravo. Geniş "vizyonlu" adamlar bunlar. Hizmet götürüyorlar ve bunun karşılı- 
ğında para kazanıyorlar. Hizmeti götüren kamunun malı, ama kazancın kime gittiği belli değil. Zaten 
bu kadarını anlamaya benim "vizyonum" da yetmiyor. 

Ve bunca "belli olmayan" arasında, belli olan tek şey, iyiye gitmediğimiz. Üniversitemize "de- 
mokrasiyi getireceğiz" derken, acaba başka bir şeyler "götürülüyor" olmasın. Çok dikkat etmek ge- 
rek. 

27.9.1994 



Kaynak: Toktamış ATEŞ, Ne Oldu Bize, İstanbul, 1994 (s.127-136) 



114 



YAZILAR 115 



IŞIK KİTABI 

Yeni yüzyıl yaklaşırken, büyük bir biyomedikal başarının -zamanın fizyolojisinin pratik bir şekil- 
de ele alınması- eşiğindeyiz. Bu başarı bizim yaşama alışkanlıklarımızın ve çevremizin yapısını oluştur- 
duğumuz tarzı değiştirecek. Kadim kültüre rağmen, beynin iç zaman ayarlayıcı sisteminin ana prensip- 
lerini ve onun dış dünyadan gelen ışık verisine karşı özel hassasiyetini ortaya çıkarmak, bir nesil bo- 
yunca zorlu hayvani ve insani laboratuvar deneylerini gerektirdi. 

Bu bilgi bir saniye bile erken gelmedi: kentleşmiş hayat tarzları ve kapalı alan çalışma faaliyetle- 
ri, basit bir faktör olan güneş ışığından yoksun kalmaya bağlı çok sayıda probleme yol açtı. Şimdi gö- 
rüyoruz ki biyolojik saatimiz hassastır. Bu hassasiyetini uyku düzensizlikleri, bitkinlik dalgaları, bilinç 
bozuklukları, iştah değişiklikleri, kiloyu korumada zorluklar, depresyonlu ruh hali ve bunun gibi çeşitli 
tetikleyici semptomlarla göstermektedir. 

Çoğumuzun yaşadığı ekvatora yakın bölgelerdeki ısının içinde, doğa bile gün ışığından yok- 
sunluk sendromu yaşamaktadır. Bedenimizin biyolojik saati gün ve gece uzunluğunun mevsimsel 
değişimlerine karşı hassas olduğundan, bazen kış depresyonu ciddi sonuçlar doğurur. Yeni klinik 
araştırmaları Amerika Birleşik Devletlerinin orta kısımları ile kuzeyi arasında yaşayan nüfusun yüz- 
de beş ile onunun, gecelerin daha uzun olduğu Aralık ve Şubat ayları arasında ciddi olarak rahatsız- 
landığını ortaya çıkarmıştır. Bu rahatsızlığın semptomları arasında durgunluk, uyanmakta zorlan- 
ma, karbonhidratlara düşkünlük, psikolojik mutsuzluk işaretleri, toplumsal dışlanma, cinsel istek- 
lerde azalma ve işyerinde rahatsızlık yer almaktadır. Bu sorun hastane nüfusunun çok daha ilerisi- 
ne uzanmaktadır. Dış ışık-karanlık devri daiminin yıl boyunca daha az değiştiği güney bölgelerinde, 
çok sayıda insan bu mevsimsel değişimleri daha yumuşak fakat hala rahatsız edici "kıs efkarları" 
şeklinde yaşamaktadır. 

Gecen on yılın kavda değer uygulama başarılarından birisi suni parlak ışık tedavisinin gelişti- 
rilmesiydi. Bu parlak ışık beyni kandırarak onu yaz modunda çalışmaya başlatmakta ve semptomla- 
rı birkaç gün içinde azaltmaktadır. Bu sonucun herhangi bir ilaç ya da psikoterapiden yararlanmadan 
-ve bu kadar kısa bir tedaviden sonra - alınabilmesi, bizim dış aydınlanma çevresine psikolojik olarak 
ne kadar yakın bir bağlılık içinde olduğumuzu göstermektedir. İnanıyorum ki bu teknik hem iç mekân 
aydınlatma dizaynı hem de ruh sağlığı teknolojisinde devrimlerin habercisi olacaktır. 

Bu kitapta, Jane W. Hyman bu ve benzeri keşifleri, fotobiyoloji ve onun kronobiyoloji, psiki- 
yatri, iç hastalıkları, jinekoloji, pediatri, geriatri, kardiyoloji, onkoloji, dermatoloji ve oftalmoloji ile 
kesişen kısımlarının müstesna ve hassas bir entegrasyonunu listelemektedir. Hyman doğrudan bilim 
adamlarına ulaştığı için onların ortak zeminlerini araştırmalarının özünü tanımlayabilmektedir. Hy- 
man biyomedikal bilimin öncesindeki, bizi bu yeniliklere gebe noktaya taşıyan tarihi trendleri, sa- 
natsal bir şekilde anlatmaktadır. Ve büyük bir hassasiyetle gün ışığı yoksunluğundan muzdarip insan- 
ların kendi tecrübelerini ve çözümlerini tarif etmelerine izin vermektedir. Bu kitap muhtemelen sizin 
davranışlarınızı değiştirecek bir eserdir. 

Michael Tertnan, Ph.D. 

New York Devlet Psikiyatri Enstitüsü 

Kolombiya Üniversitesi 

Mart 1990 



ARAŞTIRMACILARIN GELECEĞE BAKIŞI 

Güneş ışığının çok yönlü etkileri konusunda daha fazla bilinçli hale geldikçe, günümüzün büyük 
bir kısmını iç mekânlarda geçirmenin sağlık yönünden etkileri hakkında düşünmeye başlayabiliriz. İşe 
arabamızla ya da toplu taşıma araçlarıyla gideriz. Genellikle erken sabah güneşi altında yürüme ya da 
bisiklet sürmenin nimetlerinden faydalanma imkânımız yoktur. İç mekânlarda çalışır ve uyanık oldu- 
ğumuz saatlerin büyük bir kısmını pencerelerden ya da lambalardan gelen ışıkla yaşarız. Çoğu zaman 
penceresiz odalarda ve sıklıkla karanlık vaktine kadar, bütün gün kapalı kalırız. Muhtemelen bu kalıp- 
lar bir çok endüstrileşmiş ülkelerin insanları arasında ortaktır. 

Ancak bizim iç mekanlardaki hayatımızı eski çağlardaki atalarımızın dışarıda geçirdiği zaman 
miktarıyla kıyaslamamız yanıltıcı olabilir. Bizleri güneşin zararından koruyacak deri renklerine -çok 



YAZILAR 116 



açık tenliler İskandinavya ve Britanya Adaları gibi serin ve bulutlu bölgelerde ve koyu tenliler Hindis- 
tan ve Afrika gibi sıcak ve ışık yoğun bölgelerde yaşar. Milenyum boyunca insanların göçleri nedeniy- 
le, deri rengimize uygun bölgelerde yaşamıyoruz. Bu durum vücudumuzun güneş ışığına ihtiyacı ile 
bizim onu tolere edebilme gücümüz arasında bir çatışmaya neden olmaktadır. Örneğin Kelt kökenine 
sahip bir Teksaslı sağlıksız faaliyetleri nedeniyle ağır cilt hasarı çekebilir. 

Yine de güneş ışığının parlaklığı altında dışarıda geçirdiğimiz zamanın insan oğlunun içinde 
tekâmül geçirdiği şartlardan oldukça farklı olduğu açıktır. Dışarıda güneş ışığının yoğunluğu, enlem, 
günün vakti, mevsim ve havaya bağlı olarak, 80.000 lüx'ün üzerinde olabilir. Bu durum ev ya da ofis 
pencerelerinden ve geleneksel suni ışık yoluyla temas ettiğimiz yaklaşık 10 ile 750 Lüx'lük ışıktan çok 
farklıdır. Boston, Mas- sachusetts enleminde, şafak alacakaranlığı (saat 06.00), muhtemelen günün 
biyolojik bakımdan en etkili ışığıdır. Bu ışık kış gündönümünde yaklaşık 0,001 lüx'ten, ilkbahar gündö- 
nümünde yaklaşık 10.000 lüx'e kadar değişmektedir. Buna karşın bizim sabahın erken saatlerinde 
pencereler aracılığıyla aldığımız iç aydınlanma herhangi bir mevsimde hatta suni ışıkla birleştiği za- 
man bile 750 lüx'ü nadiren aşar. Bu nedenle iç mekanlarda yaşama alışkanlıklarımız yüzünden yoğun 
ışık alma tecrübemiz ve bu tecrübenin mevsime bağlı olarak artışı büyük ölçüde azalmıştır. 

İki araştırma iç mekanlarda çalışanların günlük yalnızca ortalama 1,5 saat 2.000 lüx'ten güçlü 
ışık aldığını göstermektedir. Bu ortalamaya penceresiz ofislerde tam gün çalışanlar, evde çalışanlar ve 
part-time çalışanlar da dahildir. Bu araştırmalar kişiden kişiye büyük farklılıklar olduğunu göstermek- 
tedir. Part-time çalışanlar en fazla parlak ışıkla temas ederken, bazı kişiler 24 saatlerinin 23 saatinden 
fazlasını 1000 lüx'ten az ışık altında geçirmektedir. Bu araştırmalara göre, yaşlılar arasında, erkeklere 
(günde 75 dakika) kıyasla, kadınlar dışarıda üçte birden daha az oranda (günde 20 dakika) vakit ge- 
çirmektedir. Bu araştırmalar İlkbahar ve yazın sonlarında San Diego ve Kaliforniya'da yapılmıştır. Da- 
ha bulutlu, havası kirli, metropolitan ya da kuzeyde bulunan bölgelerde yaşayanlar bilhassa kış ayla- 
rında muhtemelen daha az tam gün ışığı alabilirler. Bu durum bilhassa hasta, güçsüz, özürlü ya da ha- 
piste olanlar için daha da geçerlidir. 

Bu istatistiklerin sağlığımız için ne anlam ifade ettiği hala bilinmiyor, ancak bazı araştırmacı- 
lar bizim yaptığımız gibi iç mekanlarda yaşamanın vücudun güneş ışığı tarafından sağlanan optimal 
senkronizasyonunu bozacağını ve bizi ritim bozukluklarına karşı dirençsiz bırakacağını düşünmek- 
tedirler. Bu tür potansiyel bozukluklar ışığa karşı belirgin şekilde hassas olanlarda daha kolay ortaya 
çıkabilir. Ancak, olağanüstü parlak ışıkların genel sağlık için kullanımı konusundaki araştırmalar 
birbiriyle çatışmakta olup, bu araştırmalardan birisi moral değişikliğine aşırı parlak ışığın hiç etkisi 
olmadığını göstermiştir. Bu araştırmalar muhtemelen moral ve davranışlarında ışık bağlantılı güçlü 
değişimler gösteren kişilerin ayrıca parlak ışığa da güçlü ve tercih edici bir şekilde cevap vermesinden 
kaynaklanmaktadır. 

Mevsime bağlı etki bozukluğu olan 42 yaşında bir kadın diyor ki; 

İşyerlerinin doğru aydınlatıldığını sanmıyorum. İşyerlerine kendinizi daha iyi hissetmeniz için 
parlak ışıklar koyabileceklerini duydum. Sanıyorum işverenler bunun gerçekten verimli bir uygulama 
olduğunu düşünmüyorlar. Sanırım düşünmeliler. Kendi tecrübelerimi çok aşıyorum ama insanların 
daha iyi hissettikleri zaman, olağanüstü derecede verimli olduklarını düşünüyorum. 

Parlak ışıktan faydalanacağımızı düşünenlerimiz, yaşam kalitemizi dışarda geçirdiğimiz vakti ar- 
tırarak, ışığı geçiren pencere pancurları ya da pencereleri kullanarak, güneşli odalarda çalışarak ya da 
ışık terapisinde kullanılanlara benzer ışıklar monte ederek artırabilirler. Bu tip hayat tarzı değişimler 
sağlarken gözler ve cilt için gerekli tedbirlerin alınması sağlanmalıdır. 

Işığın sağlığımızı etkileyebileceğine dair artan bilgiler, gelecekte mimari ve şehir planlamasını 
etkileyebilir. Akıl sağlığı uzmanları, mimarlar ve şehir plancıları şimdiden, uzak kuzey bölgelerinde 
şehir dizaynında ışığın etkilerini tartışmak için toplanan bir Uluslararası Kış Şehirleri Organizasyonu 
kurdular. Amerikalı ve Kanadalı araştırmacılar ayrıca Sovyetler Birliğinden meslektaşlarla kutup kasa- 
baları ve şehirlerinde uzun kış geceleri boyunca parlaklıkların pratik kullanımını tartışmak için bir 
araya gelmektedirler. 

Işığın sağlık ve hastalıkla ilişkisi ilgimizi çekmeye devam edecektir. Dünyanın her yerinde Hü- 
kümetler şimdi stratosferdeki ozon tabakasında meydana gelen ve yeryüzüne ulaşan güneş ışınla- 



YAZILAR 117 



rının gücünü değiştiren hasarın etkilerinin farkındadırlar. Biyolojik Ritimler Üzerinde Araştırmalar 
Derneği, Uluslararası Kronobiyoloji Derneği ve Işık Tedavisi ve Biyolojik Ritimler Derneği gibi topluluk- 
ları oluşturan araştırmacıların çalışması psikoloji ve tıbbın araştırma ve uygulamalarını artan ölçüde 
etkilemektedir. Üstelik Amerika Birleşik Devletleri, Sovyetler Birliği ve diğer ülkelerin uzay prog- 
ramları güneş ışığı olmaksızın yaşamanın etkileri ile çok ilgilenmektedirler. Daha ileri uzay yolculuk- 
ları ve diğer gezegenlerde sabit istasyonlar kurmak için yapılan planlar zamanla gerçekleştirilebilir ve 
aşılabilir. Eğer bu yapılırsa gelecek nesiller, insanlığın içinde tekâmül ettiği günlük, aylık ve mevsimsel 
ışık devridaimleri olmadığı zaman vücudun zamanla nasıl değişeceğini bizzat denemek suretiyle öğre- 
necekler.(s.l89-192) 



Kaynak: 

Jane. W. HYMAN. Işık Kitabı, İnsan Yay. 2001, İstanbul 



YAZILAR 118 



ATEİSTLERİN POLEMİKLERİ (Belgesel) 

DİSCUSSİONS WİTH RİCHARD DAVVKİNS, EPİSODE 1: THE FOUR HORSEMEN (VİDEO 2008) 

120 min - 10 January 2008 (USA) 

Director: Josh Timonen 

VVriter: Richard Davvkins 

Stars: Richard Davvkins, Daniel C. Dennett and Sam Harris 

TÜRKÇE ALT YAZISI 

Hepimizin karşılaştığı şeylerden biri de çok ağır eleştiri yapmakla veya kendimizi beğenmiş ol- 
makla suçlanmak. Ya da iğneleyici veya çığırtkan olmakla. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? 

Beni eğlendiriyor, çünkü kitabımı yazarken makul dindar insanlara hitap edebilmek için çok 
uğraştım. Test uçuşunu da, müsveddesini son derece dindar öğrenci gruplarına okutarak yaptım. Ve 
tabii, ilk müsvedde büyük acılara maruz kaldı. Düzeltmeler yapıp durdum. Ama sonunda bunlar da 
pek bir işe yaramadı. Çünkü hâlâ kaba ve saldırgan olmakla suçlanıyorum. Ve artık anladım ki bu, 
kazananın olmadığı bir durum. Nafile bir çaba. Dinler, kabalaşmadan eleştirel bir şekilde onlarla aynı 
fikirde olmamayı imkansız kılmanın bir yolunu bulmuşlar. - Kabalaşmadan. Her fırsatta "duygularım 
incindi" kartını oynuyorlar. Siz de, 

"Kabalaşacak mıyım? " 

veya 

"Bu eleştiriyi açıkça yapacak mıyım?" 

seçimiyle yüzleşiyorsunuz. Açıkça ifade edecek miyim, yoksa çenemi mi kapatacağım? 
Bir tabuyu çiğnemek böyle bir şey. Dinin, akılcı eleştirinin masasından formel bir tarzda, uzak 
tutulmasıyla sanırım hepimiz karşılaşıyoruz. Üstelik, fark ediyoruz ki lâik ve ateist dostlarımız yapıyor 
bunu. İnsanlar batıl inançlarıyla başbaşa bırakılıyor. Ne kadar sefil de olsa, zarara da yol açsa yakın- 
dan bakmıyorlar. Bu, benim kitabımın adının da ana fikriydi; böyle bir büyü var ve biz de o büyüyü 
bozmalıyız. Ama bu rencide edicilik suçlaması herkese açık bir tartışmada kabul edilebiliyorsa, o za- 
man biz de incindiğimizi ve aşağılandığımızı söyleyebiliriz. Yakınlarda Oxford Üniversitesi'ne konuş- 
macı olarak da kabul edilmiş olan Tarık Ramazan gibi biri, kadınları taşlama cezası konusunda en çok 
istediği şeyin bir süre askıya alınması olduğunu söylediğinde hissettiğim şey sadece fikrine katılma- 
mak değil. Çok derinden de Hissettiğim şey can sıkıntısından çok daha fazlası. Evet, ama bence- 
Aşağılayıcı, ama sadece aşağılayıcı da değil; tehditkâr. Ama rencide olmadınız. Kişisel olarak algıladı- 
ğınızı sanmıyorum. Belli bir düşünce tarzının getirdiği bazı sorumluluklar gereği endişelendiniz. Ra- 
mazan'ın durumunda olduğu gibi. Evet. Ama diyebilirdi ki... Ya da onun gibi biri Muhammet peygam- 
berin tarihsel gerçekliğinden şüphe edecek olursam bunun onu çok derinden inciteceğini söyleyebi- 
lirdi. Rencide oldum da, doğrusu. Bence herkes de olmalı, en azından kendi zihinsel tutarlılıkları açı- 
sından. Mesela; doğaüstü semavi bir diktatörlük olmadan doğruyu yanlıştan ayırt edemeyeceğimiz 
dinsel önermesinden. Ama gerçekten rencide oldun mu bundan? 

Sorun sendeymiş gibi görünmüyor mu? 

Hayır, Sam. Sadece diyorum ki rencide edici olma suçlaması genel kabul görüyorsa ve medya 
da bu yönde hakemlik yapıyorsa o zaman, bu kadarını iddia etmeye hakkımız var. Kendimizi acındır- 
madan veya mazlum bir azınlık olarak sunmadan. Bunun zıt yönde bir tehlike olduğunu düşünüyo- 
rum. Ayrıca Daniel'e katıldığımı da eklemek istiyorum. Suçlandığımız şeyden tamamen kaçınabilme- 
mizin bir yolu yok. Çünkü söylediklerimiz, dini bütün herhangi bir insanı çok derinden rencide edici 
şeyler. İsa'nın kutsallığını reddediyoruz örneğin ki son derece sarsıcı olabilir ve rencide edebilir. 
Üzücü. Dinin gücenme kapasitesiyle, insanların sanatsal zevk gibi bir konuda gücenebilme kapasitesi 
arasındaki fark çok ilgimi çekiyor. Veya herhangi başka bir konuda. Müzik zevkiniz, sanat zevkiniz, 
siyasi tercihininiz Böyle konularda çok, çok kaba davranabilir ama yine de olmak istediğiniz kadar 
kaba görünmeyebilirsiniz. Bunun miktarını belirleyerJif&ek isterdim. Aktif olarak araştırıyorum da. 
Tuttukları takım, sevdikleri müzik parçası gibi şeyler üzerine edilen sözleri kullarak insanları test edi- 
yorum. Ve onları rencide etmeden ne kadar ileri gidilebileceğine bakıyorum. 



YAZILAR 119 



"Yüzünüz ne kadar çirkin" demekten daha rencide edici bir şey var mı? 

Veya kocanızın, karınızın, kız arkadaşınızın, partnerinizin yüzünün. Evet, evet. Bunu söyleme- 
niz ilginç çünkü Catholic Defence League'den John Donahue denen korkunç adamla düzenli olarak 
tartışıyorum. Ve kendisi gelip geçici bazı modern sanat eserlerine gerçekten de ahlaken bozuluyor. 
Dine küfür olduğunu iddia ederek bunlara ilgi çekmek gibi bir eğilimi var. Mesela, Serrano'nun "Çişli 
İsa"ına veya "Meryem Ana üstündeki fil dışkısı"na, v.s. Kutsal şeylere yapılan küfür ve tecavüze karşı 
bir tiksintiyi Sofokles ve tek tanrıcılık öncesinde yaşamış başkalarıyla paylaşıyor olmamız çok önemli 
bence. Kiliselerin yıkıldığını görmek istiyor değiliz. Hayır, tabii ki istemiyoruz. Veya dinsel ikonaların 
çöpe atılmasını, v.s. Dinin kazandırdığı estetik şeylerin en azından bir kısmına karşı bir hayranlık bes- 
liyoruz. Bütün bu mesele Aslında eleştirimizin bundan daha iğneli algılandığını düşünüyorum. İnsan- 
ları rencide ediyoruz ve bir taraftan da onlara rencide olmakta haksız olduklarını söylüyoruz. FİZİKÇİ- 
LER, TEORİLERİ ÇÜRÜTÜLDÜĞÜNDE VEYA SORGULANDIĞINDA GÜCENMİYORLAR. Akılcı bir zihin, 
hayatta neyin gerçekten doğru olduğunu anlamaya çalıştığında böyle işlemez. Ve dinler de, gerçekliği 
temsil ettiklerini iddia ederler. Ama yine de inançları sorgulanınca bu hırçın ve ilkel sonuç olarak da 
tehlikeli, refleksif yanıtı verirler. Bizim de, gerçeğin getirdiği bu yükümlülüğe dikkat çekmekte oldu- 
ğumuzu düşünüyorum. Ayrıca da, birine şunu söylemenin kibar bir yolu yok Yaşamını boşa harcadın! 
Yaşamını boşa harcadığının farkında mısın? 

Bütün çabalarını; malını, mülkünü sadece bir miti onurlandırmaya adadığının farkında mısın? 

Hatta, bunu hiç düşündün mü? 

Hatta, yaşamını böyle harcamış olma ihtimalin olduğunu hiç düşündün mü? 

diye sorsan bile. Bunu söylemenin kırıcı olmayan bir yolu yok. Ama biz söylemek zorundayız. 
Çünkü bunu iyice düşünmek zorundalar. Tıpkı bizim kendi hayatlarımız konusunda yaptığımız gibi. 
Kesinlikle! Dan Barker, inancını kaybetmiş ama yaşamlarını bundan kazandıkları için bunu itiraf ede- 
meyen rahiplerden bir derleme yapıyor. Yapmayı bildikleri tek iş bu. Evet, en azından bir tanesini 
duymuştum. Duydun mu? 

Evet. Gençken, Komünist Parti üyeleriyle yaptığım süreğen tartışmalarda da bunu görüyor- 
dum. Sovyetler Birliği'nin çökmek üzere olduğunun farkındalardı. Çoğu çok acı çekti kendi fikirleri- 
nin, mükemmel yaşamın anahtarı olduğunu mertçe savunmak için çok fedakârlıkta bulunup, çok çaba 
gösterdiler. Temel kaideleri yıkılmıştı ama pes edemediler. Çünkü benzeri bir vazgeçişi gerektiriyor- 
du. Ama elbette, eğer biri gelip; "Sovyetler Birliği hakkında..." "...onlarla nasıl böyle konuşursun; 
ağlatıp duygularını inciteceğini görmüyor musun?" 

diye sorarsa; "Gülünç olma, saçmalama!" derdim. Buna tıpatıp benzer argümanlara başka bir- 
çok durumda da rastlıyorum. İnsanlar beni kaba, ahlaksız veya aşırı saldırgan olmakla suçladıklarında 
diyorum ki; Bunları ilaç sanayi hakkında söylüyor olsam veya petrol çıkarları hakkında yine kaba olur 
mu, sınırı aşar mı? 

Hayır. Elbette olmaz. Dinin de, ilaç ve petrol sanayi gibi ele alınabilmesini istiyorum. İlaç şir- 
ketlerine karşı değilim. Yaptıkları bazı şeylere karşıyım. Dinlerin de onlarla aynı yere konulmasını 
istiyorum. Vergi muafiyetinden yararlanmasını istememek de dahil. Veya İngiltere'de devlet sübvan- 
siyonundan. Dinin, başka herhangi bir şeye nazaran sahip olduğu bu büyüleyici konumu nasıl ka- 
zanmış olduğunu merak ediyorum. Ve dindar olsak da, olmasak da bazen hepimiz kapılabiliyoruz 
çekiciliğine. Dinin bu bağışıklığına aşırı derecede alıngan olabilmesine bazı tarihsel süreçler yol açtı. 
Beni eğlediren ayrıntılardan biri de önceleri çok kızdırıyordu ama artık eğlendiriyor. Dinin, dindar 
olmayan insanlardan kendisi adına gücenebilen bir kitle yaratabilmesi. Hem de nasıl! Hatta, kitabıma 
yapılan en şirret eleştiriler kendisi dindar olmayan ama dindar insanların duygularını incitmekten aşırı 
derecede korkan insanlardan geldi. Ve beni gerçekten dindar olan herkesten daha fazla yerden yere 
vurdular. Aynısını ben de yaşadım. Biriniz bunun ne kadar küçümseyici bir bakış açısı olduğunu be- 
lirtmişti. Cezaevi fikri gibi; yani ötekiler yararına bu insanları kendi mitleri içinde güvenle hapsetmeli- 
yiz, gibi. Evet. Bu sorunun; bir farklılığı en azından bana ait bir farklılığı belki üçünüzde de olan bir 
farklılığı aydınlatabilecek bir cevabı var. Ben, "ruhani", "gizemli" gibi kelimeleri kaşlarımı çok çatma- 
dan da kullanabiliyorum. 

Birçok ateistin de şaşkınlıktan ağzı açık kalabiliyor. Nadiren gerçekleşen bazı deneyimler var. 
Ve huzursuzluk duymadan da ancak dinsel söylem içerisinde ele alınabiliyorlar. Sadece boş inançlar 



YAZILAR 120 



kullanılarak açıklanıyor bunlar. Ve makul bir şekilde yapılması mümkün olmasa da çeşitli metafizik 
kurguları açıklamakta kullanılıyorlar. Ama açıkça ortada ki, insanlar sıra dışı bazı deneyimler yaşıyor- 
lar. Onları LSD etkisi altında yaşasalar da veya bir mağarada bir yıl yalnız kaldıklarında ya da sadece 
buna neden olacak kadar değişken bir sinir sistemleri olduğu için. Fakat sonuçta insanlar bir tür ken- 
dilerini aşma deneyimleri yaşıyorlar. Bu hayatlarının en güzel günü oluyor; doğayla bir olmuş gibi 
hissediyorlar. Bu yüzden de, din o deneyimlere değer veren ve onlardan bahseden tek alan olduğun- 
dan onu eleştirmek de tabu olarak görülüyor. Çünkü hayatlarındaki en önemli anlar hakkında konu- 
şup onları değersizleştiriyorsunuz. En azından onların bakış açısından böyle bu. Bu dediklerinin iyi bir 
şey olduğunu söylemek için seninle aynı fikirde olmama gerek yok, Sam. Çünkü dinin, maneviyat 
konusunda senin söylediğin gibi, tek alan olmadığını görmemizi sağlıyor. 

Siyaseten sağcı olup da, ateist olan birini düşünmek iyi fikir. Aksi takdirde, değerler karmaşa- 
sına düşeriz ki bize pek bir faydası yok. Ve bu çeşitliliğe başka alanlarda da sahip olmamız çok daha iyi 
olur. Bir anlamda sana katılıyorum. Ama katılmasam bile buna sahip olmanın değerli olduğunu dü- 
şünürdüm. Doğru. Eğer değiştirebileceğimiz bir tek şey olsa, sadece tek bir şey benimki, aklın alma- 
dığı şeylerle doğaüstü olanların ayrımını yapmak olurdu. Doğru. Francis Collins'ten harika bir alıntınız 
vardı genom projesi öncüsü. Dağ tırmanışı yaptığı bir gün, manzaranın o kadar büyüsüne kapılmış ki 
dizleri üzerine çöküp İsa'yı kabul etmiş: Tamamen alâkasız. O manzarayı İsa'nın yarattığı hiçbir yerde 
öne sürülmüyor. Donmuş bir şelâle kutsal üçlemeyi hatırlatır bir şekilde üç parça halinde donmuş. 
Kesinlikle. Hepimiz bir şekilde üçlüyüz bunun için programlanmışız. Bu çok açık. Hiçbir yerde dört 
kafalı bir tanrı bulamazsınız. Doğru. Siz de bilirsiniz bunu. Ama göstermenin çok önemli olduğu bir 
ayırım bu. Ve birçok insanın kafa karışıklığını aydınlatabileceğini düşünüyorum. His dünyamızdaki 
şeyler; kişiliklerimizin artık değerleri. Belirli bir evrimsel değeri olmayan ya da bunu ispatlayamadığı- 
mız kısımlar. Ama yine de bize aitler doğaüstüne değil. Ve herhangi bir papazlık kurumu tarafından 
da zapt edilip kullanılmamalılar. İnsanların yaşadıkları gizemli deneyimler konusunda kendi değer- 
lendirmelerine güvenmemeleri üzücü. Tanrıdan kaynaklanmıyor veya din için bir tür kanıt sayılmıyor- 
sa yaşadıklarının göründüğü kadar iyi olmadığını düşünüyorlar. Hayır, böyle de harika bir şey. Böyle 
de o kadar önemli. Hayatınızın en önemli anı. Kendinizden geçtiğiniz ve olabileceğinizi düşündüğü- 
nüzden çok daha iyi hissettiğiniz bir an. Ve bütün tevazusu içinde, doğanın muhteşemliğini gördüğü- 
nüz. Hepsi bu kadar. Ve bu harika. Ama tutup da "Vay canına! Bu bana daha bile muhteşem bir şey 
tarafından gönderilmiş olmalı." demek fazladan bir şey eklemiyor. Gaspedilmiş oluyor, değil mi? 

Bu aynı zamanda insan kişiliğindeki bir bozukluğa veya noksanlığa da işaret ediyor açıkçası. 
Çünkü din sürekli ne kadar mütevazı ne kadar uysal, hoşgörülü olduğunu vurgulayıp duruyor. Nere- 
deyse kendinden vazgeçiş derecesinde. Ama aslında, o anlar hakkında aşırı derecede kibirli iddialarda 
bulunuyor. 

"Birden anladım ki, evren benim etrafımda dönüyormuş." "Ve de bu konuda çok mütevazı 
hissediyorum." 

Yapmayın! Buna gülerler. Ayrıca, yapmamız gereken Şundan çok bıktım "Şayet, Profesör Den- 
nett tevazu gösterir de bilmem ne, bilmem ne..." Tevazu, tevazu Bu da müthiş kibirli insanlardan 
geliyor üstelik. Ve bence Birini kenara çekip "Bana aldırmayın, Tanrı küçük bir iş için yolladı sadece." 
desek? 

Bu ne kadar alçak gönüllüce? 

Bilimin kendini beğenmişliği meselesi tekrar dönmemiz gereken bir konu sanırım. Çünkü al- 
çakgönüllü olmaya bu kadar zorlandığınız başka bir alan yok. Bildiğim kadarıyla, bilim adamları bil- 
mediğini söyleyecek ilk insanlar. Eğer bir bilim adamını kendi alanı dışında bir konuda konuşturula- 
nız gayet ihtiyatlı bir şekilde konuşmaya başlayacak ve diyecektir ki; 

"Emin değilim, ama benden daha iyi bilen biri mutlaka vardır..." 

"Yeterli veri yok..." 

Cahili olduğumuz bir alanda en fazla bu şekilde konuşuruz. Aslında birçok akademisyen sahte 
alçak gönüllü tavırlar takınabiliyor. Ama ne kastettiği^' anlıyorum. Evet, evet öyle. Birçok tarihçi, 
"kabul etmek zorundayım ki" diyerek Her akademisyen öyle yapmalı. Evet, yapmalılar. Dindarlarda 
bir de şu var; "Nicene Creed"i her hafta ezberden okuyorlar. ...ki tam olarak inandıkları şeyi söylü- 
yor. Üç tane tanrı var; bir tane değil, Bakire Meryem İsa öldü, sonra şeye gitti Neydi o, gidip üç gün 



YAZILAR 121 



sonra tekrar ortaya çıktığı yer? 

En küçük ayrıntısına kadar. Ve üstüne de, bizi kendimizden fazla emin olmakla şüphe etmeyi 
bilmemekle suçlayacak kadar da yüzsüz olabiliyorlar. Ben birçoğunun bilim adamlarının kendi kendi- 
lerine sürekli sorduğu bir soru üzerine hiç düşündüklerini sanmıyorum. 

"Ya, yanılıyorsam? 

"Repertuvarlarında bu yok. Aslında, kusura bakmazsanız, bu konuda size katılmıyorum. 
Dindar insanların sürekli söylediği çürütmenin değil ama itiraz etmenin zor olduğu bir şey var. O 
da; sürekli bir inanç krizinde oldukları. Bir dua da var; "İNANDIĞIM TANRIM, İNANÇSIZLIĞIMDAN 
KURTAR BENİ!" 

Graham Greene, Katolik olmanın güzel tarafının inançsızlığını kamçılaması olduğunu söylüyor. 
Birçok insan, iki ayrı yaşantı sürüyor. Doğrusu, benim izlenimim şu ki Kendilerine inançlı veya inanç 
insanı diyen insanların çoğu bunu her zaman yapıyor. Bu şizofrenidir diyemem; kaba olur. Ancak 
söylediklerinin makul bir şey olmadığının da gayet farkındalar. Doktora gittiklerinde, seyahat ettikle- 
rinde veya bu tür başka bir şey yaptıklarında bu şekilde davranmıyorlar. Ama bir açıdan bu olmadan 
da yapamazlar. Ama şüphe duyma fikrine oldukça saygılılar. Doğrusu, yapabildiklerinde şüphe duy- 
maya çalışıyorlar. İlginç bir durum o zaman. Yani, görünürdeki apaçık ikna olmuşluğuna rağmen 
"THE CREED'M okuduklarında bu kendilerini şüpheden kurtulmaya zorladıkları bir tür mantra mı, o 
zaman? 

"Evet, inanıyorum! İnanıyorum! İnanıyorum!" 

"Çünkü aslında inanmıyorum." 

Ve tabii, lâik emsalleri gibi, başkalarının inanmasından memnunlar. Başkalarının yapmamasını 
istemeyecekleri bir onaylama bu. Ayrıca bir de, en son "İnanç Üzerine"de dikkat çekmeye çalıştığım 
kendi içinizde yapılan türden tuhaf bir düşünüş tarzı var. Fikir şu; 

"KANIT OLMADAN İNANÇ, BAŞLI BAŞINA SOYLU BİR ŞEYDİR." ...önermesiyle başlıyorsunuz. 
İnancın doktrini bu. ŞÜPHELİ THOMAS MESELİ bu. Bununla başlıyorsunuz sonra da birçok tartışmada 
da rastladığım şu düşünceyi ekliyorsunuz 

"İNSANLARIN KANIT OLMADAN DA İNANABİLMESİ..." "...KENDİ BAŞINA BİR TÜR KANITTIR." 

Yani, bu bir anlamda içimizde işli olan bir şey. Aslında, sizin de andığınız Francis Collins bahse- 
diyor bundan kitabında. İçimizde olan tanrı sezgisinin kendisinin ince tür bir kanıt olduğundan. Bir 
kez; 

"Kanıt olmadan başlamak iyidir." dediğinizde bu bir tür kıvılcım oluyor. Ve bunu yapabilmeni- 
zin de bir tür kanıt olduğunu düşünüyorsunuz. Sonra da, daha fazla kanıt istemek bir tür zihinsel bo- 
zulma sayılıyor. Ya da günaha girmek veya sakınılması gereken bir şey. Böylece kendinizi kandırmaya 
yarayan bir tür devridaim makineniz oluyor ve hep işler halde tutabiliyorsunuz onu. 

"İSPATLANAMAZ; ÇÜNKÜ İSPATLANIRSA İNANÇ DUYULACAK BİR ŞEY KALMAZ." fikri gibi. 
Doğru, inancın ana fikri bu. İsa'nın dirilişini herkes görmüş olsaydı ve onun tarafından kurtarılmış 
olduğumuzu hepimiz bilseydik o zaman değiştirilemez bir inanç düzeni altında yaşıyor olurduk. Ve 
sürekli kontrol altında tutuluyor olurduk. Biz inanmayanlar bunun olmamasından memnunuz çünkü 
bunun korkunç olacağını düşünüyoruz. Ama inananlar da, kesin olarak kanıtlanmış olmasını istemez- 
di. Çünkü o zaman şüpheye yer kalmazdı. İnanç için mücadele etmek, ruhun karanlık geceleri olmaz- 
dı. Birisi; kitaplarımızdan birini eleştiren biriydi, hangisi hatırlamıyorum ama tam olarak bundan bah- 
sediyordu. Kesin bir kanıt istemenin ateistlerin ne de ahmakça bir beklentisi olduğundan. Şayet her- 
kes, ancak çok fazla kanıtla inanmak zorunda hissetseydi büyücülüğün çok daha az olacağından. As- 
lında Francis Collins'ti bunu söyleyen, pardon. Bir arkadaşım; Oxford'dan Canon Fenton Eğer kilise, 
kutsal Torino kefenini onaylasaydı kendisinin kilise saflarını terk edeceğini söylemişti. Böyle şeyler 
yapıyorlarsa bunun bir parçası olmak istemiyormuş çünkü. Evet. Kitabım için tura çıkarken bu kadar 
şanslı olduğumu bilmezdim. Turdaki ilk haftamda Jerry Falvvell öldü. İnanılmazdı. Evet, inanılmaz bir 
şans! Rahibe Teresa'nın ateist çıkmasını da beklemezdim. Ama şu an da yanımda olan mektuplarını 
okudukça Oldukça ilgi çekici. 

"Bunlardan hiçbirine kendimi inandıramıyorum." diye yazmış. Bütün itiraflarını anlatmış üst 
makamlarına. 

"Tek bir ses duyamıyorum, varlığını hissedemiyorum." "...insanların içindeyken bile, ayinler- 



YAZILAR 122 



de bile." "...en ufak bir şey bile." 

Ve ona şöyle cevap yazmışlar 

"Bu iyi, çok güzel. Acı çekiyorsun, İsa'nın çektiği acıları paylaşıyorsun..." "...Calvary'yi hisse- 
diyorsun." 

Böyle bir argümanı çürütemezsiniz. İnancınız azaldıkça; daha çok ispatlanıyor. Gerçekliğini da- 
ha çok ispatlıyorsunuz. Evet, bu mücadele bu şüphe içinde çırpınışların kendisi bir kanıt sayılıyor. 
Bunun gerçekten de, tamamen ayrı bir hükümranlık alanı olduğunu anlamalıyız. Böyle bir zihniyetle 
tartışmayı kim ister. Aslında buna katılmıyorum. Hayır, ama şu an yaptığınız şeyi yapabiliriz. Yani, 
diyebiliriz ki; Bakın, böyle ilginç aldatmacalar var. Dairesel yapısına bakın; kendinden menkul bir şey. 
Bu herhangi başka bir konuda da olabilirdi. Ve onlarla tartışmaya girmezsin. Sadece bunun herhangi 
bir konuda karar verebilmek için geçerli bir düşünce yöntemi olmadığını belirtirsin. Çünkü aynı nu- 
maralar sahtekârlık olduğu apaçık olan bir şeyi desteklemek için de kullanılabilir. Ve doğrusu bana 
çok ilginç gelen bir şey ise Kullandıkları birçok numaranın aynılarını dolandırıcıların da kullanıyor ol- 
ması. Onlar da emsalleriyle aynı sahte argümanları kullanıyor aynı alâkasız sonuçlara varıyorlar. Ve 
de inancı erdem gibi gösteriyorlar mesela. Ve bu dolandırıcılara herhangi bir şüphe duyduğunuzu 
gösterirseniz de size çok kırılıyorlar. Duygularım incindi kartını oynuyorlar. Ve de inancın ne harika 
bir his olduğunu hatırlatıyorlar size. Yani, yeni bir numara yok. Bu numaralar binlerce yıllık. Özel 
efektlerle yapılmış bir kurguyu da dahil edebilirsiniz buna. Ve bu da, dinin hilebazlık olduğunun en 
büyük kanıtlarından biri. Mucizelere duyulan inanç. Aynı insanlar, Einstein'ın şöyle söylerken mane- 
vi bir güç hissettiğini söylüyor: 

"Bütün mesele şu ki; mucize diye bir şey yok..." "...doğanın düzeninde değişiklikler yok..." 
"...İşte, asıl mucizevi olan da bu." 

Bunu, söz ağzından çıkar çıkmaz iddia edebilecek kadar da alaycılar. Her dindar, başkalarının 
inancına biz ateistlerin yaptığı gibi, eleştirel yaklaşıyor. Başkalarının sahte mucize ve sahte iddialarını 
kesin olarak reddediyorlar. Başkalarının inancındaki üçkâğıtçılığı görüyorlar. Ve çok da hazır bir şekil- 
de yapıyorlar bunu. Her Hristiyan, Kuran'ın kâinatın yaratıcısının eksiksiz sözü olamayacağını ve böyle 
düşünen varsa da, onu yeterince dikkatli okumadığını onun sadece, öz eleştirel olamayan dışa çok 
kapalı bir söylem olduğunu düşünür. Buna dikkat çekmekle de çok sağlam bir argüman ortaya koy- 
duğumuzu düşünüyorum. Ve de şunu belirtmekle; insanlar kilisedeyken veya dua ederken çok belir- 
gin de olsa; ne hissediyor olurlarsa olsunlar Budistlerin de, Hinduların da, Müslümanların da, Hristi- 
yanların da hepsinin bunu hissediyor oluşu meselenin İsa'nın kutsallığı ya da Kuran'ın emsalsiz kutsal- 
lığıyla ilgili olamayacağını kanıtlıyor. Çünkü; O'na varmanın on yedi farklı yolu var, evet. Bu arada, 
küçük bir şey daha var. Konuyu dağıtmaz umarım. Ama şunu da akılda tutmanın faydası var. Şu so- 
ruyla karşılaştığınızda, ki bu sabah ABC Nevvs'ta soruldu bana; "Dinin dünyada yaptığı iyi işler de var; 
iyi insanlar da var, diyemez misiniz?" 

Bu tartışmaya girmezsiniz. Ve bu arada; öyle bir şey denmemesi için de bir neden yok, dersiniz 
ki; Evet, gerçekten de Hamas'ın Gazze'de toplumsal hizmetler sağladığını duydum Hatta, Farrakhan'ın 
grubunun da hapishanelerde siyah gençleri uyuşturucudan kurtardığını da. Doğru olup olmadığını 
bilmiyorum; olabileceğini kabul etmeye hazırım. Ama bu, birincisinin; fanatik Yahudi düşmanı, silahlı 
bir terörist örgüt ikincisininse; ırkçı, çılgın bir tarikat olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Ve SCİEN- 
TOLOGY'nin de insanları uyuşturucudan kurtardığına şüphem yok. Benim bu insanlar konusunda 
ısrar ettiğim şey şu bir tanesini bu yüzden haklı görecek olursanız hepsini de öyle görmelisiniz. - Buna 
karşı bir diğer hamle de... - Çünkü görmemeniz ahlâksızlık olur. Bir ideoloji uydurabilirsiniz; o an aklı- 
nıza ne gelirse. Uydurma olduğu apaçık olan bir şey. Ama milyarlara yayılırsa yararlı olabilecek bir 
şey. Dersiniz ki; benim yeni dinim bu İnsanlara şunu öğretmek; Çocuklarınınız, yetenekleri doğrultu- 
sunda fen, matematik ve ekonomi okuyacaklar. Ve diğer bütün dünyevi disiplinleri yoksa yeterince 
çaba göstermezlerse öldükten sonra, on yedi şeytan tarafından işkence görecekler. Bu son derece 
faydalı olabilirdi; belki İslam'dan çok daha faydalı olabilirdi. Milyarlara yayılmış olsaydı. Buna rağ- 
men, o on yedi şeytanın var olma ihtimali nedir? 12 2 

Sıfır. 

Şunda da bir kaypaklık yok mu? 

Kültürlü entelektüeller ve ilahiyatçılarla bir şekilde konuşulurken cemaatler ve hepsinden öte, 



YAZILAR 123 



çocuklarımızla başka bir şekilde konuşuluyor. Sanıyorum hepimiz Jerry Falvvell gibi kolay hedefler 
seçmekle suçlanmışızdır. Ve kültürlü ilahiyat profesörlerini görmezden gelmekle. Size de öyle geliyor 
mu, bilmiyorum ama o kültürlü ilahiyat profesörleri birbirleriyle ve genel olarak entelektüellerle ko- 
nuşurken bir türlü cemaatlerle de tamamen başka türlü konuşuyorlar. Mucizelerden bahsediyorlar 
ya da-- Bir cemaate demiyorlar ki Başpiskoposlar diyor. Evet, ama kültürlü ilahiyatçılar, vaizlerle on- 
ların hiçbir şey anlayamayacağı şekilde konuşmaya çalışıyor. Bu doğru, evet. İlahiyatta uzmanlaşma- 
nın pul koleksiyonculuğu gibi bir şey olduğunu anlamalısınız. Çok özelleşilmesi gereken bir alan ve 
çok az insan yapıyor. Nüfuzları ihmal edilebilir düzeyde. Kendileri söyleyip kendileri dinliyorlar. Gi- 
zemli bazı detaylara aşırı ilgi duyuyorlar. Ve kendi dinleri bile ne dediklerine pek aldırmıyor. Küçük 
bir kısmı süzülüp alınıyor elbette ama genel tüketime sunulmadan önce de daima kuvvetlendiriliyor. 
Çünkü söyledikleri şeyler; en azından benim rastladıklarım göz boyayıcı, kafa karıştırıcı ve yaşamla pek 
bir alâkası olmayan çok ince konular. Hayır! Israr etmek zorundayım. Profesör Allister McGrath için 
bir iki iyi söz etmeliyim. Kendisi Richard'a saldırırken dedi ki; 

"Bize hep anlatılan doğru değil..." Birçok Hristiyan; Tertullian'ın "credo quia absürdüm" yani, 
"saçma olduğu için inanıyorum ona" dediğine inanıyor. 

"Ama hayır, ortaya çıktı ki; şimdi kontrol ettim ki..." Bu McGrath'ta mıydı, bilmiyorum ama; 
Tertullian, aslında demiş ki; 

"Olanaksızlığı, onu en inanılabilir yapan şeydir." Önemli bir ayrım bence. Zihin alıştırması 
yapmak için çok yararlı olabilir. Eğer saçmalığa neden olan olasılığıysa Faydalı bir zihin alıştırması. 
Olasılığı; başka bir deyişle, uydurulmuş olma ihtimali inanılmazlığı yüzünden azalıyor: 

"Bu kadar inanılmaz bir şeyi kim uydurabilir?" 

Bu kadar acayip. Çok iyi bir noktaya temas ettiniz bu sözlerle. - Gerçekten de öyle... - Güzel bir 
nokta. Tartışılmaya çok değer bir konu. Bu insanlara şöyle diyorum; E-postanızı ya da mektubunuzu 
yanlış adrese gönderdiniz. Herkes, sadece köktendincilere bakarak dini yargılamayalım diyor; tamam. 
İngiltere Kilisesini ele alalım. Üst düzey liderlerinden ikisi yakınlarda dedi ki Kuzey Yorkshire'daki sel 
baskını, eşcinsel davranışların bir sonucudur. Kuzey Yorkshire değildi galiba; muhtemelen Londra. 
Tanrı biraz ıskalamış! Bir tanesi, Carlisle piskoposu ve belli ki yakında Canterbury başpiskoposu ola- 
cak. Bu olağan dışı. Ilımlı, düşünceli, dikkatli ve az çok kaygılı olması beklenen bir kilise bağnaz be- 
yanlarda bulunuyor. Allister McGrath 'in, Carlisle piskoposuna ne yazacağını duymak isterdim bana ne 
yazacağını değil. Şöyle diyecek mi; Sayın piskoposum kiliseyi ve kendinizi ne büyük bir aptal konumu- 
na düşürdüğünüzün farkında mısınız? 
Bunu yaptı mı? 
Eğer özel olarak yapmışsa; pek etkilelenmedim. Herkesin önünde yapmalı. 

- Carlisle piskoposu sözünü geri almış. - Bana bunu neden söylüyorlar? 
Kiliseyi, kendi piskoposlarının söyledikleriyle yargılarım. Sanırım bunu yapmaya hakkım vardır. 
Şu da var ki; akademisyen ilahiyatçılar, piskopos ve papazlar bizleri veya başkalarını, hiç çekinmeden 
kutsal metinleri düz anlamıyla ele almakla suçlayabiliyorlar. ...ki elbette ki, Tekvin'e düz anlamıyla 
inanıyor değiliz. Ama yine de, Âdem ile Havva'nın yaptıkları hakkında sanki onlar gerçekten var ol- 
muşlar gibi vaazlar veriyorlar. Kendileri veya herhangi kültür düzeyindeki birinin de kurgu olduğunu 
bildiği şeyler üzerinde konuşabilmek için bir tür salâhiyet belgeleri varmış gibi. Yine de kendi cemaat- 
lerine; koyunlarına sahiden var olmuşlar gibi, gerçeklermiş gibi anlatabiliyorlar. Ve o cemaatin büyük 
kısmı da gerçekten de var olmuş olduklarına inanıyor. Bu vaizlerden birinin, böyle bir konu açıldığın- 
da şöyle dediğini hayal edebiliyor musunuz? 

"Bu, bir tür teorik kurmaca." "Gerçek değil ama çok ince bir metafor." Hayır, bunu hiçbir 
zaman Sonradan, bunu biliyor olmanızı beklediklerini ima ediyorlar. Evet, ama hiç açıkça söylemiyor- 
lar. Burada bir de şöyle bir mesele var. Onu nasıl olup da düz anlamında kabul etmeyi bıraktıklarını 
hiç itiraf etmiyorlar. Çünkü bizi, bu kaba düz-anlamcılıkla suçlayan bu kadar insan varken biz de kök- 
tendinciler kadar köktendinciyiz. Yine de bu ılımlılar nasıl ılımlı olduklarını itiraf etmiyorlar. Ilımlılık, 
neden meydana gelir? 

Bu önermelerin hepsine veya yarısına duyulan inancın yitirilmesinden. Çünkü bilimin ve laik 
siyasetin darbeleri sürekli iniyor. Ve de eleştirmenlerin düz anlamcılığının. Evet. Din, sayısız mesele 
üzerindeki mandasını kaybetti. Ve ılımlılar bunun aslında inancın bir zaferi olduğunu inancın kendi 



YAZILAR 124 



kendine bir aydınlanma yaşadığını savunuyor. Oysa, aydınlanma dışarıdan geliyor. Bilimin zorla içeri 
tuttuğu bir ışıktan. Bu noktada bizim sözde köktendinciliğimiz meselesine gelmek istiyordum. Bir 
Southvvark rahibi var. Yazılı basında ikimizi de en az Londra metrosunu havaya uçuranlar kadar kök- 
tenci olmakla suçlayan ilk kişiydi. - Adını hatırlayabiliyor musun? 

- Hayır, hatırlamıyorum. Pardon, hatırlayamadım. Southvvark piskoposluk bölgesinden önemli 
bir Anglikan papazıydı. Onunla BBC'ye çıkmıştım. Antrparantez sordum ki; Cemaatinize nasıl olur da 
sürü dersiniz? 

Bu dininiz hakkında çok şey söylemiyor mu? 

Onları koyun yerine mi koyuyorsunuz? 

O da dedi ki; Ben, Yeni Gine'de rahiplik yapıyordum Orada hiç koyun yok. Tabii ki, hiç koyu- 
nun olmadığı bir sürü yer var. İncil'i öğretmenin zor olmasının bir nedeni de bu. Oranın yerlileri için, 
en önemli hayvanın hangisi olduğunu bulduk ve iyi hatırlıyorum ki bölge piskoposum onlardan şöyle 
bahsediyordu; ...işte bu domuzlar. ...yeni cemaati için. Ama, böyle bir şeyi kasten yapabilen bu 
adam ummadığınız kadar alaycı olabilen her ortama ayak uydurabilen bu adam diyor ki; biz şüphe 
duyanlar Londra metrosunda kendi yurttaşlarını havaya uçuranlar kadar köktendinciymişiz. Bu insaf- 
sızlık! Bu nedenle, ben böyle insanları alaya almakla veya küçümsemekle suçlanmama aldırmıyorum. 
Açıkçası yapabileceğim başka bir şey yok. Bir mizah duygum var ve bazen sivrileşebiliyor da. İnsanla- 
rın nezaketi uğruna bunu bastırmayacağım. Uzmanlar ve amatörler arasında ayırım yapmanın faydalı 
olabileceğini düşünür müsünüz? 

Kilise görevlilerine yönelik tahammülsüzlüğünüze katılıyorum. Onların mesleki yaşamı bu. 
Daha iyi bilirler gibi geliyor bana. Doğru. Cemaat daha iyi bilemiyor. Çünkü daha iyisini bilmeyecek 
şekilde tutuluyorlar. Liderlerine böylesine teslim oldukları için de "sürü"nün inançlarıyla alay edilmesi 
konusunda giderek daha huzursuz oluyorum. Çünkü yetkiyi liderlerine devretmişler ve onların da 
bunu doğru kullanacağını varsayıyorlar. Kalkıp da bu yetkiye itiraz edebilecek olan kim? 

Bana öyle geliyor ki; ...yine kendileri; vaizler, rahipler, piskoposlar. Ve biz de onlara göz aç- 
tırmamalıyız. Örneğin, yaradılışçılık konusunu ele alalım. Köktenci bir kiliseden biri, yaratılışçılığın 
akla uygun olduğunu çünkü papazlarının öyle söylediğini düşünüyorsa bunu anlayabilir ve mazur gö- 
rebilirim. Hepimizin, saygı duyduğu ve otorite olarak gördüğü insanlar öyle olduğunu söylediği için 
doğru olarak kabul ettiği birçok şey var. Her şeyi kontrol etmiyoruz. Ama papaz bu fikri nereden 
edinmiş? 

Nereden edinirse edinsin. Çünkü bundan sorumlu olan o. Onun işi konuştuğu konuyu bilmek. 
...ki böylece cemaat de Böyle söylerken küçümseyici olmamaya dikkat etmeliyiz vaizleri küçümsü- 
yormuş izlenimi uyanacağından. Evet, çünkü siz ve Richard sosyal veya doğal bilimler konusunda bir 
şey söylediğinizde ben kontrol etme ihtiyacı hissetmiyorum. Çoğu zaman yapamam da. Ama sizlerin 
bunu önceden kontrol edecek türden insanlar olduğunuzu biliyorum. Ama; 

"Piskopos (hoca) öyle dediği için inanıyorum." derseniz bana kendinizi aptal konumuna düşü- 
rüyormuşsunuz gibi gelir. Ve insan böyle düşünmekte de haklı. Tıpkı, sıradan bir ırkçıyla uğraşırken 
fikirlerinin tiksinç olduğunu söylemekte haklı olduğu gibi. Daha iyisini bilmiyor olabilir ama bu onu, 
benim onu kınamamdan azade kılmaz; ve kılmamalı da. Esas küçümseyici olan; ...insanlarla teke tek 
veya topluca yüzleşmemek olur diye düşünüyorum. Kamuoyunun kanaati çoğu kez yanlıştır. Ayak 
takımının görüşü ise neredeyse her zaman yanlıştır. Biraz da bu konu üzerinde durduktan- Dinsel 
fikir yanlıştır; tanımı gereği yanlıştır. Bunu söylemekten kaçınamayız. Bu noktada, H. L. Mencken 
adını anmak istiyorum. Şimdilerde de, haklı bir üne kavuşmuş olan Amerikalı bir yazar. Benim zevki- 
me pek de hitap etmiyor; fazla Nietzscheci. Bir dereceye kadar da Sosyal Darvvinist görüşleri var. 
Ama 20'ler ve 30'larda bu ülkedeki birçok insanın çok büyük saygısını nasıl kazandı? 

Şöyle söyleyerek; "Metodistlerin ya da..." "...VVilliam Jennings Bryan'ın söylediği şeylere ina- 
nan insanlar aptaldır." Aptal yerine konulduklarını değil; aptal olduklarını söyledi. "Bana inandıkları 
için utanmalılar." Evet, kendilerini değersiz ve cahil durumuna düşürdüler. Söyleyecek şey bulamı- 
yorum. Zeka, delil ve mantık yürütmenin güzel bir kargjjjnı. Çok başarılı. Muhtemelen, modern dün- 
yada yapılmış en başarılı din karşıtı polemik. Ve 20. yy'da tabii. Üzerinde daha da fazla durmamız 
gereken bir noktaya temas ettik diye düşünüyorum. O da, bütün bu otorite kavramı. Çünkü dindar 
insanlar sıklıkla bilimin sadece karşılıksız çek sayfalarından ibaret olduğunu savunurlar. Otoritelere 



YAZILAR 125 



hepimiz başvuruyoruz. Kozmolojik sabitin ne olduğunu nereden biliyorsunuz? 

O yüzden, siz ikinizin bunu iyi yapabilecek konumda olduğunuzu düşünüyorum. Yani, bilim ve 
rasyonellik çatısı altında korkusuzca uyguladığımız "otoriteye güven" beslemekle eleştirdiğimiz ilahi- 
yatçı ve vaizlere güven duymak arasında bir ayrım yapmayı. Biz fizikçi olmayanların, fizikçilerin söyle- 
diklerine güven duymakla aslında yaptığımız şey, şunları öne sürmek için kanıtlara sahip olmamız; 
Fizikçiler meseleyi inceliyorlar, deneyler yapıyorlar Bulguları meslektaşlarınca gözden geçiriliyor Bir- 
birlerini eleştiriyorlar Seminer ve konferanslarda meslektaşlarının yoğun bir eleştisine maruz kalıyor- 
lar Ve ondan sonra çıkıp Ve oradaki yapısal bir özelliği de hatırlayın. Mesele sadece meslektaşlarca 
değerlendirilmek değil. Bunun rekabetçi bir ortamda oluyor olması da çok önemli. Örneğin; Fer- 
mat'ın son teoremi şey tarafından kanıtlandığında Andrevv VViles. Bizim bu kanıtı anlamamızın - 
aslında o kanıtı hiç anlayamayacağım- Ama bunun gerçekten onun kanıtı olduğuna güven duymamı- 
zın nedeni - Herkesin kendisinin bulmak istemesi. - Dünyada bu konuda yeterli olan her matematikçi- 
nin onu incelemek için çok istekli olması. Doğru mu, değil mi görmek için, evet. Ve inanın bana eğer 
bu kanıt yüzünden onu kıskanıyorlarsa; o kanıt doğrudur. Ve böyle bir durum şeyde yok Evet, çünkü 
bizler bunun antiteziyiz. Hiçbir din adamı Einstein'in şu söylediğini söyleyemedi Eğer haklıysam; bir 
sonraki güneş tutulması Afrika'nın batı kıyısının açıklarında olacak -kaç ay ve yıl sonra dediğini unut- 
tum şimdi- ve oldu da; çok küçük bir sapma payıyla. Bu derece doğrulanan hiçbir kehanet olmadı. Ya 
da gerçekleşeceği iddiasına ünlerini ve bir anlamda da hayatlarını bu derece bağlamaya istekli kimse 
çıkmadı. Bir keresinde, halka açık bir toplantıda bana şöyle soruldu; 

"Kuvantum teorisindeki gizemliliğinin, tıpkı kutsal üçleme veya..." "...İsa'nın et ve kanının, 
ekmek ve şaraba dönüşmesindeki gizemliliğe..." "...benzediğini düşünmüyor musunuz?" 

Ve cevap da tabii, Richard Feynman'dan iki alıntıyla verilebilir. İlk olarak, Feynman diyor ki; 

"Eğer kuvantum teorisini anladığınızı düşünüyorsanız, onu anlamıyorsunuz." Onun oldukça 
gizemli olduğunu itiraf ediyor. Ama şu da var; kuvantum teorisinin öngörüleri deneysel olarak, Kuzey 
Amerika'nın genişliğini, bir saç teli genişliğinde yanılma payıyla öngörebilmeye eşit olacak ölçüde 
doğrulanıyor. Yani kuvantum teorisi, doğru çıkan öngörüleriyle muazzam ölçüde destekleniyor. Ko- 
penhag yaklaşımının gizemini anlayamazsanız bile. ...ya da artık her nesiyse. 

Gelgelelim, kutsal üçlemenin gizeminin doğrulanması şöyle dursun, bir öngörüde bulunma ça- 
bası bile yok. Gizemli bir şey de değil ayrıca. "Gizem" kelimesinin böyle kullanılmasından hoşlanmı- 
yorum. Gizemciler ya da yeni-gizemciler de denen bir kesimin de olduğu felsefede bu terime yönelik 
birçok bilinçlendirme çabası var. Gizem terimini seven insanlar bunlar. Noam Chomsky, sık alıntıla- 
nan sözlerinden birinde diyor ki: 

"İki tür soru vardır; bulmacalar ve gizemliler..." "...Bulmacalar çözülebilir olanlardır, gizemli- 
ler öyle olmayanlar." Öncelikle, bunu kabul etmiyorum. Sadece ayrımı kabul ediyorum ve diyorum 
ki; bilimde gizemin yeri yoktur. Bulmacalar vardır ve çok zor bulmacalar vardır bilmediğimiz şeyler 
vardır ve hiçbir zaman bilemeyeceklerimiz vardır. Ama insan aklının sistematik olarak alamayacağı 
şeyler değildirler. Bunların, insan aklının sistematik olarak alamayacağı şeyler oldukları fikrini övme- 
nin bence bilimde yeri yoktur. Bu da, "gericilik" ve "kafa karıştırıcılığı" gibi bazı kelimeleri konuş- 
mamızda yeniden canlandırmaktan neden memnun olmamız gerektiğini düşünmemin nedeni. Çünkü 
öyleler. Ve de şunu belirtmekten; ...zeki insanların aptal gibi davranmasına yol açıyor. John 
Cornvvell, yakınlarda sana karşı yeni bir eleştiri yazdı, Richard. ...benim eski bir arkadaşımdır; çok zeki 
bir adam. Katolik Kilisesi ve faşizm üzerine yapılmış en iyi çalışmalardan birinin sahibidir. Seni eleşti- 
rirken diyor ki "Profesör Davvkins..." "...sadece kutsal üçlemeye ayrılmış olan kitap raflarına bir 
bakmalı..." "...kütüphaneler bu sorunu ondan önce de çözmeye kalkışmış olanlarla dolu." Ama 
mesele şu ki; o din kütüphanelerindeki kitapların hiçbiri de bunu çözebilmiş değil. Bütün ana fikir de 
çözülemez kalması zaten. Böylece insanları bilemez bir halde tutup kendilerini küçük hissettirmek. 
Fizikteki gizem meselesine geri dönmek istiyorum. Bunun nedeni evrimleşmiş beyinlerimiz olamaz 
mı? 

Çünkü biz, benim "orta dünya" dediğim yerde evrim geçirdik. Hiçbir zaman çok küçük olan 
veya astronomik büyüklükteki şeylerle uğraşmamız gerekmedi. Kuvantum mekaniğinde olanları algı- 
layacak bir sezgiye hiç sahip olamayabiliriz. Buna rağmen öngörülerini test edebiliyoruz. Öngörüleri- 
ni fiilen test edebilecek fizik ve matematiği yapabiliyoruz, çünkü bir ekrandaki rakamları herkes-- 



YAZILAR 126 



Doğru, sanırım görebildiğimiz şey bilim adamlarının yüzyıllar içinde geliştirmiş oldukları bir araçlar 
dizisi; Akıl araçları, düşünme araçları, matematiksel araçlar, v.s. Evrimleşmiş beyinlerimizin sınırlılık- 
larının Ya da dilerseniz; taş çağı beyinlerimizin sınırlılıklarının bir dereceye kadar üstesinden gelebil- 
memizi sağlayan araçlar. Ve bu sınırlılıkların üstesinden gelmek de her zaman doğrudan olmuyor. 
Bazen bir şeyden vazgeçmeniz gerekebiliyor. Evet, bu konuda hiçbir zaman sezgisel olarak düşüne- 
meyebilirsiniz. Ama bilebilirsiniz. Sezgisel olarak düşünemiyor olsanız bile İlerleyebilmenin çok zah- 
metli olduğu bir süreç var ve onu yapmayı belirli bir otoriteye bırakmanız gerek. Ama onu test edebi- 
lirsiniz. Ve bu da sizi A noktasından B'ye aynı şekilde götürür. Kol ve bacaklarınız felçliyse; sizi A'dan 
B'ye taşıyabilecek bir araç kullanırsınız. Bu, A'dan B'ye yürüyebildiğiniz anlamına gelmez. Ama A'dan 
B'ye gidebilirsiniz. Ayrıca daha cüretli fizikçiler de diyecektir ki "Matematik varken, sezgi kimin um- 
runda?" 

Evet, doğru. Protezleriyle yaşamak konusunda kendileriyle barışıklar. Bunun mükemmel bir 
örneği de; üçüncü boyutun ötesindeki boyutlar. Çünkü dördüncü veya beşinci bir boyutu gözümüzde 
canlandıramıyoruz. Ama onları matematiksel olarak temsil etmek çocuk oyuncağı. Ve böylece de, o 
boyutlarda dolaşabiliyoruz. Şimdi, lisans öğrencilerimize n boyutlu uzayları nasıl manipüle edecekle- 
rini öğretiyoruz. Ve de n-boyutlu uzaylarda vektörleri düşünmeyi. Ve bu duruma alışıyorlar. Pek 
hayal edemiyorlar -yaptığınız şey; üç boyutu düşünmek sonra da diyelim; elinizi biraz sallayıp, işte 
aynından biraz daha diyorsunuz. Ama sezginizi matematiği kullanarak kontrol ediyorsunuz ve işe 
yarıyor. Şöyle kolay bir... Diyelim ki; kişiliği inceleyen bir psikologsunuz. Ve diyorsunuz ki; kişiliğin on 
beş boyutu vardır ve onları uzaydaki on beş boyut gibi düşünebilirsiniz. Ve herkes de, o boyutlardan 
herhangi birinde hareket ettiğini hayal edebilir. Diğerlerine nazaran. On beş boyutlu bir uzayı ger- 
çekten gözünüzde canlandırmak zorunda değilsiniz. Evet, ve bunu istemekten de vazgeçiyorsunuz. 
Ve fark ediyorsunuz ki; bu olmadan da yapabilirim. Yapabilsem güzel olurdu. Ama zaten çıplak gözle 
bakterileri de göremiyorum. Bu olmadan da yapabilirim. Sanırım bir de-- Evet, bu konuda üstüme 
gelen oldu. Geçen gün, radyoda. Oldukça şey biriydi Dedi ki; 

"Atomlara hiç kanıt olmadan inanıyorum, çünkü hiç atom görmedim." George Gallovvay, hiç 
petrol varili görmediğini söylediğinden beri olmamıştı bu. Evet, çok hoştu! Ama fark ediyorsunuz ki, 
bu noktaya gelmiş insanlar kendilerini çok yıpratıyorlar. Bu aşamaya geldiklerinde artık çaresiz bir 
durumda oluyorlar. Bundan bahsettim, çünkü Yaşamlarımız kolaylaşsın istediğimden değil ama tar- 
tışmayı basitleştiriyor bu. Bilmediğimiz birçok şey olduğunu söylemekte hiç tereddüt etmiyoruz. 
Şöyle diyen Haldane'di sanırım; 

"Evren, sadece anladığımızdan daha tuhaf değil, anlayabileceğimizden de daha tuhaf." Çok 
büyük yeni keşifler olacağını; çok güzel şeyler göreceğimizi biliyoruz. Ama çok büyük bir belirsizlik 
olduğunu da biliyoruz. Bütün ayırım da bu. İnançlı kimse, tanrının varlığından daha da fazlasını iddia 
ediyor. Yoksa ki, deist bakış açısı; evrende işleyen bir akıl olabileceği fikri çürütemeyeceğimiz bir 
önerme. Ama onlar bu aklı biliyor ve yorumluyorlar. Onunla gayet sıkı fıkılar. Ara sıra kendini ifşa 
ediyor onlara. Kendi ağzından yazılmış bir kitapları var. Ondan brifing alıyorlar. Düzgün herhangi bir 
tartışma, yeterli herhangi bir akıl bilebilmelerinin mümkün olduğundan daha fazlasını bildiklerini iddia 
eden insanları dışarıda tutarak işe başlamak zorundadır. 

"Bu şekilde başlamak yanlış, ama şimdi devam edebilir miyiz?" ...diyerek başlıyorsunuz. Te- 
izm de daha ilk rauntta yere seriliyor. Evet. Adaya veda ediyor, şovdan çıkıyor. Dan'in söylediğine 
iliştirmek istediğim bir dipnot var. Şayet, gizem; ...eninde sonunda yutmamız gereken bir acı ilaçsa 
bile bilişsel olarak, gerçeğe bir dereceye kadar kapalıyız demektir. Bu da, teizme hâlâ bir hareket 
alanı sunmuyor. Tabii ki, çünkü onlara da başkalarına olduğu kadar kapalı. Üstüne, kendisini tama- 
men görünür kılmış olduğu da iddia ediliyor. Ayrıca, istediklerini yapabilecek kadar güçlü oldukları 
zamanlarda söylemiş oldukları şeyleri unutmaya hakları yok: 

"Bu gerçekten doğru; her detayına kadar." "...ve inanmazsanız sizi öldürürüz." Sizi öldürü- 
rüz, evet. Sizi öldürürüz; bu biraz zaman alabilir ama işimizi yaparız. Evet, sizi yavaş yavaş öldürece- 
ğiz. O zaman o kadar güçlü olmamış olsalardı, şimdi d^lgu kadar güçlü olamazlardı. Doğru, ve biliyor 
musun bu söylediğin Christopher inançlı birçok insanda aslında dehşete, endişeye yol açıyor. Çünkü 
bu yaptıklarının yasak bir hamle olduğu onlara daha önce hiç açıkça gösterilmemiş. Oyun böyle oy- 
nanmıyor. Bunu yapamazsınız! Hayatları boyunca onlara bunu yapabilecekleri öğretilmiş. Bir tartış- 



YAZILAR 127 



mayı yürütmenin meşru yöntemi olarak. Sonra da, birden biz ortaya çıkıp 

"Kusura bakmayın, ama bu oyunda böyle bir hamle yapamazsınız." diyoruz. Hatta, bu diskali- 
fiye olmanıza neden olacak bir hamle. 

"Bu, yapmanıza kesinlikle ayrıcalık tanınamayacak bir hamle." Evet. O hamlenin ne olduğu- 
nu bana hatırlatabilir misiniz; ya da bize? 

Belki de, sadece benim için. O hamle nedir? 

- Birinin inanç kartını oynaması. - Evet. Diyorlar ki; 
"Bakın, ben bir Hristiyanım..." 

"...ve biz Hristiyanlar buna inanmak zorundayız; o kadar." Bu noktada da, zannediyorum bu- 
nu söylemenin kibar yöntemi 

"Tamam; ama bu doğruysa..." 

"...kendinizi bu tartışmadan muaf tutmalısınız..." 

"...çünkü buna açık bir zihinle devam edebilmekten..." 

"...aciz olduğunuzu ifade ettiniz." 

Umduğum şey bu. Bunu söylemenizi beklerim. Eğer gerçekten fikrinizi savunamıyorsanız o za- 
man kusura bakmayın ama, doğruluğunu da iddia edemezsiniz. İnanç kartını oynamanıza izin vere- 
meyiz. Kutsal kitabınızda yazanları bizim de saygı duyacağımız şekilde savunmak istiyorsanız; tamam. 
Ama; 

"Öyle; çünkü kutsal kitapta öyle yazıyor." hiçbir şey söylemiyor. Ve söylediğini düşünüyorsa- 
nız da Bu öncelikle, küstahça. Kural tanımayan bir hamle ve bunu kabul edemeyiz. Ve başka bir inanç 
adına yapıldığında onların da kabul etmediği bir hamle. Kesinlikle! Şimdi, üçünüzün de benden daha 
bilgili olduğu şu konuda bir şey sorabilir miyim? 

Victor Stenger'in, tanrının varlığının artık bilimsel olarak çürütülebildiğini söylediği kitabı hak- 
kında ne düşünüyorsunuz? 

- Bu konuda bir görüşünüz var mı? 

- Ne tür bir tanrıyı? 

Kitabı okumadım Her tür tanrıyı. Sadece yaratıcı olan veya denetleyici olan ya da elbette; mü- 
dahale eden. Sanırım bu yeterince kapsamlı. Benim görüşüm, her zaman bir belirsizlikle yaşamak 
zorunda oluşumuza dayanıyordu. Ve ancak emin olanlar tartışma bitmeden masadan kalkar. Victor 
Stenger, artık haklı bir güvenle "çürütüldü" diyebileceğimiz bir aşamaya geldiğimizi düşünüyor gibi. 
Sadece "Doğrulanamadı." ya da "Daha iyi bir açıklaması var." değil de İlginç bir sav olduğunu düşün- 
düm. Çünkü görüşlerimizin bir belirsizlik olduğu varsayılarak oluşmuş olması benim için çok fark edi- 
yor. 

- Sanırım zayıf halka... 

- Başka bir deyişle; şüphe duyuyoruz. Kitabının büyük bir hayranıyım. Hatta, kapağına tanıtım 
yazısı da yazdım. Sanırım en zayıf halka, kutsal metinlerdeki temel iddia. Fikir şu; İncil'in her şeyi 
bilen bir tanrının kusursuz sözleri olma iddiasında olduğunu biliyoruz. Bu gerçekten zayıf bir halka ve 
iddia da gerçekten bu. Epistemolojik altın ölçütlerine göre altın değerinde olan bu. Yani, kalan hepsi 
buna dayanıyor. Şayet İncil, sihirli bir kitap değilse; ...bu durumda, Hristiyanlık buhar olup uçuyor. 
Kuran sihirli bir kitap değilse; İslam buharlaşıp uçuyor. Ve kitaplara bakıp da, kendinize burada her 
şeyi bilenliğin en küçük bir kanıtı var mı? 

diye sorduğunuzda Burada, tek bir cümle görebiliyor musunuz ki el arabasını, ileri teknoloji sa- 
yabilecek bir insan tarafından söylenemeyecek olsun? 

Cevabınız hayır olmalı. Yani, eğer İncil'de DNA'nın ve elektriğin ve bizi afallatacak başka şeyle- 
rin bir açıklaması olsaydı; tamam. Ağzımız açık kalırdı, doğal olarak. Ve bu bilginin kaynağı hakkında 
duyarlı bir söyleşi yapıyor olurduk. Dinesh D'Souza, yeni kitabında şundan bahsediyor Bu arada, ken- 
disi muhaliflerimiz arasındaki en aydın, bilgili ve eğitimli insanlardandır. Yakında da bir tartışmaya 
katılacağım kendisiyle. Diyor ki, İncil'in insanların dalga geçtiği, "Yaradılış" bölümünde "Işık olsun!" 
deniyor ve yalnızca birkaç kıta sonrasında da güneş, ay ve yıldızlardan bahsediliyor. Bu nasıl olabilir? 

Büyük patlamaya göre bu doğru olabilir. Ama bu çok patetik. Patlama galaksilerden önce 
oluyor. İnanın; bence de çok patetik ama Bu düşünce tarzını, "The End of Faith"in çok uzun sonuç 
bölümünde göstermeye çalışmıştım. Dedim ki; her metin çözülebilir. İnanç gözlükleriyle bakarsanız, 



YAZILAR 128 



her metinden sihirli öngörüler çıkarabilirsiniz. Ve gerçekten de, bir kitapçıya girdim; yemek kitapları- 
nın olduğu koridora rastgele bir yemek kitabını açtım ve bir tarif buldum. VVok tavada kızarmış ogo 
çeşnili karides. Ya da onun gibi bir şey. Ve de tarifle ilgili mistik bir yorumda bulundum. Ve siz de 
yapabilirsiniz. Her uçuk metinle noktaları birleştir oynayabilir ve içinde bir hikmet bulabilirsiniz. Mic- 
hael Shermer, "The Bible Code"da yaptı bunu. Okumadım onu ama, evet. İncil'deki gizli mesajlar. 
Çok, çok iyi. Ne zaman isterseniz ona bakarak dünün haber başlıklarını yazabilirsiniz. Üçünüze bir 
sorum var: 

İnanç lehine; ateizminizi sorgulatan bir argüman oldu mu? ...şöyle bir durup düşünmenize 
yol açan? 

Sizi afallatan verilecek hazır bir cevabınız yokmuş gibi hissettiğiniz, vesaire. Aklıma bir şey 
gelmiyor doğrusu. Sanırım buna en yakın fikir; ...evrenin temel sabitinin gerçek olamayacak kadar iyi 
olması. Eğer doğruysa, bunun bir açıklama gerektirdiğini düşünüyorum. Victor Stenger, doğru oldu- 
ğunu düşünmüyor. Ama birçok fizikçi öyle düşünüyor. Bu, hiçbir anlamda zeki bir yaratıcıyı aklıma 
getirmiyor benim. Çünkü elinizde hâlâ onun da nereden geldiğini açıklama sorunu var. Ayrıca, yara- 
tıcı olabilecek yeterlikte ve evrenin sabitlerine bizim var olmamızı sağlayan bir ince ayar çekebilecek 
kadar da zeki olan, zeki bir yaratıcı çok daha ince olmalıydı Evet, güneş sistemimizdeki diğer bütün ölü 
gezegenleri neden yaratsın? 

O ayrı bir soru. O kadar iyi olduğunu düşünürsek. Montefiore piskoposu bu konuda çok iyiy- 
di. Eskiden arkadaşımdı. Derdi ki; yaşamın oluştuğu koşullara ve onların bu derece bıçak sırtında olu- 
şuna hayranlık duymalısınız. Bıçak sırtında, evet; gezegenlerimizin çoğu ya aşırı sıcak, ya da aşırı so- 
ğuk. Diğer gezegenler yaşam için ya aşırı sıcak, ya da aşırı soğuk. Bu da sadece bir güneş sistemi; 
içinde yaşam olduğunu bildiğimiz tek yer. Hiç tasarımcı işine benzemiyor. Ve elbette, 

"Ondan önce ne vardı?"dan kurtulamıyorsunuz. 

Bu konuda ikna edici tek bir argümana bile hiç rastlamadım. Ama olmasını bekliyor da değilim 
çünkü bir akşam düşünürken fark ettim ki hiç yeni bir şeyle ortaya çıkmıyorlar. Neden? 

Çünkü argümanları tanımı gereği çok eski. Ve hepsi de doğanın düzeni hakkında çok, çok az 
şey bildiğimiz bir zamanda ortaya çıkmış. Biraz da olsa ilgi çekici bulduğum tek argüman Ve bu teizm 
için olduğu kadar sorduğunuz şey; inanç için de geçerli. Apotropaik diyebilirim sanırım. Bir şey için 
bütün övgünün tanrıya ait olduğunun söylenmesi Her şey için ona şükredilmesi gerektiğinin söylen- 
mesi Bir tür alçak gönüllülük bu aslında. Batıl; bu yüzden apotropaik diyorum. Ama kibri önlüyor. 
Yine aynı nedenle, açık ki tek tanrıcıllık öncesi döneme ait. Ama din, insanları kibirden uzak tutuyor 
ya da durmalarına yardım edebiliyor. Düşünüyorum ki, manen ve entelektüel açıdan bu-- Ama bu 
doğru bir argüman değil. Oh, tanrım! Hayır. Öyle bir argüman yok ve olabileceğini de sanmıyorum. - 
Belki de soruyu genişletmeliyim. - Hayır, hayır. Bir dakika! Cevap vermeden önce, Dan- 

- Sana, inancımı kökünden sarsabilecek bazı bulgular sayabilirim. 

- İzninizle sorumu genişleteyim. 

- Tabii. Yalnızca şey değil Prekambriyen dönemi tavşanları? 

Hayır, hayır. O işe yaramaz. Yalnızca dinsel inancın akla yatkınlığıyla ilgili bir argüman değil di- 
ni eleştirmekle aslında kötü bir şey yapıyor olduğumuza dair bir argüman. 

- Bu çok daha kolay. - Bunu yapmamalısınız, bırakın diyen. Evet, şüphesiz! Yaptığımız şeyi 
yapmamalıyız diyen. Bu çok daha kolay. İyi bir gerekçe bulması mı, daha kolay? 

Yani, birisi; herkes sahte bir şeye inanırsa dünya daha iyi bir yer olur, diyen bir argümanla ge- 
lebilir. Çalışmalarınızda ya da eleştirmenlerle girdiğiniz diyaloglarda sizi durup düşünmeye sevk eden 
böyle bir argüman oldu mu? 

Evet, evet. "Breaking The SpelT'de pek değil ama özgür iradeyle ilgili kitabım; "Freedom 
Evolves" üzerine çalışırken oldu. Dinsel olan birkaç tanesine çok benzer fikirleri savunan eleştirmen- 
lerle sürekli karşılaştım. Bak! Özgür irade çok önemli bir şey ve özgür irade kavramından vazgeçersek 
insanlar sorumluluk duygusunu yitirir ve kaosa sürükleniriz. Çok kurcalama; görmezden gel Bu özgür 
irade ve determinizm meselesini fazla kurcalama. Ber^^e konuyu çevresel etkileri bağlamında eniko- 
nu düşündüm. Şöyle bir durum hayal edebiliyor muyum? 

Bastırılamaz merak duygumun doğru ya da yanlış dünyada tahrip edici etkileri olabilecek ve 
çenemi kapalı tutup konuyu değiştirmem gereken bir meselede açıkça konuşmama neden olacağı bir 



YAZILAR 129 



durum. Bence bu hepimizin kendisine sorması gereken iyi bir soru. Evet, iyi. Kesinlikle! Ve bu konu- 
da çok da düşündüm. Ve bu yolda devam etmenin de bir anlamda; sadece çevresel açıdan güvenli 
değil zorunlu da olduğu sonucuna varmasaydım o iki kitabı yayınlatmazdım. Bence bu soruyu sorma- 
lısınız, ben soruyorum. Bir kitabı yayınlatmadan önce; evet ama kendi adımıza, bu doğru mu yanlış 
mı? diye düşünürken değil. Bazı siyasete güdümlenmiş eleştirmenlerin yaptığını asla yapmamalı. 
Yani, bir şeye; "Siyaseten o kadar uygunsuz ki, doğru olamaz." dememeli. Bu farklı bir Bu tamamen 
farklı bir şey, evet. Siyah ve beyazların zeka yaşı farklarıyla ilgili yorumun doğru olduğunu düşündü- 
ğünüzü fark etmeniz gibi. Evet, ve de öyle bir yayını önleyebilir Tekrar bakar, gözden geçirirsiniz 
"Şimdi ne yapacağım?" dersiniz. Neyse ki, bu sorunlar gerçekte kendisini bu şekilde göstermiyor. 
Bana kendisini gösterdiği bir yeri anlatayım. Sanırım, LA Times'ın yorum sayfasında bir yazıydı; karış- 
tırıyor olabilirim. Ama birisi, ABD'deki müslüman nüfusun Batı Avrupa'daki gibi köktencileşmemiş 
olmasının nedenini büyük oranda, bizde inancın çok saygın bir yeri olmasına ve böylece onların Batı 
Avrupa'da olduğu gibi kendi içine kapanıp sorunlarla boğuşmak zorunda kalmamış olmalarına bağlı- 
yordu. Batı Avrupadaki gibi. Doğru mu, değil mi bilmiyorum ama doğruysa bir durup düşünmeme 
neden olurdu. Çok ilginç gerçekten. 

James VVolfensohn; eski Dünya Bankalı olup yakınlarda Gazze'de arabuluculuk yapmıştı. 
Hamas'taki Müslüman Kardeşler üzerinde çok büyük bir nüfuz kazandığıma inanıyorum demiş Or- 
todoks bir Yahudi olduğu için. 

Eğer öyleyse bunun iğrenç olduğunu söylemeliyim. İlk başta o işe hiç atanmamalıydı. Çünkü o 
çatışma hakkında kesin olarak emin olduğumuz bir şey varsa o da böyle şeylerin bunu çok daha kötü- 
leştireceği. Eğer bu yalnızca ulusal ve toprakla ilgili bir tartışma olsaydı şimdiye dek çözülürdü. Ama 
onun bunu söylerken ki kendine güveni 

-o dediği doğruysa bile- 

beni kendisine daha da cephe almaya zorluyor. Burada birbiri içine geçen iki mesele var. İlki; 

"Ne elde etmek istiyoruz?" sorusu. Neyi başarabilmek bize makul geliyor? Ve inanç üzerine o 
makale de bizim bakış açımızdaki insanlara maalesef, "herkesle inancını tartışamazsın" düşüncesini 
yayıyor. Bu tamamen akılsızca bir çaba mı? 

Yoksa insanlarla yaptığımız bu fikir savaşını gerçekten kazanabilir miyiz? 
Ve e-postalarıma bakarak diyorum ki; elbette kazanabiliriz. Yapılan tartışmalar sonucu inanç- 
larını kaybetmiş olan insanlardan sürekli e-posta alıyorum. Bardağı taşıran son damla; bizim kitapla- 
rımızdan biri ya da başka türlü bir muhakeme de olsa Yahut, inançlarıyla doğru bildiklerinin uyuşma- 
ması sonucunda da olsa İnsanlara, inançlarına içkin olan çelişkileri veya inançlarıyla evren hakkında 
doğru bildiğimiz şeyler arasındaki çelişkileri göstermenin mümkün olduğu gerçeğini vurgulamak zo- 
runda olduğumuzu düşünüyorum. Bu süreç; dakikalar, aylar ya da yıllar alabilir. Ama insanlar öğren- 
dikleri doğrular karşısında batıl inançlarını er geç terk edecektirler. Çok bilgili ve evrimin zeki bir açık- 
layıcısı olan bir biyologla tartışıyordum. Ve kendisi yine de tanrıya inanıyordu. Ben de 

"Bu nasıl olabiliyor?" diye sordum; 

"Nedir aslı?" O da dedi ki; bütün akılcı argümanlarınızı kabul ediyorum ama sonuçta bu inanç. 
Ve de benim çok çarpıcı bulduğum şu sözleri söyledi; 

"Ona inanç denmesinin bir nedeni var." Bunu çok katı ve neredeyse sinirli bir şekilde söyledi. 

"Adına inanç denmesinin bir nedeni var." Bu, ona göre tartışmayı bitiren bir hamleydi. Bunu 
tartışamazsın çünkü bu inanç. Ve bunu savunma modunda değil de gayet mağrur ve meydan okuyan 
bir tavırla söyledi. Kuzey Amerika'da bununla hep karşılaşıyorsunuz. İnsanlar gelip, VVilliam James'i 
okumanız gerektiğini ve böylece başka insanların algılarını etkileyebileceğinizi söylüyorlar. ...ki tanımı 
gereği imkansız bir şey bu. Evet. Bunu yapabiliyorsa, onlara saygı duymamı neden sağlamıyorlar o 
zaman? 

Başka hiçbir tartışmada kabul edilmez bu. Yarattıkları izlenim insanlar için çok önemlidir so- 
nuçta. Orange County'de, kıdemli bir presbiteryenle yaptığım bir tartışmada ona şöyle sormuştum; 
Çünkü İncil'i düz anlamında kabul etmek üzerine konuşuyorduk ve o bunun bir savunucusu değildi. 
Sordum ki; peki ya çarmıha gerilme esnasında mezarların açılmasına ne diyorsunuz; Aziz Matta İncili- 
ne göre? 

Matta demeyi tercih ederim. Kudüs'te herkes mezarından çıkmış ve şehirde dolaşıp eski ar- 



YAZILAR 130 



kadaşlarını selamlamış. Bu, İsa'nın yeniden dirilişi meselesini ucuzlaştırmıyor mu? 

diye soracaktım ona. Ama yanlış anladı ve benim bunun olduğuna inanıp inanmadığımı sordu. 
Ve dedi ki; bir tarihçi olarak, ki öyleydi, bundan şüphe duymaya meyilliyim ama bir presbiteryen pa- 
pazı olarak doğru olduğunu düşünüyorum. Peki, o zaman tamam. Benim için ona bu kadarını söy- 
letmek yeterliydi. Dedim ki, o zaman bu durumda söyleyeceklerim bu kadar. Daha fazla konuşmak 
istemiyorum. Söyleyebileceğim her şeyi zaten söylediniz. Eklemek istediğim bir şey daha var. Francis 
Collins ya da az önce bahsettiğiniz biyolog gibi gerçeklerden fazlasıyla haberdar olan doğru olanı bile- 
bilecek kadar bilimsel eğitimi olan ama yine de bilmeyen ya da bildiğini açık etmeyen insanlar var. 
Bunun kültürel bir sorun olduğunu düşünüyorum. Buna yaptığım konuşmalardan birinde ikna oldum. 
Konuşmamın sonunda bir fizik profesörü yanıma geldi. Sadık bir Hristiyan olan, bir yüksek lisans öğ- 
rencisini de yanında getirdiğini ve onun konuşmamdan çok etkilenmiş olduğunu söyledi. Anlattıkla- 
rından anladığım şuydu ki; İnancı ilk kez bu kadar açık bir şekilde sorgulanmıştı. O zaman şöyle söy- 
lemek doğru; Bir bilim adamı olmak için gerekli öğretimden geçseniz de bütün o süreç boyunca, bunu 
yapmak tabu olduğundan inancınız hiç açıkça sorgulanmamış olabilir. Ve böylece Müslüman dünya- 
sında, nükleer bomba imal edebilecek bir mühendis olup bir yandan da, cennette yetmiş iki bakire 
edinmeyi akla yatkın bulanlar olabiliyor. Ya da Francis Collins gibi, pazar günü donmuş bir şelalenin 
huzurunda çimlere kapanarak kendini İsa'ya adayıp pazartesi de bir genetik doktoru olabileceğini 
düşünen insanlar olabiliyor. Veya bir arkadaşımız büyük Pakistanlı fizikçi Pervez Hoodbhoy'un dedi- 
ğine göre cinlerin ve şeytanların güçlerini reaktör için kullanmayı düşünen insanlar varmış. Çok cazip 
bir yatırım. Evet! Görünüşe bakılırsa, anlıyorum ki, hala kafamdan atamıyorum onu; Oxford, Saint 
Anthony's College'den saygıdeğer Tarık Ramazan kitabında kendisinin de cinlere inandığını söylü- 
yormuş. Umarım haksızlık yapmıyorumdur. Kitabı; "İn the Steps of the Prophef'te böyle dediği söy- 
lendi bana. 

İnsan, apaçık ilkel ve batıl olan şeylerle hep yüz yüze geliyor. İnsanların inançlarını sarsmayı 
ummaktan daha kolayı olabilir. Bu konu uzun süredir askıya alınmış durumda. İnsanların inancının 
açıkça sorgulanacağı bir dönemin daha başlangıcındayız. Ve sonuç da veriyor. Bana öyle geliyor ki, 
önümüzdeki asıl engeller gerçeklere ya da argümanlara sahip olmamak değil bunu açıkça söylemenin, 
itiraf etmenin önündeki bu stratejik gerekçeler. Kendinize itiraf edememek, başkalarına itiraf ede- 
memek; ...aileniz bunu ihanet olarak göreceğinden ya da bu kadar zaman kandırılmış olduğunuzu 
kabul edemediğinizden. Ondan vazgeçtiğinizi açıklamak bile büyük cesaret isteyen bir iş diye düşü- 
nüyorum. İnsanların o cesareti bulmalarına yardım edebilseydik, ...bunu daha önce yapmış olup da 
şu anda gayet iyi durumda olanlardan örnek verseydik; ...bir ebeveyn veya başkalarının etkisinden 
kurtulmalarına yardımcı olabilirdik. Belki ailelerinden birkaç kişinin duyguları incinebilir ama ben yine 
de buna cesaretlendirmenin iyi bir şey olduğunu düşünüyorum. Ve bunu yapamayacağımıza da hük- 
metmemeliyiz. Bence yapabiliriz. Evet, yapamayacağımızı ve yapmamamız gerektiğini düşünmek 
neredeyse küçümseyici bir fikir. Diğer taraftan, galiba hepimiz bu tür bir zihinsel kompartmantalizas- 
yonu maharetle uygulayabilen insanlar tanıyoruz. Sam'in dediği gibi pazar günü bir şeye inanıp, haf- 
tanın geri kalanında tamamen tutarsız veya onunla bağdaşmayan başka bir şeye inanılabiliyor. Bunun 
nörolojik bir sorun olduğunu hiç sanmıyorum. İnsanın bu şekilde bölünmüş bir zihne sahip olmaması 
için bir neden yok. Bir açıdan dengesizlik olsa da, eminim haklısınızdır. İnsanlar bunu yapıyor ve bu 
konuda da çok iyiler. Dikkatlerini ona yöneltmeyerek yapıyorlar bunu. Dikkat üzerine odaklanabiliriz. 
Ama böyle bir çelişkiyle nasıl yaşanabilir? 

Bunu yaptığını unutarak ve dikkatini ona vermeyerek. Bunu adlandırmak için hatırda kalıcı bir 
söz veya ifade bulabilmeyi isterdim. Böylece, insanlar bunu yaptıklarında, zihinlerinde birden uyanır- 
dı ve ve durup düşünürlerdi ki; İşte, bu o kozmik 'çevir kazı yanmasın' anlarından biri Dennett, 
Davvkins ve Harris ve Hitchens'ın bahsettiği. Ve de bunun gayrimeşru türden bir şey olduğunu düşü- 
nürlerdi. Ne tuhaf bir şey yaptıklarının biraz olsun farkına varırlardı. Korkarım; ben bilişsel uyumsuz- 
luğun günlük yaşam için belki de gerekli bir şey olduğunu düşünüyorum. Herkes biraz olsun yapıyor. 
Bilişsel uyumsuzluğa göz yummayı mı? 13 q 

- Hayır, onu uygulamayı. 
- Gerçekten uygulamayı, moveon.org sitesine üye olan birini ele alalım. ABD hükümetinin 
yoksulları ezip, başka insanların ülkelerini istila eden; ...zalim, militer ve emperyalist bir rejim ol- 



YAZILAR 131 



duğunu düşünüyorlar. Ama vergilerini ödüyorlar; çok nadirdir ödemeyenleri. Çocuklarını okula 
gönderiyorlar, işlerini yapıyorlar. Yani, dediklerinin onda biri bile doğruymuş gibi davranmıyorlar. 

Kısmen bunun imkansız oluşundan. Ya da 50"lerde John Birch derneği üyesi olanlar diyelim; Başkan 
Eisenhovver'ın bile komünist olduğunu düşünüyorlardı. Tamam; bir sabah kalkıp buna inanabilirsiniz; 
Beyaz Saray Kremlin'den yönetiliyor. Ama sonra da bakkala alışverişe gitmek ve bu tür şeyler yapmak 
zorundasınız. Hala bunları yapmalısınız. Çok fazla bağımlılık, evet. Ama hala hiç sorgulanamayacak 
derecede inançlı olabilirsin. Senin için çok, çok önemli olabilir ama hayatında; gerçek hayatında fikrini 
uygulaman veya haklı olduğunu savunman hiç mümkün olmayabilir. Ve aynı durum, eminim ki, şöyle 
söyleyen insanlar için de geçerlidir; Bir çocuğumu, diğerine tercih etmemeliyim ya da bir ebeveynimi 
diğerine ama ediyorum, fakat ediyormuş gibi davranmayacağım. Birçok şey böyle. Ama bir eğitimci 
olarak-- Veya senatör Craig'in eşcinsel olmadığını söylemesi. Kendi kafasında, olmadığından kesinlik- 
le emin olabilir. Ama öyle olduğunu söyleyerek yaşamını idare edemiyor. ...ya da olmadığını. O yüz- 
den sormak istediğim soru buydu. Kendimize gerçek amacımızın ne olduğunu sormalıyız. Gerçekten 
inancın olmadığı bir dünya istiyor muyuz? 

Ben istemediğimi söylemeliyim. Bunu görmeyi ne bekliyorum, ne de istiyorum. İnançla neyi 
kastediyorsunuz? 

Mümkün olduğunu sanmıyorum, çünkü inanç çok hızlı çoğalan bir şey. Ne kadar da önü kesil- 
se, yerine başka bir şey de konulsa gözden de düşse, o oranda çoğalıyor. Olağanüstü ölçüde hızlı 
çoğalıyor gibi geliyor bana. Freudyen nedenlerden ötürü olduğunu düşünüyorum. Özellikle de yok 
olmaya, ölmeye duyulan korku yüzünden. Doğaüstü sistemlere olan inancı kastediyorsunuz. Evet, 
istek. 

- Peki neden isteyemiyorsunuz? 

- Hüsnükuruntu. Diğer bir mesele de; ...bu tartışmanın bitmesini ister miydim? 

Herkes kabullenecek Emekli olup başka şeylerle ilgilenmek Hitchens, bu raundun kesin galibi; 
artık dünyada kimse tanrıya inanmıyor. Böyle bir şeyi kafamda canlandıramıyor oluşum bir yana iste- 
diğim şeyin tam olarak bu olduğundan da emin değilim. O; epistemoloji, felsefe, biyoloji vs. üzerine 
olan bütün argümanların bir tür temeli olarak da düşünülebilir. Her zaman itiraz etmeniz gereken şey 
o; diğer açıklama. Sıra dışı bir şey. Anlamıyorum Yani, hiçbir zaman işe yaramayacağını söylemenizi 
anlayabiliyorum. Bunu neden istemeyebileceğinizi anlamıyorum. Çünkü, bu bir parça Huxley ve 
Darvvin arasındaki tartışmaya benziyor. Pardon, bağışlayın. Huxley ve VVilberforce arasındaki ya da 
Darrovv ve VVilliam Jennings Bryan. Sürmesini istiyorum. İlginç olduğundan mı? 

Bizim tarafın daha rafine olmasını isterdim ve onların da daha savunmasız. Ama tek elden ses 
çıkmıyor. Ama cihatçılarla devam etmek istemezdiniz herhalde? 

Orada belirli bir Hayır, ama cihatçılara karşı öne sürecek bir fikrim yok zaten. Amaçlarının 
meşruluğu hakkında var ama. Hayır, pek değil. O konuda tartışacak birşey yok. Kimin hayatta kalaca- 
ğı meselesi bu. Mahvedilmelerini isterdim. Tamam; bunu kök hücre araştırmalarını engelleyenlere de 
yöneltin o zaman. Hayır, benimki çok primatça bir yanıt kendi yaşamımı güvenceye almak için düş- 
manı yok etmek gerektiğini kabul etmek. Ne düşündükleri hiç ilgimi çekmiyor. Ama öyle görünüyor 
ki Hayır... 

İslam'la ilgili sorunuza hala gelemedik Ama ne düşündükleriyle hiç mi hiç ilgilenmiyorum. 
Tek ilgilendiğim onları yok etme metotlarını geliştirmek. Tamam. Başka bir deyişle, basitçe 
vazgeçiyorsunuz-- Ve de, bu arada, çok az laikten destek gören bir vazife bu. Dikkate değer bu, evet. 
Birçok ateist bu savaşı istemiyor. En önemli olanından kaytarmak istiyorlar. Billy Graham'a esip gür- 
lemeyi tercih ediyorlar. Çünkü o şekilde tehlikede olmadıklarını biliyorlar. Bu insanları "katletmek" 
düşüncesini çok nefret dolu bulduğumuzdan Diğer taraftan bu onları- 

- Hayır, ben "mahvetmek" dedim. Mahvetmek? 

Evet, cihatçı güçlerin tamamen yok edilmesi. Katletmek; bunu bütün bir türe uygulamak olur 
sanırım. Fakat Christopher, sana dönersek Kulağa sanki, asıl sevdiğin şey tartışmaymış gibi geliyor. 
Entelektüel bir tartışmayı neredeyse kazanılıp, kaybedilecek bir gösteri olarak görüyormuş gibisin. 
Diyalektik demeyi tercih ederim, Richard. Başka bir deyişle, insan başkalarıyla tartışarak öğrenir. 
Evet. Bu masadaki herkesin, düşünen bir insan olarak kendi kapasitesini artırdığını veya geliştirdiğini 
düşünüyorum. Evet, ama üzerinde mantık yürütülecek bir yığın şey var. Dine karşı mücadeleyi kaza- 



YAZILAR 132 



nırsak tekrar bilime dönebiliriz, ya da hangi alanla meşgulsek. Ve o konularda mantık yürütüp tartı- 
şabiliriz. Tartışılacak, tartışmaya değer çok konu var. Ama durum her zaman şöyle olacak; ...bazıları 
dünyadaki varlık nedenlerini biyoloji yasalarına; ...diğerleriyse onlar için tertiplenmiş ilahi bir plana 
bağlayacak. Ve bana göre, hangi görüşten olduklarına bakarak insanlar hakkında çok şey söyleyebilir- 
siniz. Ve hepimizin bildiği gibi, o görüşlerden bir tanesi mantıklı. Bunu nereden biliyoruz? 

Zıttıyla karşılaştırmak zorunda oluşumuzdan. Müsaadenizle bir benzetme yapacağım. Çünkü 
aynı şey, yakın tarihin belirli bir noktasında büyücülük için de söylenebilirdi. Diyebilirdiniz ki; bütün 
kültürlerde büyü inancı var Büyülü sözlerin işe yaradığı inancı. Büyücülük her yerde var ve bundan 
asla kurtulamayacağız ve kurtulmaya çabaladığımız için de aptalız. Ya da sadece diyalektik olsun 
diye deneyebiliriz ama büyücülük hep olacak. Buna rağmen, günümüzde büyücülük neredeyse istis- 
nasız bir şekilde belirli cemaatler bulunabilir ama Hiç de değil. Gerçek büyücülükten bahsediyorum. 
Dindarlardaki gibi değil Büyücülük asla kökü kazınamayacak bir şeydir; ot gibi biter. Sıklıkla da ani- 
mizm ve Hristiyanlık altında. 

- Hayır, onu kastetmiyorum... - Ama Batıda değil. 

- Gerçek büyücülükten bahsediyorum. - Washington Post- 

- Kem göz büyücülüğü Tıbbın yerini dolduran ve- 

- Bundan kurtulduğumuzu mu düşünüyorsunuz? 

Bundan temel olarak kurtulmuş olduğumuzu düşünüyorum, evet. Ama durum ne olursa olsun 
bundan kurtulmak istemiyor musunuz? 

Hiç de değil. Şu anda, VViccaların Arlington mezarlığına gömülebilmesi için bir kampanya var. 
Ama Ünitaryenler ne kadar... VViccalar da o kadar büyücü. Doğru, onlar gerçek değil. Bahsettiğim 
şey; ...kötü niyetiyle, tarladaki ürününüzü psişik bir şekilde yok edebilmesine yol açabilecek nedensel 
bir işleyişe olan inancınızdan ötürü komşunuzu çekinmeden öldürebilmek. Ya da kötü nazarda bulu- 
nabileceği Tıptan bihaber olmaktan kaynaklanıyor. Yani, insanların niye hastalandığını bilmiyorsunuz 
ve komşunuzun kötü niyetinden şüpheleniyorsunuz. Ve büyücülük de o boşluğu dolduruyor. Hayır, 
öyle bir durum için tartışacak ilginç bir konu kaybedileceğinden ondan kurtulmak istenmeyebilir di- 
yemem. Ama şu anda, cadıların tıp alanına giren iddialarıyla uğraşmıyoruz. Ve alternatif tıbba ya da 
akupunktura hiç girme. Gerçek büyücülükten bahsediyorum; Orta Çağ büyücülüğünden. Ben de, tam 
ona değinmek üzereydim. Washington Post her gün burç köşesi yayınlıyor. - Astroloji de farklı bir 
mesele. 

- Evet, ve bu Astroloji, çok zayıf Astroloji, ben burcumu okumadığımda yok olacak değil. Ta- 
mam, ama yok edilmesine gerek de yok. Evet, ama yok olmasıyla sizin bunu isteyip istememenizi 
karıştırıyorsunuz. Ve kulağa da sanki, aleyhinde muhalafet yapıp üzerinde zekanızı bileyebilmek için 
yok olmasını istemiyorsunuz gibi geliyor. Evet, aslında düşünüyorum ki Ama yok olmasını düşünmek 
yerine neden bir evrimsel epidemoloğun yapacağı gibi yapıp, demiyoruz ki; ...yapmak istediğimiz şey; 
zararsız olanın evrimini teşvik etmek. Zararlı olanlardan kurtulmak istiyoruz. Yani, astroloji pek um- 
rumda değil. Çok zararlı olduğunu düşünmüyorum. Tamam; söylendiğine göre Reagan'ın kararlar 
almak için astrolojiye danışması biraz ürkütücü ama bunun münferit bir vaka olduğunu umuyorum. 
Astroloji gibi bir batıl inancın nispeten zararsız oluşunun önemli olduğunu düşünüyorum. Aynı şeyi 
diğer ilgi alanlarına da yapabilsek onları da astrolojinin konumuna indirgeyebilirsek memnun olur- 
dum. Bakın, cevabımı kabul etmeyebilir ya da beğenmeyebilirsiniz ama kanımca sormamız gereken 
ve de soracağımız soru şu olmalı; ...ki bugün bir tv'de yine sordum bunu aslında: Bu sabah ABD'de 
hiç kimsenin kiliseye gitmemesini ister misiniz? 

Sizin cevabınız nedir? 

Cevabımı daha önce verdim, Richard da katılmamıştı. Bu sabah verdiğim yanıt şuydu; İnsan- 
ların sahte avuntular olmadan çok daha iyi durumda olacağını düşünüyorum. Ve fikirlerini bana da- 
yatmalarını da istemiyorum. Bundan vazgeçerlerse hem bana hem de kendilerine iyilik yapmış olur- 
lar. Bu bağlamda, belki de kendime ters düşüyorum. Yani, bundan vazgeçsinler istiyorum ama o za- 
man da tartışacak kimse kalmayacak. Ama farklı birçcjk^onunuz da var. Ve tabii; dediklerimi dinler- 
lerse bundan vazgeçerlerdi, diye düşünüyorum da demedim. Tamam, o zaman şimdi iki sorumuz var. 
Benim çok deneysel cevabım buydu. Şunu duymak isterdim; Kimsenin doğaüstü şeylere inanmadığı 
bir dünya ister miydiniz? 



YAZILAR 133 



Bunu yanıtlamak istiyorum. Astroloji, din ya da herhangi bir başka şey. İnsanların, kendi şüp- 
hecilikleriyle düşündükleri kanıtlar aradıkları bir dünyada yaşamak istiyorum. Astroloji zararlı olduğu 
için değil; muhtemelen de zararsız. Fakat, hiçbir kanıt olmadan birşeylere inanmanın sorun edilmedi- 
ği bir dünyayı onaylıyorsanız çok şey kaçırıyorsunuz demektir. Dünyada yaşamak, harika bir deneyim. 
Ve neden dünyada yaşamakta olduğunuzu; onun nasıl işlediğini anlamak gerçek yıldızları anlamak; 
astronomiyi anlamak. Oysa, astrolojinin küçüklüğüne indirgenmenin yoksullaştırıcı olduğunu ki sanı- 
rım aynısı din için de söylenebilir. Evren, çok muazzam, güzel ve harika bir yer. Cinlere, doğaüstü 
yaratıcılara, doğaüstü müdahalelere inanmak ise dar görüşlü, ucuzlaştırıcı ve değersiz bir şey. Kur- 
tulmak istediğimiz şeyden belki estetik bir malzeme- Evet, güzel Tamamen katılıyorum. Ama gelin 
önceliklerden bahsedelim. Tamam. En zararlı ve can sıkıcı bazı aşırılıklardan kurtulabilecek olsak 
başarmaya çalışacağınız ilk şey ne olurdu? 

Ulaşılması gereken, sizi gerçekten heyecanlandıran amaç ne olurdu? 

İslamı ele alalım. Ve yapabileceğimiz kadar gerçekçi bir şekilde ele alalım. Çok zayıf da olsa 
ılımlı, makul bir İslam için herhangi bir umut var mı? 

Şu andaki saldırgan İslam aslında oldukça yeni bir olgu değil mi? 

Vahabilik Çok daha geri gitmelisiniz Bir noktaya kadar. Tekrar söylüyorum; bizler bunun eleş- 
tirisi için ne yeterince donanımlıyız ne de onun en ikna edici sözcüleriyiz. Ayaan Hirsi Ali veya İbn 
VVarrak gibi bir İslam alimi İslam'ı doğru bir şekilde eleştirebilir ve kitlelere duyurabilir. Özellikle, 
bizim konuyu ele alış şeklimize pek güvenmeyecek olan laik liberallere. Ama bana öyle geliyor ki;. 
...İslam tarihinde farklı tarihsel anlar da var. Mesela, İslam'ın gerçekten Müslüman bir halkın ve 
halifenin olduğu, İslam'ın dışarıdan rahatsız edilmeden belirli bir süre saltanat sürdüğü bir Müslü- 
man ülkede İslam'ın olabildiğince totaliter ve kendinden mesut olduğu dönemler. Ama içsel bir 
çatışma veya inançla ilgili içsel bir hesaplaşma da göremiyorsunuz. Samuel Huntington, İslam'ın sınır- 
larının kanlı olduğunu söylemişti. Bu sorunun farkına o sınırlarda varıyoruz. Şu anda da, İslam ve 
modernitenin sınırında; İslam ve modernite arasındaki çatışmada. Evet, tarihte insanların cihat için 
koşturmadıkları anlar görebilirsiniz. Ama bunun nedeni cihat konusunda zaten başarılı olmuş olmala- 
rıdır. Peki ya, o dünyadaki kadınların durumu? 

Kesinlikle. O sınırlar içindeki kadınların sorunları. Üstelik en iyi zamanlarında da. Ama açıkça 
bir tür eş zamanlılık da var. Artık, üzerine daha çok şey biliyoruz. Çok güzel bazı kitaplar var; Maria 
Menocal'ın, Endülüs üzerine yazdığı örneğin. İslam uygarlığının komşularıyla görece barış içinde ya- 
şadığı ve yaptığı cihat amaçlı olmayan pek çok işler var. Ve ben kendim gördüm ki; Yugoslavya yıkıl- 
dıktan sonraki savaş sırasında Bosnalı Müslümanlar Katolik veya Ortodoks Hristiyanlardan çok da- 
ha iyiydiler. Dinsel katliamların kurbanı da oldular ama kendileri böyle bir şey yapmadılar. Ve çok- 
kültürlülüğe en çok inananlar da onlardı. Yani olabiliyor. Hatta, ateist-Müslüman olduğunu söyleyen 
insanlarla bile karşılaşabiliyordunuz. Ya da Müslüman-ateist, laik Müslüman olduğunu. Saraybos- 
na'da, evet Teknik açıdan imkansız. Ama sorun şöyle düşünüp düşünmemeniz; ...ki ben tamamen 
böyle düşünüyorum Totalitarizm bütün dinlerde içseldir. Çünkü mutlak, sorgulanamaz ebedi bir oto- 
riteyi gerektirir. 

- Bütün dinler. - Böyle olmalı. İradî bir yaratıcının iradesi üzerine ne düşündüğümüz önemsiz- 
dir. İradesi mutlaktır, sorgulanamaz. Doğumumuzdan önce olduğu gibi, ölümümüzden sonra da ge- 
çerlidir. Totalitarizmin kökeni budur. Tektanrılı dinlerin üçüncüsü olarak İslam'ın bunu en ürkütücü 
şekilde ifade ettiğini düşünüyorum; daha fazlasına gerek yok. Doğru. Tanrıdan daha önce de sözler 
geldi, bunu kabul ediyoruz. Tek olduğumuzu iddia etmiyoruz ama sonuncu olduğumuzu iddia ediyo- 
ruz. Bundan sonra başka bir şey yapılmasına gerek yok. Ve iddia ediyoruz ki ilahiyatla da Dünyadaki, 
muhakkak ki, en kötü şey, birinin şöyle söylemesidir; 

"Artık sorgulamaya gerek yok." Bilmeniz gereken her şey bu kadar. Geri kalan her şey sadece 
tefsir. En fena ve tehlikeli şey bu. Bu İslam'ın, diğerlerinin pek de aynı şekilde yapmadığı bir iddiası. 
Biraz şeytanın avukatını oynayayım. Hıristiyanlıkta veya Yahudilikte İslam'ın yalanlanması yok. Ama 
İslam'da onların yalanlanması var. Yahudiliğin bütün kötü kısımlarını kabul ediyoruz. İbrahim'i sevi- 
yoruz ve oğlunu kurban etmesini. Ya da buna gönüllü oluşunu. Bütün bunları seviyoruz. 'Lekesiz do- 
ğum'a çok saygı duyuyoruz ve Hıristiyanlığın en saçma kısımlarına. Hepsi harika, bir arada olmak çok 
güzel ama son söz bize ait. Bu ölümcül. Bu telkinin varoluşumuzla bağdaşmadığını düşünüyorum. 



YAZILAR 134 



Müsaadenizle biraz şeytanın avukatını oynayayım. En azından durumu netleştirmiş oluruz. Ben şey- 
tan için, ücret almadan da konuşabilirim. Hepimiz şeytanın adına konuşabiliriz. Eminim ki, birçok 
insan şu an tam da bunu yaptığımızı düşünüyordur. Ben öncelikle bir şeyin gerçek olmasının, onu 
yaymak ya da keşfetmeye çabalamak için pek de yeterli olmadığını düşünüyorum. Aslını öğrenme- 
memiz gereken bazı şeyler olduğu düşüncesi benim ciddiye aldığım bir düşünce. Kanımca, en azın- 
dan; 'faydalı olandan fazlasını bilmek' diye bir şey olduğu önermesini sorgulamalıyız. Şimdiye dek 
hemfikirseniz bu ciddiye almamız gereken bir ihtimal ve reddetsek de, ciddiye alarak reddetmeliyiz. 
O da şu müslüman düşüncesi; Aslında, Batının basitçe ifade edersek; çok fazla ileri gitmiş olduğu 
ortada bizim için iyi olandan çok fazla bilgi olduğu ve onsuz çok daha iyi olacağımız. Ve de birçok 
müslüman aslında geçmişte yaşamak isterdi. Bu olamaz elbette. Ama bir müslüman şöyle dedi- 
ğinde onu biraz anlayabiliyorum; Olan oldu, artık çok geç, bu bir trajedi. Siz batılılar gerçeği kendini- 
ze ifşa ettiniz şimdi de bize dayatıyorsunuz. Oysa insanlığın bunu bilmemesi çok daha iyi. Söyledikle- 
rinizi gerçekten çok ilginç buluyorum. Teoride ya da pratikte bunun bir örneğini duymak isterdim. 
Yani bildiğimiz ama kendimizi bilmekten men edebileceğimiz bir şeyin. Çünkü bunu hayal etmek, 
inancın olmadığı bir dünyayı hayal etmekten daha zor benim için. Çan eğrisi bahsini siz açmıştınız. 
Yani, zeka konusunda ırklar ya da türler arasında kesin farklılıklar varsa Evet, ama hiçbirimizin duru- 
mun böyle olduğunu düşündüğünü sanmıyorum. İnanabileceğiniz ama bilmeyi istemeyeceğiniz bir 
şeyin kastedildiğini düşünüyorum. İnsanlığın bilmemesinin daha iyi olabileceği şeyler hayal edebil- 
menin zor olmadığını düşünüyorum. Ama biraz daha somutlaştıramaz mısınız bunu? 

Yani, varsayımsal olanlar ayrı ama Christopher soruyor ki Hiç, gerçekten bu nedenle örtbas et- 
tiğiniz bir şey oldu mu? 

Hayır, olmadı. Böyle bir durumu hayal edebiliyor musunuz? 

Ben edemiyorum. Evet, edebiliyorum. Umarım böyle bir şeye gerek kalmaz. Biyolojik silahla- 
rın sentezlenmesini ele alalım, mesela. Nature dergisi, çiçek hastalığının kodlarını yayınlayabilir mi? 

Laboratuvarındaki herkes yapabilir bunu. Evet, kesinlikle. Bu tip şeyler. Tamam, ama bu ma- 
sumiyetimizi hâlâ koruyabileceğimiz türden bir şey olur. Daha çok bir yeterlik meselesi olur. Birinin, 
tek uygulama alanı etik dışı olan veya yayılmasıyla gücün yanlış ellere geçeceği bir bilginin peşinde 
olabileceği bir durumu elbette ki hayal edebilirsiniz. Fakat burada aslında çok önemli olduğunu dü- 
şündüğüm bir konuyu açtınız. Çünkü mesele pek de kışkırtıcı gerçeklerin İslam dünyasına ya da dün- 
yanın geri kalanına yayılması değil. Muhaliflerimizin gözünde suçlu olmamızın nedeninin kolayca 
ölçülebilecek, bilimde kolayca tartışılabilecek gerçekleri kabullenmekle ilgili olduğunu sanmıyorum. 
Hepimizin rastladığı klasik karşılık; "Bana karınızı sevdiğinizi ispatlayın." Sanki bunu kanıtlayama- 
mak ateizmi çürüten bir argümanmış gibi. Biraz daha açarsanız kanıtlayabilirsiniz, gösterebilirsiniz. 
'Aşk'la neyi kastettiğinizi biliyoruz. Ama bir kutsallık alanı var ki bilim tarafından pek ele alınamıyor. 
Bilim de bunu, gerçekte dinsel alana terk etmiştir. Ve de sanatsal alana ki onun da, ille de, dinsel 
olması gerekmez. Ama sanatın bile bunu, ille de, ele alabilmiş olmadığını iddia edebilirim. Aşk için de 
aynısı geçerli. ...ve sevgi için de. Yani sanatta bunlar temsil edilebilir, ama indirgenemeyen şeyler. 
Bir müzeye gidip de sevginin en saf hâlini bulamazsınız. Biz ateistlerin, ...dindar insanların birbirlerini 
inandırabildikleri sahte iddiaları sadece reddetmekle bir şeyi gözden kaçırdığımızı ve bu konuda daha 
hassas olmamız gerektiğini düşünüyorum. Kesinlikle! Bu yüzden de; Laiklik, ne zaman Durham Kated- 
rali veya Chartres gibi bir şey inşa etti? diye sorabiliyorlar. Veya dinsel bir resim ya da şeyin müziğini 
yapabildi diye. - Bach'ın. - Bach olmalı, evet. Ama buna verebileceğimiz cevaplar var. - Evet, var. 

- Sizin çok iyi bir cevabınız var buna; Eğer sanatın laik bir himayecisi, müşterisi olmuş olsaydı 
bunlar olurdu. Michelangelo'nun gerçekten inançlı olup olmadığını bilemeyiz. Çünkü o dönemde 
inançsızlığını itiraf etmenin cezası ölümdü. Ama laik bir organizasyonumuz olmuş olsaydı Michelan- 
gelo'ya görev verecek. ...Michelangelo'ya görev verecek. O zaman onun lâik sanat yapıtlarını da gö- 
rebilirdik. Gerçi, siz... Ben aslında doğal sonucun bu olacağını söylemiyorum. Hangisinin? 

Doğru; dinsel resmin, heykeltıraşlığın, mimarinin onları kimin himaye ettiğiyle ilgisi yoktur di- 
yemeyiz. Ama lâik bir ressamınız olsa, aynı derecedeki eserler verirdi de diyemem. Hayır, hayır. 
Sanırım Richard'la ikinizi karıştırdım burada. Neden bilmiyorum. Bilmediğimi fark etmiş olmaktan da 
memnunum, ama öyledir diyemiyorum. Ama neyi? 

Michelangelo, bir bilim müzesi tavanına resim yapmak için görevlendirilecek olsa o kadar gü- 



YAZILAR 135 



zel işler üretemeyecek olduğunu mu? 

Bir açıdan, bunu onaylamakta gönülsüzüm, evet. Gerçekten mi? 

Buna inanmak bana çok, çok kolay geliyor. Aramızda böyle bir fark olabilir. Dinsel şiiri düşü- 
nürsek Resim, mimari ya da müzik hakkında çok şey bilmiyorum. Ya da dinsel mimariyi düşünürsek; 
mesela St Peter's diyelim Yapılamazdı. Aslında sevmiyorum. Ücretinin kilisenin günahlarını bağışla- 
ması karşılığı ödendiğini bilmek yetiyor zaten. Evet, doğru. Dinsel şiirin; John Donne'un şiirinin mese- 
la ya da George Herbert'ınkinin hissedilmeden ve bir müşteri için yapılabileceğine inanmakta zorlanı- 
yorum. Evet, haklısın. İnsanın, birini memnun etmek için böyle bir şiir yazabilmesi pek mümkün de- 
ğil. Aklın ışığıyla yapılamaz mı, böyle bir şey? 

Açıkçası tek açıklamanın bu olduğunu düşünüyorum. Ama yine de, bundan nasıl bir sonuç çı- 
karırdınız? 

Yani, Donne'un dinsel şiiri harika olabilir; tamam. Ama herhangi şekilde gerçeği temsil ediyor 
değil. Hiçbir şekilde. Benim favori dinsel şiirim, Philip Larkin'in "Kiliseye gidiş"i. Yazılmış en iyi şiir- 
lerden biri belki de. Tam olarak ifade ettiği şey Keşke yanımda olsaydı. Gerçi yanımda da; isterseniz 
okuyabilirim. İngiltere kırsalındaki, gotik bir kilisenin etrafındayken Larkin'in olduğundan daha fazla 
ya da daha az inançlı hisseden birine güvenmezdim. İnançlı gibi demiyorum, inançlı diyemem Ama 
sahip olduğundan daha fazlasını hissettiğini söylüyor. Kendisi bir ateist. Burada önemli bir şey oldu- 
ğunu hissettiğini söylüyor. Ve insan kişiliğinde yazılı olan bir şey ve doğada. Bununla tekrar sorunuza 
dönelim. Bunun özel bir durumdan - ...fazlası olduğunu sanmıyorum. 

- Dinin doğruluğuna dair bir şey söylemiyor. Bunun, nasıl özel bir durumdan fazlası olmadığını 
anlamıyorum. Başka özel durumlar mesela; ...kusursuz bir örnek gelmiyor aklıma. Bir tekneyle de- 
nizde iki yıl kaybolup hayatta kalmak olabilir. Ancak böyle bir durumda bunu söyleyebilirsiniz ama 
kurmaca için olamaz. Ya da sigarayı bırakmak. Olağanüstü, harika bir sanat. Ve doğru da olabilir, 
kabul ediyoruz; doğru. Ve Donne'un şiiri de yalnızca sıra dışı koşullar altında mümkün olabilirdi. Ve 
bunu mümkün kıldığı için, biz de o sıra dışı koşullara minnettar olabiliriz. - Onun durumunda mı? 

- Evet. Ama denizde kaybolmayı herkese öneremezsiniz, değil mi? 

Hayır. Hayır. "Gururlanma, Ey Ölüm!"ü de kimseye öneremem. ...harika bir şiir de olsa. Tam 
bir saçmalık; sadece kelimelere bakarsanız. En büyük saçmalık; sadece kelimelere bakarsanız. Ama 
işin içinde bir de x faktörü var. İki iddianın da hala sürmesinden ve yüzleşilmesi gerekmesinden 
memnunum. Evet, ama konuyu da siz açmıştınız; ...pazar günleri kiliselerin boş olmasını ister miyiz? 
diye sorararak. Ve sanırım bu konuda da kararsızsınız. Ben kabul edebilirim. Farklı bir kilise olsun 
isterdim. Farklı düşüncelerin motive ettiği farklı dinsel törenler olsun isterdim. Sanırım kutsal olanın 
hayatımızda bir yeri var. Ama bir anlaşılırlık çerçevesi içinde çeşitli zırvalıkları barındırmasına gerek 
yok. Fakat dikkatimizi derin şeylere yöneltmenin faydalı olduğunu düşünüyorum. Biz ateistler, bu 
alanı ihmal ederek bazen en çılgın muhaliflerimizin bile bizden daha bilge konumda görünmesine 
neden oluyoruz. Seyyid Kutub gibi birini ele alalım mesela. Usama Bin Ladin'in favori filozofu ola- 
cak denli çılgın. 1950 civarında sanırım, Colorado, Greeley'e gelip Amerika'da bir yıl geçirmiş. Ve 
bütün bu Amerikalı evsahiplerinin sadece film yıldızları hakkında dedikodu yapıp çitlerini süsledikleri- 
ne ve birbirlerinin arabalarına gıpta ettiklerine dikkat etmiş. Ve Amerika, ya da Batının bu kadar 
önemsiz şeylerle meşgul olduğu ve bu kadar materyalist olduğu için de yok edilmesi gerektiğine 
inanmış. Bu, onun dünya görüşüne inanılması gerektiği anlamına gelmez ama dokunduğu bir nokta 
var. Çoğumuzun, zamanının çoğunda ilgilendiği günlük şeylerde bir önemsizlik, bir korkunçluk var. 
Dikkatinizi akıllıca, anlamlı bir şekilde kullanmakla sürekli bir şeylerle oyalanmak arasında bir fark var. 
Ve geleneksel olarak da bu farkı yalnızca din, ifade edip açıklığa kavuşturuyor. Bunun da bir eksikli- 
ğimiz-- Sanırım bunu yeterince açıkladın ve biz de kabul ettik Sam. 

Kiliseleri boş görmek ister miyiz? meselesine dönersek; ben isterdim. Görmek istemeyeceğim 
şey ise, İncil'i bilmemek. Evet. Çünkü İncil'i bilmeden edebiyatı anlayamazsınız. Sanatı anlayamazsı- 
nız, müziği anlayamazsınız. Tarihsel nedenler yüzünden anlayamayacağınız birçok şey var. O tarihsel 
nedenleri silip atamazsınız. Kiliseye gidip dua etmiyorsanız bile dua etmenin insanlar için anlamını ve 
bunu niye yaptıklarını bilmelisiniz. İncil'deki o satırların anlamını ve- Ama sadece bu kadar mı? 

Atalarımızın cehaletinin geçmişe dönük, tarihsel değerlendirmesini yapmak için mi? 

Değerlendirmekten fazlasını yapabilirsiniz. İçinde kaybolabilirsiniz. Tıpkı karakterlerin gerçek 



YAZILAR 136 



olduğuna inanmadan kurmaca bir kitabın içinde kendinizden geçer gibi. Ama kiliseleri boş görmek 
istediğinizden emin misiniz? 

Farklı türde kiliseler hayal edemez misiniz? 

Doğası tamamen değişmiş kiliseler. Ayinleri olan, bağlılık isteyen ortak bir sebebi ve amacı 
olan hatta Müziği - müziği olan. 

- Evet. Şarkı söylüyorlar, ayinler yapıyorlar Ama mantık dışı şeyler artık yok. O zaman, tamam. 
Yani oralara sadece cenaze ve düğünler için gidilecek ve güzel şiir ve müzik olacak. Ve belki de Grup 
dayanışma toplantıları. ...grup dayanışma toplantıları; belli bir proje yaratmak için. Yoksa iyi bir baş- 
langıç yapmak güç olur. Küçük bir şey daha var. Kiliseye gitmeye zaten pek eğilimli değilim, çok da 
önemsiz bir mesele fakat onun dışında kalmamı kolaylaştıran şeylerden biri de - ...yeni İngiliz İncil'inin 
kullanılması. 

- Çok ruhsuz, evet. ...King James'inki. Yani, gerçekten çok anlamsız. İnsan neden gidip de - Bü- 
tün şeyi atmışlar... - Bütün şiiri. ...içindekilerin hepsinden daha değerli olan şeyleri. - Kesinlikle. - 
Doğru. Sahip oldukları şeyi bile bilmiyorlar; korkunç. Ben ölmek üzere olan bir Katolik olsam ve ce- 
nazemin nasıl düzenlenmesi gerektiğine kafa yoruyor olsam, bu - Lâtince ayinler olmazdı. 

- Evet! 

- Kesinlikle. 

- Şüphesiz. Burada başka bir mesele daha var. Anlaşılır olursa bütün o saçmalıklar daha görü- 
nür hale gelirdi. O yüzden Lâtince olduğunda yaşama şansı daha da artıyor. Kendini kamufle eden bir 
böcek gibi. Bu şekilde engelleri geçebiliyor çünkü onu göremiyorsunuz. Oysa İngilizceye çevrildiğin- 
de, sadece İngilizceye de değil; modern İngilizceye Aslında ne olduğunu görebiliyorsunuz. Ama şimdi, 
cidden Kiliselerin modernizasyonu hoşunuza gidiyor mu? 

Metinlerini ve Hayır, gitmiyor. Bu estetik bir mesele. Hayır, hoşlanmıyorum. İki dünyanın da 
en kötüsü. Ve bunun için de minnettar olmalıyız. Bunu onlara biz yapmadık. Evet, doğru. Bunu biz 
dayatmadık onlara. Yeterince becerikli değiliz! Şii camilerini de biz havaya uçurmuyoruz. -Birming- 
ham budalanın da. 

- Birmingham budalarını da, kesinlikle. Kutsala böyle hakaret etmiyoruz. Belirli nedenlerden 
ötürü, en azından ben muhaliflerime Kutsala yapılan hakaret ve tecavüze doğal bir karşı çıkışımız var. 
Bunu yobazlara bırakıyoruz. Kiliseleri yok etmeyi, sinagogları yakmayı Birbirlerinin camilerini havaya 
uçurmayı. Bu kanımca üzerinde daha fazla durabileceğimiz bir nokta. Çünkü bizden bu yüzden çeki- 
mliyor. Başlangıç noktam da buydu. O müzikten, şiirden, esrarlı şeylerden tamamen azade bir dünya 
istediğimiz sanılıyor. Bu "Cesur Yeni Dünya"da çok mutlu olacağımız düşünülüyor. Ve hiçbirimiz için 
de bunun doğru olduğunu düşünmediğimden Evet, değil. Bu üzerinde biraz daha durulabilecek bir 
mesele. Hiçliğin uluyan vahşetinin; ...din savaşlarından, din çatışmalarından veya teokrasiden kay- 
naklanması çok daha muhtemel. Doğru uygulanan bir lâiklikten değil. ...ki bu da; İnanca sadece izin 
vermek, ilgilenmemek hoş görmek, küçümsemek veya tepeden bakmak değil inanç gibi bir şeyin sür- 
mesini bir anlamda, hoş karşılamak olurdu. Şimdi başlangıçta yaptığımdan daha iyi ifade ettim bunu 
sanki. Ama o zamanki kadar akıllıca değil; "inanç gibi bir şey"le ne kastediyorsunuz? 

Evet, "inanç gibi" nasıl oluyor? 

Bilebileceğimizden daha fazlası olması gerektiğine duyulan inanç gibi bir şey. - Güzel. - Buna 
katılabiliriz. Dan Dennett, bunun inanç olmadığına inanıyor. Elbette. Yani; şu an bildiğimizden daha 
fazlası olduğunu zaten biliyoruz. Şunu söylerken asıl vurgulamaya çalıştığım buydu zaten; Batıl inanç- 
larla, esrarlı şeyler arasındaki ayrımı netleştirmenin yolunu bulabilirsek kültürel açıdan oldukça önem- 
li bir iş yapmış olurduk. Evet. Bu meseleler hakkında konuşurken Richard'la Central Hall'da yapmıştık 
bunu. Scruton ve o oldukça tuhaf ekibe karşı tartışmıştık. Özellikle Scruton; "Peki ya o eski, güzelim 
gotik çan kuleleri?" gibisinden sorular sorup duruyordu. Dedim ki; Bak, Partenon Tapınağı hakkında 
bir kitap yazdım. Bu konuyla çok ilgiliyim. Bence herkes de gitmeli, araştırmalı vesaire. Ama herkes 
de, Pallas Atina inancından uzak durmalı. Herkes, duvarlara işli o heykellerin çok güzel tasvir ettiği 
şeylerin insan kurban etme ritüeleriyle ilgili olabileceği^ anlamalı. Atina emperyalizmi, öyle çok da 
hoş bir şey değildi. Perikles'in yönetimi altındayken bile. Başka bir deyişle; büyük kültürel proje 
pekâlâ da, sanat ve esteği, doğaüstü olanı onlardan ayıklayarak dinden kurtarmak olabilir. Ve de kö- 
tülüğün, en başından itibaren onun bir parçası olduğunu kabul etmek. Yani, Azteklerin inançlarına ve 



YAZILAR 137 



yaptıklarına göz yumamayız. Ama mimarileri ve birçok başka kültürel özelliklerine saygı duyup, 
korumak isteyebiliriz. Ama yaptıkları şeyleri ve inançlarını değil. Bir keresinde, "Desert Island Discs" 
adında bir İngiliz radyo programına katılmıştım. Issız bir adaya düşerseniz yanınıza alacağınız albümü 
seçip bunlar hakkında konuşuyorsunuz. Seçtiklerimden bir tanesi de; Bach'tan, "Mache dich, mein 
Herze, rein" idi. Harika bir dinsel müzik. Ama benimle konuşan kadın, neden bunu seçtiğimi anlaya- 
madığını söyledi. Dar kafalı! Güzel bir müzik ve manasını bilmek de güzelliğini artıran bir şey elbette. 
Ama yine de, buna gerçekten inanmak zorunda değilsiniz. Kurmaca bir yapıt okumak gibi. Bir kurgu- 
nun içinde kendinizi kaybedebilirsiniz. Sizi göz yaşlarına boğabilir. Ama hiç kimse, üzülmeniz için o 
karakterlerin gerçekten var olduğuna ve o şeyin gerçekten yaşandığına inanmanız gerektiğini söyle- 
mez. Evet, tıpkı Svvift'in aleyhinde vaaz veren Dublin piskoposunun "Gulliver'in Seyahatleri"nin bü- 
tün ciltlerini okuduğunu ve tek kelimesine bile inanmadığını söylemesi gibi. Klasik bir pasajdır. Açık 
ki, kültürel Vandallar değiliz ama belki de birçok insanın öyle olduğumuzdan kuşkulanması üzerine 
düşünmeliyiz. Bu insanların yaptığı eleştirilerden biri veya duyduklarından şüphelendiğim bir kuşku; 
...ya da sahip olabilecekleri bir korku, bu olabilir. Her şeyin krom ve çelik olacağı, ve Evet, aynen. 
Noel şarkıları olmayacak, Yahudilerin şamdanları olmayacak Bu eleştiriyi yapan biri, içimizden hiçbi- 
rinin bir kitabını okumuş olamaz. 

Evet. Bu da bir başka mesele. Sorun şu ki, insanlar Eleştiri yalnızca kitaplarımızla ilgili değil. 
Çok fazla kitap var. 

Evet. İnsanlar onları okumuyor, sadece eleştiri yazılarını okuyorlar ve de 

- Noel savaşları başlamak üzere. Tekraren, tabii. Eylül'ün son günündeyiz ve bunun yaklaşmak- 
ta olduğunu hissedebilirsiniz. Böyle şeyler olduğunda o televizyon şovlarından birine çıktığımda diyo- 
rum ki; Noel ağaçlarını kesip, onları yasaklayan Oliver CromvveN'di. Aşırı püriten Protestanlardı, Ame- 
rikan köktendincilerinin atalarıydı Noel'in dine küfür olduğunu söyleyenler. Kendi geleneklerinize 
saygı da mı duymuyorsunuz? 

Çünkü ben duyuyorum. Cromvvell, bence büyük bir adamdı. Birçok başka yönden de. Bu as- 
lında bir pagan inancı. Biz, geçen sene bütün Noel ağaçlarımızı kurduk. Noel ağaçlarıyla ilgili en ufak 
bir sorunum bile yok. Hayır, hayır. Biz Noel kartlarımızı kendi resimlerimizle yaptık. Eski, güzelim 
Norveç eğlencesi. Neden olmasın ki? 

- Doğru. - Ama sadece o kadar da değil. Gündönümlerini ben de yanımda oturan kişi kadar 
severim. Biz her yıl Noel ayini yaparız. İlahileri de söyleriz, bütün sözleriyle. Öyle lâik bir yılbaşı ge- 
çirmeyiz. Evet, neden olmasın ki? 

Olağanüstü şeyler. Hristiyanlık masalının o kısmı fantastik. Sadece güzel bir hikâye. Ve ona 
inanmadan da her şeyine bayılabilirsiniz. Bir keresinde, bir öğle yemeğinde Londra'daki tartışmada 
muhalifimiz olan bir kadının yanına düşmüştüm. Rabbi Neuberger. Rabbi Neuberger. Ve bana New 
College'da, kıdemli üye olduğumda şükran duası edip etmediğimi sordu. Ben de; tabii ki ettim, de- 
dim. Basit bir incelik meselesi bu. 

- Ve çok öfkelendi. - Gerçekten mi? 

Evet. Şükran duası edecek kadar ikiyüzlü olduğum için. Ben de sadece diyebildim ki; bakın, bu 
size bir anlam ifade ediyor olabilir ama benim için hiçbir anlamı yok. Sadece bir tarihe sahip olan La- 
tince gevelemeler. Ben de tarihe saygı duyarım. Felsefeci, Freddy Ayer de şükran duası ederdi. Ve 
derdi ki; 

"Yalan atmam, ama işkembeden atmaya itirazım yok." 

Evet! Çok iyiydi. - VVykeham profesörü olan mı? 

- Evet. Eski bir arkadaş. 

İslam'la ilgili sorunuzu cevaplayabildik mi? 

Bilmiyorum. Alâkalı başka bir soru soracağım. Bir din eleştirmeni olarak dinleri eleştirirken 
objektif olma yükümlülüğü hissediyor musunuz? Veya; dinsel fikir ve vaatlerin çeşitliliğini dikkate 
almak adil bir tavır mı? 

Bir uçta İslam var, diğerinde Amişler ve Jainistler. Ve de diğerleriyle diğerleri. Ve aralarında 
da ciddiye almamız gereken büyük farklılıklar var. Kendileri ciddiye almalılar elbette. Fakat biz her 
zaman bir denge tutturmakla uğraşmak zorunda değiliz. İyi ve tehlikesiz birçok yanları olduğuna dik- 
kat çekmekle ilgilenen bir sürü insan var. Biz de onları onaylayabilir ve sorunlara odaklanabiliriz. 



YAZILAR 138 



Eleştirmenler böyle yapar. Ve tekrar söylüyorum İlaç endüstrisiyle ilgili kitaplar yazıyor olsak Yapılan 
iyi işler için de eşit zaman mı ayırdık? 

Yoksa sorunlara mı yoğunlaşırdık? 

Bence bu çok açık. Bence Sam'in sorduğu şey daha çok- 

- Merck'i eleştirebiliriz. Eğer başka bir şirkete göre gerçekten kötülerse. Yine ilaç sanayinden 
gidersek; Bütün ilaç firmaları aynı derecede kusurlu olamaz. Evet, doğru. O zaman soru nedir? 

Biz... Yanlış olan Sanırım yanlış anladınız; Sam'in sorduğu şey farklı dinleri eleştirirken objektif 
olup olmamamız gerekliliği. Oysa siz iyi ve kötü arasındaki objektiflikten bahsediyorsunuz. Bütün 
dinler eşit derecede kötü mü, değil mi? 
- Evet. - Doğru. 

İslam, Hristiyanlıktan daha kötü mü ya da Bana öyle geliyor ki Bu konuyu tartarken dostları- 
mızı belirlemekte başarısız oluyoruz. Demek istediğim, bu bir taktik. Bir medya taktiği. Bütün 
inanç iddialarının bir anlamda eşit olduğunu söylemek ateizmin ontolojik bir yükümlülüğüdür. 

MEDYA DER Kİ; müslümanların aşırılıkçıları var ve bizim de aşırılıkçılarımız var. 

Orta Doğu'da Cihatçılar var ve bizde de Orada bir oransızlık var, evet. ...kürtaj yapan doktor- 
ları öldürenler. Bu doğru bir denklem değil. İSLAM'IN HİMAYESİ ALTINDA UYGULANAN SAKATLA- 
MA CEZASIYLA BURADAKİ; ON YIL KADAR ÖNCE KÜRTAJ YAPANLARI ÖLDÜREN İKİ İNSAN KARŞI- 
LAŞTIRILAMAZ. O YÜZDEN DÜŞÜNÜYORUM Kİ, BANA DÜŞEN BU ATEİZM KAVRAMIYLA İLGİLİ SO- 
RUNLARIMDAN DA BİRİ VE BU KONUŞMADA DA ELEŞTİRİYİ HER AN, HER YÖNE EŞİT BİR ŞEKİLDE 
YÖNELTMEMİZ GEREKTİĞİ BAHSİNDE DE BİZİ SEKTEYE UĞRATTIĞINI DÜŞÜNÜYORUM. BELİRLİ 
HERHANGİ BİR MESELEDE DİNDAR İNSANLARIN ÇOĞUNLUĞUNU YANIMIZA ALABİLİRİZ DİYE DÜ- 
ŞÜNÜYORUM. BU ÜLKEDEKİ; ABD'DEKİ İNSANLARIN ÇOĞUNLUĞU ŞU KONUDA AÇIKÇA HEMFİKİR; 
İSLAM'DAKİ ŞEHİTLİK DOKTRİNİ KORKUNÇ BİR ŞEY: TEHLİKESİZ BİR ŞEY DEĞİL BİRÇOK İNSANIN 
ÖLÜMÜNDEN SORUMLU VE DE ELEŞTİRİLMESİ GEREKİYOR. Aynı şekilde, laboratuvar kaplarında 
ruhların yaşadığı doktrinine de Hristiyanlar bile, Amerikalıların % 70'i bile inanmak istemiyor; ...kök 
hücre araştırmalarının geleceği ışığında düşünürsek. Yani bana öyle geliyor ki; belirli ayrıntılara odak- 
lanırsak rakamların gücünü elde edebiliriz. Ama sadece ateizmin surları üzerinden bakıp; "Hepsi 
uydurma!" dediğimizde komşularınızın % 90'ını kaybediyoruz. Eminim ki, doğrudur. Diğer taraftan 
beni asıl ilgilendiren şey, dinin kötülükleri değil; Onun doğru olup olmaması. Ve bu konuyla da tut- 
kuyla ilgileniyorum. Her şeyin aslı nedir; evrenin gerçekten doğaüstü bir yaratıcısı var mı? 

Bu gerçekten çok ilgimi çekiyor. Dinin yaptığı kötülükleri de önemsiyor olsam da objektif ol- 
maya da hazırım. Çünkü hepsi aynı iddiada bulunuyor. Bütün dinlerin eşit derecede sahte olduğunu 
söylemekten asla vazgeçmem. Ve inancı akla tercih etmeye zorladıkları için de en azından potansiyel 
olarak da olsa hepsi eşit derecede tehlikeliler. Eşit ölçüde sahte ama pek de eşit ölçüde tehlikeli ola- 
mazlar çünkü-- Potansiyel olarak öyle olduklarını düşünüyorum. Potansiyel olarak, belki. Çünkü akıl- 
dan vazgeçiliyor. Bizi daha gelişmiş bir primat türü yapan tek şeyi ıskartaya çıkarmaktan tereddüt 
edilmiyor: Aklı. - Bu hep ölümcüldür. - Evet. Ve hep de Ben o kadar emin değilim. Potansiyel olarak 
diyor Amişlerden bana zarar gelmez belki ama kendi topluluklarındaki insanlara gelebilir. Biraz totali- 
ter bir sistem. Ama tamamen aynı şekilde değil Dalai Lama, babadan kalma tanrısallığıyla monarşik 
bir tanrı-kral olduğu iddiasında. Olabilecek en iğrenç fikir ve Dharamsala'daki küçük, tapon bir dikta- 
törlüğü yönetiyor. Daha da kötüleşebilir. Hindistan'ın nükleer testlerini övüyor. Daha da kötüleşebi- 
lir. Onu sınırlayan tek şey kendi sınırlı ufku. Aynı kötülük burada da var. Ama buna bir de cihadı ek- 
lerseniz, daha da kaygılanırsınız. Ne zaman İslamcılarla bir tartışmaya girsem, hep diyorlar ki; 

"Bir milyar Müslüman'ı rencide ettiniz." Sanki hepsi adına konuşuyorlarmış gibi. Sanki söyle- 
dikleriyle farklı bir şekilde tehdit eder gözdağı verir gibi, askeri bir tepkiye neden olacaklarmış gibi. 
Başka bir deyişle; 

"Bir Müslüman olarak ben rencide oldum." deseler kulağa aynı gelmiyor, değil mi? 
Muhammed'e inanan yalnız kendileri olsa. Ama hayır; bir milyar! Bu arada, bununla ima edi- 
len şey; 138 

"Dikkat et!" Umrumda değil. Peygamberliğin Muhammed'e başmelek Cebrail tarafından bildi- 
rilmiş olduğuna inanan yalnızca bir kişi bile olsa ben yine aynı şeyi söylerdim. Evet, ama geceleri daha 
rahat uyuyabilirdin. Ve bu da tıpkı öteki kadar tehlikeli olurdu. Çünkü yayılabilirdi. İnanç yaygınlaşa- 



YAZILAR 139 



bilirdi. 

İslam'ı ele alırsak; yayıldı da. Yayılmaya da devam ediyor. yüzden tehlike burada sadece 
potansiyel değil, gerçek. Evet, çelişki göremiyorum. Evet, ama uzun vadede bunlar muazzam ölçü- 
de eşitleniyor. Yani, 60"larda mesela, Yahudi köktendincilerinden bir tehdit gelebileceğini ben hiç 
beklemezdim -eminim ki, siz de. Görece az sayıdalar ama çok önemli konumlardalar, stratejik yerler- 
deler. İsa'yı geri getirmek için başka insanların topraklarını çalmaya karar verebiliyorlar. Ve sona 
yol açmaya çalışıyorlar. Sayıca çok azlar ama sonuçlar kesinlikle felaket boyutunda. Yahudiliğin bu 
anlamda bir tehdit olduğunu hiç düşünmezdik. Ta ki, Siyonist hareket mesiyaniklere eklemlenene 
dek. Ya da onların içinde eriyene dek, çünkü mesiyanikler, Siyonist değildi. O yüzden, bizi neyin bek- 
lediğini hiç bilemeyiz. Ben çok iyi biliyorum. Evet, bir Quaker'ın bir süpermarkette boğazımı kesmesi 
pek olası değil. Ama Quakerların, bizim insanlara kötülüğe teslim olmayı telkin ettiğimizi söylemesi 
de az şey değil. Sahip olabileceğiniz en kötücül bakış açısı. Uygun bir bağlamda, evet. Bundan daha 
dehşete düşürücü ne olabilir? 

Kötülüğü, şiddeti ve zulmü görüyorsunuz ama onunla savaşmıyorsunuz? 
Evet, onlar beleşçiler. Evet. Franklin'in yazdıklarını okuyun ve özgürlük savaşı verilirken Phila- 
delphia'da Quakerların ne yaptığını ve insanların onları neden sevmediğini görün. O zaman için, 
Quakerlığın A.B.D. için büyük bir tehlike olduğu söyleyebilirdim. Sadece zaman ve mekan meselesi. 
Hepsi eşit derecede kokuşmuş düzmece, sahtekâr yozlaşmış, somurtkan ve tehlikeli. Doğru, burada 
üzerinde durduğunuz bir nokta üzerine birkaç şey daha söylemeliyiz diye düşünüyorum. O da; "akıl- 
dışı" olandan gelecek olan tehlikeyi önceden neredeyse hiç kestiremeyebilecek oluşumuz. Ötekilerle 
ve evrenle olan etkileşime geçme şekliniz, gerçekleri onaylamak olabilir ama her zaman onaylayacak 
bir konumda olmayabiliyorsunuz. Bunun yükümlülükleri potansiyel olarak sonsuz sayıda da olabilir, 
bilemezsiniz. Az önce dile getirdiğim bir konuyu; ...kök hücre araştırmalarını ele alalım. Tam gebelik 
anında zigotun içine bir ruh girdiği düşüncesinin ne zaman sahne alacağını bilmiyorsunuz; korkunç bir 
fikir. Tamamen zararsız bir fikre benziyor ancak kök hücre araştırmaları gibi çok şey vaat eden yaşam 
kurtarıcı bir şey icat ettiğinizde bunun önünde engel oluyor. Dogmatizmin, gerçeklikle bir çatışmaya 
düştüğünde kaç cana mal olabileceğini önceden bilebilmenizin neredeyse hiç yolu yok. İŞTE BU 
YÜZDEN, HER ŞEYİN TERS GİTTİĞİ ANIN HELENİST YAHUDİLERİN, MESİYANİK YAHUDİLER TARAFIN- 
DAN YENİLİŞİ OLDUĞUNU DÜŞÜNÜYORUM. Bunun kutlaması, Hristiyanlık dünyasıyla çatışmaya 
neden olmaması için zararsız bir şey olarak sunulan Hanukah. İnsanlığın en kötü değişimi buydu. 
Sayıca çok azdılar ama hayvan kurban etmeyi, sünneti geri getirip Yahova inancını, Helenizm ve fel- 
sefenin önüne geçirdiler. Ve Hristiyanlık da ondan apartma. Hristiyanlık hiç olmayabilirdi de. İslam 
da. Şüphesiz başka bir sürü meczup inanç olurdu ama Helenizm uygarlığının yok olmaması için bir 
umut da olabilirdi. Bu sayıca azlık çokluk meselesi değil. Dalai Lama hâlâ var. Bu 'mem'ler ve onların 
sirayeti meselesi. ...ki çok hızlı bir şekilde yayılabiliyorlar. Elbette, 1930'larda, Katolik Kilisesinin en 
ölümcül örgüt olduğu söylenebilirdi. Faşizmle olan çok açık, belirgin ve sefil ittifakı nedeniyle, en 
tehlikeli cemaat oldukları söylenebilirdi. Ama şu an için papanın en tehlikeli dini otorite olduğunu 
söyleyemem. 

ŞÜPHE YOK Kİ, EN TEHLİKELİ DİN İSLAM. VE BUNUN DA NEDENİ KISMEN, BAŞINDA BÖYLE 
TEK BİR OTORİTESİNİN BULUNMAMASI. BİR FERMAN ÇIKARIP DURMALARI İSTENEMİYOR. 

ŞÜPHESİZ Kİ ÖYLE. 

Ama ben yine de, sorunun kaynağının Yahudilik olduğunu söylemeliyim. Yine de bu sadece 
Müslümanların o topraklara olan düşkünlüğünü düşünürsek sorunun kaynağı. Müslümanlar, Filis- 
tin'i umursamasalardı yerleşimciler Mesih'lerinin yolunu gözlüyor olurlardı. Sorun olmazdı. Bu 
sadece o arazinin hak sahipliği üzerine bir çatışma. İki tarafta da var bu inatçılık. İki taraf da hatalı. 
Ama . yerleşimcinin muhtemel bir küresel çatışmaya yol açabilecek olmasının tek nedeni o yerle- 
şimcilerin, Mescid-i Aksa'yı yıkıp yıkmamasını gerçekten önemseyen bir milyar insan olması. Bunu 
yapmak da onların hayali çünkü dünyanın bir parçasının diğerinden daha kutsal olduğuna inanıyorlar. 
Daha delice, mantıksız ve yersiz bir inanç olamaz. Sadece küçük bir kısmının bu görüşe ve onu gerçek- 
leştirme gücüne sahip olması sonunda kaybedenin medeniyet olabileceği bir medeniyetler çatışması- 
na yol açmak için yeterli. Nükleer bir savaş olmadan bu çatışmadan çıkabilirsek çok şanslı sayılırız. 
Aslında bu çok iyi bir konu: En büyük umutlarımız ve korkularımız neler? 



YAZILAR 140 



Sizce çocuklarımızın görebileceği en makul kazanım ne olabilir? 

Kazanabileceğimiz ve kaybedebileceğimiz şeyler nelerdir? 

Ve bu sonuca nasıl vardınız? 

Evet. Yani, sadece oturup eleştirmek yerine mühendisliğini yapabileceğimiz bir şey var mı? 

Pratik türden girişimler? 

Milyar dolarınız olsaydı düşüncelerde önemli bir değişiklik olması için ne yapardınız? 

Ben, siyaseten kaybeden taraftaymışım gibi hissediyorum entelektüel açıdan ise kazanan. 
Ama yapılabilecek hiçbir şey yok mu? 

Bakın; günümüz koşullarında, çok uzun süre ihmal edilmiş bir tartışmayı daha ileri taşıdığımızı 
ve de açıkça kazanmakta olduğumuzu söylersek ya da hakkımızda böyle söylenmesine izin verirsek 
yersiz bir kibirle suçlanabileceğimizi sanmıyorum. A.B.D. ve İngiltere'de şu an için bu kesinlikle doğru 
gibi geliyor bana. Ama küresel ölçekte bakarsak teokrasinin güçleri tarafından yenilecek, çok küçük, 
zayıflamakta olan bir azınlığız. Bize şans vermiyorsunuz yani? 

Hayır, bence onlar uygarlığı yok edecek. Bunu çok düşündüm. Elbette haklı olabilirsiniz çünkü 
Ama mücadele etmeden değil. ...çünkü tek bir felaket bile yetebilir. İşte, profesör Davvkins'le en 
uyuşamadığım nokta da bu. O, biziz; şu anda lâikliğin gerçek savaşçıları. Ve de, 

ve hava indirme tugayları; Asıl düşmanla gerçekten savaşanlar. Peki, hangi anlamda uyuşmu- 
yorsunuz? 

Ve sanırım, lâik dünya görüşüne sahip olanlar arasında sahip olabileceğiniz en acayip bakış 
açısı olarak görülüyor bu. Onlar için diş perisine inanmak gibi bir şey bu. Ama ben bunun mutlak 
doğru olduğunu düşünüyorum. Yalnızca, ABD'nin teokrasiyle çarpışmaya, ona karşı gelmeye istekli 
oluşuyla ancak onu alt etme şansımız var. Argümanlarımızın o açıdan hiçbir önemi yok. Çok daha 
fazla destekçi bulabilirsiniz; Irak'ta olmasa da. Belki hava indirmeye başka bir yerde, başka bir savaş 
için ihtiyaç duyabiliriz. Aynı amaç için, aynı belirtilmiş amaç için. İşte bu! Elbette ki, ben yerinizi seve 
seve ayırtırım. Ama prensipte, bunu kabul etmenin de çok önemli olduğunu düşünüyorum. Maalesef 
zamanımız bitiyor muhtemelen filmimiz de. Harika bir tartışma olduğunu düşünüyorum. - Çok teşek- 
kürler! - Evet, düşünecek çok şeyimiz oldu. 
Çeviri: skopofil 



140 



YAZILAR 141 



PENTAGON VE FAİZ LOBİSİ 

SÜLEYMAN YAŞAR 

ABD genelkurmayının ve savunma bakanlığının merkezi olarak bilinen Pentagon, 2009'dan beri 
"ekonomik savaş oyunları" tatbikatı da yapmaya başladı. Çünkü gelişmiş ülkeleri ezip geçen 2008 
mali krizinin ardından, artık ülkeleri tanklarla, toplarla, uçaklarla bombalamak yerine mali ve ekono- 
mik olarak çökertmek çok daha etkili hale geldi. Çünkü ABD genelkurmayı, en güçlü bilinen ülkelerin 
2008'de yaşanan mali depreminde nasıl kolayca çöktüğünü çok iyi gördü. 

Peki Pentagon bu ekonomik savaş oyunlarını nasıl kurguluyor ve uyguluyor? Oyunlarda, ön- 
celikle ülke ekonomilerinin faiz hadleri, döviz kuru savaşları çıkarılarak istenen yöne sevk ediliyor. 
Bir ülkenin döviz kuruna yapılan spekülatif ataklar, o ülkenin faizlerini yükseltmesine neden oluyor. 

Ve yükselen faizler, ülke parasını aşırı değerlendiriyor. İthalat ucuzluyor, ihracat yapmak kârlı 
olmaktan çıkıyor. Böylece o ülkede yatırımlar, döviz kazandırmayan alanlara yöneliyor. Dolayısıyla 
kaynak dağılımı bozuluyor. İşsizlik çoğalıyor. Ürettiğinden fazla harcadığı için, aşırı borçlanan ülkeye 
istenilen yaptırılıyor! 

Ayrıca Pentagon, dünya para sistemini çökertecek savaşlara karşı da ön hazırlık yapıyor. Dünya 
para sistemi çöktüğü takdirde, ülkelerde çıkacak toplumsal olaylar ve bunların nasıl giderileceği 
araştırılıyor. Eğer dünya para sistemi çökerse, çöken sistemin yerini alacak mekanizmanın ve bundan 
kolayca sıyrılacak ülkelerin analizlerini yapıyor. 

Gelelim Pentagon'un dünya para sisteminin çökmesi oyununa hangi ülkeleri dâhil ettiğine... 
Savaş oyunlarında Almanya, Avrupa'da en çok altın rezervine sahip ülke olarak tespit ediliyor. Ardın- 
dan Euro Bölgesi dünyanın en yüksek altın rezervine sahip para sahası olarak belirleniyor. ABD, Çin, 
Rusya ise bunların ardından geliyor. Çünkü dünya para sistemi çöktüğünde altın sistemi geri gelece- 
ğinden, Rusya, Çin, Hindistan merkez bankaları son yıllarda sürekli altın almaya başladılar bile. 

İşte alınan bu altınlar Pentagon tarafından sürekli izleniyor ve dünya para sistemi çöktüğün- 
de kimin ne durumda olduğu ve olacağı kontrol altında tutulmaya çalışılıyor. 

Niye? 

Çünkü elinde yeterli altını olmayan ülkeler para sistemi çöktüğünde istedikleri ticareti yapa- 
maz hale gelecekler. Altını olanlar ise dünyanın yeni para sistemini belirleyecekler. 

Peki niye anlattık bütün bunları? 

Türkiye'de hâlâ, "faiz lobisi söyleminden bir şey anlamıyoruz. Bu tür lafları reddediyo- 
rum"diyenler var. Bu kişiler ya dünyadaki olayları izlemiyor ya da faiz lobisinin hizmetlileri olarak dav- 
ranıyor. 

Hatırlayın... 

Bugün faiz lobisinden bir şey anlamadığını söyleyenler, 2008 dünya krizinde, "IMF'den 35 
milyar dolar alınmazsa Türkiye batacak" diyenlerdi. 

Eski gazeteleri karıştırın bunların aynı kişiler olduğunu görün. Bunların o gün amaçları, 
IMF'den alınacak paranın belli sermayedarlara aktarılmasını sağlamaktı. Ama hükümet bu lobiye 
karşı çıktı ve IMF'den para almayarak vatandaşın soyulmasını engelledi. Böylece ekonomi daha iyi 
duruma geldi. 

Bugün Pentagon bile ekonomik savaş oyunları tatbikatı yaparken, bu insanlar şimdi de çıkıp 
faiz lobisinin olmadığını söyleyebiliyorlar. Bir yerlere hizmetin bedeli olsa gerek diye, doğrusu insa- 
nı kuşkulandırıyor bu söylemler. 

KAYNAK: 
http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/yasar/2012/01/23/pentagon-ve-faiz-lobis i 



141 



YAZILAR 142 



Psikolog dedi ki: "İYİ Kİ ÇALIŞAN ANNE BABALAR VAR, YOKSA AÇ KALIRDIM," 

Psikolojik danışmanlıkla hayatını kazanan yakın bir arkadaşım var. Bazen küçük itiraflarda bulu- 
nur. Bir keresinde bana, "iyi ki çalışan anne babalar var, yoksa aç kalırdım," demişti. Bir başka çift 
arkadaşım, çocukları "içine kapanık bir hâl sergilemeye başlayınca" kaptıkları gibi bütün psikologları, 
hekimleri, uzmanları, ne var ne yok gezmişler. Otistik tanısından, şizofreniye kadar katlanmadıkları 
kötü haber kalmamış. Kamyonla para harcamışlar. Çocuklarının bu duruma gelmesine, yani bu kayıt- 
sız, dut yemiş bülbül halinde, televizyondan gözünü ayırmaksızın bütün uyaranları yanıtsız bırakması- 
na hiç anlam verememişler. 

Çocukları için çırpınan, bir dediğini iki etmeyecek olan bunca ilgili anne baba için ne kötü bir 
durum değil mi? 

Üzüntüden perişan haldeki baba ve anne, çok üst düzey iki yönetici. Her türlü imkân ve kabili- 
yet var. 

Yeni türün, net iki örneği. Bir de bakıcıları var. Gerçek türün örneklerinden. Gidip kadınla ko- 
nuştum. Ona göre çocuk normal. 

Arkadaşlarıma öğüt verdim. Anne, uzun bir izin aldı. Önce yardımcı kadını göndermek istemedi, 
sonra sadece birkaç saat ev işi için çağırmaya başladı. İkinci haftanın sonunda, ailenin tamamıyla gü- 
zel bir telefon görüşmesi yaptık. Hepsi mutluydu. Üç ay sonra evlerine gittiğimde, bir oda dolusu "ge- 
reksiz" oyuncağı bir yetiştirme yurduna bağışlıyorlardı. Baba çocuğuna otistik vs. tanısı koyan hekim- 
leri dava etmeye karar vermişti. Onu hemen bu kararından vaz geçirdim. Kendisiyle olan davasını 
kazanmış görünüyordu. Anne işine döndü. Ufaklık bundan sonrasını kendi başına halledecek. Olan 
bitenin farkına vardılar, ama onlar yeni türün bireyleri. Çocukları da öyle olacak. 

Herhangi bir sistemin sadece ve sadece en temel amacını yerine getiren ve sadece ve sadece 
şimdiki zamanda ifadesi mümkün izdüşümüne, model denir. 

Bu tanımlama, her anlamda bir şablondur ve uzun uzun anlatımlarını, Eğitmen Geliştirme Se- 
minerleri isimli kitabımda yapmıştım. Yine o kitapta anlatılanların ve yukarıdaki tanımın matematik 
ışığında, bibliyografı bölümünde kaynağını sunduğum, değerli Sargun A. Tont'un Sulak Bir Gezegen- 
den Öyküler adlı eserindeki "model" anlatımı yeniden gözden geçirilmelidir kanısındayım. 

Saatte 10 kilometre hızın üstünde hareket etmesi planlanmamış olan insan vücudunu ne hızla- 
ra çıkardığımızı biliyoruz. Dahası, içinde bulunduğu ortam her ne ise, o ortamda da pek çok tehlike, 
her köşe başında, her elektrik prizinde, her mutfak ve aklınıza ne geliyorsa, orada bekliyor. "Tamam" 
diyor DR. Yİ LDIRAY ÇETE, 

"HASTALIKLARLA, ORGAN ÜRETİMİYLE, GENLERİN ŞİFRESİYLE BAŞ ETTİK, AMA GELECEĞİN 
İŞİ, TRAVMATOLOJİ OLACAK". 

Çok haklı, çünkü insan, ölümlü bedenini ancak içinde bulunduğu yeni çevrede yarattığı yüksek 
hızlı unsurlardan koruyabildiği sürece ölümsüzlüğe yaklaşabilir. Ancak o zaman, Kızılcam kadar yaşa- 
ma olanağına kavuşur, işte o zaman, 60-70 yaşındayken doğacak çocuklarıyla ruhunu besleyebilir. 

Kaynak: 

Üner BEKÖZ, Apostaz, "Dünyanın Kutsal İntiharı" Ankara, Phoenix, 2005. s.183-185 



142 



YAZILAR 143 



APOSTAZ, "DÜNYANIN KUTSAL İNTİHARI" INDA PARAZİTİMİZ 

İnsanın zihninde oluşturduğu ve "etki edilebilir" her türlü ortama çevre denir. 

Bu tanımı, dikkatle ve yıllarca (yalan) uğraşarak hazırladım. Başlangıçta itici geldiğini ben de bi- 
liyorum. Anlamak zormuş gibi, ama aslında o kadar karmaşık değil. Bir kere tanım, insan kelimesiyle 
başlamaktadır ve doğrudur, çünkü çevre her ne ise, insan için geçerli bir açıklama bulmalıdır. Düzen- 
leyici olan sonuçta insandır. Siz hiç, bir maymun ya da timsahın böyle bir tanıma ihtiyaç duyduğunu 
gördünüz mü? Göremezsiniz çünkü maymun ve timsah için çevre anlatımı yoktur. Sizin çevre dediği- 
nizin birer parçasıdır onlar. Dolayısıyla insan dışındaki bütün varlıkları, insanın yapacağı bir çevre ta- 
nımının öğeleri olarak kabul etmek gerekir. 

Ve düzenlenmiş çevre, zihinle ilgilidir. Doğanın kendi başına bırakılmışlığı bile zihinde oluşan bir 
ortamdır. Ancak gidip görürseniz veya bir şekilde haberdar olursanız, zihninizde yer bulur ve bu yer 
bulum çok rica ederim inkâr edilmesindir ki biraz "duygusal"dır. Buna göre; dağlar, geyikler, yağmur 
ormanları ve denizler kadar, eviniz, arabanız, elbise dolabınız, işyeriniz, mahalle bakkalınız, bigisayan- 
nızın içi "aklınıza gelen" ne varsa, etki edilebildikleri sürece, çevredir. Zamanın herhangi bir anında 
gözlerinizi kapatıp, pekâlâ Karadeniz'in yoğun ormanları içindeki bir bayırda, yanınızdaki ağıldan ge- 
len tezek kokusundan keyif alabilir ve aniden yanınızdan geçen arabanın gürültüsüyle tezek kokusu- 
nu, paranoyak bir kokuya çevirebilirsiniz. Kim tutar sizi. İşte zihninizde bir çevre yaratabilirsiniz ve 
etkiye açık olduğu hatta etkilendiği için, tanıma uygun olarak buna çevre diyebilirsiniz. Bu zihinsel 
egzersizde, etki almanızın nedeni, yani gürültünün "kötü" etki olması, zihninizde oluşturduğunuz o 
çevreden "huzur" duymanız olurdu. Buna göre (tanıma göre), çevre kirliliğini tanımlarsak, hazretin 
aksine çok daha kolay bir sonuca varırız: 

Çevre kabulü içindeki "rahatsız edici etki "lerin tümüne çevre kirliliği denir. 

Oluşan etki, çevre oluşumunu, yine insan kabullerine göre, rahatsız etmiyorsa veya rahatsız 
etmeyeceğine inanılmışsa, o halde kirlilik falan yoktur. 

Şimdi buraya kadar, böyle çok köşeli anlatımlarla, radikal savuşturmalar ve hadi oradancılıklar 
yapmak istemiyorum. Kabul etmekte zorlansak da, durum biraz böyle. İnsanın varlığı veya ürettiği ile 
etki ettiği her ortam çevredir ve bence etkilerin tümü rahatsızlık vericidir. Astronomlarla astrologların 
arasındaki farkı anlattığım yeri hatırlıyor musunuz? İşte orada da konu aslında buydu. Zavallı astro- 
nomlar, ürettikleri bilgi ile bir tür etkisizlik yaşıyorlardı. Çevre konusu böyle bir durum. Yani, Jüpiter'i; 
bilirsiniz, zihninizde, televizyon ekranında görür, incelersiniz, ama etki etmediğiniz sürece sizin için 
çevre değildir. Mars ise, artık çevredir çünkü neredeyse, üzerinde bir getto (bir kentin herhangi bir 
azınlıkça yerleşilen bölümüne genel olarak verilen ad) oluşturduk sayılır. 

İşin içine çevre mühendisleri falan girdiğinde daha kötüsü olur ve "düzenlenmiş" ortamları çev- 
re sanadururuz. Bir gün kızımın okuluna gittim ve en temiz enerji kaynağını sordum. Öğrencilerin 
hemen hepsi, barajlar dedi. Bu ne demek? Çevre üzerinde, insan etkisini evcilleştirmişiz demek. Ço- 
cuklar, barajları doğal bir zımbırtı sanıyor. Barajlar yüzünden oluşan yeni ekoloji, onların gerçek ola- 
rak kabul ettiği bir oluşum. Ne haber? 

Eee diyeceksiniz, çözüm ne? 

Bir sorun yok ki çözüm olsun. Daha doğrusu ekolojik anlamda hiç, zerre kadar sorun yok. So- 
run, insanın geleceğinde, çünkü eğer, toplam gezegen varlığını bir sistem olarak değerlendireceksek 
ki bütün çiftçiler böyle söylüyor, o zaman mutlaka PARAZİT konusunda dersimizi iyi çalışmamız ge- 
rekmektedir, çünkü eğer sistem varsa, parazit de vardır ve bakın şimdi size neler anlatacağım. 

Bundan epey yıl önce, bir parazitolog tanıdığım, benden şöyle sıkı bir "parazit tanımı" yapma- 
mı istemişti. Kollan sıvayıp işe başladım. O aklıselim tanıdığıma göre, kitaplardaki parazit anlatımında 
yetersizlikler vardı ve parazit denildiği zaman akla hemen "küçük canlı varlıklar" geliyordu. Bunlar 
sevilmiyor ve derhal kurtulunmaya çalışılıyordu. Uzun süren çalışma sonunda, adamcağızın "yetersiz- 
lik" kaygısı olduğu gibi ortaya çıktı. Parazit konusu, öyle hafife alınır bir durum değildi ve işin en ilginç 
yanı, bütün parazitler, hiçbir istisna olmaksızın aynı matematiğe sahipti. Üstelik parazit diye karşımıza 
çıkmaya başlayan "varlıklar" illa küçük ve hatta canlı ve hatta somut olmak zorunda değildi. Daha da 
kötüsü mü desem ilginci mi bilemiyorum ama, bir parazitten söz etmek için, mutlaka öncelikle bir 



YAZILAR 144 



"sistem 63 " olması gerekiyordu. 

Bu noktada işin zevki kaçıyor hissediyorum. Yani ne diyeceğimi, sonunda nereye varacağımı 
tahmin ediverdiniz sanıyorsunuz. Bunu bilinçli olarak yapıyorum. Bu sanınızdan faydalanıp çok daha 
vurucu bir gerçekten söz edeceğim. Merak edin bakalım. 

ASALAK 

Hiç hoş gelmez insanın kulağına. Zevksiz ve itici bir kelimedir. 

Parazit nedir diye sorduğunuzda akla ilk düşen anlatımdır. Asılan, tutunan anlamındadır. Doğ- 
rusu, parazitin anlamını tam olarak karşılamaz. Asalak sanki biraz daha eften püftenmiş gibidir. Sanki 
daha görünür bir halttır. Çabuk yapılacak aşağılamalar içindir sanki. Acınasılık yaratır düşüncelerde de 
yine kurtulunması gereken, "emici" bir nesnedir. O halde, parazit nedir? 

Parazit, herhangi bir "sistenrTe tutunarak, o sistemin soğurduğu enerjiyi, sadece kendi amaç- 
ları için yönlendiren ve sistemin varolmasına "asla" engel olmayan her türlü unsurdur. 

Dahası var... 

HİÇBİR SİSTEM, PARAZİTLERE KARŞI BAĞIŞIK DEĞİLDİR. EĞER SİSTEM VARSA, MUTLAKA PARA- 
ZİTLENEBİLİR VE PARAZİTLENMİŞ BİR SİSTEM, ASLA KENDİ KURGUSUNUN YANİ AMACININ YERİNE 
GELMESİNİ SAĞLAYAMAZ. PARAZİT NE DERSE, ONU YAPAR. UZUN LAFIN KISASI, PARAZİTLENMİŞ BİR 
SİSTEM, KENDİ AMAÇLARI ADINA KOCAMAN BİR ÇÖPTÜR. 

Dahası da var... 

Parazitlenmiş bir sistemi, sistem enerji soğurduğu sürece parazitten kurtarmanın matematik 
olarak bir yolu yoktur. Yani bırakın pratiği, teorik olarak bile bu mümkün değildir. Tek yol, enerjiyi 
kesmek, başka bir deyişle, sistemi "öldürmek"tir. 

Sonunda ulaştığımız ve çok da geçerli olan tanım buydu. 

Hoppala diyeceksiniz. Yani bağırsaklarımız parazitlendiği zaman, ondan kurtulmak için ölmek 
mi gerekiyor? 

Değil tabiî. 

Bir kere ölmesi ya da en azından ölü numarası yapması gereken organizmanız değil, sindirim 
sisteminiz. İkincisi, evet aynen öyledir ve aksi halde, parazitten kurtulmanız zordur. 

Bağırsaklarınızdaki parazit, ne size, ne de sindirim sisteminize zarar vermeye çalışmaz. Oraya 
tutunarak, kendi isteklerini dikte eder ve bağırsaklarınız onun dediğini yaptığı için, organizmanız- 
daki sistem ardışımı aksar ve hastalanır, hatta ölürsünüz. Fakat bilin ki, hiç kimse doğrudan parazit 
yüzünden ölmez. 

NE OLUYOR BAĞIRSAKLARINIZI KURTLAR BASTIĞI ZAMAN? 

Beslenme bozukluğuna bağlı bir sürü hastalık. 

Bağırsaklarınız zarar görmüyor. Görecek olsa, parazitin başı ağrır. Sadece sistem ardışımında 
üstüne düşen görevi yerine getiremiyor. Hekimler de kurtlarınızı dökesiniz diye ilaçlar veriyor. 

TIP DÜNYASININ EN BÜYÜK SORUNU, OLDUM OLASI PARAZİTLERDİR. 

Organları birinden alıp diğerine koyabilen, hatta organ haraları yapıp ısmarlama dokular ürete- 
bilecek kadar cüretkar olan tıbbın asil topuğu, bizim yamru yumru, ufacık parazitlerdir. Parazitlere 
karşı girişimlerin hemen tamamı, aslında o kadar da masum olmayan davranışlardır ve sistemler var 
oldukça bu böyle sürecektir. Bakınız bağırsaklarınızdaki veya cildinizdeki parazitler için yakın zama- 
na kadar kullanılan ilaçlar, gerçekte, uygulanan sistemi kısa süreliğine dahi olsa "öldüren" ilaçlardı. 
Sistemin öldüğünü gören parazitler, ortamı terk ediyordu. Nitekim belki bilirsiniz, sistemi terk et- 
tiklerinde hâlâ canlı olurlar. O ilaçlar, adam akıllı zehirlidir ve şöyle bir baktım da, parazit değil de 



Sistem Tanımı: Doğal ya da yapay, bir eylemin meydana gelebilmesi için bağımsız işlevleri olan unsurların bir 
bütün anlatımında ardışarak eneıji soğurmasına, sistem denir. Sistemin tanımsal sonucuna ulaşabilmesi için, 
bir bütün içinde olması gerekir. Bunun anlamı, bir başlangıç, ardı- şımlar ve sonlandırarak geriye döndüren 
unsurlardır. Bu yüzden, hücrelerin topluluk halinde ardışmM^ve hatta belli bir dokuyu oluşturmaları, sistemi 
yaratmaz. Ancak, belki, dokuların ardışma hizasıyla oluşturdukları organ, bir sistem olabilir, ama organların 
ardışması, kelimenin tam anlamıyla bir sistemdir. Bundan, sistemlerin de ardışarak, yeni sistemler do- 
ğuracağı sonucuna varılır ki, zaten evren de işte böyle oluşur. 



YAZILAR 145 



ilaçtan ölenlerin sayısı, tıbbın yüz karası olmaya hazır ve hiç yabana atılır gibi değil. ŞİMDİLERDE KUL- 
LANILAN İLAÇLAR İSE, PARAZİTİN SİNİR SİSTEMİNE SALDIRIYOR. Aslında bu bir devrim gibi. Yani bili- 
nen bütün anlatımlara göre, parazitin kendisine saldırmak mükemmel bir olaymış gibi. Ne ki, bizde de 
benzer bir sinir sistemi var ve ilaçların istenmeyen etkileri de katlanarak artıyor. 

Bağırsaklardaki parazitler için onları uzak tutmak amaçlı çalışmaların çok daha etkin olduğu ke- 
sin. Öte yandan tıp dünyasının asıl baş belası olan parazit sınıfı, virüslerdir. Tıp çalışanları, virüs dı- 
şındaki bütün mikroorganizmalara karşı iyiden bir cins saygı duyarlar, ama söz konusu olan virüsler 
olduğunda durum değişir. 

VİRÜS DEMİŞKEN, BİLGİSAYARLARINIZDA BİLE ONLARDAN VARDIR. NEDEN SİZCE, BİLGİSAYAR 
MİKROBU, ASALAĞI, ÇAPKINI, KUŞU DEMEMİŞLER DE "VİRÜS" DEMİŞLER? 

Kelimenin tam anlamıyla virüs gibiler de ondan ve tam anlamıyla parazit tanımını destekliyor- 
lar. Eğer çalışan bir bilgisayarınız varsa, virüslenebilir. Virüs, bilgisayarınızın ne yapmasını veya yap- 
mamasını istiyorsa, o olur. Ondan kurtulmak için yapılabilecek tek eylem, bütün depoyu sıfırlamak ya 
da yeni bir bilgisayar almaktır. Virüs tarama ve temizleme programları, çoklukla, infeksiyon oluşmasın 
diyedir. Bir kere infekte oldunuz mu, sonra istediğiniz kadar temizleyin, o işten zarar görürsünüz. 
Ancak yinelemekte fayda var. Bir virüsünüzün olması için, çalışan bir bilgisayarınızın olması gerekir. 

Çoğu biyolog, virüsleri "canlı" sınıflandırması içinde görmek istememiştir. Virüslere canlı de- 
mek, kısa yoldan anlatmaktır. Ne ki virüsler, canlı olmak için atanmış dört sabit dengeye göre hareket 
etmez. Çoğalma, beslenme ve üreme anlatımları tamamen farklıdır, ama vardırlar ve özellikle son 
birkaç on yıldır, insanın başına ciddi çoraplar örmüşlerdir. Virüsler, parazit tanımımıza o kadar "cuk" 
diye oturur ki, sormayın gitsin. Düşünsenize, tıbbın en baş belası uğraş (daha doğrusu, savaş) alanla- 
rından birisini virüsler işgal etmektedir ve bu uğraş için harcana giden para, en sıradışı insanın bile 
dudaklarını uçuklatır 64 . Bilinen virüslerin tamamı, patojen, yani hastalık yapıcı olarak kabul edilmek- 
tedir. Sadece insan organizmasını karşısına aldığını düşündüğümüz zaman, türden türe, sustan susa 
virüslerin, çok değişik etkileri olmakla birlikte, bunlardan ilginç bir tanesi olan HIV 65 ve saz arkadaşları 
(suşları), parazit başlığımızın altında parlayacak kadar güzel davranışlar sergiler. BİR KONGREDE, 
ADINI SANINI ŞİMDİ HATIRLAMADIĞIM BİR HAZRET, BU VİRÜS İÇİN, "DOĞAL OLAMAYACAK KADAR 
GÜZEL VE İHTİŞAMLI, ANLAŞILAMAYACAK KADAR BASİT VE BAŞEDEMEYECEĞİMİZ KADAR ZEKİ" 
DEMİŞTİ. Hazret, bu sözünü kullandığım ve kaynağı veremediğim için beni bağışlar umarım, ama etki- 
lenmiştim doğrusu. Sözün içeriğindeki çelişkiler bir yana, korktuğu besbelli ortadaydı. 

Bir parazit olarak HIV, tıpkı diğerleri gibi, amaçlarına ulaşmak için, soğurduğu enerjiyi kendisi 
için kullanabileceği bir sistem arar. Amaç, sistemin eneıjisini kendi replikasyonu (kopyalanması) için 
kullanmaktır. Nitekim, bulduğu sistem, kendisine adını verecek olan, insanın bağışıklık sistemindeki 
hücrelerdir. Başka bir kısım hücreye de tutunabilmesine karşın, bu bağışıklık sistemi hücreleri (CD4), 
parazit anlatımımız için çok özel olacaklardır. 

Düşünsenize, işi gücü vücuda giren ve sistemin ihtiyacı olmayan unsurları bulup, onlara karşı 
tavır takınmak olan ve çocuklarımıza, "vücudumuzun askerleri" diye öğrettiğimiz bu hücreler, kendi 
içlerinde bir yabancıyla karşılaşıyor ve bu yabancının enerjilerini soğurmasına seyirci oluyor. Acı için- 
de ve ne yapacağını şaşırmış olarak, antikor üretiyor. Bu, kanımda şeytan beslediğine inanan hami- 
le bir kadının, çocuğu öldürmek için bulutlara ateş etmesine benzer. 

AİDS adıyla korkadurduğumuz hastalığa neden olmasına karşın, kimse, doğrudan HIV yüzünden 
ölmez. Zaten AİDS, HlV'in yol açtığı bir durum değildir. Nasıl mı? Dinleyin o zaman: 

Uzunca bir süre sonrasında, CD4 hücreleri, HlV'in kopyalarını kendi duvarlarında oluşurken gö- 
rünce, o anlamlı ve mantıklı kararı verir: APOZTAZ. Yani, bam. Yani sistem gitti, parazit gitti mantığı. 
YANİ İNTİHAR 66 . Gördünüz mü, küçük ama sorumluluk sahibi bir hücre bile parazit matematiğinin 



Dudaklarınız uçuklamasına Herpes simplex isimli bir virüsün neden olduğunu biliyor muydunuz? 
Human Immunodefficiency Virüs (İnsan Bağışıklık Yetmezliği Virüsü). Kulakları çınlasın, Jared Diamond'un 
dediği gibi, önceleri hayvan sistemlerini tutan bir virüsün "insan tarafından evcilleştirilmiş hali" olduğunu 
biliyoruz artık vesselam. 

HlV'in varlığı nedeniyle hücrenin kendisini yıkması anlatımını ilk kez 1986 yılında, HIV'i ilk izole eden kişiler- 
den birisi olan Dr. Montaigner yapmıştır. O zamanlar kendisinin de çok iyi anlayamadığını itiraf ettiği bu du- 



YAZILAR 146 



farkında. İyi de, her yeni üretilen CD4 hücresi, HIV saldırısı sonucu aynı işi yapmaya başlayınca, ortada 
vücudu savunacak sistem kalmaz ve normal durumda bağışık ya da barışık olduğumuz "fırsatçı" in- 
feksiyonlara gün doğar. Bunlar gelişir, büyür, başedilemez hâl alır ve bu gidişin sonuna AİDS denir. 

HIV, AİDS davasında, "suçum yok" diye yemin etse, korkarım başı bile ağrımaz ağrımasına da, 
benim HIV in feksiyonu gibi bir konuda ettiğim bu "teşbihsel" lakırtı kendi başıma ne yapar bilmem. 
Hoş karşılayın lütfen. 

Ne ki burada diyeceğim, hamile kadın, çocuğun şeytan olduğunu "kesinlikle" bilse bile, onu do- 
ğurur ve besler. APOZTAZ ise, sadece parazitlere karşıdır. 

Apoztazın gururlu ve koruyucu tavrı doğadan gelen bir özdür. İnsanlar kendi yarattıkları sis- 
temlerde oluşan pek çok paraziti bile evcilleştirmişlerdir. Yahu olur mu demeyin. Basbayağı olur. 
ALIN SİZE DERSHANELER. EĞİTİM "SİSTEMİNE" TUTUNMUŞ VE ONUN SOĞURDUĞU ENERJİYİ KULLA- 
NAN BU OLUŞUMLARDAN KURTULMAK İÇİN İKİ, HATTA BİR TEK İYİ YOL SÖYLEYİN, ÖNDEN İKİ DİŞİMİ 
KIRAYIM. BÖYLE BİR YOL YOK. EĞİTİM SİSTEMİNİ "İYİLEŞTİRMEK" MÜMKÜN DEĞİLDİR. PARAZİTLEN- 
MİŞ SİSTEMLER İYİ LEŞMEZ. 

PARAZİTİN İSTEDİĞİNİ YAPAR. DERSHANELER, EĞİTİM SİSTEMİNİN BU HALDE OLMASINI, 
KALMASINI İSTİYOR. DAHA ÇOK SINAV İSTİYOR. Eğitim, gerçek amacı olan yerleşik düzen insanı 
üretme işinden vaz geçip, dershaneler için sınava adam üretiyor. Pekiyi nasıl kurtulunur dershaneler- 
den? 

İki yıl kimse okula gitmez, hiçbir sınav yapılmazsa, dershane işletmecileri yatırımlarım çeker, 
gidip market açarlar. Buna imkan var mı? Yok. O zaman dershaneleri sistemin varlığı içinde düşünüp 
evçilleştirelim olsun bitsin. 

Radyolarımızdaki parazit de adını boşuna almamıştır. Bir vericiden çıkıp sizin radyonuza eri- 
şen bir yayın varsa, bu sistem üzerine çöreklenip size cızırtı dinletmek isteyecek bir parazit de elbet 
vardır. Yapılması gereken, bir anlığına bile olsa, sistemi durdurmaktır. Kullandığınız dil içinde, cümle- 
ler birer sistemdir. Anlamlı bir mesajı paketleyip iletirler. 

"Ali bugün geldi" cümlesi bir sistemdir. Bir sürü iş yapabilir. Kim bugün geldi, Ali bugün ne yap- 
tı, Ali bugün geldi mi? gibi pek çok anlama gebedir. Hâlbuki tutup bu cümleyi "ÇÜNKÜ" KELİMESİYLE 
PARAZİTLERSENİZ, SADECE BU PARAZİTİN İSTEDİĞİ İŞİ YAPAR. GERİSİ GAYRİ BOŞTUR. CÜMLE ARTIK 
SADECE BİR "GEREKÇE" ENDEKSİNE SAHİPTİR VE BAŞKA BİR İŞE YARAMADIĞI GİBİ TEK BAŞINA 
HİÇBİR ANLAM TAŞIMAZ. Deneyin isterseniz: 

...çünkü Ali bugün geldi. 

Eee? 

Eeesi anlamsız, ama evcil işte. 

Biran için, tartışmadan, serinkanlı bir kabullenimle bu parazit anlatımını, başından sonuna, 
doğru bulalım. 

Sizce, mükemmel bir sistem olan gezegenimizin bir paraziti olabilir mi? 

Efendim? Duyamadım. 

Parazitlerin, şu ana kadar sözünü etmediğim çok özel ortak bir noktaları daha vardır. Kancayı 
taktıkları ve enerjisini yönlendirdikleri sistemi tanımaya çalışır ve onun geliştirebileceği her türlü ön- 
leme karşı, bir cins "hızlı öğrenme" ile davranış belirler. Açıkçası, mutasyona uğrar ve iyice baş edile- 
mez olurlar. Her parazit, eski konağından yenisine doğru nesiller verirken, birkaç adım daha güç- 
lenmiş ve kararlı bir hale gelir. Parazitlerin bu davranışı, evrim değildir. Basbayağı, öğrenme ile 
zoraki değişimdir. Buna, "direnç geliştirme" denir. 

Kaynak: 

Üner BEKÖZ, Apostaz, "Dünyanın Kutsal İntiharı" Ankara, Phoenix, 2005. s.155-162 



146 



rumum ne olduğunu bugün gayet iyi biliyoruz. Ayrıntıları; Sarıgül Figen, HIV ve AİDS kitabında bulabilirsiniz. 



YAZILAR 147 



DİN(İ)DARLARIN ELİNDE YORULAN ve İHTİYARLAYAN DİN 

Her insanın düşüncesinde temel ilke rahat ve müreffeh bir hayat yaşamaktır. Allah Teâlâ bunu kulların- 
dan daha iyi bildiği için dini yaptırımları en basit temeller üzerine inşa etmiştir. Ancak insan bencillikle basit ve 
kolay olan dinini, nefsinin uydurduğu kanunlarla içinden çıkılmaz zincirlerle sarmalamıştır. 

O zaman ne oldu? 

Menfaat ve zarar kapsamında insan hayatı öyle girift hale gelmiştir ki, gün be gün hayalsiz yeni sorunlar 
çıkmıştır. Her çıkan sorun karşısında çözüm üretmeye çalışan insanoğlu, çözdüm dediği şeyler içinde bir daha 
boğulmuştur. 

İslam yaşanılması en kolay bir dindir. 

Mükellefiyeti çok azdır. 

Haramları sınırlıdır. 

Zamanla İslâm, bağnazlık içinde korkuluğa dönmüş Yahudilik, ruhbanlık içinde eritilmiş Hristiyanlık ile 
sanki bünyesinde zayıflıklar barındıran bir dinmiş gibi bu eski dinlerden "kapışma" "edinme" "aşağılık komp- 
lesksi" nevrozuna düşüp "yorulmuş"tur. Bir nevi aktarımlara eski deyimle israiliyyatla iyilik namına harman 
edilmiştir. Bu harman ile bir takım kimseler aynîyle temiz ve berrak din ırmağına kanalizasyon artığını bağlayıp 
bulandırmışlardır. Bu işte başarılı olanlar içerisinde takva ehli bile bulundu. Onlarda dine daha sıkı sarılayım 
diyerek alet olmuştur. 

İşte "Genç olan din" birdenbire ihtiyarlama vaktine erişmiş gibi sancılanmış kendini tedavi etmek iste- 
yenlerin elinde bulmuştur. 

Hastane iyi ve güzeldi. Fakat doktorları ne kadar mahirdi onu bilmek bugüne kadar mümkün olamadı. 
Çünkü tedaviyi uygulamaya çalışan doktorlar o kadar şey denediler ki, kim doğru, kim eğridir diye kendileri dahi 
söylemeye çekinir oldular. 

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizin zamanında "genç olan İslâm" şimdilerde ihtiyar aşıl- 
ması zor bir dağ gibi en üst tepesi bulutlar içinde kaldı. 

Sonuçta çözüm arayanlar ve bulanlar eski ümmetler gibi yetmiş üç fırkaya ayrıldılar. Cemaatler şeklinde 
örgütleştiler. Her cemaat kendisindeki olan ile övünmeye başladı. Bu övünüş o kadar ileri gitti ki, din gitti yerine 
cemaat, hizip, tevil vb. geldi. 

Niyet halisti. Fakat din(i)dâr elinde din fitnelendi, yoruldu ve ihtiyarladı. 

İNSANLARI TAŞIYACAK DİN, İNSANLAR TARAFINDAN TAŞINMAYA BAŞLAYINCA BÜTÜN NOKSANLIKLAR 
HUZURSUZLUKLAR PEŞİNDEN GELDİ. 

İşte Çözüm "Genç İslâm Dinin Esasları" 

İMAM-I SAFİYE VE AHMED B. HANBEL radiyallâhü anhümaya GÖRE 

"İslâm'ın temeli üç hadis üzerine kurulmuştur. 

Birincisi, "Ameller niyetlere göredir." 

İkincisi, "Helal ve haram bellidir." 

Üçüncüsü ise "Dine dinden ve sünnetten olmayan bir şeyi katmak merduttur, reddolunmuştur" hadis- 
leridir. 

İmam-ı Şafii bu hadisin fıkıhtan yetmiş ayrı baba girdiğini ifade eder. "Dinden olmayan bir şeyi dine 
katan reddolunur" hadisi ahiret işini, "Ameller niyetlere göredir" hadisi de dünya işlerini tanzim etmiştir. 

EBU DAVUD Radiyallâhü anhe GÖRE; 

"Müsned'e baktım ve dört bin hadisten meydana geldiğini gördüm. Sonra dört bin hadisin dört hadis 
etrafında döndüğünü gördüm. Bu hadisler de 
"Ameller niyetlere göredir. 
"Helal bellidir, haram bellidir." 
"Allah güzeldir, güzeli sever." 
"Kişinin kendisini ilgilendirmeyen şeyi terk etmesi İslam'ının güzelliğindendir" hadisleridir. 

Bu hadislere bazı ilim adamları 

"Kendin için istediğini mü'min kardeşi için de istemeyen kâmil mü'min sayılmaz" hadisini de eklemiş- 



lerdir. 



Ayrıca bazı hadisçiler "Din nasihattir." 147 

"Dünyaya zahid ol ki, Allah seni sevsin; insanların elindekine zahid ol ki, insanlar seni sevsin." 

"Ne zarar vermek var, ne de zarar görmek vardır" hadislerini de bu hadislere ilave edilmiştir. 



YAZILAR 148 



Sonsöz olarak "Ebrârarların iyilikleri mukarrebler yanında günah yerindedir" hikmetini tekrar okumuş ol- 
duk. 

İhramcızâde İsmail Hakkı 



148 



YAZILAR 149 

"DOST KAZANMA VE İNSANLARI ETKİLEME SANATI" İSİMLİ ESERDEN SEÇ- 
MELER 

Eserin yazarı Dale Carnegie trc: Ömer Rıza DOĞRUL- Cevat Şen Yayınları, 1976, İstanbul 

• "Başkasının değişmesini mi istiyorsunuz? Bundan daha iyi bir şey yoktur. Fakat önce kendinizi 
değiştirin. Bu sizin için daha kolaydır. 

• Konfüçyüs der ki: "Kapınızı temizlemeden komşunun damındaki karlardan şikâyet etmeyiniz." 

• "Terbiyesizlik yolunda yalnız kendinizi geçebildiğinizi gördüm." 

• "Değersiz insanlar eleştirir ve şikâyet eder." 

• Cariyle: "Büyük insan, küçüklere karşı hareketleriyle büyüklüğünü gösterir" der. 

• Başkalarını eleştireceğimize onları anlamaya çalışalım. Onların yaptıkları şeyleri ne için yaptık- 
larını araştıralım. Bu tarz hareket insanlar arasında sempati ve hoşgörü meydana getirir. "Her şeyi 
bilmek, her şeyi affetmektir." 

• Doktor Johnson'un söylediği gibi: "Allah bile insanların hayatı son bulmadan, insanları yargı- 
lamıyor." 

• Yirminci yüzyılın ünlü ruhbilimcisi olan Viyanalı Sigmund Freud sizin ve benim yaptığım her 
işin iki şeyden oluştuğunu anlatır. "Biri cinsiyet sevgisi, diğeri büyük olma isteği! 

• Lincoln mektuplarının birisine şu sözle başlar: "Her insan, iltifattan hoşlanır" çok doğru. He- 
pimiz samimî takdiri özleriz. Samimî bir dil ile övülmekten hoşlanırız. Fakat bunlarla nadiren karşılaşı- 
rız. 

• Schvvab diyor ki:"En büyük özelliğim, insanlara heyecan verebilmektir. İnsanın en önemli özel- 
liklerini takdir ve teşvik ile gelişir." "Amirlerinin eleştirisi kadar insanların ihtiraslarını öldüren bir şey 
yoktur. Ben kimseyi eleştirmedim. İnsana, çalışmak için hız verilmesine inanıyorum. Onun için başka- 
larını övmeye bayılırım. Başkalarında kusur bulmaktan çekinirim. Bir şeyi beğendiğim zaman takdirimi 
belirtmekten zevk alırım." 

• Schvvab'ın yaptığı bundan ibaret! Fakat insanlar ne yapıyorlar? Bunun tam zıddını değil mi? 
Bir şeyi beğenmeyince eleştirirler. Beğenirlerse seslerini çıkarmazlar. Schvvab diyor ki:"Hayatla olan 
ilgim dolayısıyla dünyanın değişik yerlerinde birçok insanla karşılaştım. Ve bunların birçoğu önemli 
mevkilerde bulunan insanlardı. Bu insanlar yüksek mevkide olmalarına rağmen takdir edildikleri za- 
man daha gayretli bir şekilde iş yapmayan bir insana rastlamadım." 

• "Hepimiz çocuklarımızla, arkadaşlarımızla ve memurlarımızla birlikte bulunuyoruz. Ama onla- 
ra hiç övünme payı vermiyoruz." 

• Meselâ oğlunuzun sigara içmesini istemiyorsanız, ona nasihat ederek işe başlamayınız, ona 
kendi isteğinizi yüklemek istediğinizi göstermeyiniz. Mesela onun ilgilendiği bir sporla söze başlayarak 
sigara içen insanların bu sporda başarısızlığa uğradıklarını anlatınız. Fakat bu kuralı sadece çocukları- 
nızla meşgul olduğunuzda değil hayatın her aşamasında hatırlarsanız çok iyi olur. Mesela Emerson ile 
oğlu buzağılarını ahıra koymak istemişler, [U]onlar da herkes gibi yalnız kendi isteklerini düşünmüşler. 

• Emerson buzağıyı çekiyor, oğlu da itiyordu. Buzağı ise çayırı bırakıp gitmek istemediği için di- 
reniyordu. Fakat evin hizmetçisi durumu hemen anladı. Gerçi hizmetçi, Emerson gibi kitaplar, makale- 
ler yazamıyordu. Ama hayvancılığı ondan daha iyi biliyordu. Hizmetçi buzağının ne istediğini düşün- 
müş, onu önce okşamış, sonra parmağını bir meme gibi ağzına vermiş, emzirerek yavaş yavaş ahıra 
götürmüştür. 149 

• Siz de bir gün birisine bir şey yaptırmak isteyeceksiniz. Ama bunu istemeden önce bir an du- 
rup düşünün ve kendi kendinize sorun:"Bu insanın bu işi yapmayı istemesini nasıl sağlayabilirim?" 



YAZILAR 150 

• Henry Ford dedi ki; "Başarının tek sırrı karşınızdakinin görüş açısını kavramak ve olayları onun 
gözüyle görebilmektir." 

• "Karşınızdakinin isteklerini anlatmaktansa kendi isteklerinizden bahsetmek daha kolaydır..". 

• Kendi kendinize daima şunu deyiniz "insanlar tarafından sevilen bir insan olabilmem ve ka- 
zancımı arttırabilmem için, insanları yönetmeyi öğrenmeliyim". 

• "Birisine bir şey öğretmek isterseniz asla öğrenmez." Shaw haklıdır. Öğrenme insanın içinde 
doğacak bir faaliyettir. İnsanlar bir işi yaparak öğrenirler. Siz de bu kitaptaki prensiplere hakim olmak 
istiyorsanız, her fırsattan faydalanarak onları uygulamalısınız. Bunu yapmazsanız unutursunuz. Çünkü 
ancak kullanılan bilgi, insanın kafasına yerleşir. 

• Bu kurallara uymadığınız zaman kendinize bir cezası veriniz. Meselâ karınıza veya iş arkadaşı- 
nıza kurallara uymadığınız zaman I lira verin. Bu şekilde bu kuralları benimsemeyi canlı bir oyun haline 
getirin. 

• Bu gece ölseniz cenazenize kaç kişi gelir? 

• Siz insanlarla ilgilenmezseniz insanlar sizinle niçin ilgilensin? Biz başkaları üzerinde iyi bir izle- 
nim bırakarak onların bizimle ilgilenmelerini beklersek hiçbir zaman hakikî, samimi dost sahibi olama- 
yız. Hakikî dostlar beklemekle kazanılmazlar. 

• Romalı Şair Publilius Syrus: "Başkaları bizimle ilgilenirse biz de onlarla ilgileniriz" demiştir. 

• Shakespeare: "Hiçbir şey iyi veya kötü değildir, bir şeyi iyi veya kötü yapan düşüncedir" de- 
mişti. 

• Gülümsemenin hiç masrafı yoktur ve insana birçok şey kazandırabilir. Bir saniyede meydana 
gelir ve hafızalarda uzun süre yaşayabilir. 

• Gülümseme parayla satın veya ödünç alınamaz. Ama öyle bir şeydir ki kullanılmazsa kimseye 
fayda sağlamaz. Hızla bir yere yetişmek için giderken birisi size tebessüm edemeyecek kadar yorgunsa 
ona tebessüm ediniz. Çünkü gülümsemeye en çok muhtaç olan kişi, başkalarına verecek tebessümü 
olmayan kimsedir. 

• Birçok kimse vardır ki isimleri hafızalarında tutmaktan veya böyle bir zahmete katlanma gere- 
ği görmediklerinden dolayı isim ezberlemezler ve bunu haklı göstermek için de fazla meşgul oldukla- 
rını söylerler. 

• Bunlar unutuyorlar ki kendileri Cumhurbaşkanı Franklin Roosevelt kadar meşgul olamazlar, 
halbuki Roosevelt şoförlerinin bile isimlerini öğrenmeye vakit bulmaktadır.Franklin Roosevelt biliyor- 
du ki insanları kendisine bağlamak ve onların iyi niyetlerini kazanmak için en önemli çare onların isim- 
lerini hatırlamak ve onları pohpohlamaktır. Halbuki bunu aramızda kaç kişi yapar?... Çoğu zaman bir 
yabancı ile tanıştırıldığımız zaman daha ona veda etmeden onun ismini unuturuz. İsim hatırlama kabi- 
liyeti politikada olduğu kadar iş hayatında ve sosyal ilişkilerde de önemlidir. 

• Başkalarının ilgilendikleri şeyleri öğreniniz ve kendilerine onlardan bahsediniz. 

• Takdir işine nereden başlamalıyız? Tabii ki evimizden. Çünkü her yerden çok bunu tatbik et- 
memiz gereken yer evimizdir. Karınızın mutlaka özelikleri vardır. Olmasaydı onunla evlenmezdiniz. 
Fakat onun bu özelliklerini kaç kere takdir ettiniz. Ömrünüzün kalanını huzur içinde geçirmeyi istiyor- 
sanız, karınızın pişirdiği et, kızarttığı ekmek kömüre benzese bile şikayet etmeyiniz. Sadece onun hü- 
nerini göstermek imkânını bulamadığını söyleyiniz. Bunun sonucunda onun çok fedakârlık yaptığını 
göreceksiniz. Fakat bu harekete aniden başlamayınız. Yoksa karınızı şüpheye düşürürsünüz. Karınıza 
bir demet çiçek veya bir kutu şeker götürün. Bunları okuyunca: "Gerçekten bunları yapmak gerekir." 
deyip geçmeyin, yapın. Bunu yaparsanız, evinizde mutlu olursunuz. Her aile bunu yapmış olsaydı bu- 
gün birçok yuva yıkılmamış olacaktı. Kendinizi bir kadına aşık etmek ister misiniz? Bu sırrı size açıklıyo- 



YAZILAR 151 

rum. Çünkü bunu size iyilik olsun diye anlatıyorum. Zaten bunlar benim fikrim değil Dorothy Dix'ten 
duyduklarımı anlatıyorum. Bayan bir yazar 23 kadınla evlenip bu kadınların kalplerini ve bankadaki 
paralarını elde etmeyi bilen birisiyle konuşmuştu. (Bu görüşme sırasında adam hapishanede bulunu- 
yordu) Bayan yazar, bu adama kendisini bu kadar kadına nasıl sevdirebildiğini ve paralarını nasıl elde 
ettiğini sormuş, O da: "Yapılacak şey kadına hep kendisinden bahsetmektir." demişti. 

• Aynı teknik, erkekler için de geçerlidir. Disraeli diyor ki: "Bir adama kendisinden bahsediniz. 
Sizi saatlerce dinler." 

• "Tartışmadan kurtulmanın en kolay yolu tartışmadan çekilmektir." 

• halde "şunu ispat edeceğim" diye söze başlamak doğru değildir. Çünkü bunun manası: "Ben 
sizden daha akıllıyım. Birkaç sözle sizin düşüncelerinizi değiştireceğim." demektir. 

• İnsanların düşüncesini değiştirmek çok zor bir istir. Bunu neden daha da zorlaştırasınız ve 
kendinizi riske atasınız. Şayet bir şeyi ispatlamak istiyorsanız, bunu kimseye hissettirmeden yapınız. 
Bir şey öğretmiyormuş gibi davranmayın. Bilinmeyen bir şeyi, unutulmuş bir şeyi hatırlatıyormuş gibi 
anlatın. 

• Sokrat öğrencilerine defalarca şu sözü söylemişti: "Bildiğim tek şey var. O da hiçbir şey bilme- 
diğim." 

• Şayet birisi size yanlış düşündüğünüzü söylerse, siz kendi düşüncelerinizin yanlış olduğunu bil- 
seniz dahi bunu kabul etmek istemezsiniz. En iyisi söze şöyle başlayın: "Benim düşüncelerim daha 
farklı. Belki yanılıyorum. Çoğu kez de yanılırım O zaman meseleyi bir kere beraber inceleyelim, eğer 
yanılıyor sanı, yanlışımı düzeltmiş olurum." Bu türlü sözler insanı hemen etkiler: "Belki yanılıyorum. 
Çoğu kez de yanılırım O zaman meseleyi beraber inceleyelim " İşte bu türlü sözler tartışmaya yol aç- 
maz. 

• Franklin diyor ki:"Başkalarının bana uymayan düşüncelerine tahammül etmeye ve onların dü- 
şüncelerini ileri sürmelerine kendimi alıştırdım. Hatta "Şüphe yok ki" "Muhakkak ki" gibi kelimeleri 
kullanmamaya başladım. Onların yerine "zannederim" "aklımda kaldığı kadarıyla" "tahmin ettiğime 
göre" 'gibi kelimeleri kullanmaya başladım. Başkası düşüncesini ileri sürdüğünde ve ben bu düşünceyi 
yanlış gördüğüm zaman tartışmaya girmemeye çalıştım. Bu hareketten faydalanıyorum. Bu sayede 
herkesle rahat rahat konuşabilmeye başladığımı gördüm. Bu sayede sözlerime kimse itiraz etmeden 
kabul ediyor. Bu sayede başkalarının yanlışlarını düzeltme imkânını buluyorum. "En sonunda bu yeni 
harekete tamamıyla alıştım ve bu yüzden düşüncelerim, toplum arasında büyük bir önem kazandı." 
Yeni şirketler kuruyor ve eski şirketlerimi de yeniliyordum. Önceleri kelime bulmakta tereddüde dü- 
şüyordum. Ama tanınmış birisi olduğumdan düşüncelerim kabul görüyordu. 

• Bundan 20 yüzyıl önce gelen Hz. İsa: "Seninle aynı düşüncede olmayan kişiyle hemen uzlaş" 
demişti. Yani müşterinizle, kocanızla atışmayınız. Kendisine yanlış düşündüğünü söyleyip sinirlendir- 
meyiniz. Fakat biraz siyaset yapın. Milattan 220 sene önce Eski Mısır Firavunlarından Akhtoi bugün de 
geçerli olan bir nasihati oğluna vermişti ve 4000 sene önce bir akşam oğluna "Politik davran. Başarılı 
olursun" demişti. Eğer insanların sizin gibi düşünmesini istiyorsanız. Başkalarının düşüncelerine saygı 
gösteriniz ve kimseye yanlış düşündüğünü söylemeyiniz. 

• Şu atasözünü unutmamalısınız: Kavgayla hiçbir zaman bir şey elde edemezsiniz. Ama karşınız- 
dakinin hakkını vermekle beklediğinizden fazlasına nail olursunuz." 

• İnsanları kazanmak ve onların sizin düşündüğünüz gibi düşünmesini istiyorsanız "Eğer yanlış 
yapmışsanız, bu yanlışınızı hemen kabul ediniz." 

• Çocuklarına kızan babalar, memurlarını azarlayan patronlar bu hareketler karşısında kimsenin 
düşüncelerini değiştirebildiler mi? Ama dostluk ve nezaket her şeyi başarır ve yapar. 



YAZILAR 152 

• Lincoln, bütün bunları yüz sene önce söylemiştir: "Bir damla bal, bir varil ziftin toplayamaya- 
cağı kadar çok sinek toplar." 

• Meşhur Filozof Sokrat akıllı bir insandı. Tarihte ancak birkaç kişinin başarabildiği bir şeyi yaptı, 
insanın düşünce tarzını değiştirdi. Ölümü üzerinden 23 yüzyıl geçmesine rağmen bugün hala hatır- 
lanmaktadır. 

• Bunu nasıl başarmıştı? Herkese yanlış düşündüğünü söyleyerek mi? Asla! Sokrat bunu yap- 
mayacak kadar iradeli bir insandı. Bugün Sokrat metodu diye bildiğimiz, bütün tekniği "evet" cevabıy- 
la karşılaşmaktan ibaretti. Sokrat karşısındakilere ancak olumlu cevap verebilecekleri sorular sorar ve 
bir sürü "evet" ten oluşan cevapla düşüncelerini kabul ettirirdi. ' O zaman birisine yanıldığını söyle- 
mekten kaçının. Sokrat gibi "evet" le karşılaşacak sorular sormaya çalışın. 

• Çinlilerin ünlü bir atasözü vardır: "Yumuşak davranan başarılı olur" 

• Siz de başkalarını kazanmak ve düşündüğünüz gibi düşünmelerini sağlamak istiyorsanız, Kar- 
şınızdakinin evet kelimesini kullanmasını sağlayın. 

• Karşınızdakinin konuşmasına fırsat verin. 

• Harvvard'da Profesör olarak çalışan Donham diyor ki: "Bir insanla konuşmaya başlayacağım 
zaman kendisine ne söyleyeceğimi düşünmeyip ne cevap alacağımı tasarlamamaktansa yanına git- 
memeyi tercih ederim." 

• Eğer başkalarının düşüncelerini kavramayı, her meseleye başkası gibi bakmayı öğrenirseniz bu 
sizin için çok büyük bir başarıdır. O zaman kimseyi kırmadan düşüncesini değiştirmek isterseniz : Ola- 
ya samimiyetle yaklaşın ve olaya karşınızdakinin penceresinden bakmaya çalışınız. 

• Konuşmaya hep şöyle başlayın: - Sizi bu düşüncelerinizden dolayı suçlamıyorum. Sizin yeriniz- 
de olsaydım ben de sizin gibi düşünürdüm? 

• İnsanların hassas duygularına hitap ediniz. 

• Fikirlerinizi canlı bir şekilde ortaya koyunuz. 

• Hayatta başarılı olan her insanın en sevdiği şey; başaracağı iştir. Çünkü bu başarıda kendisini 
ifade eder ve bu sayede değerini, üstünlüğünü gösterir. İşte bu yüzden, bir oturuşta bir kilo dondur- 
ma yemek, elli bardak su içme gibi manasız yarışmalar buradan gelir. Üstün gelmek, değerim göster- 
mek, insanların en önemli isteğidir. 

• halde insanları kendi özelliklerini ortaya çıkarmaları için cesaretlendiriniz. 



İNSANLARI SİZİN GİBİ DÜŞÜNMELERİNİ SAĞLAMANIN ON İKİ YOLU 

1- Tartışmamak en büyük tartışmayı kazanmaktır. 

2- Başkalarının düşüncelerine saygı gösteriniz. Ve kimseye yanıldığını söylemeyiniz. 

3- Yanlışınızı gecikmeden kabul ediniz. 

4- Konuşmalarınıza dostça başlayınız. 

5- Karşınızdakinin size evet diye karşılık vermesini sağlayınız, 

6- Karşınızdakinin çok konuşmasını sağlayınız. 

7- Düşüncenizin başkası tarafından benimsenmemesini kabul ediniz. 

8- Meseleye başkasının gözüyle bakmaya çalışınız. 

9- Karşınızdakinin düşüncelerine sempati gösteriniz. 

10- Asil duygulara hitap ediniz. 

11- Düşüncelerinizi örneklerle ortaya koyunuz. 

12- İnsanları özelliklerini ortaya çıkarabilecekleri şekilde teşvik ediniz. 

152 



İNSANLARI ÜZMEDEN DEĞİŞTİRMENİN DOKUZ KURALI 

1- İnsanları övmekle ve samimi bir takdirle işe başlayınız! 



YAZILAR 153 



2- Karşınızdakine yanlışını dolaylı olarak anlatın. 

3- Karşınızdakini eleştirmeden önce kendi hatalarınızdan bahsedin. 

4- Emir vermek yerine sorular sorun. 

5- Karşınızdakinin gururunu koruması için ona yardımcı olun. 

6- Küçük de olsa gösterilen bir başarıyı samimi bir şekilde övün. 

7- İnsanlara muhtaç oldukları kıymeti verin. 

8- Teşvik edin ve yanlışların kolayca düzeltilebileceğini gösterin. 

9- Yaptıracağınız işleri sevdirerek yaptırınız! 

EVLİLİK HAYATINIZDA MUTLU OLMAK İÇİN YEDİ KURAL 

1 - Üzüntü ve dırdırlara meydan vermeyiniz 

2- Eşinizi olduğu gibi kabul edin. 

3- Eleştirmeyin. 

4- Samimi takdirlerde bulunun. 

5- Küçük ilgilere dikkat ediniz. 

6- Karınıza karşı saygılı olun 

7- Evliliğin cinsel yönünü anlatan kitaplar okuyunuz 

EĞER ADAM OLMAK İSTİYORSAN 

Eğer, bütün etrafındakiler şaşırıp kabahati sana attıkları zaman, sen akıl ve soğukkanlılığını mu- 
hafaza edebilirsen; 

Eğer, sana kimse inanmazken bile, sen kendine güvenir ve onların inanmadıklarını bile hoş gö- 
rebilirsen; 

Eğer, bekleyebilir ve beklemekten yorulmazsan; 

Yahut iftiraya uğrar da, sen iftira ile mukabelede (karşılıkta) bulunmazsan; 

Yahut düşmanlığa tahammül eder ve sen de garazkâr olmazsan ve yine de fazla iyi görünmeye 
çalışmaz ve şikâyet edip konuşmazsan; 

Eğer, hayal edebilir ve gayelerini yalnız düşüncede bırakmamaya çalışırsan; 

Eğer, felaketle saadeti bir tutabilir, bu iki hilekârı aynı şekilde karşılayabilirsen; 

Eğer, gerçek olan sözlerin, ahmakları aldatmak için alçaklar tarafından değiştirildiği duyar da 
katlanabilirsen; 

Yahut, bütün ömrünü uğruna harcadığın şeylerin yıkıldığını görür de hemen koşup yorgun argın 
ellerinle onu tekrar yapabilirsen; 

Eğer, bütün varını bir yığın yapıp da gereğinde onu tek bir gaye uğruna kurban edebilir ve zara- 
rın hakkında hiçbir söz etmeden tekrar ve yeniden başlayabilirsen; 

Eğer, dermanı çoktan tükenmiş olan kalp ve sinirlerine bir emirle yeniden güç verebilirsen; 

Ve sana karşı koy diyen iradenden başka hiçbir şeyin kalmadığı zaman ayakta kalabilirsen; 

Eğer, ayak takımı ile görüşebilir ve yine de faziletini koruyabilirsen; 

Yahut krallarla dolaştığın halde, gururlanıp benliğini kaybetmezsen; 

Eğer, ne düşmanların ve ne de seven dostlarının sözü seni incitmezse; 

Eğer, her şeye önem verir, fakat kimseye olduğundan fazla değer vermezsen; 

Eğer, her dakikanın 60 saniyesini değerince kullanabilirsen; 

İşte o zaman dünya da, içindeki her şey de senin olur ve hatta daha da fazlası ADAM OLURSUN 
oğlum. 

Rudyar Kipling 1907 Yılı Nobel Edebiyat Ödülü Sahibi 



YAZILAR 154 



SEZAİ KARAKOÇ- "İSLAM'IN DİRİLİŞİ-1999" ESERİNDEN 

İNSANA ÇAĞRI 

İslâm, insanı bir kere daha çağırıyor. Bakalım, insan, bu çağrıya yabancı ve ilgisiz kalacak mı? 

Hemen bir dağa bitişik aydınlık bir kasabada çeşmelerin gün doğmadan insanı çağırışı gibi, ba- 
harda tarlaların çiftçiyi çağırışı gibi, şubat ayında sonsuz kar ovasının gece yarısında oyuna doymamış 
çocukları, arkadaşlarının dili ve sesiyle çağırışı gibi, Martın çağırışı gibi, Haziranın çağırışı gibi, İslâm, 
insanı çağırıyor. 

Bakalım insan, bu çağrıya yabancı ve ilgisiz kalacak mı? 

Batıya koşan Afrika'yı, İslâm, Doğuya çağırıyor. Bir gecenin ayak yürüyüşüyle koşan siyah ırkı, 
İslâm, seher aydınlığına çağırıyor. Doğuda duran Çini, Batıya çekiyor. Bakalım, bütün bir insanlık, Mer- 
kezde İslâm'da toplanacak mı? 

Müslüman babadan ve Müslüman anadan gelen, dünya kütüklerine Müslüman diye kayıtlı, bir- 
birini Müslüman adıyla çağıran, ama İslâm hariç, kaç yol ve kaç yön varsa o yöne doğrulan ve yola 
dalan, kurt görmüş koyun sürüsü gibi bir doğuya bir batıya koşuşan Müslüman kütleyi, İslâm, yeni bir 
dirilişe çağırıyor. Bir paradoks dilini kullanarak diyelim, vakit gelsin görelim, Müslümanlar İslâm'ın 
çağrısına kulak verecek mi? 

Kur'an, canlı, diri ve kutsal diliyle çağırıyor, kadim yapraklar arasından. Namaz, vücutlardan ve 
ruhlardan bir Cebrail nefesi gibi geçerek çağırıyor. Oruç, bir ilkbahar bulutu gibi şehirlere iniyor ve 
suya hasret insanları çağırıyor. Kabe, anıt bir meşale gibi, yolların en birikmiş kavşağında, çağırıyor. 
Buyruk çağırıyor, yasak çağırıyor. Farz ve sünnet, hazır ve gayb çağırıyor. İslâm çağırıyor. 

İsrafil'in surundan daha kesin bir sesle İslâm çağırıyor. Ama Allah'ın sağırlaştırdığı kulağa kim 
sesini işittirebilir? 

Batı Medeniyetleri sonbahar yapraklarını döktü. Her yer güneşte yanmış yaprak kızıllığı içinde. 
Akşam geldi, dağlar kurşunlaştı. İnsan bir kere daha o yakıcı yalnızlığını duyuyor. Doğu Medeniyetle- 
riyse, bir fosil ölümü içinde, arkeolojik bir konudur. İşte şimdi Sina Dağı'ndaki ateş, yanmış insanı çağı- 
rıyor. Beşikteki çocuk konuşuyor. Doğuran kadından değil, çağrıyı ondan dinlemeli. Ağaçtan putlar, 
ateşte çatır çatır yanacak kadar kurumuşlardır ve onların odun olarak kullanılacağı «büyük kış» da 
gelmiştir. Çocuk İbrahim balta kullanacak yaşa ulaştı. Peygamber Hira Dağı'ndan inmiş, örtüleri bir 
yana fırlatmış. Denizlerin mürekkep ve ağaçların kalem kesilip yazsalar önünde bitecekleri tükenmez 
kutsal sözler Mekke'de, Medine'de, bütün ufuklarda çınlıyor. 

İnsansa, kutlu rüyalardan bile uzakta, uyumaktadır. Şafak gelmiş kapıya dayanmış, bıçak boğaz- 
da, güneş ırmakta, kuzu annesinin memesine yaklaşmakta. Yine de insan uyumaktadır. 

Dağların, kâğıt tomarları gibi bir toplanmadığı kalmış, suların bir yedi kat yerin dibine batmadığı 
kalmış, Buğday başaklarının bir saman bitkisi olmasına ramak kalmış. Makinayla insanın ikiz kardeş 
olması gün meselesi. 

İnsansa, kurtarıcı çağırıyı duymamakta direniyor. 

MÜSLÜMANA ÇAĞRI 

İslâm önce Müslümanı çağıracaktır elbet. O, her şeyden önce, Müslümanın kendine dönmesi 
için yükseltilmiş bir sestir. Av ve savaştan önce av ve savaş borusu öter. Boru çalınır ve avın olsun, 
savaşın olsun bütün üyeleri ilkin kulak kabartırlar, sonra, önceden konuşulmuşçasına bir yerde topla- 
nırlar. Sonra av başlar. Hakikatin eşsiz avında insanı avlamak için av ve savaş güçleri olan gerçek 
inanmışlar kadrosunun oluşması gerekir. Bu kadronun yapı kaynağı elbet Müslümanlardır. Fark fark 
İslâm'dan uzaklaşmış ta olsa, yine av kokusu ve savaş tozu onların üstündedir. Kimileri baba katında 
Müslümandırlar, kimileri dede katında. Kimilerinde Müslümanlık bir folklor, kimilerinde sararmış bir 
vesika, hattâ kimilerinde utanç ta olsa, bu kutsal mirasın taşıyıcıları yine de onlardır. Ola ki, av boru- 
sunun sesini duyunca çoktan unutmuş gibi oldukları bu ses çok tatlı anılarla onların yüreklerinde 
geçmiş ve kaybolmuş mutlu zamanı canlandırsın ve diriltsin. İçlerinde artık yosun bağladıkları yatakla- 
rı dürsünler ve kendilerine dönsünler. Müslümanın kendine dönmesi kültür ve medeniyet hamlesini 
yeni baştan İslâm'a ayarlaması demektir. Bunun da en büyük belirtisi, düşüncesi onun kültürüyle yoğ- 
rulacak, keskinleşecek ve tazelenecek, davranışı, İslâm'ın çizgisinde gelişecek ve onun cihat ve aksiyo- 



YAZILAR 155 



nunu yüklenecektir. Yüreği, İslâm içtenliğiyle kabaracak, yaşantısı İslâm yaşantısı olacak, çağı, İslâm'ın 
değer yargılarıyla yorumlayacak, sorumluluğu İslamcı bir anlam kazanacaktır. Bu bir çile demektir. 
Müslümanların İslâm'a yeniden dönüşleri, Kur'an-ı yeniden bulmaları, hadisi ve sünneti yeniden an- 
lamaları, klâsik İslâm düşünce ve teoriğini, çağdaş İs-lâm düşüncesini, tarihî İslâm pratiğini şuura ge- 
tirmeleri demek olacaktır. Gelenekleşmiş bölümler yıkılacak, çatışmalar durdurulacak, sapmalar dü- 
zeltilecek, yeni, diri bir İslâm insanı ortaya konacaktır. Bu insan, bütün hayatını İslâm'ın dirilişine ada- 
yacaktır. Bu ülkelerden, bütün dünyanın gözü oralara çevrilecek şekilde İslâm yeniden fışkıracaktır. 
Bunlar, ikinci ilkler olacaktır. 

Müslümanların kendine dönüşmesi, başka bir kültüre dönüşmelerinden belki daha güç, ama 
tek kurtuluş umutları olacaktır. Bu ne bir doğal gelişmeyle, ne de bir devrimle olabilir. Bu olsa olsa, 
üstün, derin ve samimî bir sesin çağırışıyla başlayan köklü bir dirilişle olur. Bunun şartları yeni bir diri- 
liş kadar komplekstir. Ama, baharda toprağın kabarışını hiç bir güç durduramaz ve geri çeviremez. 
Sabah geldi mi uyuyan her canlı da mutlaka uyanacaktır. Sûr çalındı mı bütün ölüler de dirilecektir. 
Yaratıcının vâd ettiği geri döndürülemez bir kader şartı ve dönümüdür bu. 

Tarihin bütün yükü bu neslin omuzlarındadır. Bunu yüklenen var olacaktır. İslâm'ın Müslüman- 
lara çağrısı, bu ağır ama şanlı yükü omuzlamaya çağrıdır. 

Bir imam gelecek ve Tarihle birlikte diyecektir ki : 

Müslüman, derinleş. Eşyaya olduğu kadar insana ve toplumlara doğru da derinleş. Öyle derin 
ol ki, şendeki çekim gücü, eşya ve insanı bir vehim dünyasının buğuları gibi senin sularına çeksin... Bir 
ikindi vakti, Galata Kulesini arkana almış, Köprüde, Yenicami'ye doğru yürürken, yanından geçenler, 
bir bakışta, yeryüzünde henüz gerçek bilgisini taşıyanların tükenmediğini anlasınlar. İnsan, beş yüz yıl 
önce İstanbul'da, bin yıl önce Bağdat'ta, bin üçyüz elli yıl önce Mekke'de, bin dokuz yüz yıl önce Ku- 
düs'te, üç bin yıl önce Mısırda, dört bin yıl önce Babil'de üstün insanın bulunduğunu bilir de, kendi 
gününde yaşayacağına inanamaz. Sen, derinliği öylesine yüklen ve getir ki, her insan bu derinliği kendi 
derinliği sansın, şuuraltında bir umut buğusu, gerçek insana bir gün rastlayacağı güvenini kaynatıp 
dursun. Senin derinliğinden topluma boz bulanık öyle bir cemre düşsün ki, gözüyle görmese, kulağıyla 
işitmese, eliyle tutmasa bile gerçeğin var olduğunu, kubbelerde çınladığını, kemerlerde bir örgü oldu- 
ğunu duysun ve sezsin insan. Namazda, oruçta, zekâtta, hacda, hac yollarında derinleş. Akşam vakti, 
güneşin batışından paniğe kapılan kuşların çığlıklarında, sabah, dağ doruklarından günün huzurunu 
getiren yumuşak ışıkların gümüşsü tüylerinde derinleş. Trajik olma, trajedide derinleş. İstekle kan 
akıtma, akan kanda derinleş. Çocuğunu hep teknik öğretime koşturuyorsun, çağın alışkanlıklarına ve 
eğilimlerine uyarak. Onu edebiyata ve düşünceye de yönelt. 

Müslüman, şuurlaş. Çileleş ve şuurlaş. Hz. Hüseyin'in sırf bir dünya günü görmek için şehit ol- 
madığını bil ve şuurlaş. Din ve gerçek için ebedi bir modeldir sana O. Komünizmin senin insanım erit- 
mek için nasıl anlar ve karıncalar gibi çalıştığım gör ve bu ağı parçalamak için şuur kılıcını keskinlet. 
Hıristiyanlığın, kendi ülkesindeki yenilgisini senin ülkendeki zaferle kapatmaya çalışan Papalığın ihtira- 
sını sez. Şuur yığınağı yap. Doğuyu, Batıyı tanı. Geçmişi iyi bil ve geleceği iyi düşün. Zamanın her ato- 
munda tarih dolduran bir av yap. Şuurlaş, şuurlaş, öyle şuurlaş ki, dıştan gelen her yıkış plânının daha 
ilk maddesi açıklanmadan, sen son maddesini söyleyeceksin. İlerleyişlerinde metrelerine kilometreler- 
le cevap verecek bir şuur gerek sana. Şuurunu öyle bütünleştir ki, içine yabancı hiç bir madde karış- 
masın ve orada küf bağlamasın. 

Müslüman, birleş. Bir tek el, bir tek gövde ol. Bir tek şuur ör. Sımsıkı birliğe ermeden, lâmban 
yanmaz. Tüten bacalar, akşamları yanan lâmbalar, oda ışıkları, hep aynı ailenin bacaları ve lâmbaları 
gibi olsun. 

Erdemlikte en yüce olmalısın ki, peşin hükümle seni aşağı görmeye gelen kendi aşağılığını gör- 



sün. 



Müslüman, İslâm'ı öyle sağ ve diri, canlı yaşa ki, seni öldürmeye gelen sende dirilsin. 



YAHUDİ'YE ÇAĞRI 

Yahudiler, binlerce yıldır bir Mesih (Diriltici) beklerler. Onlara göre, bu diriltici gelecek ve on- 
ları kurtaracaktır. Bu, Mısır ve Babil esaretleri zamanında doğmuş, bu esaretlerden kurtulduktan son- 
ra da ortadan kalkmamış bir inançtır. Hâlbuki bir değil birçok kurtarıcı gelmiş ama onlar ırk gururları 



YAZILAR 156 



ve tarihi saplantıları yüzünden onları inkâr etmişlerdir. Maddî bakımdan kurtarıcı bekliyorlarsa niçin 
bekliyorlar, dünya nimetleri bütün onların elindedir. Siyasî bakımdan bekliyorlarsa niçin bekliyorlar, 
aşağı yukarı gizlice dünyayı idare edenler onlardır, gizli dünya devletini kuranlar onlardır. Yurt istiyor- 
larsa, çağın en büyük faciasını bir fantezi uğruna işlemekten çekinmeyerek bir milyon Müslümanı 
yurtlarından koğmuş ve oraya yerleşmişlerdir. Din ve iç dünya açısından bekliyorlarsa —ki bunu asla 
kabul etmeyeceklerdir, o kurtarıcı gelmiştir. İşte İslâm. Dinleri donmuş ve katılaşmış, kapalı bir din 
halini almıştır. Dünyanın bütün güçlerini kendileri ellerinde bulundurdukları ve dünya acılar içinde 
kıvrandığı halde ne din, ne madde güçleriyle buna bir çare bulmaya çalışmaktadırlar. Yürekleri katı- 
laşmış, daha kötüsü marazileşmiştir. Irk gururu onlara insancıl olmanın bütün yollarını tıkamıştır. 
Kafka'da yankılanan bunalım budur. Büyük filozofları Martin Buber'in denemesi felsefe sınırları için- 
de kalmış, Yahudi kültürünü ümanist bir yöne çevirememiş, Yahudi'yi olumlu bir çerçevede insanlığı 
inşa işine katamamıştır. Bundandır ki, Yahudiler nice dünya nimetlerine boğulurlarsa boğulsunlar, 
ruhlarındaki bu ukde çözülmemektedir. Yahudi ruhu köklü bir değişime uğramadıkça bu ukdeden 
kurtulamayacaklar, isteseler bile insanlarla ilgilerinde sömürme eğilimlerini yenemeyecekler, bir gün 
de şu veya bu ülkede bir öç patlamasıyla karşılaştıkları zaman bile onun gerçek sebep ve anlamına 
eremeyeceklerdir. Yahudi ruhundaki kördüğümü ikiye biçerek çözecek ışık kılıcı Kur'an'da bulunuyor, 
bunu bir anlasalar. Kabiliyetlerini, ırklarının özelliğini belirten yine Kur'an'dır. İnsanlık evrenine en 
mümkün merhametle katacak olan yine Kur'andır, bunu bir bilseler. Hz Musa'nın parmağı Kur'anı 
işaret ediyordu. Dünyanın bütün güçlerini ellerinde bulundurdukları halde, dinlerine en ufak bir ügi 
devşiremiyorlar, dinleri böylesine ırklarıyla kaynaşmıştır. 

Yahudi ırkı, kendisi istemese bile, insanlığın durumundan ötürü büyük bir değişikliğe uğramak 
zorundadır. Son çağlarda bütün ihtilâl ve devrimlerde oynadığı rolle insanlığa ancak negatif yönden 
entegre olmuştur. Bu tarihî gerçek onun insanlığa olan ihtiyacının şiddetini göstermiş ama çare ve 
şifasını verememiş, hattâ insanlıkla Yahudiliğin arasını onarmayı daha da güçleştirmiştir. 

İşte İslâm, namaz ve oruç, öte dünya inancı, bütün insanlık gibi Yahudiliği de hakikata, kurtulu- 
şa, kurtulduktan sonra da kurtarmaya çağırıyor. 

Hz. İbrahim'in çoktan kaybettikleri izini bu yolda bulacaklardır, arasalar. 

HIRİSTİYANA ÇAĞRI 

Yahudilerle Hıristiyanlar arasında fark şurada: Yahudiler Tanrının kendilerine ait olduğuna 
inanırken Hıristiyanlar sözde daha alçakgönüllü davranarak Tanrının değil de oğlunun kendilerini kur- 
tardığına inanırlar. İslâm onlara anlatmıştır: Tanrı ne yalnız onlara, ne yalnız bunlara ait, hepimize 
aittir. Daha doğrusu, biz, bütün insanlar ve yaratılmış ne varsa, hattâ yokluk dünyası bile yalnız O'na 
aittir. O'nun tasarrufundadır. İnsanlar arasında hiç bir kişi, hiç bir ırk, hiç bir topluluk, hiç bir kütleye 
Tanrılığı bakımından bir ayırım gözetmemiştir. Oğluysa yoktur. Bununla bir yakınlık sembolize edili- 
yorsa, baba-oğul parabolüne ne ihtiyaç var? Şüphe yok ki, Allah, insana, bir babanın oğluna yakın 
olmasından daha yakındır. Hatta, bir insanın kendine bile kendisinden daha yakındır. «Biz size şah 
damarınızdan daha yakınız» âyeti bunu gösteriyor. 

Hıristiyanlık Roma'yı alt etmiştir ama Roma da Hıristiyanlığı alt etmiştir. Birbirini karşılıklı de- 
ğiştirmişlerdir. Böylece Hıristiyanlık kurtarıcı din özelliğini kaybetmiştir. Katolik katılaşması Hıristiyan 
lığı büsbütün çıkmaza sokmuş, protestanlık devrimi bir anlamda kurtuluşa doğru bir adım atma anla- 
mına gelmişse de, bir anlamda da katolikliğin sertliğine tepki olarak dinsizliğe açılış demek olmuştur. 
Ortodoksluk evrensel olamamıştır. Hıristiyanlık, üyesi toplumlar bütün dünyayı ele geçirince etkisini 
bütün bütün artıracağına yitirmiş, insanlığın ezilmesine engel olamamış, çağdaş dramın baş sorumlu- 
su bir kütlenin dini olmakta devam etmiştir. Son yüzyıllarda yetişen bütün filozofları, düşünürleri, 
önderleri, şair ve sanatçıları, yarı yarıya Hıristiyanlıktan uzaklaşmışlardır. Bütün bir entellektüel dün- 
yasıyla bu derece gevşek bir ilgiye sahip bir din insanlığı kurtarmak iddiasında daha fazla direnemez. 
Nitekim Papalık, Hıristiyanlığın ölümü demek olan komünizme bir taviz vermek zorunda kalmıştır. 

Batı dünyasında, hattâ doğu Hıristiyanlık dünyaş^da yeni bir din devrimine büyük ihtiyaç var- 
dır. Bu devrim, Yaratıcıyı tam bir tevhîd ve tenzihle kabul etmekten başka ne olabilir? Yani İslâm'a 
dönmekten, İslâm'ın çağırışına uymaktan, bütün peygamberleri tanımaktan başka. 



YAZILAR 157 



Sağlam bir öte ve ebedîlik inancı olmadan din din olabilir mi? Yahudiler öteye inanmazlar. Hı- 
ristiyanların öte inancı ise, bir fanteziden öteye gitmez. Hesap verme şuurunu, karşılık görme inan- 
cını taşımazlar. Bu metafizik temel olmadan dinlerinin din olarak ayakta durmasına ve etkili olma- 
sına da imkân elbet bulunmaz. 

Yahudiliğe olduğu gibi Hıristiyanlığa da yönelen İslâm'ın çağrısı diyor ki: 

Gelin gelin, gerçek Allah inancı etrafında toplanalım. 

Gelin gelin, öteye inanalım. 

Gelin gelin, hesap vermeye hazır olalım. 

Gelin gelin, bütün kitapları tanıyalım. 

Gelin gelin, bütün peygamberleri birlikte selamlayalım. 

Gelin gelin, şeytanla, tanrı ve din tanımazlarla, kötülükle elbirliğiyle savaşalım. 

Gelin gelin, Allah'ın görünmez dünyasının kudret erleri olan meleklere inanalım ve onların 
yardımıyla donanalım. 

DOĞULULARA VE AFRİKALILARA ÇAĞRI 

Batılılaşırken veya batılılaşmanın başka bir türü olan komünizm yönüne saparken kendi gelenek 
ve dinlerinden de sıyrılan doğulu birçok ülke, en geç önümüzdeki çağ içinde büyük ve onulmaz bir 
inanış kriziyle çalkalanacaktır. Yetişkin İslâm öncüleri çıksaydı bu gerçeği hiç unutmayacaklardı. Hiç bir 
insan topluluğu dinsiz olamayacağına göre, ilerde bu ülkeler yeni ve canlı bir din seçme durumuna 
geleceklerdir. Bu seçmede şüphe edilemez ki, İslâm ön plân alternatiflerinden olacaktır. 

Çok vakit vardır ki, Çin ve Hint dinleri bir din olmaktan çıkmış, bir ahlâk ve metafizik halini 
almışlardır. Yeni durum, bunların büsbütün terkedileceğini gösteriyor. Buda'yı tanrılaştırma, inek 
kültü, imparatorun güneş tanrı soyundan gelmesi, tenasüh gibi inançlarıyla bu doğu dinleri ergeç 
ölmeye mahkûmdu. Bugünkü kültür değişmeleri bu ölümü hızlandırmıştır. Bu tür kültürler bir kere 
ölünce bir daha da dinlemezler. Çünkü sağduyuya, gerçeklere aykırıdırlar. 

İslâm'ın doğuya doğru çağrısı, yanlış ve porsumuş dinlerini bırakırken, ikinci bir yanlışlık yapıp 
bu sefer de batının bâtıl dini olan Hıristiyanlığa saplanmamalarını belirtme ve evrensel tek gerçek din 
olan İslâm'a gelmelerini isteme yönünde olacaktır. Bu çağrı, ateş dininin de, güneş dininin de, Allah'ın 
dini yanında kül haline geleceğini doğululara anlatacaktır. 

Afrikalılar klan medeniyetinden çağdaş medeniyete geçerken çok hızlı bir değişime uğramakta- 
dırlar. Klan ölürken, klan putları ve klan kâhinleri de birlikte ölmektedir. Bunun sonucunda Afrikalılar 
dinsizlikle din değişimi arasında bir seçme yapmak durumuna gelmişlerdi. Gelişen oluş gösteriyor ki 
dinsizleşmiyorlar, yeni bir dine giriyorlar. Bunun da sosyolojik sebebi, medeniyet seviyeleriyle çağdaş 
medeniyet arasında açık ve seçik bir fark bulunması olsa gerek. Ve ne mutlu bir oluştur ki, bu yeni 
medeniyet üyeleri hemen hemen kendiliklerinden İslâm'a sarılıyor. Kur'an'da çekirdeklenip boyatmış 
olan İslâm'ın çağrısı, böylece Afrika'da günden güne ağızlardan ağızlara ulaşmakta, İslâm'ın ışıklarıyla 
her- gün bir Afrika ırmağı Allah diyerek çağlamakta, her bahar, İslâm bad-ı sabasını Afrika ülkelerinde 
estirmektedir. İslâm'ın çağrısı dünyanın her tarafında en yüksek tonuyla duyulduğu ve yükseldiği gün 
Afrika'nın dipdiri bir İslâm kıtası olduğu gün olacaktır. 

İSLÂMIN ÇAĞRISI DİN VE TANRITANIMAZLARA ÇAĞRI 

Çin ve Rusya gibi eski dindar ülkelerde çağın başından beri yayılmaya başlayan komünizm dine 
karşı bir tutum içindedir. Henüz romantik dönemini yaşayan bu deccalsı ideoloji, dine karşı saldırıla- 
rından bir gün bile vaz geçmiyor. Ama şüphe yok ki, bu durum sonuna kadar gidemez. Dinin, insanın 
ilkel çağında, bilimin yokluğunda sırf bir evren yorumu olarak doğduğu iddiası oldukça basit bir iddia- 
dır ve dinin karmaşık, derin gerçeğini açıklamaktan uzaktır. Madde içi teknikte ileri de olsa dinden 
kopmuş bir medeniyetin barbarlığı açıktır. İnsanoğlu, bilimde ve sanatta ilerledikçe, soyut kavramlara 
ve yaşayışlara daha yaklaşacak ve din ihtiyacı gözle görülür bir hal alacaktır. Bazı ilerlemeler sırasında 
dinden kopuşlar gibi görülen şey, gerçekte geçicidir ve sadece din buhranının bir anlık enstantanesi- 
dir. Rus feza pilotunun, "Göğe çıktım, fakat orada Tanrıya rastlamadım." sözü ilk bakışta dinle ne 
kadar alay anlamı taşırsa taşısın, gerçekte din ihtiyacının ters taraftan ortaya en kesin ifadesiyle çık- 
masından başka bir şey değildir. Bu bir barbar mantığıyla, aslında göğün daha ilk basamaklarında Tan- 



YAZILAR 158 



rıyla karşılaşacağı ve cezaya çarpılacağı korkusunun korkmazlık zırhına bürülü tezahürüdür. O feza 
pilotu bir gün, Tanrıyla yalnız gökte değil yerde de karşılaşabileceğini, insanın göğe çıkmasının bir suç 
olmadığını, göğün tanrı ülkesi, yerin insan ülkesi olmayıp hepsinin Allaha ait bulunduğunu öğrendi- 
ğinde dine dönebilecektir. Bunu öğretecek olan da İslâm'dır ve İslâm'ın ebedî olan çağrısıdır. (s. 51-63) 



158 



YAZILAR 159 



SEZAİ KARAKOÇ- "GÜNLÜK YAZILAR-IH " (1996) ESERİNDEN 

UMUT 

Çevresindekiler Hazreti Mevlana'ya: 

«Efendimiz! Bu Moğollar buraya öküz sırtında geldiler, ellerindeki silâh da sopadan ibaretti. 
Bizim altımızda ise en cins Arap atları ve elimizde en keskin Şam kılıçları vardı. Böyleyken onlara 
yenildik. Şimdi üstelik Arap atlarına binili olan onlar, Şam kılıçları da onların belinde. Artık yenilme- 
lerine ve bizim kurtulmamıza nasıl imkân olabilir?» diye ümitsizlik içinde soruyorlar. Yine de onun 
kutlu ağzından bir umutlu söz işitmek istedikleri ve böyle bir umudu da ancak onun verebileceği inan- 
cım taşıdıkları anlaşılıyor. 

O zaman, Büyük Veli, ayni zamanda büyük bir keramet olan, tarihî spritüalizm diyalektiği de di- 
yebileceğimiz bir usul ile Moğolların gelişi ve kalışı olayını tahlil ve açıklama olarak buyurdular: 

«Moğollar, dağlık bir bölgede son derecede güç şartlar içinde hayatlarını sürdürüyorlardı. 
Bunlardan bir kısım tüccar, Harzem Ülkesine gelmiş, keten cinsinden biraz giyecek alıp gitmek iste- 
mişlerdi. Fakat her türlü nimet içinde olan Harzemliler bunu bile onlara çok görüp hükümdarlarına 
bu adamları şikâyet ettiler. Hükümdar da bu adamları öldürttü. Ve bundan sonra Moğolların kendi 
ülkesine girmesini yasakladı. O zaman Moğolların hükümdarı bir mağaraya kapanıp on gün oruçlu 
olarak kendisine ve kavmine bir yol göstermesi için Allah'a yalvardı. Allah bu içten yalvarışlara kar- 
şılık olarak onları zalim ve mağrur kavimlere musallat etti. Onlara yenilmez bir güç verdi. Fırtına 
gibi, yıldırım gibi, sel gibi dağlardan inip başta Harzem Ülkesi bütün zengin ve mamur ülkeleri işgal 
ettiler ve yıktılar. Bu sebeple, binekleri öküz, silâhları sopa olduğu halde bineği Arap atı ve silâhı 
Şam kılıcı olan bizi yendiler. Fakat şimdi bu zaferlerinin sonucunda dünya nimetlerine onlar daldı. 
Şimdi bindikleri Arap atının üstünde, bellerinde de en keskin çelikten kılıçlar olduğu durumda, 
mağrur ve yenilmezliklerine inanmış bir şekilde gaflete düştüler. Bizse eski hatalarımızı anladık. 
Pişman olduk ve tövbe ettik. Bu durumda, Allah'ın onları yenmemiz için gerekli gücü bize bağışla- 
yacağı muhakkaktır. Moğollar yıkılacak ve devrileceklerdir.» 

Şimdi İslâm dünyası da benzeri bir umutsuzluk içinde bulunduğundan Avrupa'ya, Batıya, Rusya 
ve Çine karşı, bu dev güçlere karşı bugünkü zayıflığıyla nasıl direnebilir? Hele hele nasıl tekrar ayağa 
kalkıp dirilebilir? gibi bir düşünce ve soru her entellektüelin içinden geçmiyor değil. 

Görünüş budur. Ancak, umut umutsuzluğun olduğu yerde başlar. Çektiğimiz ıstırap, bir çileye, 
çile de olgunlaşmaya dönüşürse yeni bir oluşun kapısı açılacaktır. Bu da yükselmeğe doğru bir açılış 
olacaktır. 

Batı dünyası ve Komünist dünya mağrur ve zalim, İslâm dünyası ise mağdur ve mazlum durum- 
dadır. Şüphesiz Allah zalime değil, mazluma yardım edecektir. 

ZULÜM ASLA UZUN SÜRE DEVAM EDEMEZ. ÇÜNKÜ DEVAM EDEBİLMESİ İÇİN GENİŞ ÇAPTA 
BİR DÜZEN KURMASI LÂZIMDIR. ADALET İSE HER DÜZENİN GEREK ŞARTIDIR. BÖYLECE, ZULÜM YA- 
ŞAYABİLMEK İÇİN ADALETE MUHTAÇTIR GİBİ PARADOKSAL BİR SONUÇ ÇIKIYOR. BU İHTİYAÇ DA 
ZULMÜN KENDİSİNE SON VERMEK ANLAMINA GELİR. ÇÜNKÜ ADALET ZULMÜ NİÇİN YALATSIN? 
TAM TERSİNE, YAŞATACAĞINA ONU YOK EDER. 

İslâm Dünyası, insanlığın en mustarip, en çilekeş, en masum ve mazlum bölümüdür. Her ne 
kadar şimdi çektiklerimiz geçmişteki suç ve günahlarımızın karşılığı ise de kendimize gelip, tövbeler ve 
pişmanlıklarla İlâhi af ve merhametin kapısına varırsak, uğradığımız katliamların, soygunların, haka- 
retlerin, eziyet ve zulümlerin yeter ceza sayılarak bağışlanmamız umudu kuvvetlidir. 

Susuzluktan kurumuş topraklan kurtarmak için yağmur duasına koşan insanlar gibi, ruhlarımızın 
içinde, kısırlaşmış dehamızın tekrar ışıldaması ve hayat damarlarına kavuşması için Allah'ın kapısına 
varalım, dualar ederek yalvaralım. İnsanlığın iyiliği için Firavun'a bile gerçek rüya gösteren, Moğolları 
da suçlu insanlığın sırtında kırbaç gibi kullanan Allah, Müslümanlara eski büyük günlerini gösterecek 
güçten mi mahrumdur ? 

Hâşâ ! 159 

İkinci Cihan Savaşında hiç beklenmedik şekilde Avrupa'nın başına Almanları bir belâ olarak indi- 
ren İlâhi takdir, bize de uyanmak fırsatını bağışlamadı ve İslâm dünyası bundan azıcık yararlanmadı 
değil. Ama bunu gereği gibi değerlendirmediğimiz de bir gerçek. 



YAZILAR 160 



İslâm dünyasındaki bazı inanç görüş ve düşünce akımları, insanlığın muhtaç olduğu yeni oluş ve 
dirilişin tohumlarıdır. Müslümanlar ve bütün insanlık onları değerlendirmesini bilirse bir çıkmazdan 
bir çıkışa erecekler demektir, (s. 83-85) 



160 



YAZILAR 161 



İSRAİL GİZLİ SAVAŞLARI 

İsrail'in Akdeniz kıyı otoyolunun hemen dışında, Tel Aviv'in birkaç mil kuzeyinde, anayola he- 
men hemen paralel dizili tozlu okaliptüs ağaçlarının arasında, pek dikkat çekmeyen gri-beyaz beton 
binalar görülür. Kalabalık Glilot kavşağından sonra sola dönüp de otostop yapan askerleri geçince 
binaların arasında, ülkesinin istihbarat teşkilatlarında görev yaparken ölmüş 400'den fazla İsrailli 
adına, herkesin görebileceği şekilde dikilmiş bir anıt görürsünüz. 

Anıt, belki de gayet uygun bir şekilde, âdeta bir labirenti andırır; birbirine girmiş düz taş du- 
varlarda ölmüş olanların adları ve ölüm tarihleri yazar. Anıt, Birleşmiş Milletler'in, İngiliz yönetimin- 
deki Filistin'in Yahudi ve Arap devletleri şeklinde ikiye ayrılması konusunda oylamaya gittiği Kasım 
1947'den başlayıp şubat 1989'da son bulan beş kronolojik bölüme ayrılmıştır. Son on beş yılı kapsa- 
yan bölüme "barış başlangıcı" adı verilmişse de orada bile 200'den fazla isim vardır. Otlarla kaplı 
açık bir amfiteatra kadar giden bazı boş duvarlar vardır ki bunlar da gelecek için ayrılmış, ölecek 
olanların isim ve ölüm tarihlerini beklemektedir. Bu anıt, bir casus avcısının rüyası olmalı. Ama resmi 
gizliliğin eli ölenler üzerinde bile hissedilir. İsimlerin yanında ölüm tarihleri vardır ama ölenlerin rüt- 
beleri, birlikleri, yerleri ve bu askerlerin nasıl öldükleri konusunda en küçük bir bilgi bulunmaz. Bazı- 
ları yıllarca gölge gibi yaşayarak doğal nedenlerle ölmüştür ama bunların çoğu da aktif hizmetlerde 
ölenler gibi anonimdir. İçlerinden bazılarının hikâyeleri anlatılsa da çoğunun üzeri kalın bir kahra- 
manlık mitinin küfüyle örtülüdür. Bunlardan biri, serbest bırakılan yüzlerce Arap savaş esiriyle birlik- 
te, kılık değiştirip ateşkes hatlarından sızan ve 1949'da Ürdün'de öldü-rülen Yaakov Bukai'dir. Lavon 
Olayı'nın merkezindeki ünlü İsrail sabotaj ağının ortaya çıkarılmasından sonra 1950'lerin ortalarında 
bir Mısır cezaevinde ölen Maks Binnet ve Moşe Marzuk'un isimleri de buradadır. Ve bunların yanı 
sıra Suriye hükümetinin en yüksek ka-demelerine sızan ve 1965'de şam'da asılarak idamı te- 
levizyonda gösterilen efsane casus Eli Kohen, 1973'te bir Filistinli tetikçi tarafından Madrid'de vuru- 
larak öldürülen Mossad ajanı Baruh Kohen, Batı şerialı güvenlik görevlisi bir muhbirin ihbarı sonucu 
I980'de İsrail'de güvenli bir evde öldürülen Moşe Golan, 1982'de Lübnan'ın işgalinden birkaç hafta 
önce Paris'te öldürülen Mossad ajanı Yaakov Barsimantov ve 1987'de Filistin isyanından hemen 
önce Gazze'de Müslüman militanlarla giriştiği silahlı çatışmada öldürülen şin Bet ajanı Viktor 
Rejvan. 

Kamuoyunun çoğunluğunca bilinmeyen pek çok ismin ortaya çıkarılması için biraz bilgi ve ha- 
yal gücü yeterli olacaktır. Haziran I967'de Altı Gün Savaşı'nda öldürülenlerin çoğu ve bundan daha 
da fazla sayıda 1973 Ekim ve Aralık ayları arasında Yom Kippur Savaşı'nda ölenler, ordu istihbarat 
askerleridir. Kasım 1983'te aynı gün, bir grup şin Bet ajanı, Güney Lüb-nan'da bir şiî Müslüman inti- 
har bombacısı tarafından öldürülmüştür. Fakat isimlerin çoğu gizemini koru-makta, mezar taşları 
kadar geçit vermez ve ulaşılmazdır. Sadece, tüm ölümcül olayların analizi yapıldığında, İsrail istihba- 
ratını oluşturan üç teşkilata mensup kurbanların farklı rolleri ve ölüm riskleri konusunda bilgi sağla- 
nabilir: Buna göre ordu istihbaratının ajan kaybı 261, şin Bet'in 80, Mossad'ın ise 65'tir. 

İsrail'de çok sayıda savaş anıtı vardır. Farklı askeri kuvvetler ve birlikler - paraşütçüler, hava 
kuvvetleri ve tank birlikleri gibi- beş büyük savaşta (eğer 1968-70 yıllarında Süveyş Kanalı'ndaki "yıp- 
ratma savaşı" da sayılırsa altı savaşta) ve kırk yıldır süren sınır ve anti-gerilla çatışmalarında verdik- 
leri kadın ve erkek kayıplar için anıtlar dikilmiş. İstihbarat camiasından hayatını kaybedenler için 
1984'te Glilot'ta inşa edilen anıt, yakınlarının ülke güvenliği için hayatlarını verdiğini ama bunun 
yeterince önemsenmediğini söyleyen yaslı ailelerin baskıları sonucunda dikilmiştir. Adları anıtın du- 
varlarında yazılı olan 415 kadın ve erkeğin bazıları halen Arap topraklarında isimsiz ya da yanlış ad- 
larla mezarlarda yatmaktadırlar. Garip olduğu kadar benzeri de olmayan bir anıttır bu; sert resmi 
gizlilik talepleriyle, isimsiz ajanlar olarak yaşayıp ölmüş olanların yakınlarının arzuladığı minnettarlık 
duygusunun gerilimli uzlaşmasıdır. Dört milyonluk nüfusuyla, var olduğu günden beri savaşan, gele- 
ceği için düşmanını tanımaya, niyetlerini öğrenmeye ve planlarını boşa çıkarmaya uğraşan, toprak 
büyüklüğüne ve nüfusuna kıyasla çok fazla istihbarat çalışması, analizi yapan ve kullanan, İsrail gibi 
bir başka ülke muhtemelen yeryüzünde yoktur. 

İsrailliler, mitlerinden bazılarını 1980'lerin sonlarında yeniden keşfetmeye başladılar ve ülke- 
nin istihbarat birimleri de bunun dışında değildi. Gerçeğe olmasa bile kendinden-imajlara diğerleri 



YAZILAR 162 



kadar iyi rehber olacak İbrani edebiyatı, gecikmeli de olsa, başka yerlerdeki casus hikâyelerinin ge- 
lişmelerini izledi ve gizli ajanı mükemmel bir kahraman değil, hataları olan bir adam olarak takdim 
etti. Belirsizlikler, ironiler birbirini izledi. İsrail'in yaşayan en ünlü romancısı olan Amos Oz, ajanların 
kullanıldığı ahlaksızlık dünyasında kaybolmuş, özel hayatında olduğu gibi gizli meslek yaşamında da 
dürüstlükten uzak bir Mossad ajanını tüm ayrıntılarıyla yarattı. 

David Grossman'ın "Gidi"si gibi hayal ürünü Shin Bet ajanları, işleri konusunda kuşku duymaya 
başladılar. Izak Ben-Ner, işgal edilmiş topraklarda Filistin intifadası ile uğraşmak zorunda kaldığı için 
tüm benliğiyle sorun yaşayan, acı çeken ve yaşlanan bir güvenlik servisi ajanı portresi çizdi. Kısacası, 
edebiyat dünyasının gizli ajanları efsanevi üsluplarını kaybetmeye başladılar. Bu imajların nedeni 
daha çok İsrail istihbaratının son yıllardaki sönük, kasvetli görüntüsüdür ama bu da yanıltıcı olabilir, 
şaşırtıcı başarılar, mahvedici hatalar ve patlama yapan skandallar arasında şiddetle örülmüş bir ta- 
rih, tüm sırlar -ya da en azından önemli olanlar- açığa çıkmadan tamamlanamaz. Ancak dramatik 
darbeler, acı şikâyetler ve iftiralar arasında gerçek hikâyesi hiçbir zaman anlatılamayan uzun, gri, 
sessiz bir uyanık alışkanlık yatar. Müttefiklerin, Mihver şifrelerini kırıp düşman hare-ketlerini tahmin 
etmelerini sağlayan Ultra operasyonunu bilmeden II. Dünya Savaşı'nı anlamak mümkün olabilir mi? 
İngiltere'deki Nazi ajanlarının cezaevinde iki taraflı çalışan casuslara dönüştürülüp kendilerinden 
şüphelenmeyen denetçilerine yanlış bilgiler verdiği ünlü "Aldatma Sistemi"ni bilmeden İngiliz karşı- 
istihbarat sisteminin büyük rolünü anlayabilir mi insan? Benzer boyutta ve önemde olan bu tür soru- 
lar İsrail istihbaratının dürüst öğrencisini şaşırtacaktır. İsmail Sovan'ın, Nezar Hindavi'nin ve Jonat- 
han Pollard'ın farklı şekillerde garip olan hikâyelerinin her biri, çok karanlık, hassas ve çağdaş bazı 
köşeleri aydınlattılar. FKÖ'ye ve Arap ülkelerinin orduları ve gizli servislerine sızmalar, ABD ile yapı- 
lan istihbarat işbirliğinin boyutları bu olaylarla aydınlandı. Bunlar kadar hayati konularda sorulan 
soruların cevapları İsrail gizli servislerinin arşivleri açılana kadar bulunamazdı. Ve bunların cevapları 
hiç kuşkusuz kamuoyuna da asla verilmeyebilir. 

Fakat bunlar kafamızda kalan tanımlanabilir boşluklardır -tüm tarihçiler karşılaşır bunlarla- ve 
anlamak için aşılamaz engeller değillerdir. Yarım yüzyıllık gizli savaşın bu görünüşünden ortaya çıkan 
resim karmaşık ve değişken, bazı önemli noktalarda hâlâ bulanık olmasına rağmen, günümüz de 
dâhil olmak üzere farklı dönemlere ait bazı kesin sonuçlar hâlâ kaçınılmazdır. Buzulların tepeleri bile 
su altındaki görünmeyen kitleyi tahayyül etmemize yardımcı olur. İsrail, karmaşık gözetleme uydula- 
rı, bilgisayar şifreli yazı analizleri ve diğer yeni teknolojik yöntemlere rağmen bir düşmanın ne yaptı- 
ğını, ne düşündüğünü ve ne planladığını öğrenmenin en iyi yolu olan ve en eski casusluk yöntemi 
olarak kalan insan istihbaratında her zaman iyi olmuştur. Bu başarı, İsrail söz konusu olunca daha da 
olağanüstü sayılır çünkü devletin kuruluş ve var oluşunda olağandışı koşullar vardır. Ülkesinin düş- 
manının sistemine inanarak motive olan klasik ideolojik casus tipi Orta Doğu sorununda yoktur. Filis- 
tin'in topraklarının İsrail'e dönüşmesinin, Arap halkının malına mülküne el konularak bir kısmının 
sınır dışı edilmesinin iyi bir şey olduğuna inanan hiçbir gizli Siyonist Arap, Suriyeli, Iraklı, Mısırlı ya da 
Filistinli Kim Philby'ler yoktur. Buna rağmen ajanlar ve denetçileri güvenli evlerde buluşur, ölü-posta 
kutuları kullanarak haberleşirler. 1936 genel grevini izlemek için Filistinli muhbirler tutmakla işe 
başlayan şai'nin kurucusu EZRA DANİN ( 67 ), 1989'da intifada militanlarının hücrelerine sızmaya çalı- 
şan Shin Bet'li haleşerini görse çok mutlu olurdu. Birincisinde olduğu gibi, "ikinci en eski meslekte" 
de bazı şeyler gerçekte hiçbir zaman değişmez. 

Bu alanda yaratıcılık, acımasızlık ve düzenbazlık dereceli olarak tüm güvenlik ve istihbarat ser- 
vislerinin çalışmalarında vardı ve olmaya da devam edecek. Casus tutmak için "sahte bayrak" kulla- 
nılır, ajanlara şantaj yapılır, baskı altına alınır, zorlanırlar. Casuslar çoğu zaman da çalışmaları karşılı- 



Ezra Danin ve Giresun 

Giresun'u dolaşırken, Yusuf Ziya Ortaç'ın naklettiği biranı düşüyor aklıma: 1950'lerde Türkiye'yi köylerine kadar dolasan 
İsrail Dışişleri Bakanlığı danışmanı Ezra Danin (sağda), Giresun'da olduğu bir gece, pencereden Karadeniz'e vurmuş olan 
mehtabını seyrederken Ankara'daki bir büyükelçiye telefon eder. Danin, telaş içinde uyanan dostuna şöyle der: 

"Seni niçin uyandırdım biliyor musun? Kutsal kitapların yazdığı cenneti buldum da ondan..." 

(Kaynak THY yayını organı Skylife dergisi, Ağustos 2000 sayısı) 



YAZILAR 163 



ğında iyi paralar alırlar. Tehlikeli düşmanlar, hiçbir ahlaki değer düşünülmeden öldürülür. Ülke içinde 
ve dışında yalanlar söylenir. İnkârlara çoğu zaman inanılmaz, ama tek suç yakalanmaktır. İsrail'in çok 
önemli ve hayati bir avantajı da gizli servislerine, tüm düşman Arap ülkeleri de dâhil, dünyanın pek 
çok ülkesinin dilini mükemmel konuşan kadın ve erkek ajanlar bulabilmesidir. 1940'ların Palmah 
Mistaaravim'i uzun ve verimli bir geleneğin mütevazı başlangıcını temsil ediyordu, ama son yıllarda 
başka Orta Doğu ülkelerinden gelen Yahudi göçmen olmaması ve Arap dili ve kültürüne duyulan 
ilginin azalması -bu da devam eden sorunun bir yansımasıdır- bu yeteneğe zarar vermekte, endişeye 
neden olmaktadır. 

Bu sayfalarda anlatılan yıllardan bir paradoks çıkar. İsrail istihbaratı burada anlatılan bazı ünlü, 
dünya çapında baskın ve tuzaklara dayanan haklı bir şöhrete sahiptir. Kruşçev'in, Stalin karşıtı ko- 
nuşma metninin ele geçirilişini düşünün. Irak MıG'inin kaçırılması; Mirage üretim planlarının İsviç- 
re'den çalınması; jsrail'in Haziran 1967 hava saldırısının parlak başarısını garantileyen hassas istihba- 
rat süreci; 1960'ların sonlarında Filistinlilerin silahlı direncinin neredeyse tamamen bastırılması ve 
bunun sonucu olarak ülke içinde ve dışında şiddet olaylarının azaltılması ve 1976'daki efsanevi En- 
tebbe kurtarma operasyonu büyük başarılardır. 

Sonra da, çoğu zaman büyük savaş testinde ve stratejik değişikliklerle ilgili, genellikle erken 
uyanlar konusunda birbiri ardına yaşanan başarısızlıkları düşünün. Şai 1948'de Arapların Filistin'i 
işgal edeceğini doğru olarak tahmin edemedi, anlayamadı. İsrail Askeri istihbarat Servisi Aman, Ma- 
yıs 1967'de Mısır ve Ürdün harekâtlarını yanlış değerlendirdi ve Ekim 1973 Arap saldırısı konusunda 
yeterli uyarıyı yapamadı, hâlbuki Mossad kadrosunda saldırının ne zaman başlayacağını bilecek ka- 
dar bilgi sahibi olan yeterli sayıda ajan vardı. İsrail Savunma Kuvvetleri istihbaratı ve Mossad, 
1982'de Lübnan'da, Noel konusunda yanlış hesap yaparak ve şii Müslümanların gücünü fazla kü- 
çümseyerek, İsrail'i FKÖ'ye karşı fe laketle sonuçlanan bir savaşa sürüklediler. Her iki kurum da yap- 
tıkları hatalarla kirlendiler. Bu kötü durum, bilinen istihbarat sınırlarını ve tehlikeleri, özellikle de 
Mossad'ın Lübnan deneyimi sırasında gösterdiği bilgi toplama ve değerlendirmeyi gerçek operas- 
yonlarla karıştırma hatasından fazlasını da ortaya koymuş olabilir. Her şeye rağmen bunlar çarpıcı 
hatalardır. Bu önemli dönemler için kurulmuş olan iyi, hatta mükemmel teşkilatlar bile o günlerde 
görevlerini yapamadılar. 

İsrail'in ilgili bir alanda, 1988 İran-lrak Körfez Savaşı'nın sonunu tahmin edememesi, başka 
yerlerde çok daha endişe verici sonuçlara neden olacağı konusunda bir uyarı işareti oldu. Batı Şeria 
ve Gazze Şeridi'nde 1987'de daha küçük ama yine de önemli olan Filistin ayaklanması, düşman kam- 
pındaki siyasi ve psikolojik değişimleri göremeyen Shin Bet ve Aman'ın hatalarıydı. Çoğu zaman bir- 
çok ağacın, dalların ve hatta yaprakların kapsamlı biçimde izlendiği bir ortamda ormanı göremeyen 
istihbarat örgütlerinin yetenekleri eski soruların sorulmasına neden oldu. Taktik hüner başka şey, 
stratejik körlük başka bir şeydir. Dikkat çekici bir başka nokta da, İsrail istihbarat servislerinin farklı 
zamanlarda değişen rolleridir. "Küçük" ısser, Harel güvenlik teşkilatını on beş yıl yönetti çünkü hem 
Ben-Gurion'un kulağına ve hem de dış casusluk ve ülke içi siyasi konularla ilgili kendi bilgilerinin kes- 
kin bir değer yargısına sahipti. Harel aynı zamanda eşine az rastlanır bir gizli operasyonlar dâhisi 
olarak ün yaptı ve bunu hak etti: Adolf Eichmann'ın kaçırılışı İsrail inatçılığının ve cesaretinin bir işa- 
reti ve Nazilerin yaptığı Yahudi Katliamı'nın derin yaralarına merhem oldu. 

1963'te David Ben-Gurion'un dev adı siyasi sahrada kaybolunca, İsrail istihbarat topluluğunun 
ulusal karar-verme mekanizmasındaki rolü oldukça arttı. Ben Barka Olayı'nda, Mossad'ın Meir 
Amit'i, Levi Eşkol ile mücadele etti ve kazandı. Çağdaşı olan Aman şefi Aharon Yariv, 1967 savaşı 
öncesi gergin dönemde ülke siyasetinde etkili oldu. Hem Mossad ve hem de Shin Bet -özellikle de 
İkincisi- Filistinlilerin direncini kabul edilebilir düzeyde tutarak, İsrail'in işgal edilmiş Batı şeria ve 
Gazze şeridi'nde tutunmasını sağladılar. Daha sonraki başarılar gönül rahatlığı sağladı ve siyasi çö- 
zümler -olması gerektiği gibi- siyasetçilere bırakıldı. Fakat o çözümler asla bulunamadı. Büyük 1973 
felaketi istihbarata duyulan güvenin kaybolmasına neden oldu. Siyasetçiler, 1976'da Shin Bet'in tav- 
siyelerine aldırmadılar ve Batı şeria seçimlerinde FKÖ yanlılarının kazanmasına izin verdiler. Yom 
Kippur Savaşı'nı tahmin edememiş olan aynı kurumlar bir yıl sonra da, Agranat Ko- misyonu'nun 
reform talebine rağmen, Enver Sedat'ın barış girişimini önceden göremediler. 1982'de Menahem 
Begin ve bakanları, İsrail'in Londra büyü-kelçisine yapılan suikastın FKÖ tarafından değil, onun rakibi 



YAZILAR 164 



Ebu Nidal tarafından yapıldığı gerçeğini bilerek görmezden geldiler. Siyaset ve istihbarat her zaman 
iyi dost olamıyorlar. İsrail gizli servisleri her zaman geleneksel casusluk ve karşı-casusluk görevleri- 
nin ötesine geçtiler. Yişuv'un 1930'ların ortalarından itibaren devlet kurma çabalarının bir ürünü 
olan ilk operasyonların çok yönlülüğü, becerikliliği, bağımsızlık yıllarına taşındı. Kaçak göç ve gizli 
silah alımları 1948'de bitmedi. 1950'ler ve 1960'larda Irak ve Fas Yahudilerinin İsrail'e getirilmesi 
operasyonları 1980'lerde Etiyopya'daki siyahi Yahudilerin göçleriyle devam etti. Bu tür faaliyetler 
Mossad'ın, İsrail ile açık diplomatik ilişki kuramayan ya da kurmak istemeyen, Fas ve Sudan dâhil 
Arap ülkeleriyle sağladığı gizli bağlantılar sayesinde mümkün oldu ve desteklendi. 

Gizlice ve çoğu zaman da yasadışı yollardan silah ve ileri teknolojiler sağlamak ve düşmanla- 
rı bunlardan mahrum etmek konusu bir zihin meşguliyeti olarak kaldı, şai ajanları, 1948'de Suri- 
ye'ye silah ve mühimmat götüren bir gemiyi hatırdılar, onun yerine gönderilen bir başka gemiyi 
ele geçirip kaçırdılar ve içindeki silah ve mühimmatı çaldılar. Aman 1950'ler- de istihbarat yetene- 
ği sayesinde Cezayirli asiler hakkında sağladığı çok değerli bilgileri Fransızlara verdi ve onlardan 
silah alarak bağımsız bir nükleer güç oldu. 1960'ların başlarında Mossad, Nasır dönemindeki Mı- 
sır'da füze yapan Alman bilim adamlarına karşı acımasız tehdit ve suikastlerle bir cadı avı başlattı. 
İsrail 1981'de Irak'ın nükleer reaktörünü bombalayarak dünyayı şoke etti. Mossad 1989'da Irak ve 
Mısır'a füze üreten bilim adamlarına karşı kampanya başlattı. 

20. yüzyılın son on yılında, İsrail devletinin kuruluşunun üzerinden kırk yıldan fazla bir za- 
man geçtikten sonra bile ülke istihbaratının temel görevi Arap ülkelerinin askeri niyetlerini ve 
güçlerini değerlendirmek, tahminlerde bulunmaktır. Bu görevin büyük kısmı, elindeki ileri teknoloji 
ürünü sistemleri kullanan Aman tarafından yürütülüyor. İsrail karadan, resmen savaş halinde olduğu 
Suriye, Ürdün ve Lübnan gibi ülkeler tarafından sarılmıştır ve bağımsızlığa muhtemelen her zaman- 
kinden daha yakın olan asi Filistinlileri yönetmektedir. Sınırlardaki düşman ülkelerin ötesinde de 
yine tehdit olmaya devam eden büyük ve güçlü Arap ya da Müslüman ülkeler vardır. İsrail'in gizli 
savaşları devam ediyor. Bununla beraber, bu fırtınalı hikâyeden çıkarılacak bir tek ders varsa, o da 
istihbaratın öneminin abartılabilmesidir. 

Sonuçta istihbarat, siyasette bir seçenek değil, yetenekleri ve kısıtlamaları onu tam olarak 
kullananlar tarafından tanınması gereken bir alettir. İstihbarat, daha mükemmel bir dünyada, 
düşmanı tanımak için, onunla barış yapmaya çalışmak için kullanılabilir. O zamana gelene kadar - 
İsrail'de ve başka ülkelerde- casuslar hep olacaktır. 

[Pegasus Yayınları tarafından yayınlanan "İsrail Gizli Savaşları" adlı kitaptan alınmıştır. 212 
244 23 50 - İAN BLACK VE BENNY MORRİS 

Kaynak: Turquie Diplomatique - OCAK 2012 



164 



YAZILAR 165 



KAPALI BİR TOPLUM YAŞAYABİLİR MI? 

"Ortodoks Yahudiler İsrail devletinin devamlılığını sağlamak için aile başına ortalama 6 çocuk yapsalar 
da, istatistikler 2025'de İsrailli Arapların sayılarının Yahudileri geçeceğini gösteriyor. Yani istatistikler doğru 
çıkarsa, Yahudi İsrailliler azınlık konumuna düşecek ve 2025 de yapılacak bir Knesset oturumunda çoğunluğu 
Arap milletvekilleri İsrail Devletinin, "Yahudi devleti" olduğu şerhini Anayasa'dan çıkarabilecek. Amerika 
Dışişleri Bakanlığı verilerine göre, İsrail'in kontrolündeki topraklarda yaşayan Arap ve Filistinli nüfusu 5 mil- 
yon 300 bini aşıyor. Yahudilerin nüfusu ise 5 milyon 200 bin civarlarında... Ülkede yaşayan Filistinli ve İsrail 
vatandaşı Arapların nüfus artış hızı Yahudilerinkine oranla 3 kat fazla. İsrail'e Yahudi göçüyse 2000 yılında, 
yılda 200 bin iken, üç yıl sonra yılda 40 bine düşmüş. Nüfus artış hızının önümüzdeki yıllarda değişmesi de 
beklenmiyor. Orta ve Doğu Avrupa kökenli Yahudiler Aşkenaz; Akdeniz ve Ortadoğu Yahudileri ise Sefarad 
veya Sefardim olarak biliniyor." 

İSRAİL, AZINLIK OLMA TEHLİKESİYLE KARŞI KARŞIYA 

İsrail'in oldukça olaylı geçen Gazze'den çekilmesinin altında önemli bir neden yatıyordu. O da, 
azınlıkta olması yönündeki endişelerdi. İsrail'in önümüzdeki yıllardaki en büyük korkularından birini, 
Yahudilerin nüfus çoğunluğunu Araplar lehine kaybetmeleri oluşturuyor. Bazı bölgelerde Yahudilerin 
çoğunluğu kaybettiği bile söyleniyor. Bu durum gerçekleşirse, İsrail, vatandaşlarının kimliklerini din 
yerine dil, kültür ve bölgesellik gibi unsurların belirlediği bir devlet haline gelecek. 

Siyonizmin ve doğal olarak, İsrail'in temel taşlarından birini, Yahudilerin kendi devletlerini kur- 
ması oluşturur. İsrail'deki Yahudilerin azınlık duruma düşmesiyse, bu ülkenin bir "Yahudi Devleti" 
olma özelliğini yitirmesine yol açacağı endişelerini de birlikte getiriyor. Birçok uzman, İsrail'in 1967 yı- 
lındaki Altı Gün Savaşı'nda ele geçirdiği Batı Şeria ve Gazze'yle birlikte, bu bölgelerde yaşayan Filistinli 
nüfusu da ilhak ettiği görüşünde... O dönem işgal edilmiş topraklarda yaşayan Filistinli nüfusu 1 mil- 
yondu. Ancak o zamandan bu yana bu bölgelerde yaşayan Filistinlilerin nüfusu dört kattan fazla artış 
gösterdi. Aynı dönem içinde İsrailli Yahudilerin nüfusu ancak iki kat arttı. 

Amerika Dışişleri Bakanlığı verilerine göre, İsrail'in kontrolündeki topraklarda yaşayan Arap ve 
Filistinli nüfusu 5 milyon 300 bini aşıyor. Yahudilerin nüfusu ise 5 milyon 200 bin civarlarında... Ülkede 
yaşayan Filistinli ve İsrail vatandaşı Arapların nüfus artış hızı Yahudilerinkine oranla 3 kat fazla. İsrail'e 
Yahudi göçüyse 2000 yılında, yılda 200 bin iken, üç yıl sonra yılda 40 bine düşmüş. Nüfus artış hızının 
önümüzdeki yıllarda değişmesi de beklenmiyor. Aynı şekilde gözlemciler, kamuoyunun, Filistinlilerin 
çoğunlukta olduğu Gazze ve Batı Şeria gibi toprakların ilhakına karşı çıkmaya başladığına dikkat çe- 
kiyor. Onlara göre kamuoyu, göreceli olarak nüfus çoğunluğunu korudukları, İsrail'in 1967 öncesi sı- 
nırlan içinde kalmak istiyor. - 

New York'taki Dış İlişkiler Konseyi, Amerika- Ortadoğu Proje Müdürü Henry Siegman, bu nede- 
nin Başbakan Ariel Şaron'u Gazze'den çekilmeye zorladığını belirtiyor. Bilindiği gibi Ariel Şaron, işgal 
altındaki topraklarda Yahudi yerleşimlerinin kurulmasının önde gelen savunucularından biri olmuştu: 
"Başbakan Şaron başta nüfus konusundaki tartışmaları inkâr etti. Ama en sonunda gerçekleri kabul 
etmek zorunda kaldı. Demografik sorunlar, Şaron'u Gazze'den çekilme kararına itti. Ariel Şaron, 
İsrail'in Gazze'de yaşayan 1 milyon 200 bin Filistinli üzerindeki denetimine bir anda son vermiş ol- 
du." 

İsrail'in nüfus yapısı göçe dayanıyor. İsrailli liderler, dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşayan Ya- 
hudilerin göçlerinin, ülkenin Yahudi karakterine önemli katkı sağladığına inanıyor. Bundan dolayı Ber- 
lin Duvan'mn 1990'da yıkılmasını izleyen dönemlerle, İsrail hükümetleri, özellikle Rusya ve Ukray- 
na'da yaşayan Yahudileri ülkeye çekmeye çalıştı ve gerektiğinde göç etmelerini kolaylaştıracak yasal 
düzenlemeleri uygulamaya koydu. Pennsylvania Jniversitesi'nde siyaset uzmanlığı yapan lan Lusick, o 
zaman da olduğu gibi amacın, Filistinililerin artan nüfusuna karşı Yahudilerin kendi nüfuslarını engel- 
lemeyi amaçladığını söylüyor: "Eski Sovyetler 3irliği'nden İsrail'e bir göç dalgası yaşanmasının en 
büyük sebeplerinden biri, İsrail halkının Batı Şeia ve Gazze'nin ilhakına karşı çıkacağı yönünde, hü- 
kümetin kaygılarıydı. Bu isteksizliğin nedeniyse, ilkenin Araplarla dolacak olmasıydı. İsrail'e 1 mil- 
yon kadar Yahudi göçmen getirerek, bu nüfus dengesizliğini kendilerince düzeltmek istediler." 

Profesör Lustick, İsrail'in Yahudi göçmenlerin yanı sıra, eski Sovyetler Birliği'nden ülkeye 350 
bin kadar Hıristiyan da getirdiğini belirtiyor. Benzeri bir şekilde, İsrailli işletmeler de, çoğu Batı Şeria 



YAZILAR 166 



ve Gazze'de oturan Filistinli çalışanlarının yerine, aralarında Çin, Romanya, hatta Müslüman nüfusa 
sahip Türkiye'nin de bulunduğu birçok ülkeden on binlerce yabancı işçi getirdi. VVashington'daki Cato 
Enstitüsü adlı düşünce kuruluşunda görevli siyasi uzman Leon Hadar, bu yeni grubun "İbranice konu- 
şan ancak Yahudi olmayan İsrailliler" yarattığını söylüyor. Hadar'a göre, bu unsurlar da İsrail'in de- 
mografik yapısının yeni bir açmazı oldu: 

"İsrail'de halihazırda yarım milyon yabancı işçi bulunuyor. Bu işçilerin İsrail'de doğan çocuk- 
ları, otomatikman vatandaş oluyor. Bundan yararlanan anne babaya da vatandaşlık veriliyor. Her 
geçen gün İsrail nüfusuna, İbranice konuşan, ama Yahudi olmayan yeni yeni insanlar katılıyor. Bir 
noktada, İsraillilerin oturup, "Gerçekten İsrailli olmak ne demek?", bunu tartışması gerekiyor." 

Hadar'ın savunduğu noktalardan biri de, İsrail'in laik bir demokrasi olması, ve dini ya da etnik 
ayrımcılık gözetmeksizin, bütün nüfusuna hizmet etmesi: 

"Bir din devleti olmak istemiyorsanız, kimliğinizde yavaş yavaş değişikliklere gitmek, bu kim- 
liği daha geniş kitlelere uyarlamak zorundasınız. Ben kademeli bir evrimleşme sürecinden söz edi- 
yorum. İsterseniz adına "İbrani Milliyetçiliği" diyelim. Ama bu süreç din ve devlet işlerinin ayrılma- 
sına yardımcı olacak. Dine dayalı bir kimlik yerine, kültür, dil ve sınırlara dayalı bir kimlik oluşacak." 

Dış İlişkiler Konseyi'nden Henry Siegman, böyle bir sürece İsrail vatandaşı 1 milyon 200 bin 
Arap'ın da dahil edilmesi gerektiğini savunuyor: "İsrail, olağanüstü bir demokrasiye sahip. Ama bu 
demokrasi büyük çoğunlukla İsrailli Yahudilere yarıyor. Her ne kadar Arap ülkelerinde yaşayan Arap- 
lardan çok da daha iyi durumda da olsalar, İsrailli Araplar, ikinci sınıf vatandaş durumunda." 

Siegman, İsrail'in hem Yahudi devleti, hem de bir demokrasi olmanın çelişkisini yaşadığını ve bu 
sorunla başa çıkma konusunda çaba göstermediğini sözlerine ekliyor: "Çok basit bir örnek vereyim: 
İsrail'in ulusal marşı, Yahudi tarihi ve yaşantılarına atıfta bulunuyor. Daha tarafsız bir ulusal marş ben- 
imsenmesi ve marşın sözlerinin ülkede yaşayan herkese hitap etmesi yönünde girişimler yapılmadı 
değil.. Ama bu konu bile ülkede aşırı duygusal bir zemine çekilebiliyor." 

Bazı uzmanlar, çok sayıda kültürün yaşadığı Amerika'nın örnek alınmasını, İsrail'in de ileride 
benzer bir şekilde çoğulcu bir toplum haline gelebileceğini belirtiyor. 

İsrail'de Yahudi Kimliği Tartışması 

İsrail hükümeti Rus göçmenlerin Yahudiliğe kabulünü kolaylaştıracak yasa tasarını parlamento- 
dan geri çekmişti. Yahudi asıllı Rus göçmenlerin çoğu İsrail hükümetinin resmi ve çok katı "Yahudi" 
kimliğine uymuyor. Tasarının amacı bunu değiştirmekti ancak çeşitli gruplar değişik nedenlerle buna 
karşı çıkıyordu. Dünya'da 6 milyonu Amerika ve 5 buçuk milyonu İsrail'de olmak üzere toplam 13 mil- 
yon Yahudi yaşıyor. Orta ve Doğu Avrupa kökenli Yahudiler Aşkenaz; Akdeniz ve Ortadoğu Yahudileri 
ise Sefarad veya Sefardim olarak biliniyor. Yahudiler ayrıca kendi aralarında "Muhafazakar," "Orta- 
doks" ve "Reformcu" olarak üç ayrı mezhebe bölünmüş durumda. 

İsrailli Hahamlar: 'Yahudi Olmayanlara Ev Kiraya Vermeyin' 

Demografik durumu İsrail'i diğer dinlerden insanlarla daha "barışık" olmaya zorluyor ancak, 
kendilerini Yahudi Devleti'ni korumakla görevli addeden bazı hahamların davranışları, İsrail'in işini 
daha da zorlaştırıyor. İsrail'de bir grup haham, Yahudi olmayanlara ev kiralanmasını yasaklayan dini 
emir yayınladı. Emrin, Yahudilerle İsrailli Arapların arasını açmasından kaygı duyuluyor. 

Emre imza atan 40 haham arasında İsrail'in önde gelen din adamları da bulunuyor. Parlamen- 
terler ve insan hakları eylemcileri, karan "ırkçı" olduğu gerekçesiyle kınadı. Hahamlar, Yahudiler dı- 
şında yaşam tarzına sahip olanların Yahudilerin hayatını tehlikeye attığını iddia ediyor. Hahamlar, aynı 
zamanda hala Araplara ve Yahudi olmayanlara ev kiralayan komşulara karşı da dikkatli olunması uya- 
rısında bulunuyor. İsrail'in önde gelen insan hakları örgütlerinden biri Başbakan Benyamin Netanya- 
hu'dan kararı kınamasını istedi. Örgüt, emre imza atan hahamlardan bazılarının devlet tarafından 
atandığının altını çizdi. Ancak Başbakanın ofisinden konuyla ilgili bir açıklama yapılmadı. 

Öte yandan bir kınama mesajı yayınlayan Uluslararası Af Örgütü de, halkın ödediği vergilerle 
maaşlannı alan hahamların çıkardığı emrin, İsrail nüfusunun yüzde 20'sini oluşturan Filistinlileri hedef 
aldığını açıkladı. 

İsrailli Haham Eşlerinden Yahudi Kadınlara: 'Araplarla Çıkmayın' 

İsrail'de Hahamların 'Yahudi Olmayanlara Ev Kiraya Vermeyin' çağrısından sonra 27 hahamın 
eşi bir mektup yayınlayarak, Yahudi kadınlara Arap erkeklerle çıkmamaları çağrısında bulundu. Ha- 



YAZILAR 167 



ham eşlerinin yayınladığı mektupta, Arap erkeklerle çıkan Yahudi kadınların eziyet çekeceği iddia edi- 
liyor ve Araplar'ın çalıştığı yerlerde çalışmamaları da isteniyordu. İsrailli bazı bakanlar ve insan hakları 
örgütleri, bu son mektubu da ırkçılık suçlamasıyla kınadı. Ortadoğu barış görüşmelerinin canlandırıl- 
ması çabalarının yoğun olduğu bir dönemde bu tarz mektupların İsrailli Yahudilerle azınlıktaki Araplar 
arasında gerginliği arttırmasından kaygı duyuluyor. 

40 İranlı Yahudi Gizlice İsrail'e Nakledildi 

MOSSAD'ın ülke nüfusunu artırmak maksadıyla yurtdışındaki yahudileri İsrail'e getirme çabalan 
devam ediyor. Bilinen en son operasyon Aralık 2007'de İranlı 40 kadar Yahudi, gizli bir operasyonla 
İsrail'e nakledildi. Telaviv Ben Gurion havaalanında adı açıklanmayan üçüncü bir ülkeden getirilen 
uçaktan inen yeni göçmenler daha önce İsrail'e göçeden aile üyeleri tarafından karşılandı. Göçmenle- 
re ayrıca, yeni yaşam kurabilmeleri için 10'ar bin Dolar para verildi. 

Operasyona Amerika merkezli bir Hristiyan yardım örgütü mali destek verdi. Evanjelik mezhe- 
bine bağlı bu Hristiyan örgüt, tüm Yahudilerin İsrail'e döneceği yönündeki İncil kehanetini gerçekleş- 
tirmeye çalışıyor. Dünyadaki Yahudilerin İsrail'e dönmesinden sorumlu Yahudi Dairesi adlı kuruluş, 
son grubun, İran'da 1979 devriminden bu yana dönen en kalabalık ekip olduğunu belirtiyor. Bu yıl 
içinde 200'den fazla İranlı Yahudi İsrail'e göç etti. Bu rakam da önceki yıllara oranla bir rekor olarak 
görülüyor. 

Ortodoks Yahudiler İsrail devletinin devamlılığını sağlamak için aile başına ortalama 6 çocuk 
yapsalar da, istatistikler 2025'de İsrailli Arapların sayılarının Yahudileri geçeceğini gösteriyor. Yani 
istatistikler doğru çıkarsa, Yahudi İsrailliler azınlık konumuna düşecek ve 2025 de yapılacak bir Knes- 
set oturumunda çoğunluğu Arap milletvekilleri İsrail Devletinin, "Yahudi devleti" olduğu şerhini Ana- 
yasa'dan çıkarabilecek. İsrail hükümeti, ülkedeki yabancı işçi sayısını kayda değer şekilde azaltmayı 
hedefliyor. İsrail nüfusunun büyük bölümü, dünyanın dört bir yanından gelen göçmenlerden oluşu- 
yor. Bu göçmenlerin büyük bölümü de Yahudi. Kimi İsrailliler'e göre, Yahudi olmayan yabancı işçiler, 
ülkenin Yahudi karakterine zarar veriyor. İsrail gizli servisi MOSSAD'ın, yurtdışındaki Yahudileri İsrail'e 
gelmeye ikna edebilmek maksadıyla bulundukları ülkede güvende olmadıklarını hissettirmek için 
ölümlü sabotajlar düzenlediği biliniyor. 

Kaynak: Turquie Diplomatique - OCAK 2012 



YAZILAR 168 



NECİP FAZIL KISAKUREK "SOSYALİZM, KOMÜNİZM VE İNSANLIK" İSİMLİ 

ESERİNDEN 

KADER BİLMECESİ 

Dinde kader sadece bir itikat işidir; bir amel ve hareket mevzuu değil... Yani "Kader böyle imiş" 
diye hiç bir fert fîilinin sorumluluğundan kurtulamaz veya hareketsizliğini mazur gösteremez. Kader 
gizlidir, hükmü ancak vakıadan sonra bellidir ve hiç bir işde peşin kaide teşkil etmek mevkiinde değil- 
dir. Hiç bir hastalık, kaderinde ölüm veya şifa vardiye tedaviden uzak tutulamayacağı gibi, hiç bir ser- 
maye, nasibindeki büyümek veya sıfıra inmek ihtimallerine göre faaliyetten alıkonulamaz. Bazı İçtimaî 
ve iktisadı hadiselerin de kadere nispeti, menfi misallerde onlara aynen tahammül etmek, müspet 
misâllerde ise muhafazalarına çalışmak şeklinde tecelli edemez. Gerçek dinde kader telâkkisi budur ve 
her şey kulun irâdesi yoluyla İlâhî takdire bağlıdır. Topyekûn hamle ve teşebbüslerde ise kader 
mülâhazası diye bir kaygı ve hesaba yer yoktur. 

Bu ölçüyü başa aldıktan sonra kaydedelim ki, insan iş ve emeğinin kıymet tecellilerinde ve rızk 
taksiminde kader bilmecesi, mümin ruhlarda, zahir plânlarının çok üstünde ve derinlerde olan İlâhî 
hikmet ve adalete sığınmayı ve her şeyi ona havale etmeği zarurî kılıcı bir teselli menbaıdır. Deniz 
kenarında simidini kemiren bir yavrunun suya düşürdüğü susam tanesi, elbette ki, milyonlarca ba- 
lık arasında yalnız biri tarafından yutulur ve bu hal, namütenahi muğlak İlâhî muhasebenin mutlaka 
hususî bir kaydını belirtir. Bu vaziyette, insana ait hamle ve teşebbüs dehâsını asla köreltmeksizin ve 
her türlü adaletsizliği giderme yolundan dönmeksizin, her şeyi İlâhî murada bağlamakta ve ona rıza 
göstermekte, rahatlatıcı bir itminan payı vardır. 

Deli Roma İmparatoru (Kaligüla) atına altın yaldızlı arpa yedirir ve bu yüzden öldürürken, bir 
buğday tanesi bulamamaktan ölen ilk ve gerçek Hristiyanların nasibi, Allah'ın sır defterindedir ve bu 
işin kaba akıl plânında "niçin" ve "nasıl"ı yoktur. 

Hazret-i Ali, bir şiirinde, bu sırrı ne derin ifadelendirir: 

"Bazen devesini yormayan mal kazanır da didinip çırpınanın elleri boş kalır." 
Hamle ve teşebbüs daima elde olarak, kader bilmecesinde kanaat sırrı, kanaat sırrında da kendi 
kendine yetme saadeti vardır, (s. 23-24) 



Vücut hikmeti = mülkiyet hakkı... 

Zamanın, ehramları bile kurşun kalem gibi yonttuğu ve her şeyin dipsiz bir adem uçurumuna 
doğru kaydığı bu fanî âlemde insanın baş meselesi ve bütün (efor)unun tek merkezi, ölümsüzlük ça- 
bası diye gösterilebilir. Böyle olunca, yeryüzünde devamını ancak çocuklarında sağlayabilen insan, 
onlarla ilk verimini ve bütün mülkiyet haklarının başı olan ilk mâlikiyet prensibini tespit etmiş olur. 
İşin ötesi, artık ferdin bin bir hedefe karşı bin bir hamleyle elde edeceği verimlerde ve bu verimlerle 
ulaşacağı çeşitli malikiyetlerde... İnsan, çocuğunda olduğu gibi, verimini ve eserini şahsî mülkiyet çer- 
çevesinde seyretmeğe muhtaç olduğu için, mülkiyete bir nevi varlık şahadetnamesi gözüyle bakar ve 
bu yüzdendir ki, malı canın yongası bilir. 

Ferdi şahsî mülkiyetinden ayırmak, onu eserinden, dolayısıyla var olma imtiyazından koparıp 
atmak demektir ki, yok etmek ve toplum manivelasında istinat noktasını kaldırmak mânasına gelir; ve 
aydınlık ararken topyekûn karanlığa varmakta karar kılar. 

Ferdî mülkiyetlerin nispetsizliklerini imkân dairesinde düzeltmek ve aralarındaki çatışmayı ön- 
lemekten ibaret olan dâva, mülkiyetin kaldırılmasıyla, hastalık arazını gidermeği ölümde bulmaktan 
ileriye geçemez ve âlemde hiç bir mezhep ferdî mülkiyetteki dinlerce teyidli aziz vasfı gölgeleyici bir 
mânâ getiremez. 

"Hastalığın arazını gidermeği ölümde aramak", yani şifayı ölümde bulmak şeklindeki teşhisi- 
miz, yeri geldikçe tekrarlanacaktır. 

Dinlerin, başta can olmak üzere her türlü mülkiyetten vazgeçmeğe ve her fedakârlığı gösterme- 
ğe davet edici emirleri, mülkiyeti ferde bahşettikten sonra vâki olan ahlâki bir telkindir; bu bakımdan 
yine mülkiyet esasına dayanmakta, "malını ver!" demekle kişiye mal sahipliği hakkını tanımakta, böy- 
lece kişiden sahip olmadığı bir şeyi istememekte, yani ferdlerin mülkiyet hakkından mahrum bulun- 



YAZILAR 169 



dukları bir cemiyet prensibine tam zıt noktayı tutmaktadır. 

Ferdi kendi öz iradesinde serbest bırakan ve asla cebre yanaşmayan, tamamıyla ahlâkî bir pren- 
sip... 

Günümüzde bazı yarım adamların "Hıristiyan sosyalizminden bozma "İslâm sosyalizmi" klişesi 
altında bir cereyanı körüklemeğe çalıştıklarına şahidiz. 

Bunlar, büyük sahâbîlerden Ebu Zer hazretlerinin halife Hazret-i Osman'a baş vurup: 

"- NİÇİN ZENGİNLERİN MALINI ALIP FAKİRLERE DAĞITMIYORSUN?" 

Demesini esas tutuyorlar ve bu noktadan bir sahabî içtihadına sığınıp, İslâm'da ferd mülkiyet- 
lerine el koyma imkân ve cevazı bulunduğunu iddiaya kalkışıyorlar. 

Böyleleri Müslüman değil, yalnız sosyalisttir ve Müslümanlığı sosyalizm lokomotifine takılacak 
bir vagon mâhiyetinde görmektedir. 

Nitekim sadece taşkın bir takva ve fedakârlık vecdi içinde bu teklifi yapan Ebu Zer hazretlerine, 
ince ve derin Hazret-i Osman'ın verdiği cevabı bilmemezlikten geliyorlar: 

"BEN, ALLAHIN RESULÜNDEN GÖRMEDİĞİM BİR ŞEYİ YAPAMAM! VERMEK İSTEYEN GÖNÜL 
RIZASIYLA VERİR!" 

Ferdî mülkiyet hakkı azizdir, insanın suratı kadar tabiîdir; ve iptali, insanların suratlarını bat- 
tal edip verine kemiyet numaraları taşıyan maskeler takmak derecesinde oluşa aykırıdır, (s. 29-30) 



İLK ALDATICI SESLER (Rönesans) 

Beşer, milyonlarca yıllık hayatında bu eski "psikolojiye fikir süsü veren davranışı, (Rönesans) 
sıralarına kadar idrâk etmemiştir. Milâttan 4 asır önce Eflâtun, özlediği cemiyette para ve kazanç ölçü- 
lerini kuşatan birtakım adalet tasavvurlarına yer yermişse de, bunlar hep onun getirdiği idealizm pla- 
nındadır ve ne ezilen bir sınıfın ıstırabına, ne de mücerret manada iş ve emek denkleşmesi gibi umumî 
bir tesviyelenme esasına bağlıdır. Eflâtunun cemiyetinde iş ve emek, baremini büyük fikir adamlarının 
takdirinde bulan bir keyfiyettir, (ide) emrindedir ve kendi başına müstakil bir kıymet etmekten uzak- 
tır. 

(Rönesans)a doğru ve (Rönesans) içinde, hiç bir sistem belirtmese de ana zemini hatırlatıcı üç 
sese rastlıyoruz. 

Biri, Osmanlı devletinin ilk devresindeki Şeyh Bedrettin Simavî (Simavna kadısı Bedrettin), öbür- 
leri de 16 ve 17 nci asırlar arası (Rönesans) fikircilerinden (Tomas Moros) ve (Kampanella)... 

Nazım Hikmet'in, hakkında bir destan yazarak ilk komünist diye gösterdiği "Varidat" isimli ese- 
rin sahibi Şeyh Bedrettin, din büyükleri gözünde dalâlette bir insandır ve muhakeme edilirken 

"Kendi kendin biç" diyen şeriat hâkimine "Benim cezam idamdır" cevabını vermiş ve öz hük- 
müyle başını kılıca teslim etmiştir. Şeyh Bedrettin'in dünyası, İslâm ölçülerine tamamıyla aykırı şekil- 
de; herkesin rast geldiği kapıyı çalarak o evin gıda maddelerine, malına hattâ kadınına kadar el uzat- 
mayı mubah gören behimî (hayvanca) bir hayalden ibarettir ve aynı hayvani psikolojiden başka daya- 
nılan hiç bir fikir mesnedine mâlik değildir, fakat cemiyetlerin birtakım iç illetlerini sömürmek ve bazı 
uzak benzerliklerini alet diye kullanmaktan başka sanatı olmayan komünizm, fare kılı ile fil kılı arasın- 
daki ayniyeti, fare ile filin aynı şey olduğu gözbağlığınâ kadar götürürve Şeyh Bedrettini ilk komünist 
olarak gösterir. 

İkinci andına ses, 16 ncı asır (Tomas Moros)un... 

Arkasından (Rönesans)ın büyük (skolastik) düşmanlarından (Kampanella) geliyor. Macera dolu 
hayatının 27 yılını hapiste geçiren bu adam "Güneş Devleti" isimli eserinde, insanları aynı tevazün ve 
tesâvi çizgisi üzerinde hayal ettiği bir çevre ve (metropolis) içinde toplayarak (Tomas Moros) ile bera- 
ber komünizmden ilk işaretçi mevkiine Fakat eseri ve fikirleri büyük bir iz bırakmamış, olmaktan ileri- 
ye geçememiş ve (Rönesans) gibi aklın kiliseden intikamı diye anlatabilecek bir Harekette onu omuz- 
layanlardan biri olmadan ayrı bir sistem getirememiştir. (Tomas Moros) ise, eserinin ismiyle, bir ütöp- 
yacı... 

Neticede, tarih öncesi ve sonrası insan hayatında topluma hâkimidâre ölçüsü, 18 inci asra kadar 
(mono arhiya-tek tek fert hakimiyeti) çevresinden tam manasıyla dışarıya çıkamadığı hususiyle Orta- 
çağ boyunca kral ve hükümdar mefhumu, aksi düşünülemez ve katlanılması mecburî bir tegallüp va- 



YAZILAR 170 



kıası ifade ettiği için ferdin bütün meselesi kendini ve kendini, ve hürriyetini kurtarmaktan ibaret kal- 
mış ve ancak ondan sonra gelmesi kabil fertler-arası adalet dâvasına 19 uncu asra kadar yol açılma- 
mıştır. Bütün malı ve mülkiyle sultanî hâkimiyet örneklerine ait ferd, birbirine karşı dava sahibi olmak 
için evvelâ serbestliğe kavuşmayı beklemiş; ve nihayet cemiyet tezatlarını fark etmeğe müsait zemini, 
Büyük Fransa İnkılabı'nın her an yeni bir şey getiren hızlı seyri içinde ve 19 uncu Asır başlarında bul- 
muştur.. 

(Rönesans)ın getirdiği serbest fikir ikilini içinde "Ansiklopediciler" diye anılan 18 inci Asır Fransız 
mütefekkirleri (Didem, Volter, Monteskiyö, Russo, Dalamber), göz önünde maddî ve mânevi şekille- 
riyle ve kendilerince bütün bir bir dünya ve âlem panoraması çizerlerken, Fransız İnkilâbı'na basamak 
olan insan hak ve hürriyetlerinin ötesinde iş ve emek kıymetlerindeki eşitsizlik ve dengesizlik diye bir 
tasaya düşmemişler; aksine;, bütün fikir cehtlerini iki koldan "halk idaresi-demokratos" veya "fert 
hürriyetî-liberalis" üzerinde mihraklaştırmışlardır. (s. 36-39) 



İLK DEVREDE SOSYALİZMİN SONU 

Belirttiğimiz şekilde sosyalizm tereddiye doğru giderken, davaların oluşla olmayış buhranını ya- 
şadığı demlerde peydahlanan tiplerden biri meydana çıkar. Bu, Fransız (Prudon)... 

"Mülkiyet nedir?" sualine "Mülkiyet hırsızlıktır!" cevabını veren ve esasta sosyalist veya ko- 
münist olmasında hiç bir mani bulunmayan, bu, tezatlara boğulmuş tip, her iki tarafta da dâvanın 
inkişaf şeklini kabul etmemekte, hatanın kökte olduğunu unutarak gövdeye ve dallara saldırmakta ve 
ağaca kendisince yeni bir şekil aramaktadır. 

Şöyle konuşuyor: 

"- (Sensimon)cular gelip geçmiş bir kafile... (Furye) gülünç... Komünistlerde taaffün merke- 



zi... 



Ve devam ediyor: 

"Sosyalizm hiç bir şey değildir, hiç bir şey olamamıştır ve hiç bir şey olamayacaktır!" 

Böyleyken (Prudon), düşmanı olduğu ve hırsızlık saydığı mülkiyetin ne olduğunu tarife çalışıyor: 

"- Çalışılmadan elde edilen kıymet ve nimet: Faiz, prim, komisyon, irâd, iskonto, monopol ve- 
saire..." 

O devrede (Prudon)un "hava parası"ndan henüz haberi yoktur. 

(Prudon), bünyeye ters gitmenin değil, onu içinde düzeltmenin fıkircisidir ve onca esas olan, 
hürriyettir. 

Müspet bir dayanağı ve mektebi olmayan bu adam da, hürriyetle beraber yer vermeğe mec- 
bur olduğu ferdiyet icaplarından gafil ve bu noktada en büyük tezadını yaşamaktadır: Hür olan ve 
başını madde üstü bir inanışa bağlamayan ferd, elbette ki (liberalist) anlayışınca her şeyden evvel 
mülkiyet hakkına muhtaç olacak, ayrıca öz menfaati yolunda her kombinezonu düşünecek, 
muhatabı olan öbür ferde belki cebretmemek şartıyla her istismara başvuracak, hususiyle kendisini 
cemiyette fâni görmenin hiç bir rejimine yanaşmayacaktır. 

BAŞIBOŞ HÜRRİYET PRENSİBİ İLE MÜLKİYETİ İLGA FİKRİNİ BARIŞTIRMAYA YELTENMEK, KU- 
TUPLARDA HURMA AĞACI, ÜSTÜVA HATTI ÜZERİNDE DE KUTUP AYISI YETİŞTİRMEĞE DAVRAN- 
MAKTAN DAHA GÜLÜNÇTÜR. 

(Prudon), sosyalizmin ilk devredeki başarısız sonunu mühürleyen bir (dekadans) ihtarcısı ol- 
muştur. (s.47-48) 

ÜÇ AYAKLI SEHPA 

Komünizm, bir ayağı (Marks), bir ayağı (Engels) ve bir ayağı (Lenin)den ibaret üçayaklı bir 
sehpadır. 170 

(Marks)la beraber (Engels), kendi mücerret hakikatlerini filozof (Hegel)i tahrif ederek temelleş- 
tirirler; (Marks) bu mücerret dünyayı İçtimaîye İktisadî tatbik yollarında planlaştırır; (Lenin) ise, aynı 
dünyanın, deli vecdi içinde, aksiyoncu olarak meydana çıkar, ihtilâlini yapar ve devletini kurar. 



YAZILAR 171 



İnsanlığın idam sehpasına benzeyen bu üçayaklı çatıda, dili bir karış dışarıya vurmuş, gözleri fır- 
lamış ve suratı kireçten daha beyaz bir renk bağlamış bir (martir - mazlum) sallanmaktadır. 

İnsan... 

Tasavvufta, Allah'ın mutlak varlığına nispetle "mâsivâ" dedikleri dış âleme atfedilen gölge 
vücudun, aynen tersiyle, ruha ve onun müesseselerine, yani Allah'a isnat edilmesi; mutlak varlığın 
da maddeye ve onun hareketlerine, yani puta bağlanması... 

Yüzde yüz aksine döndürülmüş (mistik); tam tepetaklak edilmiş hakikat... 

İdam sehpasındaki (martir)in de göğsünde, aynen kendi kelimeleriyle şu yafta vardır: 

"- Bütün manevî değerler, baskı altında kabul ettirilmiş ve semerelendirilmis birer vehimden 
ibarettir ve Allah yoktur!!!" 

Dikkat buyurunuz: (Marks) Yahudi'dir. Böyleyken yine gizli bir Yahudi tıynetiyle Yahudiliğe 
çatmış, Yahudiliği para ve sermaye çıfıtı diye göstermiş ve neticede Yahudi'nin yaptığını Yahudi'ye 
yıktıran, sonra da bu yıkıcılığı yıkma vazifesini yine Yahudi'ye veren hilkat cilvesini, farkında olma- 
dan ortaya koymuştur. 

KAPİTALİZMİ KURAN YAHUDİ (BİNBİR MİSAL), ONU YIKMAYA SAVAŞAN YİNE YAHUDİ (KARL 
MARKS), KOMÜNİZME EN YIKICI DARBEYİ VURAN DA TEKRAR YAHUDİ (HANRİ BERGSON)... 

Demek ki Yahudi, nerede bir teşekkül, billurlaşma, oluş vahdeti görürse onu yıkmaya memur, 
mücerret tahrip dehâsı... Bu nokta, (Kari Marks) ve komünist ihtilâlindeki birçok Yahudi'yi ve daha 
nicelerini içine alan, dikkate lâyık bir teşhisi belirtir. 

(Marks)ın dostlarından bir Yahudi, başka bir Yahudi'ye, bir Yahudi mütefekkirine mektup ya- 
zıyor, kendisi gibi Yahudi (Kari Marks) için diyor ki: 

"ZAMANIMIZIN EN BÜYÜK VE EN GERÇEK FİLOZOFU, DOKTOR (MARKS)... BENİM PUTUMUN 
ADI BUDUR! HENÜZ ÇOK GENÇ BİR ADAM... ORTAÇAĞ POLİTİKASINA VE DİNE, SON, CAN ALICI 
DARBEYİ BU ADAM İNDİRECEK!.." 

İşte bu adamla o adam... (Marks) ve (Engels)... Henüz (Lenin)e vakit var... 

(Engels) sosyalizmden komünizme doğru çizgiyi uzatan "Alman Kollektivizmi" nin de kurucula- 
rından biri... (Marks) ise çizgiyi komünizmde düğümleyen en keskin hamlenin ve tamamlayıcı tahlil ve 
terkip örgüsünün sahibi... El ele veriyorlar ve kaydettiğimiz gibi, dâvalarının mâdenini (Hegel) mater- 
yalizminin ateşinde kızdırıp (Materyalizm Historik) buzunda soğuttuktan sonra, şekil şekil billûrlaşmış 
olarak meydana çıkarıyorlar. Artık onlar, 1847 de bütün kalıbı dökülmüş olan nazari "Komünist Birli- 
ği"nin direkleridir. "Komünist Beyannâmesi" nden sonra her taraftan kovuldukları için nihayet Belçi- 
ka'ya sığınmışlar, derken oradan da koyulmuşlardır. Sağda ve solda, serseri, fakat batıl dâvalarına tam 
sadık bir hayat. 

(Marks) ve (Engels) çiftinde kendi batıllarına inanış, dâvalarına sadakat ve samimiyet inkâr edi- 
lemez. Bu hususiliği, daha keskin olarak (Lenin)de göreceğiz. 

ZAMAN BOYUNCA 

Asıl (Lenin) ve arkadaşlarının elinde bombalaşacak ve hadiseler plânını gümbürdetecek olan 
komünizm, (Enternasyonal) hareketine rağmen nazariye çerçevesinden dışarıya çıkmadı, her yerde 
polis mevzuu bir hadise olarak kaldı, hattâ söner gibi oldu. Biraz evvelki tâbirimizde komünizm onba- 
şılarının koğuşu olan (ENTERNASYONAL) 1872 DE AMERİKA'YA "NAKL-İ HÂNE" etti. Fakat cansız ve 
küçük bir kulübe kadrosu... 1886'ya doğru büsbütün pörsüyüş ve sönüş... 

1883 yılında (Marks) sefalet ve mahrumiyet içinde öldü. 

(Engels) artık tek başına kalmış, (Marks)ın eserlerini derlemekle meşgul... (Enternasyonal)de fiili 
rolü yok... Zaten orta yerde ciddi bir ifade sahibi olan ve hacim belirten, kol kol sosyalizm hareketle- 
ri... Mesnetsizliğine rağmen bazı zümrelerin, kendi dayanaklarına oturttukları ve ona göre benimse- 
dikleri sosyalizm yeniden ele alınmakta... Komünizm gayet tehlikeli bir fantezi sayılıyor, bir gün dev- 
letleşme ihtimâlini asla vaadetmiyor ve kimseden yüz bulmuyor. 

Nihayet 20'nci Asra beş yıl kala (Engels) isimli ikinci adam da öldü. Ve uykuya yatan dâva, ken- 
disini 22 yıl aradan sonra tekmeyle uyandıracak ve bütün insanlığı (mitolojik) bir canavar gibi yutması 
için geliştirecek adama kaldı. 

İkinci (Enternasyonal) 1904'de Amsterdam'da ve aktif politika dışı, korkak bir nazariye plânında, 



YAZILAR 172 



Üçüncüsü de, Rus Komünist İhtilâlinden sonra (1921) de Moskova'da ve bütün cihana meydan okuyu- 
cu, çığlıklı bir politika zemininde... Bir de, 1922-23'de Berlin'de Üçüncü (Enternasyonale aykırı madde, 
ikisi ortası muvâzaacıların tertiplediği Dördüncü (Enternasyonal) var... (s. 63-67) 

DİYALEKTİK (Cedel) 

Diyalektik, 68 fikrin kendisi değil, bina edilişi, cümle ve kelimeler içi mimarisi... 

Her mezhebin bir diyalektiği vardır. 

Onlardaki, işte bütün bu dâvaların, kalbur gibi üzerinde elendiği hilekâr, sahtekâr, dolandırıcı 
bir diyalektik... 

(Hegel)den aparılma, punduna getirici, yutturucu, şaşırtıcı, apıştırıcı tarihî materyalizm diya- 
lektiği... 

Her şeyi kel ve keleş kemiyet çerçevesinde ele alıp, her şeye eski, geri, kokmuş, porsumuş 
yaftasını takan o dar, o tek sesli, o vahşi diyalektik... 

Bandrollü hakikatler hokkabazlığı; asılsız kıymet hükümleri reçeteciliği... 

İstanbul'da Büyük Postane önünde leke, sabunu satan işportacıların kolay ve ucuz belâgati... 

Eski Yunan'ın sofistlerine eş, bütün ulvî gerçekleri el çabukluğuna getirip bastırmaya memur, 
Yirminci Asır küfür yobazlığı talâkati... 

Komünizmi olanca fikriyat, kitabiyat ve kelâmiyâtiyle önünüzden geçit resmi yapmaya davet 
edecek olursanız yukarıdaki hükümlerden başka bir kanaate varamazsınız. Bu teşhis, hususiyle, ko- 
münizmin, tatbikat sahasına girişinden sonraki tecellilere aittir. 

İşte, hem nazariye, hem ameliye plânında gördüğümüz ve en mahrem çizgileriyle tespitine 
çalıştığımız komünizm!.. Özü de şu kadar: 

"- Allah yok, din yok, ruh yok, vatan ve millet mefkuresi yok, ruhçu ahlâk yok, felsefe ve tarih 
yok, anane ve terbiye yok, aileye bağlı çocuk yok, ferdî mülkiyet ve tasarruf hakkı yok; yok, yok, 
yokluk tasavvuru bile yok!... 

Ne ıstırapsız dünya!... (s. 82-83) 



Diyalektik: isim Fransızca dialectique: Gerçekliği ve onun çelişmelerini incelemeye yarayan ve bu çelişmeleri 
aşmaya yarayan yollan aramayı öngören akıl yürütme yöntemi, eytişim. 

Diyalektik kavramı, başlangıçta tartışma sanatı, ya da çelişkili yollardan muhataplarını ikna etme sanatı an- 
lamına gelmektedir. Karşıtlıkları kullanarak gerçekleştirilen a1<7Pyürütme biçimidir, diyalektik ve Sokratik yön- 
tem, tartışma ve düşünme sanatı olarak diyalektiğin Antik Çağ'daki en yetkin halidir. Değişimin ve hareketin 
sürekliliği düşüncesi bu aşamada diyalektik olarak ifade edilmiştir. Bir fikirden ya da ilkeden içerdiği olumlu ve 
olumsuz bütün düşünceleri çıkarma yöntemine diyalektik denilmekteydi. 



YAZILAR 173 



Necip Fazıl KISAKUREK (kaddesellâhü sırrahu'l azîz) "KONUŞMALAR" İSİMLİ 
ESERİNDEN 

"Millî bir edebiyat ne demektir? Böyle bir edebiyatın belli başlı vasıfları nelerdir? 

—Bütün bir millete, o millete mensup olmayan duyuş tarzına, ders verir gibi muayyen millî tez- 
ler telkin eden ve millet mefhumiyle yegâne alâkası yalnız «millet» kelimesini kullanmaktan ibaret 
olan bir edebiyata millî edebiyat denemez. Millî edebiyat, o milletin ruhunu, duyuş tarzını ve şahsi- 
yetini eserinde temsil ve tahlil eden edebiyat demektir. Gayesi milliyetsizlik olan bir millete milliyet- 
sizlikten bahseden şair millî şairdir. Gayesi hırsızlık olan bir millete, kendi hırsızlık maceralarını anlatan 
şair millî şairdir. Dernek ki, millî edebiyat millî bir duyuş tarzına uygun edebiyat demektir." (s. 15) 

— Nâm-ı diğer Parmaksız Salih'in gayesi nedir? Eserinizde yapmak ve belirtmek istedi- 
ğiniz şeyler nelerdir? Eser, ne gibi ruhî saikler altında meydana gelmiştir? 

— Arılara, eğer ballarının izahı rolü verilseydi, bu herhalde balın lezzetinden düşürücü 
bir iş olurdu. Ama muharrir öyle midir? Onda hem, ne yaptığını bilmeden çalışan arı; hem de ne yap- 
tığını bilmek ihtiyacında olan insan vardır. O halde sanatkâr, hem bal verecek hem de sırasına ve işine 
göre, ne yapmak istediğinin izahla mükellef olacaktır. Fakat dedim ya; muharrire asıl sanat humması- 
nın dilsiz hüviyetini yaşatan arı cephesi hareketlendikçe, şuur ve fenni tarafı biraz çenesini kilitlemek 
ihtiyacına düşüyor. O zaman da, muharrire hâkim olan sükuti edadan şöyle bir hitap tütüyor: 

"Ben ne anlatayım? Siz tadın anlayın!" 

— "Nam-ı diğer Parmaksız Salih" benim altıncı tiyatro eserimdir. Yedincisi ve sekizincisi 
de var ama, onlar tamam sayılmaz, biri, 1 perdelik "Siyah Pelerinli Adam", öbürü de "Sır" isimli, yarım 
kalmış, daha doğrusu yarım bıraktırılmış ve başıma bir takım belalar açar gibi olmuş bir piyestir. Evet, 
bu defaki, Tohum, Bir Adam Yaratmak, Sabır Taşı, Künye ve Para'dan sonra altıncı eserim... Şehir 
tiyatrosunda temsil edilen eserlerimin de dördüncüsü... Bu eserde, en canhıraş sebebleri ve neticele- 
riyle kumarı göstermek istedim. (Vis) ve günahların en müthişi olan ve şimal kutbundan cenup kutbu- 
na, güneşin doğduğu her noktadan battığı her noktaya kadar bütün yeryüzünü saran, yakıcı, kavuru- 
cu, kül edici ihtiras... Dünyada hiçbir kitabın satışı, 52 sahifelik iskambil kağıdı desteleri kadar olabi- 
lir mi? Hele memleketimizde, Tekel idaresinin her sene bunlardan bir milyon tane sattığını, bunlar- 
dan herbirinin de artık sayfaları porsuyup eskiyinceye kadar en aşağı bin kere okunduğunu düşü- 
nürseniz, kavrarsınız ki, iskambil kağıdı isimli şeytani kitap, yalnız bizde, her yıl bir milyar defa el- 
den geçirilmektedir. İşte, eserimde ana unsur diye ele aldığım müthiş salgının kemmiyet mikyası!... Ya 
keyfiyeti? Piyeste, kahramanımız, onu şöyle anlatıyor: 

— "Doktoru ve ilacı olmayan hastalık!..." 

— Eserde her şeyi bu ani unsur etrafında vererek, en kuvvetli müessir ve saiklere bağlı 
bir hayat entrikası tertiplemeye ve bu tertip içinde meydana çıkması beklenen müstesna bir ruh tecel- 
lisine çalıştım. Asıl kıymet hükmünü bu iki noktadan bekleyen eserim hakkında bir değer ölçüsü koy- 
mak selahiyetine ne ben malikim, ne de şu veya bu, "bilirkişi" tanınmış efendi, bay... O selahiyete, 
binlerce ve onbinlerce göz büyüklüğünde ve gökler kadar derin tek bir gözden başka kimseyi sahip 
tanımıyorum: seyirci... 

— " Nam-ı diğer Parmaksız Salih" de, benim " milli" ve "mahalli" den anladığım her şeyin 
tam mevcut olduğuna kaniim. Yerli renkler, muhitler, ocaklar; ve elle tutulacak, hatta her akşam tiyat- 
roda ve seyirciler arasında benzerlerine rast gelinecek kadar hakiki ve tabii şahıslar... Benim, "milli" ve 
"mahalli" den anladığım da, bütün bir tahassüs, eda ve üslup hususiliği vermek bakımından, budur. 

— Ondan sonra eserimde, "milli" üstü bir "insani" cepheyi esas tutmak kaygısından hiç 
vazgeçmedim. Haddehaneli Salih, nam-ı diğer Parmaksız Salih, bir Çinli, bir Amerikalı, bir Patagonyalı 
olabilir. 

— Daha sonra eserde ifadelendirmek istediğim tek ve tam dava, binbir tezad ve binbir 
zıd kader cereyanı içinde hakiki fışkırışını bulamamış ve hatta kötülük baskısı altında uyuşmuş bir ru- 
hun, en büyük saike kavuşur kavuşmaz birden şahlanışı; ve tam 55 yıl bilmeden hasret çektiği ve dai- 



YAZILAR 174 



ma istekli yaşadığı ulvi aksiyona şiddetle atılışıdır. Ben de, ruh tecellisini, derin irfan ve fikir sahibi bir 
münevverde arayacağıma, inadına, yarım yamalak okumuş, efendi ile serseri arasında muallakta kal- 
mış, tecellisini kendince merd külhanbeylikte ulmuş, laf palavrası ukalalık afetinden uzak bir tip üze- 
rinde aramayı tercih ettim. Ve ruh maktalarını çok zengin ve çeşitli telakki ettiğim bu tipe erkekliğin 
en derin ve girift akidesi olan "babayı", en ileri babalık fedakarlığını yüklemeye kalktım. 

— Bu arada ve yüzüğün ana taşı mevkiindeki kahramanımızın etrafında, daha birçok iyi- 
lik ve kötülük örneği var... Onları da bütün insanlık çevresi ile beraber cemiyetimizde ve aramızda 
kolaylıkla teşhis edilebilir; böylece kumarın insanı nereye kadar düşürdüğünden, hangi kötülük saikle- 
rine ve iyilik aksülamellerine kadar yol açtığını görebilirsiniz. Kumarın emzirdiği ve beslediği ahlaksızlık 
bünyeleriyle, belirmesine vesile verdiği fazilet şahlanışları, bu eserde teker teker örnekleştirilmek 
istenmiştir. 

— Şimdi ağzımdan garip bir söz kaçıracağım! Eserimi kumar hakkında bu zamana kadar 
yazılmış bütün eserlerle mukayese etmeden söylüyorum: Dünyada (dostoyevski) den itibaren, bu 
mevzuda yazılmış nice piyes ve roman okudum. Fakat hiçbirinin, kumar ejderhasını tam yakalayıp 
sımsıkı çevreleyebilmiş olduğuna inanamadım. Aman, sakın "işte buna ben muvaffak oldum!" dedi- 
ğimi sanmayınız. Demek istediğim şu ki, bir türlü yazılamayan, dibine ulaşılamayan ve daima satıhla- 
rında dolaşılan bu cehennem ikliminin, bu aciz eserimle ben de derinliğine dalamamış bulunuyorum 
ama, dalınması gereken bir derinliği olduğunu ve o mıntıkanın bakir kaldığını haber vermek cesaretini 
gösterebiliyorum, gerisi, davanın başı ve sonu, ilk ve son söz, burada değil, orada; sahnede.. .1948 (s. 
50-53) 

— Sizinle konuşurken, dünya savaşlarından söz etmemeye imkân yok. Çok ilginç bir 
hayat sürdürdünüz. Şöyle: Çocukluğunuz birinci Dünya Savaşı içinde geçti. Eser vermeye baş- 
ladığınız dönemlerde de ikinci dünya savaşını gördünüz. Birinci dünya savaşı sonunda, dünyanın 
denge devleti olan Osmanlı Devleti çöktü, ikinci dünya savaşı sonunda da Avrupa uygarlığı handiyse 
yıkılıyordu. Aslında, Osmanlı Devleti Doğu Uygarlığının Devletiydi. Şu halde, bir uygarlığın çöktüğü- 
nü, bir uygarlığın da yıkılmaya ramak kaldığı çok kritik dönemleri gördünüz. Yaşamınız ve düşünce- 
leriniz üzerindeki bu iki dünya savaşının etkilerini açıklar mısınız? 

— Bu sualinizin cevabını eserlerim her yönden vermiştir. Bizim anladığımız ve ismini davamızın 
başlığı haline getirdiğimiz büyük doğu, Batının kafa macerasını eşya ve hadiselere tahakküm mizacını 
Batıya örnek teşkil edecek bir asliyetle iktibas ettikten sonra, onu kendi öz ruhumuzun emrine alacak 
bir dünyanın ismidir. Biz, iki dünya arasındaki mahsup sırrına asla yaklaşılmadığını, hususiyle Cumhu- 
riyet Devrinden sonra batılılaşalım derken, ondan büsbütün uzak düşüldüğünü ve Batıya anlamak 
hakkının Doğulu kalarak mümkün olduğunu mahyalaştırıcı bir telâkkiden geliyoruz ve inşası yolunda 
çırpındığımız dünyanın sade doğuya değil, batıya da örnek teşkil edeceği itikadını besliyoruz, 

Son Almanya seyahatimde benimle buluşmak isteyip sabaha kadar yanımdan ayrılama yan Ber- 
lin Protestan Baş Papazı, bu husustaki sualine verdiğim cevaba hayran kaldığını, yüzlerce dinleyici 
önünde itiraf etmiştir. Alman protestan kilisesinin mümessili mevkiindeki papaz, bana 

«materyalizm ve spritüalizm arasındaki bu dünyanın hali ne olacak? Dinlerin istikbalini nasıl 
görüyorsunuz? Dinler arasında maddeciliğe karşı bir ittihad kurulabilir mi?» diye sormuş ve Batının 
bu günkü ruh buhranını ve deprenişini izahla başlayıp «Doğunun eksiği batıda, Batının eksiği de Do- 
ğuda» şeklindeki formülümü aynı kelimelerle tasdik etmişti. 

O konuşmanın geniş tafsilatını ilerde neşrini düşündüğüm her hangi bir vasıtayla kaleme 

almak niyetindeyim, (s. 89-90) 

— Burada hemen bir şey soracağım. Sizin bu memlekette büyük bir tesiriniz var. Bu te- 
sir, kuvvetini bütün yabancı tesirlere karşı koymaktan almaktadır. Hal böyleyken, "Bayılıyorum 
Avrupalıya" dediniz. 

— Benim Avrupalıya bayılıyorum demem, sizi ylrVAtmasın. Bu onu tespit ederim demektir. Be- 
nim gözümde Avrupa, insan kafasının, eşya ve hadiseler üzerindeki (tefahhus İnceden inceye araştır- 
ma) hakkının aslında bir İslamî emir olmasına rağmen, böyle şahane bir tarzda meydana getirmiş olan 



YAZILAR 175 



sahanın ismidir. Rönesans ise, din adına ortaya konan abeslerin ve tarahatın hıncı olarak akim şahla- 
nışıdır. Akim heyecanını o kadar derin bir şekilde hissettiler ki, ateşe atılan meşhur Bruno, odunlar 
üzerinde yanarken dudaklarına uzatılan haç'ı, ayaklarıyla tekmeledi. Hakiki bir muvahhit olsa idi, 
bu hareket onu şehitliğin en üst mertebesine çıkarabilirdi. Hâlbuki o, büyük oluştan mahrum olduğu 
için, bir bâtılı, bir başka bâtıl adına itmiştir. Evet, ben durumu tespit ederim. Kapılanmam Avrupaya. 
Avrupa'nın arayıp, çok kanlı mücadelelere rağmen, bulamadığının İslam'da olduğuna kaniim. Bula- 
mamış Avrupalılara da "yazık olmuşlar" gözüyle bakarım. Amma onların kıvranışlarını, davranışlarını 
beğenebilirim.. İşte bayıldığım bu tarafları olabilir. İşte Pascal. O bir adamın, rehbersiz hiçbir noktaya 
ulaşamayacağının en güzel misalidir. Kaldı ki, rehbersiz olarak gidilebilecek noktanın muhaline kadar 
da varabilmiştir. Öyleyken, bir gün bir buhran anında haykırıyor, 

"Bana filozofların bulduklarını sandıkları Allah'a inanışı değil, fakat peygamberlerin nass ha- 
linde getirdikleri inanışı veriniz" ve isimler sayıyor. Hz. İbrahim'den İsa'ya kadar. Orada duruyor. İsim 
saymasa yahut en son ismi de son peygamberi de zikretse kurtulacak. Fakat son anda yetişir gibi ol- 
duğu vapuru en son anda kaçırıyor. Neticede batıyı iyi ve kotu taraflarıyla tasnif ederim. Ona mağlup 
olmak mevzubahis değildir, (s. 106-107) 

— Sizin hem bir sanatkâr çizginiz var, hem bir tasavvuf. Bu ikisini birleştirmiş bulunan 
bir büyük, Mevtana hakkında fikriniz? 

— Mevlana beşeri planda çok büyüktür. Bu bakımdan Avrupalılar tarafından anlaşıl- 
ması da kolaydır. Fakat eseri bakımından şöhreti ve kolay anlayışı davet eder. Bu yolun büyüklerin- 
den Öyleleri vardır ki, şöhretten kaçmışlardır. Mevlana'nın bu kolaylığı onu bugünkü rejim ta- 
rafından maalesef bir turist terliği gibi kullanmasına bile müncer olmuştur. Tabii bu kıyaslamalar 
tasavvuf! Gerçeklere ve büyüklere nispetledir. Yoksa o, beşeri planın ve kelimelerin götürebileceği 
en son noktaya kadar varmış bir büyüktür. Amma tasavvuf! Marifet bütün bu kelime haşmetinin 
ötesindedir. Bu bakımdan, Mevlana'yı anlayan Avrupa, İmamı Rabbani ve Şahı Nakşibend'in keyfi- 
yetini anlamaktan uzaktır. 

— Bir de Yunus var edebiyatla tasavvufu birleştiren. 

Yunus Emre, Türk cemiyet hayatında yetişen bildiğimiz edebî ve dinî tahassüs ve tefekkürün en 
büyük örneğidir. Umumiyetle metafizik ürpertisi zayıf olan ırkımızın bu bahisteki zaafını telafi edecek 
kudrette bir şahsiyettir. Bu arada tasavvuf için bir iki şey söyleyeyim. 

"Tasavvuf, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin batınıdır." 

Bu çetin yolda son merhale hayrettir., ilk merhalenin de hayret olduğu gibi.. Bu konudaki en in- 
ce tespiti İmamı Rabbanî yapmıştır: "Ben yokum, o, yani Allah var" diyen murid ben yokum derken 
bile varlığını iddia etmektedir, insanın yokluğunu bile iddia edememesi hali, tasavvufun en büyük 
mertebesidir.. Şahı Nakşibent bunun için "Mutlak tevhid muhal"dir, buyurmuştur.(s.l08) 

Karamsarlık iddiasına gelince, ne deri üstü, ne sathi bir görüş! Bunlar zıt kutuplar arasındaki 
ahengi anlamayanlar!... Ayol; dâvayı Allah'ta ve ölümsüzlük gayesinde tamamlayan bir insan nasıl 
karamsar olabilir? 

Nur'a ancak zulmet dehlizinden geçilebileceğini anlamayanlara cevabım,. Eski Yunanda (lirik) şi- 
irin babası (Pindaros)un şu sözüdür: 

"Meğer ben, bir ömür, katırların yemliğine saman yerine çiçek doldurmuşum!"... Burada ko- 
nuşmama bir ilâve yapmak isterim: 

Şair Pindaros bu sözü Eski Yunanda en kemalli devre olan Perikles çağının aydın geçinenleri için 
söylüyor; ya bizim aşağılıkta kemalini bulmuş cemiyetimizin katırları hakkında ne buyrulur? .(s. 138) 

— Tiyatro ve şiir sahasında belirttiğiniz müstesna şahsiyete rağmen kendinizi yıllardır 
politikaya vermenizin sebebini sorabilir miyim? 

— Netameli bir sual!... 
Ben bir dâvanın adamıyım! 

Dâvamı muvaffak kılmak için gerekirse kanalizasyon ameleliği yapmaktan bile çekinmem! 



YAZILAR 176 



(s.139) 



Bir arkadaşım bir İngilizin eserini tercüme etmiş bana gönderdi: "Yeni Cemiyette Ruh İnhitatı... 
(Çökme, gerileme, alçalma) " zavallı muharririn hâli dikkatimi çekti adam ıstırabını söylemiyor, sübli- 
me edemiyor, edebilse belki teskin olacak, onun için şiire, teşbihlere kaçıyor, neticede şunu söylüyor: 

Ne olacak bu Batı aleminin hali, çoluğumuza çocuğumuza bir takım delinmiş dağlar mı, toprağa 
yapışmış maskaraca füze iskeletleri mi ampuller mi birtakım teknoloji masalları mı bırakacağız? 

Yani sıkıntısını hissettiğimiz tabiatten kopuş... Bu dava 19. asırdan beri düşünülmektedir. 19. 
asırda makinenin yarattığı sosyal ve ruhî ıstırablar, bir çok mütefekkir tarafından söylenmiştir.. Fakat 
bu adamın sesi çok can yakıcı.. Evet, bugün Batı bir düzen kaybı içindedir.. Hiçbir şeyin müeyyidesi 
kalmamıştır. 

Bunun hemen yanı başında Türkiye'nin hali, Batı'nın bu buhranlarının içinde zamandan ve 
mekândan bir fiske ile dışarıya atılmış bir ülkeyiz. Dünyanın, ne de kendi iç ıstırabından haberdar, 
Batının ikiyüz sene evvel bıraktığı başlangıç noktasının taklidinde.. 

Bir gün Ayhan Songar Bey'le evimde konuşuyorduk, kendisine tasavvuftan bir cümle söyledim 
beğendi hemen kaydetti: 

"Bir ilmin butlanı (Batıl olma durumu), bâtıl olması o ilmin müntehâsında, sonunda belli olur" 
bu tasavvuf ölçüsü, biz bâtının müntehâsında iptidasının mukallidiyiz. 

Gel de siyasetten bahsetme!.. 

Batıda iki korkunç ejderha görünüyor. İdeolojisi ile ismi ile kaydedeyim: 

MOSKOF EJDERHASI VE AMERİKAN EJDERHASI. Biri kafada materyalist, diğer kafada antime- 
teryalist, yaşayışta materyalist. Bu bilen için tam bir ayniyettir. Ruhların içtima ettikleri yerleri yardır, 

Muhiddin Arabi: 

"Eğer zıtlar bir birleşse bir daha birbirlerini bırakmazlar" 

Der. Şimdi bu iki ejderha şu vaziyettedir. 

Biri liberal... (Libaralüs) şahsî istiklal "herkes istediğini yapar". Öteki Demokrasi, halk idare- 
si... Moskoflar bunu çok güzel istismar etmişlerdir, istediğini zerk ediyor, buna halkın iradesi diyor. 
Amerika liberalistdir. Öbürü tamamiyle başka bir kutubda, artık davanın fikri tarafını bırakmıştır. Za- 
ten komünizm, Marksizm, Leniniz'm, fikirde pek kısa bir zamanda iflas etmiştir. Bütün cevaplarını 
almıştır. 

Fakat Moskoflar son derece pratik zeka sahibi... Düşmanımızı tanıyalım ki müsademe imkânını 
düşünelim. Bize gelince, Televizyonda birtakım solcular görüyorsunuz, yüzlerine baksanız şaşarsınız, 
bunlar sığır gütmeyi bile beceremeyecek insanlar... Bunlar komünist, leninist... Sorsanız Leninizm 
nedir, Lenin kimdir? bilmez... 

Lenin inancında çok mutaassıp pratik zekâya sahip, şiddetli disiplin sahibi kendi batıl inancına 
çok bağlı, bundan hiçbir fedakârlık yapamaz, (s. 204) 

— Ne güzel bahçe ve ne güzel köşk... Ama köşk modern, içi ve eşyası klâsik.. Dış hayat- 
tan da hiçbir ses sızmıyor bahçenize. Herhalde rahat ve huzurunuz yerinde.. 

— Evet, dışı modern olmak gayretinde bir .. İçi de klâsik ve muhafazakâr görünüşlü... 

Ev, malım olmadığı için beni taahhüt altına almaz. İçi ise dışına nispetle belirtiği tezat bakı- 
mından, beni ve yaşadığım cemiyeti sembolleştirebilir. Rahat ve huzura gelince, evvelâ dünya hayatı- 
nın esasında yok, sonra 19. Asrın sonlarından başlayarak dünyada yok, derken 20. Asırdan bu yana 
insanlıkta namevcut 20 yıldır da Türkiye'de kökünden nâbut... 

"Nabud" yani silinip geden, vücudundan eser kalmayan. Bana gelince, kendimi bildim bileli 
rahat ve huzurdan haberim olmamıştır. Uzunca bir zamandır kendimi hapsettiğim bu evde, hele bir- 
kaç mevsimden beri öyle bir ruh haletine bürünmüş bulunuyorum ki, yakın dost cenazesi, hastane 
muayenesi ve bazı resmi işler mecburiyeti dışında şehrE7ffıdiğim bile olmuyor. İndiğim zamanlarda da, 
güzelim İstanbul bana (Şanghay) kadar yabancı geliyor. O da "nâbud'lardan biri oldu. Nerede eskisi, 
nerede yenisi!... 



YAZILAR 177 



— Üzerinde yıllardır çalıştığınız dev eser tamamlandı değil mi üstad? Yani İman ve İs- 
lâm Atlası adlı ilmihaliniz. 

— Tamamlandı. Tamamlandıktan sonra içime derin bir hüzün çöktü. 
—Niçin-? 

— Erişilen her şey gaye olmadığı, gayeyi ufuk çizgisi gibi bir adım daha uzaklaştırdığı için... Bu 
dünyada tamamlık var mıdır ki?., (s. 232) 

— Bir alış-veriş vasıtası olarak paranın mahiyeti konusunda ne düşünüyorsunuz? 

— Bilmiyorum mizacınıza bunu neşretmek uygun düşer mi.. 
Para bir Yahudi icadıdır. 

Paranın teşkil ettiği zulme karşı antikapitalizm keza Yahudi icadıdır. Velhasıl bu Yahudi garip 
şeydir. Tahribe memurdur. Nerede mükemmeliyet görürse onu tahrip eder. Marks, Yahudi'dir. Ama 
Yahudiye dehşetli çatar, çıfıt diye., 

ACAYİP BİR ŞEY; TEZİ YAHUDİ, ANTİ TEZİ YAHUDİ, SENTEZİ YAHUDİ, ANALİZİ YAHUDİ., BU İN- 
CE İŞTİR.. Benim Abdülhamit'le ilgili kitabîm okunursa pek çok sorunun cevabı bulunur, (s. 252) 

A.K. — Yaşadığınız muhakkak tabi. ..Tezahürleri neler oldu?.. Şiirinize akseden tarafıyla biz 
anlamaya çalışıyoruz. 

— Cevabı, bir nevi bir psikolog veya psikiatr karşısında kendi kendini tahlil eder gibi ko- 
nuşmakla kabil.. Umumi olarak mesele şöyle konabilir: Goethe, -takdir ettiğim zekâlardandır- der ki 

"İnsanlar hayatlarında bir kere buluğ ıstırabı çekerler. Fakat dehânın çocukları sık sık. Çünkü 
her defasında gençleşirler.." Bu Goethe'nin bir ifadesidir. Dehânın çocuğu olmak, ona özenmek, hatı- 
rımızdan geçmez. Şu var ki, "cins kafa" muhakkak kurcalayacaktır. Mücerretlerden mücerrede ge- 
çecektir. 

Ulâva doğru gidecektir. Bu gidiş arasında, kafanın hudutlu olması, müthiş bir ıstıraptır.. Ve bu 
cins kafanın bir nevi kaderidir. 

Demin size söyledim at üstünde giden adam ufka doğru bakıp ufka doğru düşme vehmine gi- 
riftar oluyor. Bu ne demek? Bunu kime anlatsanız anlamaz... 

Öyle anlarım vardı ki benim bir kaç tablo istiyorsanız eğer, söyleyeyim... Mesela İş Bankası'nın 
Edirne Şubesi'ni ben tesis ettim. Ben memur edildim. Dayım da orada polis müdürüydü. Dayımda 
yatıyordum. 

Öyle bir ıstırap içindeydim ki, sanki gözümü, kulağımı, burnumu takma diş gibi çıkarıp konsolun 
üstüne koyuyor gibiydim. Sabahleyin kalkınca gözümü takmak filân... Normal görünmek için... Ve 
hiçbir serrişte (ipucu) vermemek halimden... 

Bu hal nedir? 

Şudur: 

Ayağımı atarken bastığım toprak çökecekmiş gibi geliyordu. Buna öyle inanıyordum ki, adım 
atmanda imkân yoktu. Ama hiçbir zaman inanmıyordum. 

Çünkü burada cinnetle üstün şahsiyet arasında çok ince bir çizgi var... Kendisini frene edebilen, 
o zaman, dehâ olur, kıymet olur. Onun tam mahkumu oldunuz mu olmaz. Hâkimi olacaksınız! Nitekim 
bu bahis tasavvufta çok mühimdir. Hatarat bahsidir, bu imân vesvesesi, küfür vesvesesi halinde gelir 
adama... 

Bir gün Resullullah'a hallerini şikâyet ediyor sahabîler; çektikleri hatarattan... 

Tebessüm buyuruyorlar ve diyorlar ki: 

"İmanın kemalindendir!" 

Arz edebildim mi?.. Böyle... 

İmam-ı Gazzâli... Bir eser daha yazmak isterim; Allah izin verirse..." Büyük Mustaripler" diye... 
"Büyük Mazlumlar"ı yazdık ama bunu yazmadık. Bu Büyük Mustariplerin Şarktan ve Garbdan olması 
lazım gelir. Şark' ta en büyük mümessili İmamı Gazzali'dir. 

Şimdi, garibinize gidecek bir şey söyleyeyim size... Bir gün Efendi Hazretlerine sordum: 

"İmam-i Gazzâlî'nin buhranı mı büyüktü, benimki mi?" 



YAZILAR 178 



Dedim. Ne dese beğenirsiniz? 

"Senin ki!" 

Dedi. 

Onunla her konuşmam virgülüne kadar hatırımdadır. Meselâ, 

"Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çok!" mısraı var ya... Bu daha evvel "Diz çök zorlu kader, 
önümde diz çök!" idi. Şiiri okuduğum zaman, kendisi dikkatle dinledi ve sükut etti. Ne tasvip' ne bir 
şey... Ürperdim. Ve hemen, Şeriate en küçük mikyasta zıtlık ifade eden bir nokta var mı diye baktım. 
Bunu buldum. 

KADER DİZ ÇÖKMEZ!.. ONU "NEFS" YAPTIM. 

A.K. — Niçin efendim, İmam-ı Gazzâli'nin ki mi, sizin ki mi? Cevabı verdi mi efendiniz? 
Ben niçinini sormadım.. Meselenin fizik tarafım söyleyeyim. Bir lokma ekmek yesem bir bardak su 
içsem onu temsil edemiyordum. Temessülüm gitmişti. Yuvarlanıyordum yerde. 

Sonra, Allahhn lutfuyla kurtuluşumu buluyorum... 

Gazzâli diyor ki: 

"Gördüm ki bu akıl, çıkmaz sokaktır. Müşkâk-ı Nebeviye, Peygamber kokusuna, ruh feyzine 
yapışmadan olmaz bu iş.. Böyle yaptım.. " 

Zahirî ilimde çok üstündü mevkii... En büyük eserleri bundan sonradır. 

Bana uzun zaman "sabık şâir" (Geçen, önceki, eski) dediler. Bu kelimeyi çıkaran Fikret Adil'dir. 
Ölmeden, kısa bir zaman önce evine gittim. Ona "Perdeler" isimli şiirimi okudum. Yeni yazmıştım. Bir 
iki senelik mesele... Başladı ağlamaya: 

"Ben sana sabık şair diyordum. Meğer lahik (yetişen, vâsıl olan, ulaşan) şairmişsin!.." 

Dedi. Sonra hastalığı için ne güzel teselli bulmuştu. Şu, parkinson hastalığı mı ne?. 

"Bu çektirir ama öldürmez diyorlar." 

Dedi. Gitti, ameliyat oldu ve öldü. 

Evet... İşte benim de buna benzer kriz hallerim var... Meselâ, böyle bir anda, tutun siz, 70 kilo- 
dan 59 kiloya, 58'e inin!.. Size o devri anlatıyorum! Bir yalıda oturuyorduk Beylerbeyinde... Yalının 
bahçesinde yürüyorum. Bir Kur'ân-ı Kerim sesi... 

Bir ayeti okuyor. Onu duyar duymaz kendime geldim. Demek dedim; takat veriyorsun ki, bu yü- 
kü de yüklüyorsun. Bütün mesele muvâzeneyi teminde... Bir şeyin, sizi ya tersinden ya yüzünden 
inanmaya sevk eden "hatar'ın yükünü çekebilmek lâzım.. Ayhan Bey, doğru buluyor musunuz? 

(s.281-284) 



178 



YAZILAR 179 



TAHİR BÜYÜKKÖRÜKÇÜ HOCA KİMDİR? 

1925 Konya doğumlu. İlkokulu mahalle okulunda okur. Konya'da Karma Ortaokulu olarak bili- 
nen meşhur okula devam eder. Üçüncü sınıfta okuduğu sıralar, bir gün Kapu Camiine gider. Cami 
kürsüsünde bir hoca efendi çok etkili bir üslûpla cemaate vaaz etmektedir. Vaazdan öylesine etkilenir 
ki, içinden 'ben de böyle ilim sahibi ve güzel konuşan bir vaiz olsam' diye geçirir. Daha sonra bu oku- 
lu bırakarak bu vaizden dersler almaya başlar. 




Tahir Büyükkörükçü 

1940 yılında siyasi baskılara ve yasakçı tutumuna rağmen kitaplarını gömleğinin içinde saklaya- 
rak hocasından icazet alıncaya kadar tek başına kararlı bir şekilde eğitimini tamamlar. Konya'nın 
Meşhur hoca efendilerinden Hacı Veyiszâde Mustafa Kurucu Hocadan Hadis ilmini öğrenir. Ebû Said 
Muhammed Hadimi hazretlerinin Berika adlı eserini de, Kurucu Hoca'dan okur. Bu arada, o günün 
hafızlık merkezi olan Bulgur Tekkesinde hafızlık çalışmalarına devam eder. Fırsat buldukça da Hacı 
Hâki Efendiden Farsça dersleri alır. 




Hacı Veyiszâde Mustafa Kurucu Hoca 
Vaaz Kürsüsü- Meclis Kürsüsü- Cezaevi 

Hayran olduğu Mahmud Sami Ramazanoğlu hazretlerinden de manevi ders alan Tahir Büyük- 
körükçü, kararlı ve titiz bir derviştir artık. Asker dönüşü, eski garaj civarındaki Boncuk Camiinde imam- 
lığa başlar diğer yandan da yarım kalan hafızlığını tamamlar. Çeşitli camilerde verdiği vaazlara ilgi her 
geçen gün artar. Zamanın Diyanet İşleri Başkanı Ahmed Hamdi Akseki bir vesile ile Konya'ya gelir ve 
Tahir Hoca'nın vaazını dinler, çok beğenir. Prosedür gereği yapılan bir imtihanla Tahir Hoca Konya 
merkez vaizliğine tayin edilir: Yıl 1951. 



Ahmed Hamdi Akseki 



YAZILAR 180 



1960 İhtilaline kadar ateşli ve etkili vaazlarına devam eden Tahir Hoca, İhtilalin sıkıntılı günle- 
rinde dahi vaaz vermeye korkmadan devam eder. İki yıl sonra mahkemeye verilerek vaizlik vesikası 
elinden alınır ve sekiz ay konuşturulmaz. 1964 yılında Burdur'a sürgün edilir. Hocaya ceza verdiğini 
sananlar Burdur halkına ödül vermiştir aslında. 

1965'teki siyasi değişiklik sonrası, Konya'ya müftü olarak döner. Yedi yıla yakın devam eden 
müftülük döneminden sonra kendi arzusu ile tekrar kısa bir süre vaizlik yapar ve 1973 yılında emekli- 
ye ayrılır. 

Siyasetten hiç hoşlanmadığı halde büyüklerinin isteği ile 1977 yılında Milli Selamet Partisi'nden 
Konya milletvekili olarak Meclise girer. 12 Eylül darbesinde tutuklanır; 'İslâmî esaslara dönülmesini 
ve İslâmî devlet kurulmasını istediği' iddiasıyla Askeri Mahkemece yargılanır; 11 ay cezaevinde kalır; 
beş yıl devam eden mahkemelerden sonra 1985'te berat eder. Cezaevinden çıkınca tekrar Kapu Camii 
ne döner ve vaazları 1999 yılına kadar devam eder. 

İsmet İnönü'nün korkulu rüyası 

1965'de Burdur'da iken Denizli'de başlayan salon konuşmaları 1960-70'li yıllarda bütün Türki- 
ye'ye yayılmıştır. Adana, Ceyhan, Kayseri, Malatya, Sivas, Diyarbakır, Erzurum, Nevşehir, Karaman, 
Niğde, Samsun, Eskişehir, İsparta, Ankara, Maraş, Bursa. Konuşmaları yurtta büyük coşku oluşturmuş- 
tur. 

1968'deki meşhur İzmir Alsancak Spor Salonu konuşması, o günün siyasilerinin fevkalade dikka- 
tini çekmiş ve İsmet İnönü bir meclis konuşmasında Tahir Büyükkörükçü'den söz ederek şöyle demiş- 
tir: 

"Hükümeti destekleyen 3 sac ayak var. Birisi, Said Nursi, birisi Konya Müftüsü birisi de 

Gazzâli." 

Nasıl bir insandı? 

• Misafirperverdir. Başta Mahmud Sami Ramazanoğlu Efendi hazretleri olmak üzere, Lâdikli 
Hacı Ahmed Efendi, Hacı Veyis Zade Mustafa Efendi, Muhammed Harrani Hazretleri, Musa Topbaş 
Efendi, Muhammed Zahid Kotku Efendi, Mekkeli Üstad Muhammed Alevi Maliki, Yahyalılı Hacı Hasan 
Efendi, üstad Ali Ulvi Kurucu, Havlucu Ahmed Efendi, Konyalı Dişçi Mehmed Efendi gibi nice büyükler, 
Necip Fazıl gibi nice üstadlar evlerini teşrif etmişlerdir. Hali hazırda yaşayan bir çok zevat da evlerinde 
misafir olmuştur. 

• Allah dostlarına dost, düşmanlarına karşı düşmandır. 

• Mevlana hayranıdır ve binlerce Mesnevi beytini vaazlarında ezbere okur. Mehmed Akif'i çok 
sever; üstad Necip Fazıl'la çok muhkem dostlukları vardır. Ali Ulvi Kurucu ile sohbetlerine doyum ol- 
maz. 

• Fıkıh ve tasavvufta çok titizdir. İmam-ı Azam hazretlerini çok sever ve Hanefi fıkhı konusunda 
lakaydiliğe asla taviz vermez. 

• Tasavvufta ise ölçüsü Şeriat'tır. Tasavvufa asla dil uzattırmaz ama Şer-i Şerife uymayan halle- 
re de asla itibar etmez. 

• Hayır yapmada önde olmayı sever. Yakınlarına ve çevresine/Nerede bir hayır işi varsa, sizin 
de mutlaka payınız, katkınız olsun' diye tavsiye eder. Hafızlığını tamamlayanları umreye göndererek 
ödüllendirir. Haftalık sohbetlerinde mutlaka para toplanır ve bir ihtiyaç sahibine yardım edilir. 

• Onun en büyük derdi İslam'ın ve müslümanların yüzünün gülmesidir. 

'Çok çile çektik. Bir iyi gün görelim, İslâm adına bir oh diyelim de öyle ölelim' der. 
Müslümanlarının yüzünün gülmesi için İmam Hatip Okullarına özel bir önem verir; 'evladım olsa 
hepsini İmam-Hatip'ten geçiririm' der. 



180 



YAZILAR 181 




Tahir Büyükkörükçü Hoca'nın Cenazesi, Mart 201 1. 



YAZILAR 182 



KAHİN VANGA HAKKINDA RUS BASININDAN ÇIKAN KEHANET HABERLERİ 

2010- Üçüncü Dünya Savaşı başlıyor. Nükleer ve kimyasal silahların kullanıldığı savaş kasım 
2010'da başlayıp, ekim 2014'te sona eriyor. 

2011- Kuzey yarım kürede nükleer radyasyona maruz kalan hayvanlar ve bitkiler ölüyor. Sonra 
müslümanlar sağ kalan Avrupalılara karşı kimyasal savaş açıyorlar. 

2014 - Kimyasal silahların kullanılması neticesinde birçok insan kanser ve başka deri hastalıkla- 
rına yakalanıyor. 

2016 -Avrupa'nın nüfusu oldukça azalıyor. 

2018 - Çin'in yıldızı parlıyor. 

2023 - Dünya'nın yörüngesinde hafif bir kayma oluşuyor. 

2025 - Avrupa'da hala çok düşük bir nüfus var. 

2028 - Yeni bir enerji kaynağı keşfediliyor. Dünya'da açlık azalıyor. Venüs'e insanlı uzay aracı 
gönderiliyor. 

2033 - Kutuplardaki buzullar eriyor. Okyanusların su seviyesi yükseliyor. 

2043 - Dünya ekonomisi düzeliyor. Müslümanlar Avrupa'ya egemen oluyor. 

2046 - Her tür organ üretilebiliyor. Organ değişimi en iyi tedavi yöntemi haline geliyor. 

2066 - Müslüman Roma'nın saldırısı karşısında ABD yeni bir silah deniyor - klimatik bir silah. 
Ani ısı düşüşü oluşuyor. 

2076 - Komünizm. 

2084 - Doğa yenileniyor. 

2088 - Yeni bir hastalık çıkıyor. İnsanlar birkaç saniyede yaşlanıyor. 

2097 - Bu hastalığa çare bulunuyor. 

2100 - Yapay bir güneş, Dünya'nın gölgede kalan tarafını aydınlatıyor. 

2111 - İnsanlar robotlara dönüşüyor. 

2123 - Küçük devletlerarası savaş. 

2125 - Uzaydan sinyal alınıyor. 

2130 - Dünya dışı varlıkların desteğiyle su altı kolonileri oluşuyor. 

2164 - Hayvanlar, yarı insana dönüşüyor. 

2167 -Yeni din 

2170- Büyük kuraklık 

2183 - Mars'taki koloni Dünya'dan bağımsızlık talep ediyor. 

2187 - İki büyük volkanın patlaması durduruluyor. 

2195 - Su altı kolonilerin enerji ve gıda ihtiyaçları tümüyle temin edilmiş oluyor. 

2196- Asyalı ve Avrupalıların tamamı birbirine karışıyor. Yeni bir ırk oluşuyor. 

2201 - Güneş'te termonükleer patlamalar yavaşlıyor. Sıcaklık düşüyor. 

2221 - Evrende başka hayat arayışı esnasında insanlar iyi olmayanlarla karşılaşıyor. 

2256 - Bir uzay gemisi Dünya'ya yeni, tehlikeli bir hastalık getiriyor. 

2262 - Dünya'nın yörüngesi kaymaya devam ediyor. Mars kuyruklu yıldızın tehlikesi altına giri- 
yor. 

2271 - Değişen fizik konstantları (sabitleri) tekrardan hesaplanıyor. 

2273 - Beyaz, siyah ve sarı ırk karışıyor. Meydana yeni bir ırk geliyor. 

2279 - Yoktan oluşturulan enerji bulunuyor, (belki de vakum veya kara delik) 

2288 - Zaman yolculukları, uzaylılarla yeni temaslar gerçekleşiyor. 

2291 - Güneş soğuyor. Isısını yükseltmek için deneysel çalışmalar yapılıyor. 

2296 - Güneş'te hiddetli patlamalar sonucu çekim kuvveti değişiyor. Eski uydular düşüyor. 

2299 - Fransa'da İslam'a karşı ayaklanmalar 

2302 - Yeni evrensel kanunlar ve sırlar bulunuyor. 

2304 - Ay'ın sırrı çözülüyor. 

2341 - Uzay'dan tehlikeli bir şey yaklaşıyor. 

2354 - Yapay güneşlerden birindeki arıza, Dünya'da kuraklığa yol açar. 

2371 - Küresel açlık 



YAZILAR 183 



2378 - Yeni, hızla yayılan ırk 

2480 - İki yapay güneş çarpışıyor, Dünya karanlığa gömülüyor. 

3005 - Mars'taki savaş sonucu gezegenin yörüngesinde sapma meydana geliyor. 

3010 - Ay'a kuyruklu yıldız çarpıyor. Dünya'nın etrafında toz ve taştan oluşan bir halka oluşu- 
yor. 

3797 - Bu zamanda Dünya'da canlı hayat tükeniyor. İnsanlar başka güneş sisteminde hayatın ilk 
temellerini atıyorlar. 

3803 - Yeni gezegen az nüfusludur ve insanlar arası iletişim zayıftır. Yeni iklim, insanlarda mu- 
tasyonlara yol açıyor. 

3805 - Enerji kaynakların paylaşımıyla ilgili savaşlar çıkıyor. İnsanların yarısı hayatını kaybedi- 
yor. 

3815 -Savaş bitiyor. 

3854 - Medeniyetin gelişimi duruyor. İnsanlar hayvanlara benzer yaşıyorlar. 

3871 - Yeni bir peygamber, insanlara moral değerleri ve dini inançları anlatıyor. 

3874 - Peygamber toplumun tüm kesimlerinden destek alıyor. Yeni kilise kuruluyor. 

3878 - Uzaylılar, insanlara inançla beraber, unutulan bilimi de öğretiyorlar. 

4302 - Yeni şehirler gelişiyor. Yeni kilisenin önderliğinde teknoloji ve bilim gelişiyor. 

4304 - Her tür hastalığı yenmenin yolu bulunuyor. 

4308 - İnsanların mutasyonu sonucunda beynin %34'ii kullanılır hale geliyor. Kötülük ve kıs- 
kançlık duygusu yok oluyor. 

4509 - Tanrı ile tanışma. Nihayet insanlar onunla irtibata geçecek kadar gelişiyorlar. 

4599 - İnsanlar ölümsüz oluyor. 

4674 - Medeniyetin gelişimi zirveye ulaşıyor. Çeşitli yıldız sistemlerinde yaşayan insanların sayı- 
sı 340 milyarı buluyor. Uzaylılarla insanların birbiri içinde asimilasyonu başlıyor. 

5076- Kimsenin varlığını bile tahmin etmediği evrenin sınırı keşfediliyor. 

5078- Kainatın sınırını geçme kararı alınıyor. Halkın %40'ı bu karara karşı çıkıyor. 

- Dünya'nın sonu. 



Kaynak: 

Renan Seçkin, Kahin Vanga, 2009, İstanbul, s.207-210 



YAZILAR 184 



YENİDEN İHYA, YENİDEN GAZZALİ VE AKLINA TAPANLAR 

Birinci ve İkinci dünya savaşından sonra dünyanın yaşadığı hercümerc, İslâm aleminin içine düş- 
tüğü kaos halen devam etmektedir. 

Türkiye'nin 20. yüzyılda yaşadığı ihya hareketlerini; eksiğiyle fazlasıyla birkaç isim altında topla- 
yabiliriz. Türkiye 21. yüzyıla da bu hareketlerle girdi: Risale-i Nur, Tasavvuf Ekolleri, Tunahan Ekolü, 
Büyükdoğu, Diriliş ve Millî Görüş. 

Tarih boyunca ihya hareketlerinde bilgi ve ihlas ön planda oldu. Bilgiye erişimin son derece zor 
olduğu dönemlerden, akıllara durgunluk verecek hıza ulaştığı güne geldik. 1976'da Taksim Gümüşsu- 
yu'nda Siemens'te çalışan arkadaşımı ziyarete gittiğimde, "gel sana bilgisayar denen şeyi göstere- 
yim" dedi. Gördüğüm, 100 metrekarelik dairede devasa makineler ve koca demir kütlesiydi. Şimdi ise 
avuç içine sığacak bir konumda. Bilgiye erişim son derece kolaylaştı. Bilginin ve İhlasın temelini oluş- 
turduğu ihya hareketleri için; bugün durum hem daha kolay, hem daha zor. Kolay, bilgiye ulaşmak 
son derece kolaylaştı. Zor, ihlası yakalamak gittikçe zorlaştı. Bilgi kirliliği had safhada. Bu bilgi kirlili- 
ğinden kurtulup, ihlası yakalayıp, ümmetin yaşadığı arızalara karşı bir ihya hareketi bu anlamda zor- 
laştı. Peygamber Efendimizin Zemzem içerken tavsiye ettiği dua bu noktada çok anlamlıdır: "Ya Rabbi! 
Sen'den faydalı bir ilim, geniş bir rızık, bütün hastalık ve noksanlıklarım için Şifa diliyorum." Bir başka 
duası: "Ya Rabb! Doymayan gözden, kabul olmayan duadan, işe yaramayan bilgiden Sana sığınırım, 
Sen'den sıhhat ve afiyet dilerim". 

FAYDASIZ BİLGİ 

"Faydasız bilgi" "İşe yaramayan bilgi" bugün yaşadığımız bilgi kirliliği, bahsi geçen durumun bir 
bölümünü oluşturuyor. 

"Faydasız bilgi" "İşe yaramayan" ve "zararlı" bilginin hızla yayılımı temel değerlerimizde hızlı bir 
kirlenmeye yol açtı. Bu kirlenmeden hiçbir ev hissesiz kalmadı, hissemize düşen kirlilik ise an be an 
artıyor. Bilgi kirliliği bir savaşa döndü şimdi: Siber Savaş. Rivayete göre siber savaş için ABD'nin 10 - 15 
bin kişilik, Çin'in ise 20-25 bin kişilik bir ordu hazırladığından söz ediliyor. Yani hackerler ordusu. Wiki- 
leaks bu kirli veya bilgi savaşının işaret fişeği oldu. İnsanımızı, ailemizi bu kirli savaştan nasıl koruyaca- 
ğız? 

20. yüzyılın başında Vehhabilik 20. yüzyılın ikinci yarısında "İslâm'ın Tarihselliği" ile birleşince, 
rasyonalizm pozitivizme dönüşerek, "protestanlaştırılan İslâm" dayatmasıyla karşı karşıya kaldık: 
Faydayı ve çıkarı kutsayarak, her şeye cevaz üreterek, Kur'ân ve Hadisi; konformizme (geleneklere 
uyma, törelere uyma) ve modernizme alet eden "İslâm Akademisyenleri", şarkiyatçı, oryantalist ve 
misyonerlerden daha fazla İslâm toplumuna zarar verir hale geldi. Ogust Comt (Aguste Comte) Mus- 
tafa Reşit Paşa'ya mektup yazıp; "OSMANLIYI YENİDÜNYA DİNİNE, POZİTİVİZME HAZIRLA" derken, 
bugün geldiğimiz ruhsuz noktaya gelebileceğimizi hayal bile edememiştir. Yitiğimizi ararken yola çıktı- 
ğımız Tanzimat, bulmak şöyle dursun, hep yitiğimizden uzaklaştırmaya yaramıştır. Cumhuriyet döne- 
mindeki; batılılaşma ve modernleşme adlı yitik arama gayreti, darbeler tarihiyle tehlikeli bir ivme 
kazandı. 

1950'de pozitivizm ve materyalizme karşı ihya hareketleri bir zemin tutarken, toplumsal bir 
savrulmaya da tanık olduk. Comt'un ruhu Osmanlı'nın son yüzyılına damgasını vururken, Cumhuri- 
yet'le de mücessem hale geldi. Comt'un pozitivizmi hakikaten dünya dini haline gelmişti. Altmış dar- 
besiyle Batıcılık ve modernizm tepeden inmeciliğinde yeni bir ivme kazanarak, pozitivizm de materya- 
lizme dönmüştü. Buna karşılık ihya hareketleri de yoğunluk kazanmıştı. 12 Mart 1971 muhtırası, 12 
Eylül 1980 darbesiyle toplumumuzun genleriyle oynanmaya başlandı. Bununla da kalınmayarak ihya 
hareketlerini yozlaştırma seferberliği başladı. 1973'te hayatımıza televizyonun girmesi, 1984'ten son- 
ra özel televizyonların mantar gibi bitmesiyle, biber gazı gibi topluma sıkılan programlar, filmler ve 
diziler yozlaşmayı hızlandırdı, toplumsal genlerimizi bozdu. 28 Şubat 1997 ise bütün şeytaniliklerin 
üzerine tüy dikerek, toplumsal bir ifsad hareketine dönüştü. Bu dönemde bir kısım insanlar işini, bir 
kısım insanlar eşini, ülke maddi ve manevi temellerini, toplum ruhunu kaybetti. İnsanlar her türlü 
sosyal münasebetlerinden, manevi atmosferinden kopartılıp içine kapatılarak; psikolojik, nörolojik ve 
psikosomatik hastalıklara duçar oldu, yaşlısıyla genciyle zehirlendi. İşte bu noktada yeniden bir ihya 



YAZILAR 185 



hareketi kaçınılmaz oldu ama maalesef ihya hareketleri de malülleşti. İşte felaketin büyüklüğü de 
burada; et kokarsa tuzlarsınız ama tuz kokarsa ne yaparsınız. 

HÜCCET'ÜL İSLAM 

Bu kısa ama dehşet verici panoramadan sonra gelelim tuzun kokmaya başladığı zamana: Yet- 
mişli yılların sonu, seksenli yılların başında Müslüman gençliğin arayışı bir radikalizme varıyordu. Özü 
esas olan, İslâm köküne inen, hiçbir taviz kabul etmemek anlamına gelen radikalizmin uygulaması tam 
tersine işliyordu. İmam Gazzali'yi karalama kampanyası başlamıştı: 

"Eserlerinde zayıf hadisler, mevzu hadisler var. Felsefecileri küfürle itham ediyor. Zaten biz 
Hanefiyiz o ise Şafii idi." 

Amaç, nefis ve akıl putuna tapanların önlerindeki engelleri kaldırmaktı. Hedef sadece Gazzalî 
değildi, o bir semboldü, engel gördükleri İslâm alimleri: Müfessir, Muhaddis, Fakih, Mutasavvıf, Akaid 
ve Kelam alimleri idi. Akıl danalarımızın dünyevileşmeleri, modernleşmeleri, pragmatizmlerini ve 
tarihselciliklerini sistematik hale getirebilmek için ulemamız ciddi bir set oluşturuyordu, bu setti 
yıkmadan pragmatik aklın hükümranlığını kuramazlardı. Nitekim başardılar. 

İlim tarihimizin dönüm noktası olan İmam Gazzali mahkûm edildiğinde günümüze ışık veren 
trafo yıkılmış, kaynaklara set çekilmiş, isteyenin istediği gibi at oynatacağı bir alan açılmış olur. İmam 
Gazzâli sadece bir isim değil, ilim tarihimizin bir sembolü ve dönüm noktası. İmam Gazzali ile birlikte 
ilim ve medeniyet tarihimiz zirvededir, insanlığa ışık tutmakta ve huzur vermektedir. 

Miladi 1058'de Tus şehrinde doğan Gazzâli 28 yaşına kadar Nişabur Nizamiye Medresesi'nde 
eğitim görürken Hocası İmam Cüveyni'nin 1085 yılında vefatıyla, Selçuklu veziri Nizamül Mülk'ün ya- 
nına gider, 1091 yılında Bağdat'taki Nizamiye Medresesi'nin Baş Müderrisliği'ne atanır. Gazzâli 
1095'te Nizamiye Medresesi'ni bırakır hacca gider, 1105 yılında yeniden Tus şehrine döner. Nizamül 
Mülk'ün vefatından sonra oğlu Fahr'ül Mülk'ün ricasıyla 1106 yılında Nişabur Nizamiye Medresesi'nde 
ders vermeye başlar, llll'de yeniden Tus'a döner ve orada vefat eder. 

İmam Gazzâli; akaid, fıkıh, kelam, usulü fıkıh, İslâm Hukuku Metodolojisi (el mustasfa), tasav- 
vuf, mantık ve felsefe alanında bir kutup yıldızı. Problem, Gazzâli'den sonra başlar, ilim tarihimiz şer- 
he yönelmeye başlar, telif ikinci planda kalır. 

Gazzâli Miyar'ul İlm (mantık). Mihakkü'n Nazar (mantık), El Mustasfa (Hukuk Metodolojisi), 
Mekâsidu'l-Felasife gibi çok önemli eserlere imza atar. Nizamül Mülk Medresesi'nden ayrılıp bir nevi 
çile yaşadığı dönemde yazdığı El Munkızu Mineddelal (Dalaletten Hidayete) adlı eseri Gazzâli'nin bir 
nevi otobiyografisidir; Fıkıh, kelam ve felsefeden sonra yaşadığı tasavvufi hali, yaşadığı istihaleyi anla- 
tır. Gazzali'yi, yaşadığı dönemi, ilim tarihini anlatması bakımından baş eseridir dense yeridir. Gazzâli 
büyük bir ilim faaliyeti ve müderrisliği esnasında devrinin uleması tarafından uğradığı haksız eleştiriler 
tahammül edilemez noktaya geldiği andır müderrisliği terk etmesi. Gazzâli, bu dönemde tıpkı bugün- 
kü gibi birçok cereyanla, İslâm'a yönelik hareketlerle mücadele halindedir. Bunların başında; Dehriy- 
yun (materyalistler), Tabiiyyun (naturalistler) gelir. Kelamcılar, İlahiyyun, Batiniler ve Mutasavvife de 
Gazzâli'nin eleştirisinden gerektiği kadar nasiplerini alır. Bu haklı eleştiriler bugün olduğu gibi dün de 
Gazzali'yi haksız eleştirilere muhatap eder. Her türlü yanlışın karşısında durarak Hüccet'ül İslâm sıfatı- 
nı kazanan Gazzâli, farklı grupların muhalefetinin de hedefi olur. 

Akaid, fıkıh, kelam ve felsefe (Mekâsidu'l Felasife) alanında devrinin ve sonrasının en büyük 
alimi olan Gazzâli, daha sonra Tehâfütül Felasife'yi (Filozofların tutarsızlığı) yazdı. Gazzâli döneminde 
uğradığı haksız eleştiriler yetmiyormuş gibi, 20. yüzyılın son çeyreğinde de aklı reddeden kişi olarak 
haksız hücumlara uğratılarak; 9 asır sonra da Hüccetül İslâm'ın milletimizi ihyasının önü kesilir. 
İslâm'la mükellef olmanın birinci şartı akılken, Hüccetül İslâm'a nasıl böyle bir bühtanda bulunulur. 
"Akletmiyor musunuz" "Fikretmiyor musunuz" "zikretmiyor musunuz" mealinde biten onlarca ayet 
Müslümanları uyarırken, Hüccetül İslâm'ın aklı reddettiği nasıl söylenebilir? Bu âlimimiz önce Mekasi- 
dul Felasife'yi yazmış birisi. Sonra dönüp Tehâfütül Felasife'yi yazmış. Bir İslâm alimi; elbetteki aklın 
putlaştırılması olan realizme, maddeyi Yaratıcı yerine koyan materyalizme, tabiata tapınan naturaliz- 
me, herşeyi beş duyu ve deneyden ibaret sayan pozitivizme, kulun cüz'i iradesini yok sayan cebriyeye, 
kaderiyeye, uluhiyyeti panteizme vardıran, fizik alemi yok sayan batiniliğe karşı duracak. Nasları yok 
sayan bir aklın veya naslarla çatışan ve çelişen bir aklın bir Müslümana elbette faydası yoktur. Nefsin 
emrine verilmiş, gönülden ve naslardan habersiz bir akıl; delinin eline neşteri verip ameliyathaneye 



YAZILAR 186 



cerrah diye göndermekten farksızdır. Nitekim bugün yaşadığımız da aynen budur. Akıl; pozitivizme 
sekülerizme, materyalizme neticede koca bir egoizme kurban edilir. Akaid, tefsir, hadis, fıkıh, tefsir 
usulü, hadis usulü, fıkıh usulü, kelam, tasavvuf, mantık, belagatı bir yana koyup; tarihsellik, garip bir 
selefiyecilik, felsefe tarihini şaşırtacak filozof taslaklığı, Kur'ân'ın onlarca ayetinde "RESUL SİZE NE 
GETİRDİYSE ONU ALIN, RESUL SİZİ NEDEN NEHYETTİYSE ONDAN SAKININ" ahkamını örterek Kur'ân 
Müslümanlığı diye tutturan, haramlara karşı ibâhiye yolunu, ibadetler hususunda batiniliği seçen bir 
kaos ortamıdır bugün oluşturulan ortam. İlim adına birazcık nasibi olan insanlar böyle bir ortamın 
oluşmasına nasıl katkıda bulunur, Müslümanı nasıl modernizmin kapatması haline getirir? Olay sade- 
ce kaos ortamı oluşturmakla kalmaz; herkesin her konuda ahkam kestiği, egoizmin yüzünün pudra- 
landığı, sınır tanımaz ukalaların yol kestiği bir şehre çıkarız. Haktan hukuktan, edepten adaptan nasibi 
olmayan bir bilgi bizim neyimize yarar?.. 

"Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim" diyen Rasulu Kibriya'nın bir mucizesine daha 
tanıklık ediyoruz. Bilgiye erişimin son derece kolaylaştığı günümüzde ahlâka ne de çok muhtacız. Ah- 
laktan nasibi olmayan insanın insanlığının kime ne faydası olur. İlim dünyamızın parlayan yıldızı Hüc- 
cet'ül İslâm, ilim sancağını en yüksek burçlara dikip inzivaya çekildikten sonra yazdığı İhya u Ulumid- 
din'i, elli yılı aşkın bir süre önce Türkçe'ye kazandırılan bu eseri sanık sandalyesine oturtanlara dur 
demenin vakti geldi. 

YENİDEN İHYA, YENİDEN GAZZÂLİ DİYORUZ! 

Ve gönül bahçemizi, evimizi, sokağımızı, işimizi, kışlamızı, meclisimizi, mektebimizi, egoizmin, 
hedonizmin, sekülerizmin putperest aklına teslim edenlere de dur diyoruz! 

Münir Balkır/ 07 OCAK 2011 
MİLLİ GAZETE 



186 



YAZILAR 187 

MÜSLÜMANLARIN ÜZERİNDEKİ RAHMANİ GÖRÜNEN KOMPLOLAR 

De ki: «Eğer (yeryüzün) de (insanlar gibi) sakin sakin yürüyen melekler olsaydı biz an- 
cak onlara gökden melek bir rasül gönderirdik». 

(İsra, 95) 



Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme karşı yapılan mücadele kapsamında başarısız kalanlar ka- 
leyi içten fethetmenin yolunu yine İslâmî referansları kullanarak öyle bir sinsî mücadeleye girdiler ki, 
saf, temiz ve iyi niyetli Müslümanları, kendi elleriyle kendini kesenlere çevirdiler. Hedef konuları se- 
çen hain niyetli ve Müslüman kimlikli kimseler İslâm'ı dumura uğratmak için genel çerçevede mü- 
teşâbih konuları seçip harakete geçtiler. Hz. Osman radiyallâhü anh ve Hz. Ali kerremallâhü veçhe 
döneminde atılan siyâsî fitne tohumları ile Müslümanları yok edemeyenler, bu sefer itikadî konularda 
taarruza geçip sağlam dinin duvarlarında kapanmaz delikler açmaya çalıştılar. Yıllarca iyi niyetli Müs- 
lümanlar tarafından kapatılamayan bu delikler, art niyetli hainler tarafından da sürekli olarak istismar 
edilerek günümüze kadar geldiler. Bu gizli savaşın içinde hedeflerinden bazıları üzerine yoğunlaşarak 
diyebiliriz ki; 

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem son peygamber olduğunu iddia ediyorsa, onu nasıl son 
rasül olmaktan çıkarabiliriz diye Hz. İsâ aleyhisselâmı göğe çıkartıp, yere indirelim dediler. (Müslü- 
manlarda bu konuda çaresiz kalınca İsâ aleyhisselâmı Muhammed Ümmeti yaptılar) O da yetmedi bir 
de Mehdi aleyhisselâmı da ilave ettiler. Komployu da tutturmak ve sahih hadis kitaplarına girmesini 
sağlayabilmek için Tevrat nakillerini çorbanın tuzu misali olabildiğince olur olmaz cümleler ilave ede- 
rek servis yaptılar. (Tutturmak içinde türlü cifir hesapları da ayrı bir husus) 

Mesela "bilgi teröristi" Yahya ed-Dımeşkî (30-133/650-750) gibi bazıları devletin üst kademele- 
rine sızmış alt yapıları hazırlayıp kademe kademe ilerlediler. Bazılarıda siyâsî emelleri için Sahabe 
efendilerimizin güzel adları ve ismetleri bu art niyetli ve komplo uzmanlarına malzeme olması için 
ustalıkla kullandılar. 

Daha önce Mehdi aleyhisselâm hakkında araştırma yaparken şunu gördüm ki, "kim bir mehdi 
gelecek" demişse onun sonunda kendisinin mehdi olduğunu iddia ettiğini görülmüştür. Hz. İsâ aley- 
hisselâm içinde keza yine öyledir. Bu türlü yapılan gizli operasyonların amacında Rasûlüllah sallallâhü 
aleyhi ve sellem olan düşmanlıktan başka bir şey görünmemektedir. Aşağıda bir kısmını eklediğim 
Prof. Dr. Hüseyin YAŞAR Beyefendinin, Hıristiyan Dünyasında Kur'ân Karşıtı Söylemin Tarihsel Kökle- 
ri isimli eserinde Hz. İsâ meselesini okuyunca anlaşılacak ki, çok vahim bir durumlar vardır. 

Aslında bir Müslümanın söylemesi gereken şudur. 

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem İslâm dini ikmal eyledi ve görevini tam olarak yaptı. Yani 
O'ndan sonra birisinin gelip O'nun getirmiş olduğu İslâm'a ekstradan bir şey katamayacağı şekilde 
bilgi ve uygulaması ile dini kemal üzere bıraktığıdır. Eğer bir kişi Mehdi veya İsâ aleyhisselâmı inadına 
bekliyorsa bu apaçık İslâm Nebisine karşı açılmış olan savaşın emperyalist emellerine hizmet edece- 
ğini unutmamalıdır. "İsâ aleyhisselâm gelecekse neyi getirecektir. Mehdi aleyhisselâm gelecekse 
Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yapamadığı bir şeyi mi başaracaktır." Sorusunu niye bir 
Müslüman kendine sormaktan çekinmektedir. 

Eğer Müslümanlar olarak çalışmazsak, okumazsak, gayret göstermezsek daha önceden de 
Mehdi'yim, İsa'yım diye geldiğini iddia eden bir çok emperyalist bir ajanın oyuncağı olur ve sömürülü- 
rüz. Unutulmamalıdaki üzerlerimizdeki atalet, perişanlık dinden değil bizlerin acizliği ve cahilliğimiz- 
dendir. İslâm açık ve bellidir ve üzerinde anlaşılmayan bir mevzusu yoktur. Öyleyse Mehdi'yi veya 
İsâ aleyhisselâmı zorla gökten indirmek hayaline niye müptela olmaktan kurtulamıyoruz. 

Niye mi? 

Tembeliz de ondan. İllâki bir kurtarıcı gelsin de bizi kurtarsın, diye beklemekteyiz. (Çok bekle- 
riz.) 

Eğer Fatih Sultan Mehmet ve ve hocası Akşemseddin hazretleri İstanbul'un fethi konusundaki 
efsaneye uysalardı (Mehdi alacak?) Bugün üzerinde yaşadığımız İstanbul hala Bizans'ın elinde kala- 



YAZILAR 188 



çaktı. 

Uyanmak lazım, ama nasıl? 



Okumak, okumak, okumak 

Biraz şaka gibi gelecek ama, biraz Dedekorkut Masalları okumanızı tavsiye ederim. Eskiden bir 
Türk dünyayı fethediyordu. Şimdi ise çocuklarımız Harry Potter hikâyeleri ve insanüstü olmanın kolay 
yollarına arayarak büyücülükten medet bekliyorlar. Öyle bir hale geldik ki insanlar bir şey okusun 
diye, okuma başlıklarına " sır" "....esrarı" " şifresi" diye ilave yapmaktan başka çaremiz kalma- 
dı. 

İkrâ (Oku) ile başlayan bu din ancak okumakla kuvvet bulur. Sonra diğer şeyler peşinden gelir. 

İhramcızâde İsmail Hakkı 

HIRİSTİYAN DÜNYASINDA KUR'ÂN KARŞITI SÖYLEMİN TARİHSEL KÖKLERİ KİTABINDAN 

YAHYA ED-DIMEŞKÎ (Hıristiyan Dinî Savunmasının Öncüsü) (s. 63-68) 

Yahya ed-Dımeşkî 30-133/650-750 69 yılları arasında yaşamış, Ârâmî dilini konuşan melkitî 70 bir 
ailenin çocuğu olarak Şam'da dünyaya gelmiştir. 71 Bizans kralının naibi olarak görev yaptığı söylenen 72 
dedesi Mansur b. Sarcûn, 73 Hz. Ömer'in hilafeti döneminde, Halid b. Velid 14/635 yılında Şam'ı fethet- 
tiğinde defterdar olarak şehrin teslim olma şartlarını görüşmüştür. Yeni İslâm idaresi de onu görevin- 
den almamış, defterdar olarak istihdama devam etmiştir. Yuhanna'nın babası Sarcûn da aynı göreve 
devam etmiş, Halife Muaviye (41-61/661-680) mâliyenin reformunda Sarcûn ailesinin tecrü- 
belerinden yararlanmak amacıyla kendisini görevde tutmuştur. Yuhanna, babasına yardımla maliye 
teşkilatında işe başlamış, daha sonra da onun yerine geçmiştir. 74 Halife Abdülmelik, (66-86/685-705), 
zamanında devlet idaresi Müslüman bürokratlara teslim edilmeye başlamasına rağmen o görevini 
korumuştur. Ancak Halife Ömer b. Abdülaziz (99-101/717-720)'in idaresini hazmedemediği için göre- 
vinden istifa edip meşhur Mar Saba 75 manastırında inzivaya çekilmiştir. 76 Bunun sebebi, Roma mede- 



69 Bazı kaynaklar ed-Dımeşkî'nin doğumunu 675 olarak gösterse de biz bir Kilise kaynağı olan ve daha gü- 
venilir bir kaynak olması gereken Biographisch- Bibliographisches Kirchenlexikon'un verdiği tarihin (650) daha 
doğru olabileceğini düşünüyoruz (Kari Heinz Utheman, Biographisch-Bibliographisches Kire- lıenlexikon, 1992, 
Cilt III, 331-336, www.bautz.de/bbkl ; bundan sonra: BBKL). 

70 Dilimizde "melkit" olarak da kullanılan bu kelime Batı dillerinde melehite olarak geçmekte, aslı Ibranice 
melekh, Arapça melik anlamlarına gelmekte ve Süryânî dilinde kral tarafları manasına malkâya/melkoye şeklin- 
de, İslâm kaynaklarında ise melekiyye, melkiyye ve melkâniyye olarak geçmektedir. Bu farklı kullanımlarının 
yanında bizi ilgilendiren tarafı Melkitlerin Bizans Ortodoks geleneğine sıkı sıkıya bağlı olup doğu Hıristiyanları 
içinde Bizans kültürünü temsil edip onu devam ettirmeleridir. (Mustafa Sinanoğlu, "Melkâiyye" md., DİA, Anka- 
ra, 2004, 29/84-85). 

71 Hitti, 2/386. 

72 Christine Schirrmacher, Der İslam: Geschichte, Lehre, Unterschiede zum Chriten- tum, Neuhausen / 
Stuttgart, 1994, 2/235-236. 

73 Ibn Asakir, Muaviye, Yezid ve Abdülmelik b. Mervan'a kâtiplik/sekreterlik yapan, Hıristiyan iken daha 
sonra da Müslüman olan Sarcûn b. Mansûr er-Rûmî adında birinden haber vermektedir. Bu o makamda kaldığı 
zaman dilimi, halifelerin iktidar günlerini göz önüne aldığımızda, yaklaşık kırk beş seneyi bulmaktadır (İbnu 
Asakir, Tarîh-u Medînet-i Dımaşk, Beyrut, 1995, 20/161). Kaynaklarımızda bunun dışında bu aile ile ilgili şimdi- 
lik bir bilgiye rastlayamadık. Ancak Yuhanna Müslüman olamadığı gibi İslâm'a karşı kültürel mücâdeleyi baş- 
latmış, yüzyıllardır süregelen kavganın kavramlarını da inşa etmiştir. 

74 Georg Orstrogorsky'nin görüşlerine göre Yuhanna, Şam sarayında büyük bir memuriyete sahip, Grek 
asıllı ve yüzyılın en büyük Hıristiyan teologudur. Bkz. Bizans Devleti Tarihi, 152. 

75 Bu manastır Mar Saba adında bir rahip tarafından kurulmuş. Saba 439 yılında Göreme'de (Kapadokya) 
doğmuş, sekiz yaşında manastır hayatına başlamış, on altı yaşında Kudüs'e gelerek orada hayatım devam ettir- 
miş; birkaç yer gezdikten sonra kendi manastırını kurmuş, §§§ yılında arkasında bir tarikat bırakarak ölmüştür. 
Haçlı Seferleri döneminde kemikleri Venedik'e taşınmıştır. Mar Saba olarak bilinen bu manastırın önemi, Bizans 
başkenti ile yakın ilişkisi olması onun siyasî ve dinî geleneğini yerleştirmek, savunmak için gayret göstermesin- 
den dolayıdır. Bkz. Nicolaus Heutger, BBKL, 1992, Cilt VIII, 1135-1136. 



YAZILAR 189 



niyeti gibi köklü bir medeniyete, Hıristiyanlık gibi eski ve etkili bir dine mensubiyetin verdiği aidiyet 
duygusuyla, yeni idarecilerin badiye kültüründen geldiğini düşünen Dımeşkî, kısa zamanda onların 
geri dönmelerini beklemiş, ancak bundan umudunu kestiğinden, yeni, mistik bir strateji geliştirmeyi 
düşünmüş olabilir. 

İslâm idaresi ile uyum içinde çalışan seçkin, bürokrat bir aileden gelen Yahya gençlik yılların- 
da Halife Muaviye"nin oğlu Yezid'in yakın arkadaşı olmuş; hanedanı her bakımdan yakından tanıma 
imkânı bulmuştur. O, iyi eğitim almış, zamanın geçer dilleri olan Grekçe, Arapça ve Aramca'yı öğren- 
miş, bilgin, ilahiyatçı, hatip ve şairliği olan biri olup, papazlık görevinde iken İmparator III. Leon'a iko- 
noklastlik (Bizans'ta kilise resimlerinin kutsallığını reddeden anlayış) konusunda açıkça karşı çık- 
mış, 77 güçlü bir Bizans gelenekçisidir. Yahya, Emevî sarayında muhtemelen Bizans taraftan olarak 
Hıristiyanlık tartışmalarına katılmıştır. 78 Bu sayede İslâmî geleneği çok yakından tanımıştır. O sadece 
İslâm'a değil kendi dinî anlayışının dışında kalan diğer görüş ve inançlara da acımasızca tenkitler 
yöneltmiştir. 79 Bu durum kendisinin Bizans'la güçlü bağlantıları olduğu kanaatini desteklemektedir. 
Çünkü o dönemde Emevî İslâm idaresinin kuzey komşusu ile askerî ve siyasî yoğunlukta ciddi prob- 
lemler yaşadığı bilinmektedir. Askerî mağlubiyetlerin intikamlarının alınacağı pek çok yöntem olabilir. 
Genç İslâm egemenliğinde özgürce yaşayan eski Bizans uyruklarının kültürel yoldan intikam amaçlı 
harekete geçirilmesi tecrübeli idarelerce düşünülebilir. Yuhanna'ın durumu da buna uygun görün- 
mektedir. Doğu kilise geleneğinin, özellikle İslâm'a karşı yürütülen kültürel karşıtlığın kurucusu olarak 
onun söylemleri Bizans kilise- since uzun yıllar İslâm'la tartışmanın temel metodunu oluşturmuştur. 
Onun düşünce kaynağı Mar Saba Manastırı ydı. Bizans dinî geleneğinin köklü varisi bu manastırda 
dinî ve fikrî altyapısını oluşturmak için büyük bir gayret gösterdi. Bir Bizans fedaisi olarak fikrî dona- 
nımım oluşturduktan sonra Bizans geleneğine karşı olan herkese savaş açtı. 

Hıristiyan Doğu geleneğinin kilise babalarından kabul edilen, entellektüel bir donanıma sahip 
olan Dımeşkî'nin iki türlü etkisinden bahsetmek mümkündür. Bunlardan biri, kendi kültür ve din çev- 
resinde, diğeri de muhalif olduğu din ve kültürlere karşı etkisidir. Kendi kültür çevresindeki en güçlü 
etkisinin Bizans tarihinin bir asrı aşan sürecini (108-229/726-843) kapsayan "ikonoklazm" (tasvir kar- 
şıtlığı) hareketi içinde görmek mümkündür. Hareketin sebepleri hakkında tartışmaya girmemekle 
beraber şunu söyleyebiliriz ki, Ortadoğu kökenli olan Hıristiyanlık, gelenek ve kültürel açıdan kendini 
daima Yahudiliğin devamı olarak sunmuştur. Yahudilikte putlara tapmak yasak olduğuna göre 80 bun- 
dan etkilenen grupların her zaman az da olsa bulunması mümkündür. 81 Diğer taraftan İslâm Devletiy- 
le çatışma halinde bile olsa Bizans'ın suretperestliği şiddetle yasaklayan İslâmî kabullerle etkileşmeye 
girmemesi mümkün değildir. İkonoklazm hareketinin önde gelenlerinin Anadolu kaynaklı olmaları, 
hareketi başlatan imparatorun Maraşlı, iyi Arapça bilen biri olması, bu etkileşmeyi akla getirmekte; 
hatta bunu bilimsel bir görüş olarak sunanlar da bulunmaktadır. 82 Kiliselerdeki kutsal resimlere iba- 
deti reddederek başlayan bu hareket daha sonra, kutsal resimlerin parçalanmasına, ibadet mekân- 
larından atılmasına kadar varmıştır. Siyasî, dinî ve sosyolojik derin etkileri olan Tasvirkırıcılığa karşı 
teolojik deliller üç Hıristiyan din adamı tarafından hazırlanıp desteklenmiştir. Bunlar Papa II. Grego- 
rius (97-113/715-731), Konstantinopolis Patriği Germanos (97-112/715-730) ve Yahya ed-Dımeşkî'dir. 
Özellikle Dımeşkî'nin bu konudaki üç hitabesinin çok önemli olduğu bilinmektedir. 83 İmparator V. 
Konstantin muhalif tarafta yer alan teologlara, özellikle de Dımeşki'nin görüşlerini ret maksadıyla 



76 Glei ve Khoury, Schriften zum İslam, 111; Kari Heinz Uthemann, Biographisch- Bibliographisches Birc- 
henlexikon, 1992, Cilt III, 331-336. 

77 Uthemann, 331-336. 

78 Hitti, 2/386. 

79 Uthemann, 331-336. 

80 Kitâb-ı Mukaddes, Çıkış, 20/4; Levililer, 26/1; Tesniye, 5/8. 

81 Avcı, 152. 

82 A. Alexandır Vasiliev, History of the Byzantine Empire, (324-1453), III, Masison- Milvvauke 1964, 1, 
253, 255'den naklen Avcı, 174; Mehmet Çelik, Bizans İmparatorluğunda Din-Devlet İlişkileri I (Kuruluşundan 
X. Yüzyıla Kadar), İzmir, 1999, 83-86. 

83 Orstrogorsky, 152. 



YAZILAR 190 

makaleler yazarak karşı çıkmıştır. 84 Ayrıca İstanbul'da 10 Şubat 137/754 tarihinde toplanan Tasvirkırıcı 
taraftarlarının konsilinde Dımeşkî'nin aforoz edilmesi, 85 İznik'te 171/787 yılında toplanan konsilin 
tasvir taraftarlarının görüşlerinin kabul edilmesi doğrultusunda karar alması, 86 Yahya ed-Dımeşkî'nin 
Bizans dini hayatındaki etkisini, önemini göstermektedir. Onun İslâm konusundaki kendine göre ta- 
nım ve yorumları uzun zaman Bizans Hıristiyanlığında temel yargı olarak kabul edilmiştir. 87 

Dört halife döneminde başlayan siyasî ihtilafların zamanla siyasî, itikadı mezheplere dönüş- 
mesinde dış etkilerin olmadığını düşünmek mümkün değildir. Özellikle egemenlik alanları ellerin- 
den alınan Hıristiyan bilgin ve vaizlerin. Yahya ed-Dımeşkî gibi tek amacı vardı o da İslâm'ın müm- 
kün olan her türlü etkisini önleyecek tahliller yapmaktı. 88 İslâm'ın Hıristiyanlıkla ya da kurumsal 
Hıristiyan kültürüyle ciddi olarak karşılaştıkları ilk mekân Dımeşk, yani Şam olmuş, bundan sonra 
mürcilik, kaderilik gibi düşünce ekolleri buradan beslenmiştir. 89 Aynı şekilde İslâm karşıtı düşüncele- 
rin üretilip pazarlandığı mekân da yine burası olmuştur. Dımeşkî'nin fikirleri Şam'dan Bizans'a yani 
Konstantinopolis'e servis edilmiş, burada işlenerek ülkenin her tarafına ulaştırılıp, Ikonaklasmus ha- 
reketinde olduğu gibi, İslâm'a karşı toptan bir hareketin temelleri atılmıştır. İstanbul'un kuşatma al- 
tında olduğu, Anadolu içlerine sık sık akınların yapıldığı, bazı bölgelerin ele geçirildiği, askerî bir at- 
mosferde onun fikirlerinin ilgi çekmemesi imkânsızdır. Emevî sarayında önemli bir bürokrat aileye 
mensup, çok iyi yetişmiş, melkitî mezhebinden bir Ortodoks, İslâm, Hz. Peygamber ve Kur'ân için 
en ağır iftira ve hakaretleri uydurarak, güya İslâm'ı reddetmiştir. Yazdığı kitaplar, talebeleri tarafın- 
dan Bizans'a götürülmek suretiyle pek çok kimseyi etkilemeyi başarmıştır. 

Dımeşki'nin en önemli eseri Die Quelle der Erkenntnis (Bilginin Kaynağı) isimli Yunanca çalış- 
masıdır. 90 Bu kitabın Hıristiyan ilahiyat tarihinde Hıristiyan dogmatiğinin ilk sistematik eseri olduğu 
söylenmektedir. Üç bölümden meydana gelen eserde, birinci bölüm detaylı olarak dinî tanımları, Bi- 
zans okul geleneğini, altıncı yüzyıldan beri dinî tartışmalara duyulan ihtiyacı içermektedir. İkinci bö- 
lüm tüm Hıristiyan sapkınlıklarını teker teker sıralayan bir heretik tarihidir. Üçüncü bölüm kendi kili- 
sesinin inanç kurallarını birinci bölümde verdiği tanımlar çerçevesinde açıklayıp, zamanındaki heretik 
anlayışları reddetmektedir. Müellif, Mani dini mensuplarıyla Ortodokslar arasındaki bir diyalog de- 
nemesiyle kitabını bitirmektedir. Ortaçağ boyunca Hıristiyan çevrelerinin İslâm algısının ve ithamının 
mesnedi, Kur'ân'ı karalamak ve yok saymak amacıyla yazılan reddiyelerin ilki ve önemlisi olan 91 "De 
Haeresibus" (Heretikler/Sapkınlar) bölümü, adı geçen eserin son kısmının bir parçasıdır. 



84 Orstrogorsky, 159-160; Avcı, 156. 

85 Orstrogorsky, 161. 

86 Orstrogorsky, 166. 

87 Glei ve Khoury, Schriften zum İslam, 9. 

88 Maxim Rodinson, Batıyı Büyüleyen İslâm, çev. Cemil Meriç, İstanbul, 1983,17. 

89 Hitti, 2/601; Hodgson, 1/217. 

90 Bu eser, B. Kotter tarafından Berlin'de 1969-1981 yılları arasında üç bölüm olarak yayımlanmıştır. Kari 
Heinz Uthemann, bu konuda bol miktarda kaynağı zikretmektedir (BBKL, 1992, Cilt III, 331-336). Ayrıca S. Sa- 
muel Harakas, Sahas Daniel J. adında birinin 1972 yılında Leiden'de "Yahya ed-Dımeşkî ve Ismaililerin Sapkınlı- 
ğı" konulu bir doktora tezi yaptığını kaydetmektedir. Buna ilaveten Harakas, Dımeşkî'nin bu kitabının Peter 
Lombard ve Thomas 

Aquinas'ın önemli bir kaynağı olduğunu da bildirmektedir (The Encyclopdia ofReligion, New York ve Londra, 
1987,111). Batı dünyasının ciddi oryantalistlerinden olan W. Montgomery Watt ve Alford T. VVelch de ortaklaşa 
yazdıkları kitabın Almanca çevirisinde, tslâm-Hıristiyan tartışmalarının ilk eserinin "Haeresibus" olduğunu beyan 
etmişlerdir (Der İslam, Stuttgart, Berlin, Köln ve Mainz, 1980,1/17-18). Christine Schirmacher Der İslam adında- 
ki eserinde Kur'ân'nın âyetlerine ilk defa tenkit yazanın Yahya ed-Dımeşkî, olduğunu yazmaktadır (Der İslam, 
Stuttgart, 1994,325-326). 

91 Müslümanların fethinden sonra, çoğunlukla Hıristiyanlarla meskûn olan Suriye bölgesinde, yeni yöne- 
time karşı başlatılan kültürel ve dinî tartışmaların en önde gelen ismi, Yahya ed-Dımeşkî olmuş, o, ayrıca adı 
geçen kitabı yazmıştır (Ahmed Emin, Duha'l-îslâm, Beyrut, ?19|P/343; Mehmet Aydın, Müslümanların Hıristiyan- 
lara Karşı Yazdığı Reddiyeler ve Tartışma Konuları, Konya, 1989,33-34; Kari Heinz Uthemann, a.g.e., 331-336). 
Kitabın Dımeşkî'ye aidiyetine kesin gözüyle bakılmaktadır (Casim Avcı, İslâm Bizans İlişkileri, İstanbul, 
2003,127). 



YAZILAR 191 



DEĞERLENDİRME (s. 249-270) 

İslâm'a ve Kur'ân'a karşı yapılan bütün itirazlar ilk dönemlerde çok katı ve acımazsız olduğu 
görülmektedir. Bunda İslâm ordularının şaşırtıcı bir şekilde, devrin süper güçleri olan İran'ın tama- 
mını, Bizans'ın bazı eyaletlerini fetih yoluyla elde etmesinin, İslâm'ın karşı durulamaz yükselişinin 
etkisi olduğu yadsınamaz. Fakat fizikî şartlarda önüne geçilmez görülen İslâmî gücü aşağılamak için 
basit sokak yöntemlerine başvurup Arapların soyu hakkında, Kitâb-ı Mukaddes'in açıklamalarından 
yararlanarak Arapları, onların temsil ettiği İslâm'ı gözden düşürmek için iftiralara ve saptırmalara 
gerek olmadığı düşünülmelidir. 

Arapların, İbrahim'in Hacer'den olma oğlu İsmail'in soyundan geldiğinden dolayı İsmailî adı al- 
dıklarını söylemekle kuru bir nesep tartışmasını alevlendirilmiştir. 

(Nesep ayrışması ile bölünme temeli atılmıştır. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme atfedilen 
"Ben iki kurbanlığın oğluyum" kelamınınıda refarans alarak ayrışmanın temeli kazınmıştır. Daha 
sonraki zamanlarda Muhyiddin İbn'ül Arâbî kaddesellâhü sırrahu'l azîz bu konuda kurban olan çocu- 
ğun Hz. İshak olduğunu iddia etmişse pek tutturamamıştır. İhramcızâde İsmail Hakkı) 



Hz. Muhammed'in (sallallâhü aleyhi ve sellem) risaleti Bizans imparatorlarından Heraklius (610 
-641) zamanında vuku bulmuştur. Kur'ân Yahudi ve Hıristiyanlara "Ehl-i Kitab" statüsünü vermekte, 
onların kitaplarını tasdik temekte, 92 Tevrat ve İncil ile kendi arasında önemli paralellikler kurmaktadır. 
Diğer dinî geleneklere yaşama fırsatı sunduğu tarihi tecrübelerle sabittir. 

Hz. Peygamberin Hıristiyan keşişlerle arasındaki ilişkiler konusunda Yahya Dımeşkî, sonraki ya- 
zarlara göre daha dikkatli davranmaktadır. O sadece Aryan bir papazdan söz ederken, sonraki dönem- 
lerde Nasturî, Monofizit papazlardan da söz edilmektedir. Erken dönemde Dımeşkî'nin Kur'ân'ın kay- 
nağı konusunda Aryan bir menba göstermesi ilgi çekmektedir. Hıristiyan dünyası, İslâm'ın üstün ba- 
şarısı karşısında ağır bir şok yaşamış olduğu bilinmektedir. Kendilerinden beklenmedik bir süratle 
büyük devletlerin ve toplumların üzerine gelen bu çöl insanlarının heyecanlarının kaynağı ne olma- 
lıydı? 

Bu soru onların zihnini İslâm'ın başlangıcından beri yoğun bir şekilde meşgul ediyordu. Ancak 
bu soruyu yazılı olarak ilk defa kayda geçiren Yahya ed-Dımeşkî olmuştur. Ona göre Muhammed (sal- 
lallâhü aleyhi ve sellem) yalancı (!), dinini oluştururken Aryan bir papazdan yardım almış, yakıştırma- 
sında bulunmuştur. Burada dikkat çeken yakıştırmanın 'Aryan bir papaz' olmasıdır. Aryanizmin ortaya 
çıkışı İsa'nın varlığı konusundaki doktrin tartışmalarında ortaya çıkmıştır. İskenderiyeli Aryus (Ö.336) 
İsa'nın Tanrı olmadığını, sadece Tanrısal kuvvetlerle donatılmış ve Tanrı tarafından oğul kabul 
edilmiş bir insan olduğunu ileri sürmüştür. Fakat 325 yılında İznik'te toplanan konsilde bu görüş red- 
dedilmiş, Bizans kralının desteklediği iman esasları formüle edilerek kabul edilmişti. Bunun dışında 
kalan tüm görüşler sapık ilan edilmiştir. 93 Dımeşkî bu çerçevede Aryan tabirini kullanarak kendi zih- 
nindeki gayrimeşru kabul ettiği Hristiyan fırkaların tahkirini de Hz. Peygamber üzerinden kuvvetlen- 
dirmiş olmaktadır. İslâmî kaynaklardan da referanslar göstererek 94 sonraki dönemlerde bu konu üze- 



92 Bakara, 2/41, 89, 91; Nisa, 4/47. 

93 Ekrem Sarıkçıoğlu, Başlangıcından Günümüze Dinler Tarihi, İsparta, 2002, 334- 336. 

94 İbn Hişam, Siretü'n-Nebeviyye, (Süheylî, er-Ravdu'l-Unuf ile birlikte) Kahire, 1971, 1 / 207-208; Mu- 
hammed b. 'İsâ Tirmizî, Sünen, Menâkıb, 3, hadis: 3620. Verilen menakıb tarzındaki bilgilerden hareketle Hz. 
Peygamberin küçük yaşta, 9-11 veya 12 yaşlarında Bahîrâ adındaki bir rahipten Kur'ân gibi evrenin gidişin de- 
ğiştiren bir temel kaynağı aldığı, böylece İslâm'ı dizayn ettiği savunulmuştur. Bu konu Leon Caetani, İslâm Tari- 
hi, çev. Hüseyin Cahid, İstanbul, 1924, 1/377-379, tarafından tartışılıp şüpheleri ortaya konmuştur. Hatta bu- 
nun üzerinden Hıristiyanlara İslâm'ın meşru bir din olduğu algısının verilmek istendiği iddiasında bile bulunul- 
muştur. Tecrid-i Sarîh mütercim ve sarihi Kamil Miras, Bahîrâ konusunu ciddiyetle ele alarak analiz edip ce- 
vaplar verirken, (Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrid-i Sarîh Tercemesi ve Şerhi, Ankara, 1974, 6/525-527, Mu- 
hammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, çev. Salih Tuğ, Ankara, 2003, 1 / 47). Bahîrâ olayına inanmanın safdil- 
lik olacağını beyan etmektedir. Bütün bunlarla beraber, Kur'ân'ın Yahudi ve Hıristiyan geleneğinden beslendi- 



YAZILAR 192 



rinde çok farklı tezler ileri sürülmüştür. Bütün bu gayretlerle verilmek istenen mesaj Kur'ân'ın hiçbir 
orijinalliği olmadığı, Yahudi, Hıristiyan yahut da heretik/sapkın Hıristiyanlardan derleme bir kitap 
olduğu kanaatini oluşturmak istenmiştir. Böylece İslâm dini, dolayısıyla Kur'ân-ı Kerim üçlü bir kültü- 
rel menşe baskısıyla karşı karşıya bırakılmış oluyordu. 

Kur'ân'ın redaksiyonunda bizzat Hz. Peygamberin kendinsinin çalıştığı, ama onun tarafından 
yazılmadığı erken dönem Grekçe metinlerde açıkça belirtilmesine 95 rağmen reddiye geleneği sürekli 
"Muhammed'in Kur'ân'ı" etrafında oluşturulmuş, Hz. Peygamber Kur'ân'ın yazarı olarak tanımlan- 
mıştır. 

Dımeşkî ve halefleri, İslâm ulûhiyetinin tanımlanmasında merkezî bir role sahip olan İhlâs 
Sûresine, özellikle de 'Samed' ismine, saptırıcı yorumlarla şiddetle karşı çıkmışlardır. Bu gösteriyor 
ki, Kur'ân'ın nüzulünden önce, Orta Doğu bölgesindeki dinler Tevhidin temel özelliklerini kaybettikle- 
rinden İslâm vahyine ihtiyaç duyulmuştur. 

Bundan dolayı Kur'ân-ı Kerim'in temel görevi, insanları tevhidî bir inanca sevk edip, onları yara- 
tıklara tapmaktan kurtarıp sadece Allah'a kul olmalarını sağlamaktır. İnsanın Allah'ı bir bilmesi, 
O'ndan başka tanrı tanımaması anlamına gelen tevhid, onun sadece Allah'a ibadet etmesi, O'nun 
buyruklarına tam anlamıyla teslim olması da İslâm'dır. İslâm, tevhidi gerçekleştirme dini olduğun- 
dan, Kur'ân'ın ana konusu tevhiddir. Her sûrenin ana teması da budur. Diğer konu ve temalar, tev- 
hidin çevresinde dönen, onu besleyen ve destekleyen bilgi ve eylemlerdir. Bunun için Kur'ân âyetleri, 
Allah'ın varlığından çok, bir olduğunu ispatlama yönündedir. Çünkü Allah'ın varlığı konusunda tüm 
dinlerin genelde ortak bir uzlaşısı olduğu bilinmektedir. Ancak Allah'ın sıfatları hakkında dinlerin gö- 
rüşleri farklılık arz etmektedir. Bunlar arasında Allah'ın varlığı, birliği ve sıfatlarının da birliği konu- 
sunda Kur'ân kadar açık, anlaşılır ve doyurucu başka bir din kitabı yoktur. Kelime-i Tevhid olarak 
ifade edilen "Lâ ilahe illâ'llâh: Allah'tan başka ilah kesinlikle yoktur." cümlesi pek çok âyette değişik 
versiyonlarla vurgulanmaktadır. İslâm bilginleri tevhidi, Rububiyet tevhidi, sıfat tevhidi ve ulûhiyet 
tevhidi olarak üçe ayırmışlar ve bunların her birinde Allah'ın ortağının bulunmadığı konusunda görüş 
birliğinde olmuşlardır. 

Kutsal Kitabın değişik bölümlerinde de tevhid vurgusu yapılmaktadır: 

"Bu olaylar Rabbin Tanrı olduğunu ve O'ndan başkası olmadığını bilesiniz diye size gösteril- 



di. 



"Kutsallıkta Rabbin benzeri yok, evet, senin gibisi yok ya Rab!" 97 



"Yücesin, ey Egemen Rab! Bir benzerin yok, senden başka Tanrı da yok! Bunu kendi kulakla- 
rımızla duyduk." 98 

Bunlara benzer cümleleri Kutsal Kitabın değişik bölümlerinde rastlamak mümkündür. Ayrıca 
Yeni Ahit olarak bilinen İncil'de de benzer ifadeler bulunmaktadır: 

"Tanrı tektir ve O'ndan başkası yoktur." 99 

"Çağrınızdan doğan tekbir umuda çağrıldığınız gibi, beden bir, Ruh bir, Rab bir, iman bir, vaf- 
tiz bir, herşeyden üstün, her şeyle ve her şeyde olan herkesin Tanrısı ve Babası birdir.! 100 

"Onur ve yücelik sonsuzlara dek bütün çağların Kralı, ölümsüz ve görünmez tek Tanrı'nın ol- 
sun!" 101 

Kitâb-ı Mukaddes'ten verdiğimiz bu örnekler tevhid anlayışının belli ölçüde de olsa Tevrat ve 
İncil'de de var olduğunu göstermektedir. Ancak ilk devirden itibaren antik paganist kültürün baskın 



ğini ispatlamak için önemli bir literatür olduğunu biliyoruz. (Hüseyin Yaşar, Avrupa ve Kur'ân, Avrupa'da 
Kur'ân Araştırmaları ve Çevirileri Üzerine Bir İnceleme, İzmir, 2002, 72-85) 

95 Khoury ve Glei, Johannes Dameskenos und Theodor Abû Kurrâ, Schriften zum İslam, VVürzburg ve Al- 
tenberge, 1995,188. 

96 Kitâb-ı Mukaddes, Tevrat, Tevrat, 'Tesniye, 4 / 35. 

97 Kitâb-ı Mukaddes, Tevrat, 1 Samuel, 2/ 2. 

98 Kitâb-ı Mukaddes, Tevrat, 2 Samuel, 7/22. l92 

99 Kitâb-ı Mukaddes, İncil, Markos, 12/29-32. 

100 Kitâb-ı Mukaddes, İncil, Efeslilere Mektup, 4// 6. 

101 Kitâb-ı Mukaddes, İncil, Timeteos, 1/17. 



YAZILAR 193 



etkisi altında kalan Hıristiyanlık, tevhidî karakterini özgürce yaşayıp savunamamıştır. Bunda siyasî 
egemenliği kuramamış olmanın da payı vardır. Müşrik antik inanç ve gelenekleri bünyesinde tevhidi 
bir yöntemle şekillendiremediğinden, tavizkâr bir tutumla pagan geleneklerine teslim olmuş, semavî 
dinlerin ana profilleri olan Allah'ın sıfatları konusunda tevhidî bir anlayışı savunamamış ve teslis ko- 
nusunda geri dönülemez çıkmazlara, figürlere saplanmak zorunda kalmıştır. 102 

Hıristiyan apalojisini yürüten teologların İhlâs Sûresi'nin Allah tanımına, Kutsal Kitaba rağmen, 
itiraz etmesinin başka gerekçeleri olabileceğini düşünmek mümkündür. Diğer taraftan Grek felsefesi- 
nin, kültürünün cezbedici kurumsal baskısıyla birlikte, İslâm egemenliği karşısında düştükleri umut- 
suzluğun verdiği toptan bir inkâr anlayışının da etkili olduğu düşünülebilir. 

Apalojist teologların muhataplarını alt etme amacıyla Kur'ân'dan kullandıkları âyetlerden biri 
İsa'nın özelliğini anlatan "Allah'tan Bir Kelime" olmasıdır. Allah'ın gönderdiği Melekle (Cebrail) Mer- 
yem arasında geçen diyalogda Meryem'e "O'ndan bir kelime" müjdesi verilmektedir 103 Bu âyette 
mecaz bir anlam ifade eden "Kelime" nin sözlük ve terim anlamlarını kavramamız zor görünmektedir. 
Arap filologlarına göre kelime'nin lügat anlamı söz, 104 terim anlamı ise, bir tek anlama konulmuş söz- 
dür. 105 Kelime'nin geldiği "kelm" kökü hakkında bilgi veren Râgıb: "Kulak veya göz ile algılanabilen 
bir etkidir ki, kelâm sadece kulak yoluyla algılanır" demektedir. 106 Mecazî anlamdan başka manalar 
verilmiş olmakla beraber 107 İsa'ya (aleyhisselâm) kelime dendiği tefsirlerde belirtilmektedir. 108 Ancak 
Kur'ân'a baktığımızda "kelime" sözcüğü farklı anlamlarda kullanılmaktadır. Meselâ: Ehl-i Kitabla Müs- 
lümanların arasındaki anlaşma, uzlaşma noktasına "kelime" denirken, 109 diğer âyetlerde de "Rab- 
bi'nin sözü" 110 olarak Allah'a ait yahut kâfirlere izafe edilen bir söz olarak zikrolunmaktadır. 111 
Kur'ân'da değişik bağlamlarda kullanılmasından 112 anlıyoruz ki, "kelime" sözcüğü özel bir anlam ifade 
etmekten ziyade geçtiği yere göre anlam kazanmaktadır. Bu genel anlamla İsâ ile ilgi kurulması müm- 
kün değildir. Sadece İsa'nın anlatıldığı "Kelimetün minhü: Ondan bir söz, bir kelime" terkibinde 
Kur'ân-ı Kerim'de başka bir âyet olmaması gösteriyor ki, "kelime" nin Kur'ân'da insan olarak karşılığı 
İsa'dır. 

Kur'ân yorumcuları İsa'ya "kelime" denmesinin sebeplerini farklı yorumlarla açıklamaktadırlar. 
Meselâ: TABERÎ, Kelime'ye müjde manası verirken, Katâde'den yaptığı nakilde ise Allah'ın "Ol" emri- 
dir, demektedir. 113 Bu konuda tefsirlerde farklı yorumlar bulunmaktadır: İsâ babasız olarak "Ol" emri 
ile yaratılmış, 114 çok küçük yaşta konuşmuş, Allah kendisine kitap vermiştir. Kelime gerçekleri anlattığı 
gibi o da gerçekleri anlatıp, ruhen insanları diriltmiştir. 115 Geçmiş kitaplarda müjdelenmiştir, 116 hida- 
yete vesile olmuştur. 117 Allah'a izafetle insanlara Abdullah, Lütfullah isminin verildiği gibi, ona da ke- 
limetullah denmiştir. 118 Diğer bir nokta ise kelimenin İsa'nın kişiliğinde kazandığı anlamdır. Bu konuda 
da başta Râzî olmak üzere tefsir bilginlerinin görüşleri şöyledir: Her çocuk Allah'ın "Ol" emri sebebiyle 



102 Timothy Freke ve Peter Gandy, İsa'nın Gizemleri, 276-277. 

103 Âl-i Imran, 3/45. 

104 Tehânevî, Keşşaf, 2/1267; Asım, Kamus, 4/471; Feyumî, Misbâh, 2/91. 

105 Tehânevî, 2/1267. 

106 Râgıb,439. 

107 Asım, 4/471; Tehânevî, 2/1267. 

108 Taberî, Câtniu'l-Beyan, 3/185; îbn Kesir, Tefsir, 1/361; Alûsî, Ruhu'l-Meânî, 
ı /237; Ebu'l-Ferecîbnu'l-Cevzî, Zâdu'l-Meâd, 1 /316. 

109 Al-i imran, 3/64. 

110 En'âm, 6/15; Araf, 7/137; Yunus, 10/96; Hud, 11/110. 

111 Tevbe, 9/40. 

112 îbrâhim, 14/24, 26; Fetih, 48/26. 

113 Taberî, 3/185 

114 Râzî, 3/38. 

115 Zemahşerî, 1/159; Kurtubî, 6/22; Hâzin, 2/125; Ebu Hayyân, 3/152; Tûsî, 2/461; Râzî, 8/38; Ebu'l-Ferec, 
1/316; İsmail Hakkı Bursevi, 1/326,520; Alûsî, 3/160; Yazır, 2/1101; Süleyman Ateş, 2/45. 

116 Râzî, 3/38; Tûsî, 2/461. 

117 Tûsî, 2/461. 

118 Râzî, 8/38. 



YAZILAR 194 



yaratılmakta ise de doğuma sebep olan baba, İsa'nın oluşmasında yoktur. Dolayısıyla İsa'nın "Ol" em- 
rine nisbeti daha açık ve mükemmeldir. Böy- lece İsâ "Ol" emrinin somutlaşmış şekli gibi görülmüştür. 
Nitekim Arap dilinde bunun örnekleri vardır. Başka bir açıdan bakıldığında İsa'nın fonksiyonu nazara 
alınarak mecazî bir anlamın ifadesi için ona kelime denmiştir. Çünkü İsâ gerçek tevhidi bir dini ortaya 
koymuş, Allah'ın kelimesi konusundaki şüphe ve yanlışları ortadan kaldırmıştır. Böylece: "Kelitne- 
tullah" olmuştur. 119 SANKİ İSA'NIN BABASI ALLAH'IN "OL " EMRİ OLMUŞTUR. 

Çağdaş Kur'ân Yorumcularının kelime hakkındaki görüşleri ise: Allah tarafından garib bir keli- 
me, bir eylem, bir etki, olağanüstü bir yaratılış, anlamlı bir eser yahut âyette "kelimetün" şeklinde 
belirsiz bir isim nekre olarak kullanılması bazı önemli noktaları ifade etmektedir: Bu kelime tanınma- 
dık, garib, olağandışı bir şeydir. Dolayısıyla bu İsa'nın kimliğini oluşturur. Çünkü İsâ olağandışı bir ya- 
ratılışa sahiptir. "Ondan (Allah) bir kelime" demek; sebepsiz, olağandışı bir kelime olduğunu ve bâtıl 
olmadığını anlatmaktadır. İsâ bir kelimedir. Fakat sadece kelime bu demek değildir. Allah'ın başka 
kelimeleri de vardır. 120 

Osmanlı kültürüyle yetişmiş Hamdi Yazır'ın kelimeden anladıkları bunlardır. Cumhuriyet devri- 
nin önemli Kur'ân yorumcularından biri olan Süleyman Ateş'e göre: "İsa, Allah'tan bir kelime diye 
tavsif edilir. Hz. İsâ, babasız, sırf Allah'ın "Ol" sözüyle yaratıldığı için ona Allah'ın kelimesi denmiştir. 
Bu sözde onun mucizevî yaratılışına işaret vardır. Kelime, kelâmdan geneldir. Kelâm yalnız kulağa 
hitap eden sözdür. Kelime ise gerek kulak, gerek göz, gerek başka duyular aracılığıyla içte duyular ve 
manalar uyandıran her şeydir. Ağızdan çıkan veya kitaba yazılan sözler birer kelime olduğu gibi insa- 
nın ruhunda ibretler uyandıran tabiat olayları da birer kelimedir, fakat bunlar sözsüz kelimelerdir...) 
Hz. İsa'nın doğumu ise olağanüstü bir hadisedir. Bu fevkalade hadise, herkes için Allah'ın kudretini 
ifade eden sözsüz bir konuşmadır. İşte doğumunun uyandırdığı ibretten dolayı Hz. İsâ "Allah'ın keli- 
mesi" olarak nitelendirilmiştir." 121 

Verdiğimiz bu alıntılardan; Kur'ân'ın İsa'yı insanlara Allah'tan bir âyet ve bir rahmet olarak ta- 
nımlamasından anlaşılmaktadır ki, kelime anlamların kalıbı olduğu gibi, İsâ da beşerî bir kelimedir; o 
derin anlamları olan canlı bir âyet ve canlı bir manadır. Yani KELİME İSÂ OLMAMIŞTIR, KELİME İLE 
İSÂ YARATILMIŞTIR. 122 

İslâm tasavvuf geleneğinde kelime, çok daha değişik anlamlar ifade etmektedir. Tasavvuf kültü- 
rünün zirvelerinden olan Muhyiddin İbn'ül Arabî harflere ve kelimelere çok büyük önem vermektedir. 
Ona göre, kelimeden maksat her bir varlığın bizzat kendisidir. Çünkü onlar Rahman (Allah)ın nefesiyle 
ortaya çıkmışlardır. Nitekim insan konuşurken kelimeler insanın nefesi ile ortaya çıkmaktadır. İbn 
Arabî'ye göre varlıklar Allah'ın bitmez tükenmez kelimeleridir. Bundan dolayı İsa'ya da kelime den- 
miştir. 123 

Allah'ın kelimeleri varlığın aynalarıdır. 124 

İnsan da tüm anlamları kendinde toplayan bir kelimedir. 125 İbn Arabî bu yorumlarıyla İsâ (aley- 
hisselâm) ile diğer insanlar arasında bir fark görmediğini anlatmak istiyor. İslâm kaynaklarında özellik- 



le Kur'ân'da İsa'nın yaratılışındaki mucize vurgulanmakla birlikte Hıristiyanların inandığı gibi ona tan- 
rısal bir ö 
maktadır. 



rısal bir özellik verilmemekte, diğer insanlar gibi bir kul 126 ve Meryem'in oğlu 127 olduğu vurgulan- 



İsâ'nın diğer bir unvanı da "(Allah'tan) Kutsal Ruh" olmasıdır. Sözlük anlamı olarak ruh nefs, 



119 Çok cömert olana "cömertin kendisi" denmiştir. Râzî, 8/50; Bursevî, 1/520. 

120 Yazır, 2/1101-1102. 

121 Süleyman Ateş, 2/4546. 

122 İbn Kesir, 1/590. 

123 Fusûs Şerhi, 1/91. 

124 Fütuhat, 2/400. 194 

125 Fütuhat, 2/436. 

126 Nisa, 4/172; Meryem, 19/30. 

127 Nisa,4/171; Mâide, 5/17, 72, 116, 117; Tevbe, 9/30-31;Meryem,19/35. 



YAZILAR 195 

yani canlı olmak manasınadır. 128 Tefsirlerdeki ruh ise, canlılara hareket ve kuvvet veren özdür. 129 An- 
cak hareketi ve kuvveti olan her varlığın ruhunu, insan ruhuna eşitlemenin mümkün olmayacağından 
hareketle insan ruhunun özelliklerini hareket, canlılık ve anlayış özelliği bulunan bir varlık olarak belir- 
lemişlerdir. 130 Diğer taraftan gelişme gösteren varlıkların ruhu olabileceği noktasından hareketle bit- 
kisel ruh, hayvanı ruh ve insanı ruh olmak üzere ruhu üçe ayırmışlardır. 131 

Kur'ân-ı Kerim teslisi red sadedinde Hz. İsa'yı anlatırken: "Meryem oğlu Mesih, sadece Allah'ın 
elçisi, O'nun Meryem'e attığı kelimesi ve O'ndan bir ruhtur..." âyetinde 132 "O'ndan(Allah) bir ruh- 
tur..." belirlemesi, İsa'ya kelime unvanı verilmesinden daha fazla tartışılmaya sebep olmuştur. Biz 
konunun kelâmı boyutlarına girmeden sadece tefsirlerdeki yorumlarını özetle vermekle yetineceğiz: 

Taberî'nin verdiği bilgiye göre bu konuda beş görüş vardır. 

Birincisi: İsâ, Cebrail'in Meryem'e üflemesiyle yaratılmıştır. Dolaysıyla O'ndan, yani Allah'tan bir 
ruh, O'ndan bir nefestir. 

İkincisi: Ol emriyle yaratılan bir insandır. O'ndan bir ruh demek, O'ndan bir hayat demektir. 

Üçüncüsü: O'ndan bir rahmettir. 

Dördüncüsü: Allah İsa'nın ruhunu yarattı, şekillendirdi ve Meryem'e gönderdi. Daha sonra da 
onu Meryem'de Isa suretine çevirdi. Bu görüş Ubeyy b. Kab'a dayanmaktadır. 

Beşinci görüşe göre de ruhtan maksat Cebrail'dir. 

Taberî tüm bu yorumlara ihtiyatlı yaklaşmaktadır. 133 Bu görüşlere ilaveten insanları ruhen di- 
rilttiği için ruh adını almıştır da denmiştir. 134 

Dirayet müfessirleri konuya daha derli toplu ve net yaklaşım göstererek, İsâ Allah'ın yarattığı 
ruhtan, eşleşme olmadan, sadece Allah'ın yaratmasıyla, kudretiyle oluştuğu için bu adı almıştır, de- 
mişlerdir. 135 İbn Kesir de konu ile ilgili olarak, İsa'nın ruhu Allah'ın yarattığı ruhlardan bir ruhtur. Di- 
ğerlerinden onun hiçbir farkı yoktur. Sadece Allah İsa'nın makamını yüceltmek için "O'ndan bir ruh" 
diyerek İsa'nın ruhunu kendine nispet etmiştir. 136 İslâm bilginleri İsa'nın ruhu ile Allah'ın zatı arasın- 
daki benzerliği tevhide aykırı bularak kesin bir şekilde reddetmişlerdir. 137 

Diğer İnsanların Yaratılması: Kur'ân-ı Kerim'in haber verdiği yaratılışlardan sonuncusu, her in- 
sanın dünyaya geliş sebebi olan bir anne ve babanın cinsel birleşimiyle, biyolojik ortamlarda olan 
üremedir. Kur'ân bu konuda yaptığı açıklamada: "Ey İnsanlar! Tekrar dirilmekte şüphede iseniz (bilin 
ki), biz sizi topraktan, sonra bir damla sudan, sonra yapışkan bir nesneden (embriyo), sonra da ya- 
ratılışı belli belirsiz bir parça etten yarattık ki, size kudretimizi açıkça gösterelim..." 138 Daha önce- 
den de belirttiğimiz gibi Kur'ân'ın yaratılışla ilgili verdiği bilgilerin amacı bilimsel bilgi vermekten ziya- 
de dinî bir irşat, yani dinî bir yönlendirmedir. Ancak unutulmaması gereken bir nokta bu yaratılışların 
hepsinin İlahî bir nefes (ruh)ten nasiplenmiş olmalarıdır. 139 

Kur'ân-ı Kerim'in insanın yaratılışı ile ilgili açıklamalarını gözden geçirdikten sonra Hz. Mer- 
yem'in Hz. İsa'ya gebe kalışı konusuna geçebiliriz. 

Hz. İsa'nın yaratılması da, yine insan biyolojisine tam uyum sağlamayan bir oluşum, yani baba- 
sız olarak vücut bulmasıdır. Kur'ân'a göre İsa'nın yaratılması Âdem'in yaratılmasının bir benzeridir. 140 
Ayrıca hem İsâ, hem de İsa'nın annesi Meryem insanlara ders almaları, bilimsel gururlarının kırılması 



128 Râgıb, 205; Asım, 1/885; Tehânevî, 1/541. 

129 Ebu'l-Ferec, 2/156; Yazır, 1/406; Süleyman Ateş, 1/194. 

130 Yazır, 1/406. 

131 Süleyman Ateş, 1/194. 

132 Nisa, 4/171. 

133 Taberî, 6/25. 

134 Ebu Hayyân, 4/143; Yazır, 3/1557. 

135 Zemahşerî, 1/593; Ebu Hayyân, 4/143; Nesefî, 1/381 ;Beydâvî, 1/251. 

136 İbn Kesir, 1/590. 

137 Ebu Hayyân, 3/143; Semin, 4/166; Süleyman Ateş, 2/420. 

138 Hacc, 22/5. 

139 Bakara, 2/87,253; Mâide, 5/46,78,110,112,114,116; Secde, 32/9; Hicr, 15/29; Sad,37/72. 

140 Bakara, 2/87, 253; Mâide, 5/46, 78,110,112,114,116; Meryem, 16 vd. 



YAZILAR 196 



için Allah'ın birer âyetidir. 141 

Hıristiyanlığın merkezinde İsâ bulunmaktadır. O Tanrı'ya ait, özel olan tüm sıfatları üstlenmiş 
durumdadır. Ona karşı davranış ve tutumlar, Tanrı'ya karşı davranış ve tutumlar gibidir. Kim İsa'yı 
kabul veya reddederse Tanrı'yı kabul veya reddetmiş olur. Kim de onu severse Tanrı'yı sevmiş olur. 142 
Ayrıca Xavier Jacob, İsa'nın Tanrı ile olan ortaklığını dokuz madde halinde İndilere dayanarak an- 
latmaktadır. 143 Hıristiyanlık açısından çok önemli olan İsa'nın çarmıha gerilme meselesi Kur'ân'da 
ele alınmış, fakat onları haklı çıkaracak hiçbir gerekçe vermemiştir. Kur'ân-ı Kerim açısından en 
kapalı konulardan biri de İsa'nın çarmıha gerildiğini konusunu ele alan âyettir. O bakımdan bu âyet 
geniş bir tahlille ele alınması gerekmektedir. İndilerde de konu çok daha karmaşık bir tarz arz etmek- 
tedir. Konuyu ele aldığımızda karşımıza çıkacak sorunlar şunlardır: 

İsa'nın yakalanması Fısh Bayramı öncesi halkın bayram hazırlıklarına başladığı bir zamanda ol- 
muştur. Ayrıca Bayramda bir karışıklığın olması da istenmiyordu. 144 İsa'yı yakalamaya gelenler onu 
tanımıyorlardı. 145 Önu yönetime karşı, krallık iddia eden, kışkırtıcı bir terörist olarak görüyorlardı 146 
Romalı yöneticiler, Pilatus, Hirodes, İsâ'nm suçsuz olduğuna inanıyorlardı. 147 Ancak Yahudi din adam- 
ları, yazıcılar, İsâ'nm hile ile nasıl yakalanıp, öldürüleceğini araştırıyorlardı. 148 Yahuda Iskariyot ki o da 
on iki şakirtten biridir- İsa'yı teslim etmek için baş kâhinlerle para karşılığı anlaştı. 149 İsâ Fısıh yemeğini 
nerede yiyeceğini saklıyordu. 150 Akşam yemeğinde İsâ kendini şakirtlerden birinin ele vereceğini açık- 
lıyor, 151 ayrıca yakalanıp öldürüleceğini de biliyordu. 152 Yakalamak için baş kâhinler, yazıcılar, ihtiyar- 
lar, ellerinde sopalar ve kılıçlarla geldiler, onu ele veren Yahuda, kimi öpersem onu yakalayın götürün 
işaretini verdi. 153 İsa'nın öldürülmesine sebep olan cümle: "Baş kâhin sordu: Mubarek'in oğlu Mesih 
sen misin? İsâ, şöyle dedi: Benim ve insanoğlunun Kudretin sağında oturduğunu ve göğün bulutları ile 
geldiğini göreceksiniz. Baş kâhin esvabını yırtıp dedi: Artık şahitlere ne ihtiyacımız var? Siz küfrü işitti- 
niz." 154 

Luka İncilinde ise aynı sahne şöyle anlatılmaktadır: 

"Gün doğunca halkın ileri gelenleri, baş kâhinler ve din bilginleri toplandılar. İsâ, bunlardan 
oluşan Yüksek Kurul'un önüne çıkarıldı. O'na, Sen Mesih isen, söyle bize, dediler. İsâ onlara şöyle 
dedi: Size söylesem, inanmazsınız. Size soru sorsam, yanıt vermezsiniz. Ne var ki, bundan böyle İnsa- 
noğlu, kudretli Tanrı'nm sağında oturacaktır. Onların hepsi, yani, sen Tanrı'nm Oğlu musun, diye sor- 
dular. O da onlara, söylediğiniz gibi, ben O'yum, dedi. Artık tanıklığa ne ihtiyacımız var, dediler. İşte 
kendi ağzından duyduk!" 155 "İsa'yı tutuklayanlar, O'nu baş kâhin Kayafa'ya götürdüler. Din bilgin- 
leriyle ileri gelenler de orada toplanmışlardı. Petrus, İsa'yı uzaktan, ta baş kâhinin avlusuna kadar 
izledi. Sonucu görmek için içeri girip nöbetçilerin yanma oturdu. Baş kâhinlerle Yüksek Kurul'un öteki 
üyeleri, İsa'yı ölüm cezasına çarptırmak için kendisine karşı yalancı tanıklar arıyorlardı. Ortaya birçok 
yalancı tanık çıktığı halde, aradıklarını bulamadılar. Sonunda ortaya çıkan iki kişi şöyle dedi: Bu adam, 
'Ben Tanrı'nm Tapınağı'm yıkıp üç günde yeniden kurabilirim 7 dedi. Baş kâhin ayağa kalkıp İsa'ya, Hiç 
yanıt vermeyecek misin, dedi. Nedir bunların sana karşı ettiği bu tanıklıklar? İsâ susmaya devam etti. 



141 Mü'minûn, 23/50. 

142 Xavier Jacob, îsa kimdir? -İncil'e Göre-, Ankara, 1987,180-181. 

143 Xavier Jacob, 173-180. 

144 Luka, 22/1-2; Markos, 14/1-2; Matta, 26/2-5. 

145 Luka, 22/4; Yuhanna, 18/3-9; Markos, 14/43-47; Matta, 26/48-50. 

146 Luka, 23/3-8; 13-25; Yuhanna, 18/36-37; Matta, 27/11-13; 33-44; Markos, 15/2,12. 

147 Luka,23/13-25, Yuhanna, 18/38-39; 19/6. Matta, 27/23-25. 

148 Markos, 14/1; Luka, 22/1-2, Matta, 26/ 2-5, 57-63. 

149 Markos, 14/10; Luka, 22/3-6, Matta, 26/14-16. 

150 Markos, 14/12-16; Luka, 22/9-12; Matta, 26/18-19. 

151 Markos, 14/17-22; Luka, 22/21. 

152 Markos, 14/17-25; Luka, 24/6; Matta, 26/1-3. 196 

153 Markos, 14/43-44; Luka, 22/47, Matta, 26/48-52. 

154 Markos, 14/61-64. 

155 Luka, 22/66-71. 



YAZILAR 197 



Baş kâhin ise O'na, 'Yaşayan Tanrı adına ant içmeni buyuruyorum, söyle bize, Tanrı'nın Oğlu Mesih 
sen misin?' dedi. İsâ, 'Söylediğin gibidir.' karşılığını verdi. 'Üstelik size şunu söyleyeyim, bundan sonra 
İnsanoğlu'nun, Kudretli Olan'ın sağında oturduğunu ve göğün bulutları üzerinde geldiğini göreceksi- 
niz.' Bunun üzerine baş kâhin giysilerini yırtarak, 'Tanrı'ya küfretti!' dedi. Artık tanıklara ne ihtiyacımız 
var? İşte küfrü işittiniz. Buna ne diyorsunuz? Ölümü hak etti! diye karşılık verdiler. Bunun üzerine 
İsa'nın yüzüne tükürüp O'nu yumrukladılar. Bazıları da O'nu tokatlayıp, 'Ey Mesih, peygamberliğini 
göster bakalım, sana vuran kim?' dediler." 156 İsa'nın son cümleleri: Öğleyin on ikiden üçe kadar bü- 
tün ülkenin üzerine karanlık çöktü. Saat üçe doğru Isa yüksek sesle, 'Eli, Eli, lema şevaktani?' ya- 
ni/Tanrım, Tanrım, beni neden terk ettin?" diye bağırdı. Orada duranlardan bazıları bunu işitince, 
Bu adam İlyas'ı çağırıyor' dediler." 157 

Luka İncili'nde ise İsa'nın son sözleri şöyle idi. 

"Öğleyin on iki sularında güneş karardı, üçe kadar bütün ülkenin üzerine karanlık çöktü. Tap- 
maktaki perde ortasından yırtıldı. İsâ yüksek sesle, 'Baba, ruhumu ellerine bırakıyorum!' diye ses- 
lendi. Bunu söyledikten sonra son nefesini verdi." 158 Yuhanna İncili'nde buna benzer cümleler yok 159 
Markos'ta ise şöyle bir açıklama var: Öğleyin on ikiden üçe kadar bütün ülkenin üzerine karanlık çök- 
tü. Saat üçte Isa yüksek sesle, "Elohi, Elohi, lema şevaktani" yani, "Tannm, Tanrım, beni neden terk 
ettin?" diye bağırdı. 160 

İsa'nın dirilişini bizzat gören yok, sadece Mecdelli Meryem'e görünüyor." Diğer bir rivayete gö- 
re de Mecdelli Meryem ve Yakup'un annesi Meryem ve Salome İsa'nın cesedine baharat sürmek 
için gittiklerinde cesedin yerinde olmadığını gördüler. 161 Mezardan dirilme tasavvuru o zamanki 
Yahudi toplumunda vardı. Halkın düşünce geleneğinde, insanların zihinlerinde olağanüstü durumlar- 
da ölülerin dirileceğine dair algılar vardı. Mesela, İsa'nın çarmıha gerilmesi anında zuhur eden olağan 
üstü olaylar arasında şöyle bir örnek verilmektedir: "O anda tapmaktaki perde yukarıdan aşağıya 
yırtılarak ikiye bölündü. Yer sarsıldı, kayalar yarıldı. Mezarlar açıldı, ölmüş olan birçok kutsal kişinin 
cesetleri dirildi. Bunlar mezarlarından çıkıp İsa'nın dirilişinden sonra kutsal kente girdiler ve birçok 
kimseye göründüler." 162 

Matta İncili'nde İsa'nın dirilişi mucizevî bir atmosfer içinde anlatılır. İsa'yı dirilmiş olarak gören 
ziyaretçi hanımlar onun ayaklarına kapanarak tapınırlar. İsâ, kendisini görmek isteyenlerin Celile'ye 
gitmelerini haber veriyor. 163 

Luka İncili'nde İsa'ya atfedilen dikkat çekici bir ifade var. Bunu İsâ dirildikten sonra arka- 
daşlarına hatırlatıyor: "Daha sizlerle birlikteyken, 'Musa'nın Yasası'nda, peygamberlerin yazılarında ve 
Mezmurlar'da benimle ilgili yazılmış olanların tümünün gerçekleşmesi gerektir' demiştim." 164 Bu açık- 
lamalar ölen birinin dünyada tekrar dirilmesinin arzulandığını gösteren geleneksel bir "dirilme kül- 
tünün varlığına işaret etmektedir. Beşerin en büyük acısı olan ölüm vakası karşısında gösterilen tees- 
sür ve tepkinin şekli, türü ve ifadesinin birey ve toplumlara göre farklılık göstermesi bilinmedik bir 
durum değildir. Ancak dinî bir yönlendirme olmadan insanların bu derin ve duygulu ölüm acısının 
doğal şartları içinde kalması da zordur. Bundan dolayı tarihin en eski devirlerinden beri ölüme karşı 
insanların yaklaşımı farklı olmuştur. Tanrıların insan biçiminde algılanması ya da insan biçimli tanrıla- 
ra işlevsellik yüklenmesi ölüm acısından ayrı düşünülemez. 

İsa'nın etrafında bulunan havarilerin, onun yakalanması, mahkemeye çıkarılması, yargılanması 
ve çarmıhta cezalandırılması gibi Hıristiyanlığın merkezini oluşturan tüm olayların ve tanımların farklı 



156 


Matta, 26/57-67. 


157 


Matta, 27/45-47. 


158 


Luka, 23/44-46. 


159 


Yuhanna, 19/28-30; 20/11-18. 


160 


Markos, 15/33-34. 


161 


Markos, 16/1-7; Luka, 24/1-6. 


162 


Matta, 27/51-53. 


163 


Matta, 28/1-10. 


164 


Luka, 24/44. 



YAZILAR 198 

anlatım biçimleri var; yani bunları bize anlatanlar verdikleri bilgiler konusunda net değiller, doyurucu 
bilgi verememektedirler. Bundan dolayı bir dinin temelini oluşturan Hz. İsa'nın hayatı ve ölümü kur- 
gular ve efsaneler yumağı arasında kaybolmuş gibidir. Bu konuyu çağdaş araştırmacıların kaleminden 
daha sert ifadelerle okuyabiliriz: 

"BİZDEN ÖNCE BU ARAYIŞTA BULUNMUŞ SAYISIZ BİLİM ADAMI GİBİ, BİZ DE, TARİHSEL BİR 
İSA'YI ARAMANIN BOŞUNA OLDUĞUNU GÖRMÜŞTÜK. 

TÜM TARİH BOYUNCA TANRI'NM VÜCUT BULMUŞ TEK HALİ OLMUŞ OLDUĞU SÖYLENEN BİR 
İNSANIN TARİHSEL VARLIĞI HAKKINDA HİÇBİR GERÇEK DELİLİMİZ OLMAMASI ŞAŞIRTICI BİR ŞEYDİ. 
AMA GERÇEK BUYDU. (...) 

İSA'NIN DOĞUMU VE ÖLÜMÜ HAKKINDA BİLE BİRBİRİYLE HEMFİKİR OLMAYAN DÖRT ANONİM 
İNCİL... (...) TARİHSEL İSA'DAN HİÇ BAHSETMEYEN, AMA SADECE, MİSTİK OLARAK ÖLEN VE ÖLÜMDEN 
DİRİLEN BİR İSA'DAN BAHSEDEN PAVLUS TARAFINDAN YAZILMIŞ BİRKAÇ GERÇEK MEKTUP." 165 Evet, 
"best seller"i yakalayabilmiş, Hıristiyan bir kültürde yetişmiş, iki Amerikalı yazar tarafından, Hıristi- 
yanlığın tamamının işte bunlardan ibaret olduğu söyleniyor. 

İnancımız ve kaynaklarımızın verdiği bilgiler doğrultusunda bizim böyle bir karara varmamız 
mümkün değil, ama Hıristiyan kaynaklarına güvenmemiz de mümkün değildir. Hıristiyan teolojisi 
İsa'ya gelen kutsal mesaja ya da İsa'nın mesajına isnat ettirilmiş değil, kilise konsillerinin belirleyip 
oyladığı, onayladığı kararlardan oluştuğu bilinmektedir. Bu kararların beşerî, siyasî veya dünyevî bir 
etkiden tamamıyla uzak ve mahfuz olduğu düşünülebilir mi? Böyle bir dinin rakibi olarak görülen 
İslâm dini, onun Peygamberi, Peygamberinin mesajı, bu mesajın çağımıza intikali gibi temel konu- 
lar, rakibinin kaynaklarına göre çok açık, seçik ve belirgin yöntemlerle günümüze intikal etmişler- 
dir. Bu sebeple Hıristiyanlık ile İslâm'ın birebir karşılaştırmasını, yani kıyaslamasını yapmak müm- 
kün görünmemektedir. İSA'NIN KARŞILIĞI İSLÂM'DA HZ. PEYGAMBER DEĞİL KUR'ÂN'DIR. KUR'ÂN 
İLE İNSANI ÖZELLİKLERİ TAŞIMAKLA BİRLİKTE MUCİZEVÎ ANLAMLAR YÜKLENEN BİRİ NASIL KIYAS- 
LANABİLİR? 

İslâm-Hıristiyan dünyasının bugünkü sorunlarının köklerinin, tarihin derinliklerinde olduğu gö- 
rülmektedir. Hz. Peygamber devrinde başlayan iki büyük dinin siyasî, dinî rekabeti, askerî savaşların 
da yardımıyla gittikçe derinleşmiş, Hicri ikinci yüzyılın başında Dımeşkî'nin gayretleriyle kültürel bir 
mücadeleye dönüşmüştür. Hz. Peygambere ithamlar, Kur'ân-ı Kerim öğretilerine itiraz ve reddiyeler 
olarak ilk defa bizzat Dımeşkî tarafından başlatılan bu mücadele, onun müritleri tarafından Doğu Ro- 
ma başkentine servis edilmiş, İslâm'a karşı psikolojik, siyasî ve askerî direnmenin motivasyon kaynağı 
oluşturmuştur. İstanbul'un fethine kadar gelişerek ve genişleyerek süren İslâm-Hıristiyan kültürel 
mücadelesi fetihten sonra Avrupa'ya kaymış, temel ithamlar çerçevesinde, zaman ve zemine uyarla- 
nıp modernliğin tüm imkânları ve araçları kullanılarak günümüze kadar devam ettirilmiştir. Bugünkü 
sorunların bunlardan ayrı düşünülmesi mümkün değildir. Bu tarihî süreç kaynaklarıyla birlikte ortaya 
konup, anlaşılmadan, yorumlanmadan taraflar arasında bir uzlaşının olması zor görünmektedir. 



Kaynakça 

YAŞAR Prof. Dr. Hüseyin, Hıristiyan Dünyasında Kur'ân Karşıtı Söylemin Tarihsel Kökleri [Kitap]. 
- İstanbul : İz, 2010. 

De ki: «Eğer (yüzün) de (insanlar gibi) sakin sakin yürüyen melekler olsaydı biz ancak 
onlara gökden melek bir rasül gönderirdik». (İsra, 95) 



198 



165 Timohy Freke ve Peter Gandy, 208-209. 



YAZILAR 199 



TEKLİF MESELESİ (Allah Teâlâ'ya Kulluk etmenin Hikmeti) 

TEKLİF MESELESİ (Allah Teâlâ'ya Kulluk etmenin Hikmeti)Allah Teâlâ'nın, kullarına yapılması gerekli işleri 
teklif etmesi; kulların, uşaklarına yaptıkları teklife benzemez. Çünkü efendilerin köle ve uşaklarına vermiş olduk- 
ları işlerin, emir ve yasakların, yapılmasında emir sahiplerinin, mutlaka maddî ve manevî, istifâdeleri vardır. Emir 
ve yasakları bu maksatla vermişlerdir. 

Hâlbuki Hakk Teâlâ'nın, kullarına verdiği emir ve yasaklarda böyle bir maksadı yoktur ve o işlerin gö- 
rülmesindeki faydalar hiç kendisine âit değildir. Allah'ın, kuluna teklifi kulun faydası içindir. Efendinin kuluna 
teklifi ise tam tersine efendinin kendi istifâdesi içindir. Kul, kendisinin muhtaç olmadığı şeyleri kölesine, uşağına 
teklif etmez. 

Fakat Allah Teâlâ'nın, kullarına teklifi, doktorun, hastasına yaptığı teklifleri gibidir. Bunların yapılmasın- 
daki fayda hep hastaya aittir. Doktor da bu emir ve yasakları sırf onun iyiliği için vermiştir. 

Hastanın ateşi yükselince doktor ona soğutucu şeyler içmesini emreder. Ateş düşürücü haplar verir. Dok- 
torun onların içilmesine hiç ihtiyacı yoktur. Hastanın onu içmesi, doktora ne fayda verir ve ne de içmemesi bir 
zarar getirir. Fakat fayda ve zararın ikisi de hastaya aittir. Doktor, ancak ona fayda ve zararını anlatan bir mürşit, 
selamet yolunu gösteren bir hidâyetçidir. Eğer hasta, doktorun bütün tavsiyelerini tamamıyla tutarsa hastalı- 
ğından şifâ bulur, halâs olur. Şayet onlara uymaz ve yapmaz ise hastalığı devam eder ve helak olur. Hastanın 
kurtulması veya ölmesi, doktoruna göre eşittir. Çünkü onun yaşamasına ve ölmesine kendisinin hiç bir ihtiyacı 
yoktur. Nitekim Hakk Teâlâ Hazretleri, hastalıkların şifâsı için şifâ veren sebepler yaratmıştır. Bu da: hayırlar, 
iyilikler yapmak ve nefsi, temizleyici mücâhedeler ile hevâ ve heveslerinden menetmektir. 

Evet, nefsi kötü huylardan kurtaran haller, ameller vardır. Onu âhirette tehlikelere atan fena huylar da 
vardır. 

Nitekim bedene, mizaca zarar veren hal ve hareketlerde bulunmak dünyada hastalıklar getirir. Tehlikele- 
re götürür. Kötü huylar ve Allah'ın yasak ettiği şeyleri yapmak dünyâ hayatındaki zehirlenmeler gibi âhiret haya- 
tına nisbetle zehirleyici hal ve hareketlerdir. 

Bedenîn sağlığını korumak için nasıl bir tıp ilmi ve-tababet var ise ruhun ve nefsin saadetini sağlayan dok- 
torluk da vardır. Bütün Peygamberler -hepsine salât ve selâm olsun- bu konuda birer ruh doktorudurlar. Halkı 
salâh yoluna irşâd ederler, kalpleri temizlemek yolunu öğretirler. 

Nitekim Hakk Teâlâ Hazretleri: 

"Nefsini temizleyip parlatan gerçekten muradına erdi. Onu kirletip gömen de eli boş kaldı." (Şems 9- 
10) buyurdu. 

Doktor şunları yap dedi, şunları da yapmaktan menetti Artık bundan sonra hastanın hastalığı ya artar ve- 
ya iyiliğe döner, diye hatırlanıldıktan sonra hastalığı arttı denilirse, akla ilk gelen şey : "hastanın doktorun emir 
ve yasaklarını tutmadığıdır." Hastalığı şifâ bulunca da : "doktorun kanununa riâyet ettiği, perhizde kusur et- 
mediğidir." Gerçekten bazen öyle hastalıklar vardır ki doktorun dediklerini yapmadığı halde hastalığı artmaz, 
iyiliğe döner. Doktorun emir ve tavsiyelerine riâyet etmediği halde hastalığın uzamaması, her halde muhalefet 
ettiğinden dolayı değildir. Belki o doktorun emretmiş olduğu sağlık tedbirlerinden başka bir yolla, sağlık yoluna 
girmiş olmasındandır. 

İşte bunun gibi takva da, kalp ve ruh hastalıklarını kalplerden çıkaran, bir perhiz ve korunma çaresidir. 
Beden hastalıkları, dünyâ hayâtını mahvettiği gibi, kalp ve ruh hastalıkları da, âhiret hayatını elden kaçırtır. 

Bir başka misâl verelim: 

İnsanlara hükmeden padişahlardan biri, meclisinde, huzurunda ve yanında bulunmayan başka bir yerdeki 
tebaasından bazısına, para ve binek göndermek suretiyle yardımda bulunur. Bundan maksadı onun kendine 
yakınlık mertebesine erebilmesi ve bu sebeple mesut olabilmesi için kendi tarafına, huzuruna teveccüh etmesini 
arzu eylemiş olmasıdır. Kendisi, mülk ve memleketi idare hususunda hiç de ona muhtaç olmadığı halde bu yar- 
dımı yapmıştır. Hem de onu bir işte kullanmamasını da kafasına koymuştur. Sultan tarafından kendisine gönde- 
rilmiş olan eşyanın kadir ve kıymetini, farz edelim ki adamcağız gereği veçhile, takdir edemedi de bineği, vasıtayı 
çaldırdı yahut öldürdü veya öldürttü. Yolluğu da şuraya buraya harcadı bitirdi. Harçlıksız, azkısız kaldı, kul bu 
hareketiyle hem sultana, hem de ayağına kadar gelen nimete nankörlük, kâfirlik etti. Eğer o vâsıtaya binerek 
yoluna çıksaydı ve yolluğu da onun yolunda harcamış olsaydı, Sultana saygı gösteren, nimetin kadir ve kıymetini 
bilen, şükreden bir kimse olurdu. Tabiidir ki bu hal ve hareketi ile yani vasıtaya binmesi ve parayı harcamış ol- 
ması ile, sultana bir menfaat sağlamış olmazdı. Zâten sultan ona bunları böyle şahsî menfâat kasdı ile de gön- 
dermiş değildi ve onun huzuruna girmek teklifinde de kendi şahsına âit bir fayda yoktu. O ancak bu ihsan ve 
irâdesi ile o kulun saadetini, onun mesut olmasını arzu etmişti. Ne zaman bir kul, efendisine, onun arzu ve iste- 
ğine, uyar; onun kendi iyiliği için verdiği emirlere riâyet ederse, hem o emre ve onu verene saygı göstermiş, 
hem de bu yüzden elde ettiği iyilik ve nimetin kadrini bilmiş, .yani şükreden kullardan olmuştur. Şayet emre 



YAZILAR 200 



muhalefet eder de ondan doğacak nimetleri elde edemez ise, onun bu muhalefeti, düpedüz saygısızlık, ahmak- 
lık ve nankörlük olur. 

Allah Teâlâ'nın yanında, Celâline ve her yerde müstağni olmasına nispetle, kâfirlerin küfürleri veya imana 
gelmeleri eşittir. Lâkin O kullarının kâfir olmalarını hoş görmez. Çünkü kâfirlik kullarına yaraşmaz. Onları ıslah 
etmez. Mutlaka kötü insan yapar. Şakavete sevk eder. Nitekim doktor dahi hastasının ölümünü arzu etmez de, 
onu bundan kurtaracak ilâçlar verir. Sultan da böyle.. Hiç bir suretle muhtaç olmadığı, şahsına veya mülküne bir 
fayda sağlamasını ummadığı bir kulunun, tebeâsından birinin, kendi şahsına zararlı bir harekette bulunmasın- 
dan, emirlerine, fermanlarına riâyet etmeyerek başını belâlara sokmasından zindanlara girmesinden, kendisin- 
den uzaklaşmasından memnun olmaz. Bilâkis tebeâsınm iyiliği ve rahatı için verilmiş olan emir ve fermanlara, 
kanun ve nizâmlara riâyet ederek, kendisine yakınlaşmak suretiyle saadetini arzu eder. Hâlbuki sultan, o kimse- 
nin ne kendine yakınlığına ve ne de kendinden uzak kalmasına muhtaç değildir. İşte Allah'ın teklifini de bunun 
gibi anlamak doğru olur. Evet, Çünkü taâtlar iyilikler, yararlı işler; Allah'ın emrettiği her şey, maddî ve mânevi 
hastalıklara birer deva ve dermandır. Ma'siyet- ler, Allah'ın yasakladığı şeyler de, beden ve ruh sağlıklarını bo- 
zan birer zehirdirler. Bu zehir kalplere tesir eder. Bundan ancak selim kalp, günah kirinden paklanmış bir ruh ile 
Allah'a gelenler, Onun huzuruna çıkanlar kurtulur. Mutedil bir mizaca sahip, bütün azaları hastalıktan salim 
olanların sağlık içinde yaşamak, saadetine sahip oldukları gibi. 

Doktorun hastasına: "İşte sana fayda ve zarar verecek şeyleri bildirdim. Eğer beni ve tavsiyelerimi din- 
ler isen menfaati kendine; şayet dinlemez de aksini yaparsan doğacak zarar da yine kendine aittir", demesi- 
nin gayet doğru ve tabîi oluşu gibi HakkTeâlâ Hazretleri de Kur'an'ında: 

"Artık kim doğru yolu bulmuş, hidâyete ermiş ise onun faydasi kendine; kim de sapıtmış, doğru yoldan 
çıkmış ise onun da zararı kendinedir." (Yunus,108) Diğer bir yerde de : 

"Kim bir iyilik yaparsa kendi faydasına, kim de bir kötülük işler ise o da kendi zararınadır" (Casiye, 15) 
buyurması da daha doğru ve tabiîdir. 

Sağlığın, hayatın ve soyun devam ve bekası için kurulmuş olan ilâhî nizâmların, tabii kanunların gerektir- 
diği, bir işi bırakanın ve menettiğini yapanın gördüğü ceza ve çektiği minnet ve uğradığı kötü âkibete gelince: bu 
ona Allah tarafından bir gazab ve intikam olarak verilen bir ceza değildir. 

Meselâ: kadını ile cinsi münasebeti bırakan bir kimseye, evlatsız bırakmakla, azab etmesi, çocuğunu 
emzirmeyeni, çocuğunun ölümü ile, cezalandırması; yiyip içmeyi bırakanı, açlık ve susuzluk ile, kıvrandırması; 
ilâcı kullanmayanı, hastalığın ıstırabı ile, çırpındırması gibi... 

Allah Teâlâ'nın kullarına gazabı ise: iylâm, incitmek ve acıtmak istemesinden bambaşkadır. Sebep ve ne- 
ticeleri malûm hayat ve tabîat kanunlarına muhalefet etmenin gerektirdiği cezaların gayrisi olan ve sebebi bir- 
den apaçık bilinmiyen amellere âit ceza ve musibetlerdir. Hayât nizâmlarına muhalefet etmenin cezasında istis- 
na ve gecikme yoktur. Bu cezalar hemen verilir ve sebepleri de bellidir. Sebep ve netice esasına bağlıdır. Nite- 
kim sebepler ve bunların eserleri yani sebepler ve neticeleri şu dünya hayatında biri birini çeker, olaylar meyda- 
na getirir. Bunlar da; sebepleri sebep kılan Hakk Teâlâ'nın takdir ve tertibi iledir. Bakarsın bazı sebepler; elem- 
ler, kederler hâsıl eder. Bazı sebeplerde; lezzetler, zevkler verir. Bu dünyadaki geçici (elem ve zevklerin âkibet- 
lerini ahirette ne kazandıracakların ancak Peygamberler bilir. . 

Tâatların, ma'siyetlerin, iyiliklerin, kötülüklerin öbür dünyanın elemlerine ve zevklerine nisbeti aynen 
bunun gibidir. 

Ma'siyetlere neden ceza verilmiştir? 

Kötülük neden elem verir? diye sormak: 

Hayvan zehirden neden ölür? 

Zehir neden ölüme sebep olur? 

İnsan bedeni niçin zehirden müteessir olacak halde yaratılmıştır? 

Zehir bedene tesir eder de beden niçin zehire müessir olmaz? diye bir şeyler sormaya benzer. 

Allah Teâlâ Hazretleri insanın ruhunu, niçin faziletler yükseltecek, sâadet verecek; reziletler de onu alca I- 
tacak, perişan edecek kabiliyette yaratmıştır? demek de buna benzer. 

Allah Teâlâ yarattığı canlı varlıkları, yedirip içirmeden, doyurmaktan, beslemekten; ilâç aldırmadan der- 
dine derman vermekten; cinsî münasebette bulundurmadan da çocuk yaptırmaktan ve emzirmeksizin büyüt- 
mekten katiyen âciz değildir. Fakat O, canlı, cansız bütün varlık âleminde vukua getireceği oluşlar için sebep ve 
neticeler tertip eylemiştir. HER VAKIAYI BİR SEBEBE BAĞLAMIŞTIR. DİĞER DEYİMLE: HER SEBEP BİR NETİCEYİ 
MEYDANA GETİRİR. HER VÂKIANM MUTLAKA BİR SEBEBİ VARDIR. SEBEPLER ZİNCİRİNİN HER HALKASI KEN- 
DİNDEN SONRASINA BİR SEBEP VE KENDİNDEN ÖNCESİNE BİR NETİCEDİR. Her vakıanın sebep ve netice olarak 
vücut bulmasında, Cenab-ı Hakk'ın vakıaları sebeplere bağlamasında nice sır ve hikmetler vardır ki, onları yalnız 
kendisi ve bir kaçını da, ilimde râsih olanlar bilir. Bunu bilmek şaşılacak bir şey değildir. Asıl şaşılacak olan, insa- 
na hayret veren kâinattaki esaslı ve hiç aksamayan, sabit ve değişmez kanunlardır ki; beşerî bilgiler, fen, teknik, 



YAZILAR 201 



hayât, medeniyet, hep bu illet ve malûl (sebep ve neticenin), diğer ifâde ile: akılları durduran İlâhî plânın değiş- 
mez, şaşmaz tatbikidir. 

Hayatıma yemin ederim ki, âlemdeki bu hayrete şayan hikmet ve nizâmın sırrını ve sebeplerini idrak 
edemeyenlerin mutlaka akıl ve basîretinde, gerçeği görebilmekte, hakka hidâyetinde bir eksiklik vardır. Böyle 
olmasaydı yani kâinatın nizamı İlâhî ve mükemmel bir plâna bağlı olmasaydı; bitki ve koyun, davar, keklik, tavuk 
gibi itidale en yakın olan ve yapı itibariyle en latif hayvanların rızık ve nasipleri zayi olurdu. 

Bir bitkinin, kemâli, kendinden, bir derece üstün olan hayvana gıda (besin) olmaktır. Evet bir hayvan bit- 
kiden ayrılan şeylerle bitkiye varlık veren maddelerin kendi bedenine geçmesi ile) hayatını devam ettiriyor. Bir 
bakıma hayvan, bitkinin parçalarını kendinde toplamış olmak itibariyle âdeta bitki oluyor. Hayvanın kemâli de 
budur. Kesilmiş, bir hayvanın insana nisbeti de bunun gibidir. (İnsan da hayvan? besinlerle yaşar) insanın da 
ADN cennetindeki meleklere nisbeti böyledir. Nitekim HakkTeâlâ : 

"Melekler onların üzerine her kapıdan girerler." (Râd, 24) buyurmuştur. 

Bazı müdafaasız hayvanların bir kısım yırtıcı hayvana besin olmasına gelince: yırtıcı ve zararlı hayvanlarda 
siyasî ve tıbbî o kadar çok faideler vardır ki bunları siyâset er- babı ve doktorlar bilir. Bir misâlle açıklıyalım: 

Azîz ve Hakîm olan Allah'ın takdirine, bu küllî ve şaşmaz nizâmın bütün eşya ve varlıklarda hüküm sürme- 
sine taaccüp eden kimsenin misâli, âdeta bir a'mâ gibidir. Kör adam bir saraya girmiş, sarayın salonuna konul- 
muş olan süs eşyalarına, sırça ve cam takımlarına toslayınca bunları mutfak eşyası sanarak, konak sahibine: 

— Aklınızdan zorunuz mu var, niye bu eşya ve takımları yerlerine koymadınız?!. Yahut: (onları 
yersiz ve plânsız sanarak), 

— Niçin yol üstüne, ayakaltına bıraktınız? demiştir. Onlar da cevap olarak: 

— Yok canım; eşyanın her biri yerli yerinde bulunmaktadır. Bozukluk, onlarda değil, onları gö- 
recek gözün olmamasından ileri geliyor, demişlerdir. 

Bir de: (burnundaki "kokuları bozan" hastalık sebebiyle) koku almıyan bir ahşem de, önüne, güzel kokulu 
ud ağacı, çiçek saksıları ve kokulu meyvaları koyanı, bunların burada yer kaplamaktan başka ne faydası var da 
koyuyorsun! diye kınar. Ona cevap olarak meselâ: şu ud ağacının odunluktan başka faydası de vardır. Çok güzel 
bir koku yayar. Odalar, meclisler bunun ile kokulanır. Şimdi senin bu kokuyu almana burnundaki koku bozan 
hastalığı yani haşm manidir, denilir. 

Burada başka bahisler ve sorular da vardır. Bunlardan biri şudur: Gerçekten Hakk Teâlâ Hazretleri bir şeyi 
emrettiği halde nasıl olur da ondan bahsetmeyi menediyor? Halbuki, basîret ancak bir şeyden bahsetmekle 
hâsıl olur, diyen bulunur. Buna cevap şöyledir: 

Bu yersiz bir hayret ediştir. Çünkü bir işin vukuu, sağlam ve kat'î bir inancı, yahut hakîki bir bilgiyi gerekti- 
rir. Kesin inanç ise tasdik ve îmân yolunda mücerret bir taklîd ile bilinir meydana gelir. 

Bilgi ve marifet de burhan ile burhanı elde etmek de o işten bahsetmek ile hâsıl olur. Bu itibarla insanla- 
rın topu birden, bahsetmekten menedilmemiştir. Ancak, bahsin inceliklerine ve burhanın hakîkatlarına ermeyen 
âciz ve idrâki zayıflar menedilmiştir. 

Bunun misâli şudur: Doktor hastaya bir ilâç içmesini 'emreder. Fakat bu hastalığa derman olmasının se- 
bebini araştırmaktan meneder. Çünkü hastanın idrâk seviyesi onu kavramaktan âcizdir. Araştırmak onu yoracak, 
anlamaktan âciz kalacaktır. Bu yüzden de hastalığı artacak, netice itibariyle zararlı çıkacaktır. 

Gerçi pek nâdir hastalar vardır, zekîdir. Tıp yoluna girmiştir. Hastalıkların sebepleri hakkında bilgi edin- 
miştir. Bunları araştırma ve eşelemekten alıkonulmaz. Hatta bunlara kendi hastalığı için verilen ilâçların halin- 
den, münâsebetlerinden bahsedilmesi de menedilmez. Bilakis, onun kuru ve kısa bir söze inanmayacağı, körü- 
körüne bir taklidçi olamayacağı anlaşılır ise gereken izahat da verilir. Çünkü zekâsı müsaittir. Hastalığın sebeple- 
rini anlayabilecektir. Hastalığını ve ona münâsip ilâcın verildiğini bilince de ilâç ile meşgul olacaktır. Önem vere- 
cek ve tavsiyeleri tamamıyla yerine getirmeye çalışacaktır. 

Şayet durumu ve tedavi yolunu anlamaz ise ilâç ve tavsiyelere riâyet etmekten de yüz çevirecek olursa 
ona hastalığını ilâç ve tavsiyelerin uygunluğunu anlatmak lâzımdır Bilgi ve idrâk kabiliyeti yeterli olan da sorgu 
ve sualden, düşünme ve araştırmadan menedilmemelidir. Ancak hastalar içinde böyleleri pek azdır. Çokları akıl 
ve idrâk bakımından zayıftırlar. 

İşte dinî ve şer'î meseleler de sebep ve hikmetleri bilmek ve onlardan bahsetmek de bu kabildendir. 

İnsanların, hayvanları kendilerine itaat ettirmesine gelince; meselâ: tenezzüh yerlerine parklara ve güzel 
şeylere bakmak için gezen, yaya giden, ayaklarını çalıştıran bir kimseye: 

-Bakın şu adama! Ayaklarını gözlerine hizmetçi yapıyor ve onları onun hizmetinde yoruyor. Halbuki 
ayak da onun, gözleri gibi bir organıdır. Buna ne oluyor da birini diğerinin rahatı için yoruyor, birini diğerine 
hizmetçi yapıyor? denilir. İşte bu, düşünce ve sorular hep eşyalardaki kadirleri ve mertebeleri bilmemektendir. 
Fakat akıllı olan şu hakikati iyi bilir: 

"Kâmil olan dâima nakıs olanla beslenir. Noksan, zayıf ve aciz, olan da kâmil olanın hayatı için musah- 
har kılınır. Onun fayda ve hizmetinde tutulur." Bu da hikmetin ta kendisidir, bunda zulüm ve haksızlık yoktur. 



YAZILAR 202 



Çünkü zulüm: "Başkasının mülkünde tasarruf etmektir." Halbuki HakkTeâlâ, kendi mülkü içinde bir başkasının 
mülküne tesadüf etmez ki onda tasarrufu zulüm olsun! Bu gerçeğe göre Allah'tan zulüm vâki olması tasavvur 
olunamaz. Doğrusu kendi mülkünde dilediği gibi tasarruf etmek, istediğini yapmak hakkına mâliktir. Bu itibarla 
Onun bütün yaptıkları zulüm değil, adalet olur. 

Yine akıllı olan bilir ki İlâhi vahiy, gerçek şeriat, hak din, "aklın almıyacağı hiç bir şeyi getirmez, ileri sür- 
mez" sözü ile mümkün görmediği ve muhal olarak kabul etmiş olduğu bir şeyi, meselâ: Allah Teâlâ'nın kendisi 
gibi bir Allah yaratmasının yahut da biri birinin zıddı, aksi olan iki şeyin bir yerde, bir noktada birleşmesinin 
mümkün olmadığına aklî burhanın delâlet ettiğini söylemek isterse; din ve şerîat bunu reddetmez, kabul eder.- 
Eğer o: "aklın alamayacağı ve aklî burhan sözü ile aklın idrâk edemediği bir şeyin künhü ve hakikati idrâk ve 
ihata olunmaz, demek, isterse, işte bu hüküm her yerde, bahusus fizik, kimya ve tababet ilminde doğru değildir. 
Meselâ: mıknatısın demiri kendine çekmesi ve hâmile bir kadının bir tür yılanın üzerinde yürümesiyle çocuğunu 
düşürmesi gibi. Ve bundan başka birçok eşyada kendilerine mahsus hassalar, özellikler vardır. . 

İşte bunlar aklın almadığı şeylerdendir. Akıl bu hassalardan her birinin hakîkatı üzerinde durmaz ve kendi 
başına bunların sırrına vâkıf olamaz. Hem de onun muhal olduğuna hüküm vermekten geri dönmez. Halbuki: 
Aklın almadığı her şey haddi zâtında muhal değildir. Meselâ; biz ateş ağacını ve ateş çıkarmasını görmeseydik ve 
birisi de bize: "Ban hakikaten bir odun parçasını odun parçasına sürttüm de ikisi arasından mercimek büyük- 
lüğünde kırmızı bir şey çıktı. Bu kızıl madde şu şehri ve içinde bulunan her şeyi yedi, bitirdi. Canlı, cansız o' 
kadar çok çeşitli şeylerden hiç birisi onun içine girmedi, onun cisminde ve hacminde bir ziyâdelik yapmadı. 
Üstelik o kendi kendini de yedi. Neticede ne kendi kaldı ne de bu şehir ve eşyası..." diye çok garip bir haber 
vermiş olaydı biz ona: "böyle şey olmaz, bunu akıl kabul etmez." der idik. Halbuki bu: "ateş ve onun hassası- 
dır" his bunu tasdik eder, göz ateşi ve yaptığını görür, beş duyumuz bu olguyu doğrular. Fakat akıl bundaki se- 
beplerin sırrını, hakîkatını kendi burhanı ve delilleri ile keşfedemez. Edemeyince de: "mümkün değildir, muhal- 
dir." der. Hâlbuki muhal değildir. Madde ve hadise meydandadır. 

İşte şerîat, dini emir ve yasaklarda aslında, muhal olmayan iç yüzü hakkiyle bilinmeyen bunun gibi acayip 
şeyleri ihtiva eder ki, hakîkaten onlar aklın sahasından uzaktır. Uzak ile ınuhâl arasında fark vardır: Akıldan uzak 
olan şey; işitilmemiş, görülmemiş şeydir. Muhal ise; olması tasavvur edilemeyen şeydir. 

Gelelim Allah Teâlâ'nın: 

"O Allah yaptığından, yapacağından sorulmaz. Onlar ise sorumludurlar." (Enbiyâ, 23) kelâmına, bir de : 
"Yarabbi bu kıyamet gününde beni niçin a'mâ olarak hasrettin; halbuki ben dünyâda görürdüm. (Tâhâ, 124- 
125) âyetine, 

— Soru, bir şey sormak, bazan mutlak olur. Ve bununla ilzam kasdolunur. Meselâ: filân filân ile 

münazara yaptı, ona bir sual yöneltti, denir. Fakat bazan da suâl mutlak olur ve onunla bir haber ve bir mesele 
sorulur. Talebenin hocasına bir şey sorması gibi, Hakk Teâlâ Hazretlerine ilzam için asla soru tevcîh edilmez, Ona 
yaptığından yapacağından sorulmaz, cümlesi bu manâdadır. Çünkü ona ilzam manâsında kullanılan "niçin, ne- 
den? denilemez. Fakat bir haber ve bir mesele sormak ve anlamak istemek meselesi böyle değildir. 

"Yarabbi beni kör hasrettin, hâlbuki ben hakîkaten görüyordum" kelâmından da maksat budur. Bu so- 
rulara cevap, bunlardaki maksadı izah, hususunda bu kadar söylememiz kâfidir. Biraz zekâ ve dirayet ile taklid 
seviyesinden yükselip istidlale, tahkik ve istidlal mertebesine, erişemeyenler, helak olanlara katılır. Fayda ver- 
meyen kiyasetten (zekâdan) Allah'a sığınırız. Çünkü cehalet (bilmemek) kurtuluşa, halâsa faydasız kiyasetten 
daha yakındır. Şiir : 

İnsanların ayıpları, kusurları içinde, 

Kâmil olabileceklerin eksik kalması gibisini görmedim. 

Kaynakça: 

İmam Gazzâli trc: Dr.Sabit ÜNAL İki Madnun [Kitap]. - İzmir : İlahiyyat Yay., 1988. s. 24-35 



202 



YAZILAR 203 



FELSEFE İLE TASAVVUF ARASINDA BİR DÜŞÜNÜR OLARAK GAZZALİ 

Hakikati bulabilme ümidiyle al-Gazzâli, yaşadığı dönemde etkin olan dört değişik düşünce top- 
luluğunu inceledi. Bunlar Batiniler, Kelamcılar, Felsefeciler ve Sufîlerdi. Bunlardan ilk üçü onun aradığı 
şeyi veremediler. Sonunda kurtuluş yolu olarak sufîliği seçti. 

İslam düşünce tarihinde, farklı altyapılardan gelen önemli sufîler vardır. Bunların çoğu gelenek- 
sel eğitim sürecinden geçmişlerdir. Bazı sufîlerin, sufî olmadan önce, bir dereceye kadar, mantık ve 
felsefe ile ilgileri olmuştur. Ama hiçbiri Gazzâli kadar bu bilimlere nüfuz edememiştir. Gazzâli bir ke- 
lama olarak da, felsefeye yakın olmuştur. Hiçbir kelama, felsefeye bu kadar daldığı halde, kendisini 
onun dışında tutabilmiş değildir. 

Gazzâli, profesyonel bir seviyede felsefeyi öğrendikten sonra, onu reddeden özel bir kimsedir. 
Kendisinden önce ve sonra, din veya başka tutumlar adına felsefeye karşı tavır koyan birçok düşünür 
gelip geçmiştir. Ancak bunların hiçbirisi onun kadar özgün onun kadar etkin olmamıştır. Onların felse- 
fe ve filozoflara karşı ileri sürdükleri tartışmalar felsefe çevreleri tarafından pek ciddiye alınmamıştır. 
Bunun da sebebi, bu kimselerin felsefe kavramlarını yerinde kullanmamaları ve çetrefilli soyut sorun- 
ları iyice kavrayamamalarıydı. 

Gazzâli'nin durumu tamamen farklıdır. Makâsıd al-Falasifa ve Tahafut gibi çok yüksek seviyede 
eserler yazıp felsefeden yüz çevirmesi önemli bir olaydır. Bu olay, bu güne kadar hep felsefeci olma- 
yanlar tarafından değerlendirilmiş, hatta istismar edilmiştir. Felsefeciler ise bunu çoğu zaman felsefe 
düşmanlığı veya dogmatizmin savunması olarak ele almışlardır. Hâlbuki bu vaka, ne bir fakihin istis- 
mar edebileceği kadar derinlikten yoksun, ne de ona bir "mutefelsifin" felsefe düşmanlığıdır denebi- 
lecek kadar peşin hükümlere dayanan ve felsefi içerikten yoksun bir tavırdır. 
Gazzâli, felsefede, aradığını neden bulamadığını ve hangi sebeple tasavvufa yöneldiğini bizzat anlat- 
maktadır. Bunları kısa ve öz ifadelerle belirtirsek, felsefeden soğumasını, felsefenin temel inançları 
sarsmasına, tasavvufa yönelmesini de, tasavvufta pratik ve nefis terbiyesinin en önemli şart olmasına 
bağlamaktadır. Önce Gazzâli'nin felsefe ile ilgili bu iddiasını ele alalım. Felsefe gerçekten temel inanç- 
ları sarsan bir disiplin midir? Yoksa inançlarla hiç uğraşmaz mı? 

Büyük filozofların düşünce seyrini incelediğimizde çoğunun, farklı ve sistemli düşünmeye şüp- 
heyle başladıklarını görürüz. Gazzâli'nin kendisi de buna dâhildir. 

ŞÜPHEDEKİ TEHLİKE ve FAYDALANMA 

Şüphenin etkisinde düşünmek, kişinin ailesi ve toplumundan aldığı tüm değer yargılarına tem- 
kinli yaklaşmasına ve onlara karşı güveninin sarsılmasına yol açar. Batıl inanç, tutucu geleneklere, 
şüpheyle yaklaşım sonucu, bunlara güvenin azalması, kişinin düşünme macerasında tutarlı ve ve- 
rimli olması için çok gerekli bir aşamadır. Ancak, bu şüpheci yaklaşım yalnız bu tür inanç ve gele- 
neksel tutumları ele alıp onları sarsmakla kalmaz; kişinin tüm ahlaki davranışlarının zemini olan 
evrensel kurallara ve toplum yaşamı için gerekli olan dogmalara da yönelir ve onları sarsar. Bir ta- 
raftan yapıcı olurken diğer taraftan yıkıcı olabilir. 

Felsefi düşünceyi kritik düşünce, onu da şüphe etmek şeklinde tanımlayanlar felsefenin bu 
olumsuz yönünü kabul etmek zorundadırlar. Hâlbuki Platon ve Aristo, eski Yunan'da, şüphe etmeyi 
kendilerine amaç edinen sofistleri ve diyalektikçileri eleştirirken, felsefe yapmanın şüphe etmekten 
ibaret olmadığını ortaya koymaya çalışıyorlardı. Nitekim, İslam filozofları Meşşâi felsefesi mirasını 
devralınca, bu iki büyük filozofun şüpheci filozof ve felsefeye karşı tavırlarını bu mirasın içinde bul- 
muşlardır. Yazdıkları eserlerde şüphecilik aleyhinde bilinen argümanlara yenilerini bile eklemişlerdir. 

Durum böyleyken Gazzâli, neden İslam filozoflarını ve geliştirdikleri felsefeyi şüpheciliğin bu 
olumsuz yönüyle itham eder? 

Gazzâli'nin bu filozofları ve düşünce sistemlerini anlayamadığı veya yanlış anladığı varsayımını 
daha önce belirttiğimiz gerekçeyle kabul edemeyiz. O zaman soruna farklı bir açıdan yaklaşmak kaçı- 
nılmaz görünmektedir. 

Gazzâli'nin bu haklı ithamına Meşşâi felsefesinde mevcut olan iki zaaf sebep olmuştur. 

Bunlardan birincisi Meşsâi filozoflaRIndaki dogmatik spekülasyondur. 

İkincisi ise semavi dinleri felsefî yoruma tabi tutmalarıdır. 



YAZILAR 204 



Bu iki özellik sebebiyle ortaya çıkardıkları felsefe, din ve dini inançlar karşısında yeni bir din ve 
inanç sistemi görünümünü almıştır. Böyle bir felsefe dinin, kitleler tarafından kabul görmesi ve eğitim 
yoluyla öğretimi gayet zor olduğundan, sadece zararı olur. Mevcut dini inançları ve kurumlarını ke- 
mirmeye başlar. İşte Gazzâli'yi rahatsız eden ve okunmasını zararlı bulduğu felsefe bu tür felsefedir. 

Yukarıda bahsi edilen iki olumsuz unsura Meşşâi felsefesinde örnek olarak şu hususlar gösteri- 
lebilir. 

Plotinus'dan devraldıkları sudur nazariyesinin gayet hayali ve rasyonel açıdan tutarsız olmasına 
rağmen, ilahi kitaplardaki yaratılış nazariyesine bir alternatif olarak hareketin zemini olan maddeyi 
kadîm sayması, İslam filozoflarını tüm alemin kadim olduğuna götürmüş ve bu teori, Kur'an'daki yok- 
tan varetme veya zaman içinde yaratma tezine antitez olarak ileri sürülmüştür. Platon'un Tima- 
yos'unda belirttiği ölümden sonra ruhların halleri ile ilgili nazariyesi, Kur'an'daki ölümden sonra haşir 
inancına karşılık olarak ileri sürülmüştür. 

Öte yandan ikinci zaafa örnek olarak Farabi ve İbn-i Sina'nın peygamberliği felsefi terimlerle an- 
latma çabaları, Sudur nazariyesinde 10. sırada olan Akl-ı Faal'ı Cebrail, diğer akılları ise diğer melekler- 
le özdeşleştirmeleri, İbn Rüşd'ün Aristo felsefesini güçlendirmek amacıyla Kur'an ayetlerini felsefi 
tevile tabi tutması gösterilebilir. 

Dokuz, on ve onbirinci asırlarda felsefe, İslam dünyasında, İslam filozofları nezdinde bu iki 
olumsuz akım yüzünden nahoş bir görüntüye bürünmüştü. Bu nedenle inanç ve davranış bütünlüğü 
içinde olanlar veya böyle bir bütünlük arayanlar, felsefeye ve filozoflara kuşkuyla bakıyorlar ve onun 
faydasından ziyade zararlı olduğuna kanaat getiriyorlar. Ancak bu iki özellik (bunu dogmatik yaklaşım 
olarak bire indirebiliriz) yalnız İslam filozoflarının maruz kaldıkları zaaflar değil, tüm Ortaçağ düşüncesi 
ve düşünürlerinin ortak özelliğidir. Dolayısıyla İslam filozoflarının bunlardan kendilerini sıyırmaları 
kolay değildi. Devir inanç devriydi. Çağ dinlerin egemen olduğu bir çağdı. Bir filozofun dinle uğraş- 
maması, asıl meseleye dokunmaması demekti. 

Felsefe, Gazzâli'nin yaşadığı onikinci asırda, bu şekilde takdim edilince, Gazzâli'nin bundan me- 
det umması, insan-ı kâmil olma arzusunu burada gerçekleştirmesi mümkün değildi. Bu tür bir felsefe- 
yi, her filozofun başlangıç dönemine ait bir zihinsel durum olan şüpheciliğin olumsuz neticeleriyle 
özdeşleştirmesi de gayet doğaldır. Felsefeyi Meşşâi felsefesi dışındaki türleri ve yönleriyle bilmesi ve 
öğrenmesi de mümkün değildi. Buna hem zamanı hem de Arapça ve Farsça'da mevcut felsefe litera- 
türü yeterli değildi. 

Aslında Gazzâli'nin, felsefenin temeli addettiği şüpheci yaklaşım, dinleri temelinden sarsan bu 
düşünce biçimi, felsefenin amacı değildir. Filozof hakikati bulabilmek için şüphe tekniğini kullanır. 
Bu tekniği kullanmadan, gerçeği, gerçek olmayandan nasıl ayırt edebilir? Bir dindar insan bile, bir 
noktaya kadar bu mekanizmayı kullanır. Temel hususlarda ilahi otoriteye başvuran mümin, diğer hu- 
suslarda bu ilahi otoritenin tavrını bilemez ve belirleyemez; dolayısıyla kanaatini kullanıp verilen iki 
alternatiften birinden şüphe etmek durumundadır. 

Filozof, ileri sürülen kanaatlerin daha ötesine geçmek, daha evrensel hükümlere varmak için bu 
kanaatlerden şüphe edecektir. Bu şüphe onları yok etmek için değil, onların yerine daha genel, daha 
içerikli olanlarını bulmak içindir. Bunları bulamayınca ya mevcutların doğruluğunu kabul eder veya bu 
konuda kararsız olduğunu ifade eder. Yoksa tenkit ettiği inançların benzerlerini daha geçerli alterna- 
tifler olarak sunamaz. Bunu yaparsa tenkit ettiği inançlarda ortaya koyduğu eksiklikleri, alternatif 
olarak sunduğu hükümlerde de göstermesi gerekir. Bu sebeple filozofun asıl misyonu inançları yık- 
mak değil, inançları ikâme etmektir. Başka bir ifadeyle küçük inançlarla insanları büyütmek, küçük 
inançlarla küçülmesini önlemek ve evrenselleşmesini sağlamaktır. 

Diğer önemli bir husus, bu evrensel hükümlerin sırf spekülatif, hayali ifadelerden ziyade, insan prati- 
ğini düzene sokan bilgiler olması gerekir. İnsan davranışlarını ve duygularını yönlendirmeyen bilgiler, 
eksik bilgilerdir. BİR FİLOZOF, FELSEFE EĞİTİMİ VE BİLGİSİ İLE KÂMİL İNSAN OLAMAMIŞSA, BU BİL- 
GİNİN SIHHATİNDEN ŞÜPHE ETMEK, GAZZÂLİ GİBİ, HERKESİN HAKKIDIR. Bu nedenle Gazzâli sufızmi 
seçerken bu noktayı özellikle vurgulamıştır. Bu, işin arggjj yönüdür. Nefsin terbiyesidir. Bunu ne fuka- 
ha arasında ne de felasifa'de bulabildiğini ifade eder. İşin zor tarafının da bu yönü olduğunu açıkça 
belirtir. Yani tekâmül için karakter değişimi, şahsiyet değişimi. Bu değişimin yalnız teorik bilgiyle ol- 
ması mümkün değildir. Bilgiler davranışlara yansımadan insani gerçekliğe kavuşamazlar. 



YAZILAR 205 



Gazzâli, tasavvufi tecrübesini anlatmaya çalışırken üç temel özellikten söz eder. 

Bunlardan birincisi nefsin kötülüklerden ve tekamüle engel dünyevi ihtiras ve zevklerden te- 
mizlenmesi sürecidir. 

İkincisi, bu sürecin sonunda insana arız olan bazı mistik hallerdir. Bunlar fevkalade sezgiler 
olarak da nitelenebilir. 

Üçüncüsü, bu fevkalade hallerin akılüstü olup akılla açıklanamaması durumudur. 

Bunlardan birincisini felsefi ölçülerle ele aldığımızda nefis terbiyesini, moral normların, tüm ka- 
yıtlardan arındırılıp davranışları bilfiil yönlendirmesi biçiminde tanımlayabiliriz. Başka bir deyişle, nefis 
terbiyesi, pratik aklın tekamülüdür. Pratik aklın disiplin altına alınmasıyla ortaya çıkan ruhsal haller, 
Gazzâli'nin deyimiyle "keşifler, teorik aklın anlayacağı türden şeyler değildir." Gazzâli, "aklın görevi- 
ni algı nasıl yapamıyorsa bu mistik deneyimlerin kavranmasını da akıl yüklenemez" der. Böylece 
Gazzâli nezdinde bir bilgi türü olan mistik hal, akılüstü bir olaydır, ve akıl bunu açıklamıyor diye bunla- 
rı reddetmenin anlamı yoktur. Bu durumları akıl açıklamıyorsa geriye kalan yegâne ölçüt, bu hali biz- 
zat tecrübe etmek ve yaşamaktır. Her insan mistik tecrübeyi göze alamayacağından, bunun ne demek 
olduğu ve hangi bilgi kategorisine girebileceği bir soru olarak kalmaya devam edecektir. 

Aslında mistik tecrübe gibi şiirsellik de teorik akılla açıklanmayacak bir durumdur. Şair duygula- 
rından hareketle bazı universal realitelere işaret eder ve okuyucusu da bunu hisseder, ancak nesir 
kalıplan içerisinde bunları ifade etmek gayet zordur. Bu da gösteriyor ki insan, yalnız teorik yönden 
değil, pratik ve estetik yönlerden de transendental alanlara uzanabilmektedir. 

Diğer taraftan filozofun asıl sorunu olan teorik aklın tekâmülü ve arındırılması da kolay bir iş 
değildir. Teorik aklın universal bilgilere ulaşması için zihinsel bir terbiye ve akli zühdden geçmesi şart- 
tır. Zihni, kısmi nakıs bilgilerden ve gelenekle geçen, farkında olunmayan önyargılardan temizlemek, 
pratik aklın arındırılması kadar zordur. 

Bununla varmak istenilen nokta şudur: ETİK KAVRAMLARI GELİŞTİREMEMİŞ VE DOLAYISIYLA 
ETİK DAVRANIŞLARINI İNCELTEMEMİŞ BİR FİLOZOF, NASIL ÖRNEK İNSAN OLAMAZSA, YALNIZ NEFİS 
TERBİYESİ İLE YETİNEN VE ZİHİN TERBİYESİ ALMAMIŞ BİR SUFÎ DE ÖRNEK İNSAN OLMAKTAN UZAK- 
TIR. HATTA İNSAN-I KAMİL OLMAK İÇİN BU İKİ TÜR TERBİYEYE ESTETİK TERBİYEYİ DE EKLEMEK GE- 
REKİR. İNSAN-I KAMİL BU ÜÇ ALANDA DA ÇİLE ÇEKMİŞ VE TERBİYESİNİ TAMAMLAYABİLMİŞ KİM- 
SEDİR. Gazzâli ise en az iki alanda mücadelesini başarıyla sonuçlandırmış ender bir insandır.] 166 

GAZZÂLİ' DE ŞÜPHE'NİN SSEYRİ 

[Gazzâli'nin kaleme aldığı eserler arasından en dikkate değerlerinden biri -her ne kadar hacim 
olarak küçükse de -EL- MUNKIZU MİNE'D-DALÂL isimli eseridir. Düşünürümüz, elli yaşından soma 
yazdığı bu eserinde, otobiyografisini tüm açıklığıyla ortaya koymuş; yaşam öyküsünde, hakikat araş- 
tırmasının tüm safhalarını anlatarak, yaşadığı ilginç ve kıymetli tecrübelerini bugünlere taşımıştır. 

Gazzâli, içinde yaşadığı tarihi dönem göz önüne alındığında, İslâm toplumunun dini ve kültürel 
yapısı, son derece karmaşıktır. Ortaya çıkan birçok mezhep ve dini anlayış biçimi, İslâmî en iyi kendile- 
rinin anlayıp yaşadıklarım ve temsil ettiklerini savunmaktadır. O, bu durumu el-Munkız'da şöyle anla- 
tır: 

"Biliniz ki insanların muhtelif din ve mezheplere ayrılması; bir ümmetin, yolları ayrı olan türlü 
fırkalara ayrılarak birçok mezhepler meydana getirmesi derin bir denizdir ki çokları içinde boğul- 
muş, pek az kimse ondan kurtulmuştur. Her fırkaya mensup olan kimse, kurtulan kendi fırkası ol- 
duğunu zanneder ve bütün sözleri hakikat olan Rasüllerin yücesi - Allah'ın salâvatı ona olsun - ken- 
di ümmetinin de böyle olacağını: "Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. İçlerinde necat bulan 
yalnızca bir tanesidir." mânasındaki hadis-i şerifinde bize haber vermiştir. O büyük Peygamberin 
olacağını haber verdiği şey tahakkuk etti." 167 

Bir hakikat araştırıcısı olarak Gazzâli'yi bu farklı düşünce yapılarının ortaya çıkardığı atmosfer 
oldukça etkilemiş, bu düşünüş biçimlerini yaşantısının ilk dönemlerinden itibaren anlamaya büyük bir 
çaba göstermiştir, el- Munkız'da bu konuya temas eder: 



166 Yasin CEYLAN 

167 Gazzâli, el-Munkız, s. 14. 



YAZILAR 206 



" Gençliğimin ilk devresinden itibaren, yirmi yaşına girmeden evvel, buluğa yaklaştığım za- 
mandan bu güne kadar -ki şimdi yaşım elliyi geçmiştir- bu derin denizin dalgalarıyla mücadele edi- 
yorum. Cesaretle derinliklerine dalıyorum. Korkak ve çekingen değilim. Bütün karanlık durumlarla 
da uğraşıyorum. Her güçlüğü yenmeye çalışıyorum. Her uçurumu atlatmaya gayret ediyorum. Her 
fırkanın itikadım araştırıyorum. Her taifenin mezhebine ait sırları meydana koymaya çabalıyorum. 
Hangisi hak, hangisi bâtıl; hangisi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin sünnetine uygun, hangisi 
bid'at üzerine kurulmuş? Anlamak istiyorum. Bir bâtıninin içindekini öğrenmek dilerim. Bir zahiri- 
nin gittiği yolun neden ibaret olduğunu öğrenirim. Bir felsefecinin felsefesinin mahiyetini anlamayı 
arzu ederim. Bir mütekellimin (İlm-i Kelâm âliminin) fikrinin ne olduğunu, ne için mücadele ettiğini 
tetkik ederim. Bir mutasavvıfın iç temizliğine nasıl eriştiğinin sırrına vakıf olmayı çok isterim. Bir 
âbidin ibadetinin ona ne sağladığını incelerim. Allah'ı inkâr eden bir zındıkın bu inkâra cüret etme- 
sinin sebeplerini araştırırım. Gençliğimin iptidasından beri hakikatleri kavramaya susamış olmak 
fıtri bir âdetimdir " 1S8 

Gazzâli, daima Hristiyan çocuklarının Hristiyan olarak, Yahudi çocukları Yahudi olarak, Müslü- 
man çocukları da Müslüman olarak yetiştiğini görür; hakikat araştırmasında, içinde yaşadığı toplumun 
dini inancının, gelenek ve göreneklerinin engel olabileceğini, bu nedenle hakikat olanla, alışkanlık 
üzere olanı birbirinden ayırmak gereğini düşünür. Tek maksadı vardır: İşlerin hakikatini anlamak ve 
bilmek. 169 

Hakikatin bu suretle, daha çocukluğumuzdan itibaren bize öğretilen doğmalardan ibaret sayıl- 
dığına işaret eden Gazzâli'nin aradığı hakikate ulaşmak için ne yapması gerekirdi? Mademki bütün 
inançlar ve felsefi sistemler arasında uçurumlar mevcuttur, böyle bir durumda hepsinden şüphe et- 
mek caiz değil midir? 170 

Gazzâli bütün bu durumları düşündü, ölçtü ve sonunda bir taklidi diğer taklitten üstün tut- 
manın ahmaklık olduğu sonucuna vardı. Gerçek ve kesin bilginin şüpheye ihtimali kalmayacak biçim- 
de açığa çıkacak bir bilgi olduğunda hiç kuşkusu kalmadı. Öyleyse kesin bilgiye ulaşmak için bütün 
bilgilerini temelden kurmak gerekiyordu. 171 

"Nihayet anladım ki (yakîn) reddesine varan bilgilerde bilinen şeyin asla şek götürmeyecek 
derecede anlaşılmış olması gerekir. Bunda yanılmış olmak, vehme kapılmak ihtimali varit olmaz. 
Kalb, böyle bir ihtimale imkân vermez. Hatadan emin olmak için (bilgi) o suretle kuvvetli olmalıdır 
ki mesela birisi o bilginin bâtıl olduğunu iddia etse ve taşı altına çevirmek, değneği ejderha yapmak 
suretiyle de dâvasının doğruluğuna delil gösterse, bu keyfiyet o bilgi sahibine şek vermez. 

Ben on sayısının 'üç' ten büyük olduğunu bildiğim halde, birisi "hayır 'üç', 'on'dan daha büyüktür. 
Sözüme inanmanız için de şu değneği ejderhaya çevireceğim." dese ve dediğini yapsa, ben de gör- 
sem, bu yüzden bilgimde bana şek arız olmaz. Ancak o adamın bunu nasıl yaptığına şaşarım. Yoksa 
bildiğim şeyden şüphe etmem. ..Sonra anladım ki, bu tarzda bilmediğim, bu suretle (yakîn) hasıl 
etmediğim her bilgi itimada şayan değildir, hatadan emin olamaz. Hatadan emin olmayan bilgi de 
yakîn ifade etmez." 172 

el-Munkız'dan aldığımız bu ifadelerle Gazzâli'nin, kendisinden kesinlikle herhangi bir şüphe edi- 
lemeyecek olan apaçık bilgiyi aradığım, yalnızca bu tür bilgilere güvenilebileceğini ve bu tür bilgilerle 
hakikat araştırmasının yapılabileceğini düşündüğünü anlıyoruz. Taklidi redle başlayan şüphesi gittik- 
çe büyüdü. Edindiği hissi ve zaruri bilgiler üzerinde düşünmeye başlayarak, ilkin duyular yoluyla elde 
edilen bilgilerin sağlam ve inandırıcı olamayacağı sonucuna vardı: 173 

"Sonra bilgilerimi kontrol ettim. Gördüm ki bende hissiyat ve zaruriyattan (Vehim ifade eden 
mukaddimelerden tertip edilmiş delil) başka böyle bir bilgi yok. Dedim ki şimdi bende hâsıl olan yeis- 



168 Gazzâli, el-Munkız, s. 14-15. 



169 Gazzâli, el-Munkız, s. 15 -16. 

Yıldırım Kazım, Muyiddin İbn'ül Arabi ve Sistemi - Gazzâli, Sühreverdi, Konevi, Mevlâna ile Mukayeseler-, s. 
15, Basılmamış doktora tezi, İstanbul Üniversitesi, 1989. 206 

İzmirli İsmail Hakkı, İslamda Felsefe Akımları, s. 177, Yayına hazırlayan: Ahmet Özalp, İstanbul, 1995. 

Gazzâli, el-Munkız,s.l6. 
173 Çubukçu İ. Agah, Gazali'de Şüphe, s.98, İstanbul, 1996. 



YAZILAR 207 



ten sonra hissiyat ve zaruriyattan ibaret olan bedihi bilgilerden başka müşkülleri çözecek bir vasıta 
kalmadı. Öyle ise ilkin bu bilgileri inceleyerek kuvvet derecelerini anlamalıyım. Tâ ki mahsusata (duyu- 
larımızla hissettiğimiz şeyler) olan güvenim, zaruriyatta yanılmaktan emin olmaklığım; taklide daya- 
nan eski bilgilerimle birçok kimselerin ispata dayanan bilgilerindeki emniyet cinsinden midir? Anlaşıl- 
sın. Çok ciddi bir gayretle mahsusat ve zaruriyat üzerinde düşünmeye, bunlarda nefsimi şüpheye dü- 
şürmek mümkün olup olmadığını aramaya başladım. Uzun müddet şüpheden ileri gelen araştırmalar- 
dan soma mahsusatta hata olmayacağına emin olmayı nefsim kabul etmedi. Bu hususta düştüğüm 
şek kuvvet buldu. 174 

İnsanların duyularla elde edilen bilgiyi kendilerine dayanak almaları nedeniyle farklı görüşler 
otaya çıkarmaktadır ve insanlar bu bilgilenme biçimi ile bir çok konuda anlaşamamaktadır. Gazzâli'nin 
şüpheye düşmesinin temel nedenlerinden biri, duyularla elde edilen bilgiye güvenmemesidir. O, 
duyular vasıtasıyla elde edilen bilgiyi güvenli bir bilgi olarak kabul etmez, hakikat arayışına salt bu 
bilgiye bağlı kalarak ulaşılamayacağını anlar. el-Munkız'da bu bilgilere güvenilmeyeceğine örnekler 
vererek açıklamalar getirir. 

"İçim diyordu ki, mahsusata nasıl güvenilebilir. Bunların en kuvvetlisi göz hassesidir. Bu hasse 
gölgeye bakar, onu sabit, hareketsiz görür. Onda hareket olmadığına hükmeder. Bir müddet soma 
tecrübe ve müşahede ile anlar ki o, hareket ediyor. Ancak o hareket birdenbire olmayıp tedriç ile 
zerre zerre oluyor. Onda sabit olma durumu görülmüyor. Göz yıldıza bakıyor. Onu bir altın lira bü- 
yüklüğünde görüyor. Hâlbuki hendesi deliller, onun üzerinde bulunduğumuz küreden daha büyük 
olduğunu gösteriyor. Mahsusatta bu gibi hallerde his hâkimi hükmediyor. Fakat akıl hâkimi müda- 
faasına imkân olmayacak şekilde tecrübe ile yalanlıyor." 175 

Gazzâli'nin duyu verilerinin yakini bilgiyi elde edip edemeyeceği konusundaki şüphesini haklı 
göstermek için yeterli sebepleri vardır. Çünkü duyular ve duyu organları bizim dış dünyaya açılan pen- 
cerelerimizde. Fiziki âlem hakkındaki (Gazzâli buna mülk ve şahadet âlemi, maddi âlem de diyor) bilgi- 
ler bize duyular aracılığıyla ulaşır. Duyular bu esnada kendilerine özgü soyutlama yaparlar. İşte bu 
soyutlama sonucu elde edilen bilgilerin güvenilirliği ve doğruluğu hakkında tereddütler vardır. Yani 
duyu verileri dış dünyayı bize ulaştırırken ne kadar kesin, hata ihtimalinden, şüpheden ve hatta şüp- 
henin varlığı düşüncesinden bile uzak olarak ulaştırmaktadır. 176 

Gazzâli'nin rüya ile ilgili düşündükleri de bu şüpheyi arttırır: 

"Uykuda bir takım şeylerin varlığına inanıyorsun, bir takım halleri tahayyül ediyorsun. O du- 
rumda onlar hakkında hiç bir şekke düşmüyorsun. Sonra uyanıyorsun, görüyorsun ki bütün tahay- 
yül ettiğin, inandığın şeylerin aslı yok. O halde uyanık iken hissin, yahut akim delaletiyle edindiğin 
itikadın hak olduğuna nasıl emin olabilirsin? Vakıa o itikat, içinde bulunduğun hale nazaran haktır. 
Lâkin mümkünür ki sana diğer bir hal arız ola ki onun uyanıklığına nisbeti senin uyanıklığının uyku- 
ya nisbeti gibi olsun, uyanıklığın o hale izafetle uyku sayılsın. O hal sana arız olduğu zaman aklına 
tevehhüm ettiğin her şeyin hayal olduğunu, asılsız bulunduğunu kesin olarak anlarsın." 177 

Gazzâli, böylece Antik dönemde. Yunan şüpheciliğinin öncüsü olarak bilinen Sofistlerde görü- 
len türde bir şüpheye düşmüştü. Ne duyularla elde edilen bilgi ne de akıl mahsulü olan bilgiler ona 
güvenilir gelmiyordu; onu kandıramıyordu: 

"Bu vesveseler içime doğunca kalbimde yer etti. Buna bir ilaç aradım, fakat bulamadım. Çün- 
kü bu vesveseleri ancak delil ile giderebilirdim. Delil de ancak bedihi dediğimiz bu bilgilerden mey- 
dana gelebilirdi. Bu bilgiler müsellem (kabul edilmiş) olmayınca, onlardan delil tertip etmek de 
mümkün olmadı. Bu hal güç iyileşen bir dert gibi iki ay kadar içimi kemirdi. Durum itibariyle safsata 
mezhebine saplanmıştım. Fakat kimseye bundan bahsetmiyordum." 17S 

Buradan da anlaşıldığına göre, Gazzâli, şüphesinin basit bir tercih olarak ortaya çıkmadığını or- 



Gazzâli, el-Munkız, s. 17-18. 

Gazzâli, el-Munkız, s. 18. 

Ayman Mehmet, Gazzâli'de Bilgi Sistemi ve Şüphe, s. 95, İstanbul, 1997. 

177 Gazzâli, el-Munkız, s. 19. 
Gazzâli, el-Munkız, s. 20 



YAZILAR 208 



taya koyar. Bu şüphe, insanın kendi kontrolünün dışında, sağlıklı düşünme arzusundan ortaya çıkar. 179 
el-Munkız'dan anladığımıza göre, Allah Teâlâ'nın rahmeti Gazzâli'nin imdadına yetişti de aklın 
durumunu ona, şüphe ve vesveselerin bulandırdığından başka bir şekilde gösterdi. Artık akıl ona, 
daha önce bulunduğundan başka bir tarzda göründü: Yani gerçeklerin araştırılmasında güvenilme- 
ye lâyık bir araç olarak. 180 Söz konusu eserinde şöyle ifade eder: 

"Nihayet Cenabı Hak Beni o hastalıktan kurtardı. Nefsim sıhhat ve itidale döndü. Zaruriyat 
dediğimiz bilgilerin kabule şayan, güvenilir olduğuna emin oldum. Bu emniyet, delil tertip ve tan- 
zim etmek suretiyle hâsıl olmuş değildi. Ancak Cenabı Hakkın kalbime attığı bir nur sayesinde ol- 
muştu. Bu nur birçok bilgilerin anahtarıdır." 181 

Yukarıda da ele almaya çalıştığımız gibi Gazzâli, İslâm düşüncesi tarihinde duyular ve akıldan 
ilk defa sistematik olarak şüphelenen, onları ciddi bir tahlil ve tenkitten geçiren düşünür olarak 
karşımıza çıkar. O, bilgiyi; imkânı, gücü, sınırı gibi bütün yönleriyle ele alırken konuyu ciddi bir tarzda 
problem olarak koymuş ve çözmeye çalışmıştır. Buradan hareketle Gazzâli felsefesinin temelini bilgi 
probleminin oluşturduğu gibi bir sonuca varılırsa, mübalâğa edilmiş olmaz sanırız. Şayet o, gelenek- 
leşmiş bilgi anlayışı içinde kalsaydı, sıradan bir düşünür olmanın ötesine geçemeyebilirdi. Fakat o, 
düşünce sisteminde olabilecek boşlukların bilgi meselesinden kaynaklanabileceğini, sağlam ve güveni- 
lir bilgi üzerine kurulu bir düşünce ve inanç sisteminin her zaman ve her yerde savunulabileceğini çok 
iyi bir şekilde tespit etmiş görünür. 182 ] 183 



Hodgson M.G.S, îslâmın Serüveni, terc.B.Çetinkaya-M.Şeviker, s. 198, İstanbul, 1993. 
Dünya Süleyman, İmam Gazali ve İman-Küfur Sının,tere. A.Turan Arslan, s.99,İstanbul,1992. 
181 Gazali, el-Munkız, s. 20. 208 

Taylan Necip, Gazzâli'nin Düşünce Sisteminin Temelleri, s. 24, İstanbul, 1989. 

183 ARDIÇ Tarık Fatih Gazzâli Ve Descartes'ta Metodoloji Sorunu, [Kitap]. - Yüksek Lisans Tezi 97183- İstanbul 
[s.n.], 2000, s.12-18 



YAZILAR 209 



AŞK VE KADINI SEVMEDEKİ SIRLARDAN 

Haccac'ın oğlu derki: «Kadınlar; yaşlılardan değil, geceleri kendilerinden ilgisiz bir halde uyuyan erkek- 
lerden nefret ederler.» 

Bir gün Mecnun Leyla'ya selâm verdi. Leylâ selâmını almadı. Mecnun nedenini sorunca Leylâ'dan şu ce- 
vabı aldı: 

«—Dün gece birazcık olsun uyudun! Eğer aşkında samimî olsaydın uyumazdın!» Buna Mecnun şu mu- 
kabelede bulundu: 

«— Bütün çalışma ve gayretlerime rağmen, sizleri göremedim. Belki rüyamda görürüm diye uyudum, 
bağışla beni!» 

«— Demek ki beni unuttun da hayalimle uğraştın.. » 

«— Ne yapayım seni göremeyince bari timsalini göreyim, dedim.. » 

Bunun üzerine Leylâ şöyle bir şiir söyledi: 

«— Perişan halim, Mecnun'unkinden değişik değildi. 

Aramızdaki fark ancak, şu idi: Mecnun aşkını açığa vurmuştur, 

Ben fakir Leylâ ise, aşkı içinde saklayarak ölmüştü...» 

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem dediler ki: 

«— Bişr ile Hind, aşk uğrunda ölmüşlerdir...» 

«— Bilâkis aşkı taşlamadıklarından ölmüşlerdir, ...» diye izah etti. Bunun üzerine Hz. Aişe dedi 

ki: 

«— Bu sana da şevk ve sevgili ile kavuşma hasreti iras etmez mi? Bana gelince ben, sen öldükten sonra 
artık yaşayamam! ...» 

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki; 

«— Sen benden sonra yaşayacaksın; lâkin bana kavuşuncaya kadar üzüntü içinde olacaksın! ...» dedi 
ve mübarek sözlerini şöyle bitirdi: 

«Birbirlerini seven çift ölürse, biri eşini, sanki gurbette olan birini bekliyormuş gibi beklesin...» 



184 İmam Gazzâli-trc: Naim ERDOĞAN Âlemlerin Sırrı [Kitap]. - İstanbul : [s.n.], 1972, 12. Makale 
İmam Gazzâli-a.g.e., s. 100 



YAZILAR 210 



HZ. ALI KERREMALLAHU VECHE'NIN İLK HALİFE OLAMAMA SIRRI 

Allah Teâlâ'nın işlerindeki hikmeti anlayabilmek çok zaman almaktadır. Öyle ki olaylar zincirine 
bakılınca "neden" ve "nasıl" sorusunu haiz çok cümleler bulunursa da ilim ve irfan arttıkça bu sorular 
azalır gider. Mesela; Müslümanların "ilk halife seçimi" konusunda polemikler çoktur ve farklı mezhep 
ve meşreplerin oluşmasına tevlid etmiştir. Bu nedenle hayatımız içinde siyasî meselelerin çözümleri 
hakkında ekstern uçların bir tarafında olmaktan hiç kimse hâli olmadığı veçhile manzarayı umumide 
Allah Teâlâ'nın adalet sıfatını nasıl tecelli ettirdiğini görmekte çok zor olmaktadır. 

Muhyiddin İbn'ül Arabi kaddesellâhü sırrahu'l azîz dört halifenin arasındaki meseleyi kaderî 
ömür bazında çözmüştür. Halifelerin hayatlarındaki uzunluğun etkisinden bahsetmiştir. İmam Gazzâli 
rahmetullahi aleyhin çözümü ise aklî ve naklî çözümde bir harikadır. Çünkü aklın bir meselede ki gücü 
zannî ve keşfî tevillerden daha fazla müstaid ve muvafık olmaktadır. "Sırr'ül Âlemin" isimli eserinde 
buyurdu ki; 

["EĞER ALİ KERREMALLAHU VEÇHE HALİFELERİN İLKİ OLSAYDI UMULAN SEMEREYİ VERMEZ- 
Dİ. SONRA ONUN DÖRDÜNCÜ OLMASI ŞEREFİNE BİR HALELLİK GETİRMEZ. ÇÜNKÜ RASÛLÜLLAH 
SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEMDE PEYGAMBERLERİN SONUNCUSUDUR."] (s.24) 186 

Hilmi Oflaz, bir mesele hakkında genellikle şunu derdi; "Ne oldu ise iyi oldu"; demek ki Müs- 
lümanların ilk düştükleri siyasî meselede zuhur eden olaylar, hayra müstenit olmuştur. Nübüvvetin 
nihayetinde başlayan "halifelik kurumu" Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleminde işaretiyle 30 yıl 
içinde neticelenmiş, sonra mülk ve saltanat İslâm Devletinin yönetim şekli olmuştur. Daha sonraki 
dönemlerde geçen "halifelik unvanı" resmiyet ve politik içerikli mansıp olmadan kendini kurtarama- 
dığını zaman göstermiştir. 

["Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin amcası Hz. Abbas'a söylediği şu mucizesi de akıllara 
durgunluk vermektedir: 

«Ey kırk kralın babası!» bakınız (Mulûk) demiştir de (Halife) dememiştir.. (Bununda derin ve 
gayet ince bir anlamı olsa gerek.)] (s.28)" 187 

Diğer halifeleri de bu söze kıyas edebiliriz. 

Günümüz için bu konudan çıkarılacak sonuçta, halifeliğin seçimindeki evveliyet ve ahiriyyet 
üzerine yapılan yorumlarda haddi aşmanın verdiği sıkıntıdan nasıl kurtulmak gerektiğidir. Eğer halife- 
lik meselesi bilinen üzere değil de tersi minvalde olsaydı, muhakkak ki İslâm'ın kaderinde bir Hıristi- 
yanlaşma içeriğinin galip olacağını ve bazı önemli meselelerin nasıl hal olacağı bilemeyeceğimizi dü- 
şünmekteyiz. Mesela İmamı Âzam rahmetullahi aleyh diyor ki, 

"Eğer müminlerin emiri Hz. Ali kerremallâhü veçhenin izlediği tavır olmasaydı Muaviye, Amr 
b. As, Ebu Musa el-Eşarî gibi kebîre (büyük günah) sahiplerinin durumlarını bilemezdik." (bk. Kadı 
Abdülcebbâr; Şerhul-Hamse, Kahire, 1965, s. 138) 

Yine bir misal olarak Şiilerin düştüğü gibi Ehl-i Beyt'ten aktarılan bazı gizli bilgilerin olduğu var- 
sayımları (Cifr) ve olmazsa olmazları olan Mehdi beklentisi ile karışık durağanlaşan skolastik 188 bir 
düşünce içine çekilme olması kaçınılmaz olacaktı. Teolojide önderlerin ve sabıkların etkisi ister iste- 
mez olduğundan Allah Teâlâ bu konuda "Muhammed Ümmeti"ne açık kapılar bırakmak istediğini 
aşikâr olarak görmekteyiz. Tarihte hak etmediği halde acılar çekilmiş olsa da, İslâm Milleti ileriye dö- 
nük hep bir rahmetin içine gark oldu ki dünyaya hükmeden imparatorluklar ve devletler kurdular. 

Mesela, "Sırr'ül Âlemin" isimli eserde Gazzâli buyurdu ki; 

[Ebû Haizm'in rivayet ettiği bir hadiste sabit olmuştur: 

« Ahirette görülecek dâvaların ilki, Hz. Ali (kerremallâhü veçhe) ile Muaviye davasıdır: Allah 
Teâlâ, Hz. Ali'nin doğruluğuna hükmedecek, diğerleri ise Allah Teâlâ'nın dileğine kalacaktır..» 

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Ammar bin Yasir'e demiştir ki: 

«Seni, azgın bir cemaat öldürecek, İmam'ın (İslâm Liderinin) azgın ve zalim olması katiyen 
doğru olamaz.» 

İmamet, iki kişi arasında paylaşılamaz, tıpkı Rubûbiyet gibidir..] (s. 26)] 189 



186 İmam Gazzâli-trc: Naim ERDOĞAN Âlemlerin Sırrı [Kitap]. - İstanbul : [s.n.], 1972, 4. Makale 

İmam Gazzâli-a.g.e., 4. Makale 

Skolastik: Hristiyan âleminde, papazların dinî görüşüne ve onların baskısı altındaki dinî fikirlerine göre yapı- 
lan tedrisat usulü. 

İmam Gazzâli-a.g.e., 4. Makale 



YAZILAR 211 



Geçmiş meseleler hakkında kaderî bakışı "beşerî" yönden değil "hakikat" penceresinden bakar- 
sak, şunu görürüz ki, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ve ehl-i beytinin fedakârlıkları ve acıları ile 
biz Müslümanlar dinî ver içtimaî yönden muhafazaya alındığımızdır. Burada bize düşen eski olayların 
değiştirilme imkânımızın olmadığını bilmek yanında, herkesin de hak açısından aynı sevgiyi besleme- 
ye mecbur olmadığını söylemek gerekir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi ve ehl-i beyt sevgisini 
diğer sevgilerden üstün tutmak üzerimize borçtur. Fakat bu sevgide diğer insanlara karşı zafiyet 
gösterenlere karşı düşmanlık oluşturacak bir duruma girmekte vebale sebep olmak gibi bir şeydir. Hz. 
Ali kerremallâhü veçheyi sevdiğimiz gibi, Muaviye'yi aynı derecede sevmeye kimse mecbur değil- 
dir. Muaviye'nin dünyalık saltanat için gösterdiği gayretleri de "sahabe statüsü" içerinde takdir et- 
meninde bir gereği de yoktur. 190 Ancak bu mevzuların temcid pilavı gibi sürekli gün yüzüne çıkarıp 
"Ciğerdelen" olmakta fesat ve fitneye sebep olmaktan öteye gitmemektedir. TV gibi kime hitap ettiği 
meçhul olan umûmî kanalizasyonlarda bu konuları halka anlatanların samimiyetinden şüphe ettiğimi- 
zi söylemek mecburiyetindeyiz. İslâm devam ediyor ve edecektir. Muhakkak Allah Teâlâ kişilerin hak 
ettiğini hem bu dünyada ve hem de ahirette ödeyecektir. Bu gerçek bir hakikattir. Rasûlüllah sal- 
lallâhü aleyhi ve sellemin Hakk'a yürüyüşünde Hz. Ebû Bekir radiyallâhü anh mescide geldi; 

"Ey insanlar! Kim Muhammed'e (sallallâhü aleyhi ve sellem) tapıyorsa bilsin ki Muhammed 
öldü. Kim de Allah'a tapıyorsa bilsin ki Allah, Bâkî'dir, ölmez." dedi. Sonra o, şu âyetleri okudu: 

"Muhammed ancak bir resuldür. Ondan önce nice resuller gelip geçmiştir. O ölür yahut kat- 
lolunursa sizler geri mi döneceksiniz? Kim geri dönerse O'na (Allah'a) bir zarar vermez. Allah ise, 
İslâm hizmetine şükrü yerine getirenlere mükâfat verecektir." (Âl-i İmrân, 144) 

Hulasa günümüzde İslâm'ı protestanlaştırmaya çalışan reformistlere, diyalogculara, kalvanist- 
lere, panteist tasavvufculara, Bahailere, sahte mehdilere vb. karşı mücadele dinin takviyesi gerekir- 
ken, mezhep meseleleri haline gelmiş bu tür konuları müsteşrik ağızlı gibi konuşmalardan bir fayda 
hâsıl olmamaktadır. Neticede "Ne oldu ise iyi oldu" diyerek geleceğe yönetip İslâm'ın intişarı için 
gayret göstererek maddî ve manevî fedakârlıklar üzerine olmak gerekmektedir. 

İhramcızâde İsmail Hakkı 



Muaviye dedi ki; 
" Yüce işleri elde etmek için himmet gösterin! Şüphe yok ki, ben hilâfet ehli değildim. İstedim, çalıştım ve 
elde ettim.." (İmam Gazzâli-a.g.e., s. 154) 



YAZILAR 212 



LİDER OLMAK VE HAKİMİYET SIRLARI 

Hâkimiyet ve idare, iyi, kötü, şanslı, şansız, başaran, başaramayan kişiler arasında mücadele ve 
çekişmeye mahal olan gayet büyük bir iştir. Kıskançlık, garez, iliyle, desise ve benzeri bütün kötü huy- 
lar ve duygular ondan ileri gelir. Böyle güç olan bir şeyi elde edebilmek ve onu ayakta tutabilmek için 
mutlaka büyük bir insan olmak, köklü bir sabır sahibi bulunmak ve çok miktarda paraya da malik ol- 
mak gerekmektedir. —Bu imkânlar bulunmazsa bu büyük iş başarılamaz!— 

Bununla beraber yüce bir himmet de gerekmektedir. 

Nitekim Muaviye «Yüce iş ve gayelere vasıl olmak için âzami himmet gösteriniz! Ben Hilâfete 
ehil değildim, çalıştım, gayret ettim ve ona nail oldum, » demiştir. 

Eskilerin hikâyeleri, haber ve eserlerinden hoşlanacağın muhakkaktır. Bunları okuduğum za- 
man göreceksin ki, insanların birazı hariç, hiç kimse krallık derecesine, babası veya annesinden dolayı 
erişmemiştir. Görmüyor musun, Mülk'ün asıl varisi ve müstahakkı olan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve 
sellemin evlatları iken bu mülk nasıl zorla alınmıştı!.. 

Şimdi biraz sana, Zul Karneyn'nin kıssasından bahs edelim: 

O, Cebeloğlu Sa'bdır. Annesinin adı Heyelânedir. Babası dokumacı idi. 

O, Beni Humeyr Oymağı'nda bir yetimdi. Annesi, Kostantin — İstanbul — şehrinde oyuncak eş- 
yayı teşhir eden bir Galeri bulunduğunu duydu ve oğlunu oraya götürdü. (Çocuğu orada gezdirirken) 
oyuncakların üstünde duran bir resim gördü bu resim Kralın Heykeli idi. Annesi Ona: 

— Yavrum bunlardan istediğini seç, dedi. Çocuk hemen elini kiralın tacına uzattı. Annesi ondan 
bir kaç defa menetti ise de çocuk bir türlü elini ondan çekmedi. Bir Yunan onu gördü ve aralarında 
şöyle bir konuşma geçti: 

— Sen Heyelâne ve bu da oğlun Cebeloğlu Sâbdır, değil mi? 

—Evet! 

— İlerde beni ve çoluk çocuğumu himayenize almak şartıyla size büyük bir sır açıklayacağım, 
dedi ve çocuğa dönerek sözlerine şöyle devam etti: Sen doğu'ya ve batı'ya hükm eden büyük bir kral 
olacaksın! (bunu duyan annesi onu) gizlice Babil topraklarına kaçırdı. Sonra kadın o adamın sözlerini 
doğrulayacak üst üste tam üç rüya gördü: 

1 — Rüyasında sanki yer bir ekmek olmuş ve oğlu onu yemiş olarak gördü. 

2— Rüyasında, Oğlunun denizlerin bütün suyunu içmiş ve topraklarını yemiş olduğunu gör- 
dü. 

3 — Rüyasında oğlu, göğe çıkmış, yıldızları bir bir toplamış ve ayı elleri ile sıvazlamış bir halde 
gördü. 

Bilâhere Hızır'la buluşunca, ona bu rüyayı yorumlamış ve büyük bir kral olacağını, peygamber 
ve hekimlerle buluşacağını, buna benzer nice büyüklüklere erişeceğini müjdelemiştir... 

Bu kıssa'dan hisse almak istersen şunlara dikkat etmelisin: 

Bir şey'i mutlaka başarmak istersen azm ve himmet sırlarına yapış! 

İşin sonunu getirmeye çalış Esbaba, tevessül et! 

Bu kitabı sakın elinden bırakma! 

Sonra, kızılı beyaza, beyazı da kızıla boyamasını becerebilenleri iyice tetkik et! 

Bu anlattığım vasıflardan, yoksun isen, kendine yardım edecek, destek olacak kimseleri bul- 
maktan aciz isen, kendini bu yönden güçlü hissetmiyorsan o zaman ilim sahibi olmaya çalış, zuhd-ü 
takva yolunu seç! 

Kendine sadık kalacak ve yolunu takip edecek birçok öğrenci bul ! 



YAZILAR 213 



Adetlerini çoğalt! 

Sana uçuşup gelmeleri için bazı kerametler edin! Doğruluktan ayrılma, dürüstlüğü de elden bı- 
rakma! 

Eğer mutluluk meltemi bir gün esecek olursa, talebelerine, insanların işledikleri fısk-ü fücurdan 
bahset! 

İrtikâbı caiz olmayan işlerle meşgul olduklarını da açıkla! 

Her sınıfta ve tabaka'dan sözlerine, özlerine güvendiğin arkadaşlarını uyar. 

Sözünü dinleyecek ve sana güvenecek kimseler güçlenince, insanlardan kalburüstü olan havas 
tabakasını, güzel ve yumuşak sözlerle kendine cezbetmeye çalış! 

Kendine muhalif saydıklarını ve inadı elden bırakmayanları da açık münazara ve tartışmalara 
davet et! Daha sert olanlara da sert davran! 

İslâm'ın zuhurunu, doğup yayılışını bir gözden geçir.. Görmüyor musun İslâm dini nasıl zuhur 
etmiştir. İlk önce muarızlarına nasıl davranmıştır. Şu ayeti dikkatle oku: 

«{Habîbim Şöyle) de: Ey Kâfirler, ben sizin tapmakta olduklarınıza tapmam ». Benim (kendi- 
sine ibadet de devam) edeceğime de siz kulluk ediciler değilsiniz. Ben (zaten) sizin taptıklarınıza 
(hiç bir zaman) tapmış değilim. Siz de benim kulluk etmekte olduğuma (hiç bir zaman) tapmış deği- 
lim. Siz de benim kulluk etmekte olduğuma (hiç bir vakit) kulluk ediciler değilsiniz. Sizin dininiz size, 
benim dinim bana.» (Kâfirun sûresi,l-6) 

Önceleri böyle müsamahakâr davranan İslâm, saadet zirvesine çıkınca güçlenip kendisini zinde 
hissedince bakınız muarızlarına nasıl kılıç çekmiştir: «Onun için o Küfr edenlerle (muharebede) karşı- 
laştığınız zaman boyunlarını vurun!» (Muhammed,4) 

Düşmanı mağlûp edip sırtını yere getirdikten sonra, düşman barış yapmak istediğinde onu ciz- 
yeye bağlayarak onlara nasıl barış ilân etmiştir: 

«Eğer (düşmanlar) barışa meyi ederlerse, sen de ona yanaş ve Allaha güvenip dayan.» (Enfâl 
,61) 

Zafere kavuşup irade çadırlarının direkleri sema'ya doğru yükselince bakınız ne demiştir: 

«Hiç bir nebi yeryüzünde ağır basıp (harp edip) zaferler kazanıncaya kadar (muharip düş- 
mandan) esirler alması vaki olmamıştır.» (Enfâl, 67) 

Ey Hâkimiyet isteyen kişi! 

İşte sen de bu minval üzre ol! 

İnsanlara akıl ve mantıklarına göre hitap et! 

Adalet ölçülerinden sakın ayrılma! 

Her yerde adaletle hükmet! 

Faziletli kimselere karşı saygı duymayı şiar edin! 

Askerleri doyur, kırıkları sar! 

İnsaftan ayrılma! 

Etrafındakileri yani âlimleri ve memurları doyur! 

Bunu başaramazsan, hakkın sırtını yere getirmek, adaleti kökten yıkmak için rüşvet yaygın bir 
hal alır. Halk arasında zulmün gayri ihtiyarî artar, kalpler senden çevrilir, kem gözle sana doğru yöne- 
lir. Farkına varmadan iç ve dıştan çökmeye yüz tutarsın... 

Şunu da hatırdan çıkartma ki, mazlumun, senin istek ve gayelerini sıfıra indirecek kadar büyük 
bir himmeti vardır. Dürüstlüğü kendine düstur edinen sağlam karakterli üstün ahlâklı kişilerin himme- 
ti gibi bunların himmetleri de bulutlardan yağmur boşaltabilecek kadar tesirli olur!.. 

Simeltekin'in oğlu Sultanın şu kıssasını dikkatle oku: 

Bir gün O. Hint kiralına bir elçi göndererek sordurdu: 

— Siz Halikı inkâr ediyor, peygamberleri yalanlıyorsunuz. Buna rağmen ömrünüz uzun olu- 
yor. Biz ise, Allah'a inanıyor, peygamberlere saygı gösteriyoruz. Yine de ömürlerimiz sizinkine oran- 
la kısa oluyor. 

Bize bunun sırrını açıklar mısınız?.. 

— Şu üzerinde meyva bulunan ağaca bak! O yerinden kopana kadar sana cevab ver- 



YAZILAR 214 



meyeceğim. Sen dur ve yerinden kıpırdama, dedi. 

Sonra göğsünü şişirdi, onun yerinden kopması için yürekten bir temenni de bulundu. Himmeti 
ve gayreti kuvvetlendirdi. Aradan çok bir zaman geçmeden ağaç sallanmaya, insanlarda kaçışmağa 
başladı. Ağaç büyük bir gürültü kopararak yere yıkıldı. Melik (kıral) elçiyi görünce haykırdı: 

— «İşte benden beklediğin cevabi. . Sultana deki: Bir tek himmet, büyük bir meyvesi bulunan 
ağacın yerinden çıkmasını sağlarsa, nasıl olurda mazlumların himmeti zalimlerin yok olmasında, 
köklerinin kazılmasında tesirli olamaz! Şayet haksızlığa uğrayanların himmeti zalimlere tesir ede- 
miyorsa muhakkak duaları bulutlardan öteye geçemiyor da' ondandır... 

Bazı geçmiş kitaplarda varit olmuştur: «Eğer zalimden intikam almazsam ben de zalimim...» 

Sonra şunu da iyi bil ki, adalet heybetle olur. Gerekirse öldüreceksin. İcab ettiğinde asacak- 
sın. Çünkü çoğu kez bunlar, halka huzur, memlekete sükûn getirir. Yeryüzünün düzelmesini sağlar.. 

Çünkü Sultan, yeryüzünde Allah'ın gölgesidir: 191 Her mazlum ona gelir başvurur ve derdini 
döker. 

Öyleyse Taşı gediğine koymakta tereddüt gösterme! Çünkü yerinde icabında öldürmek, cina- 
yetlerin ortadan kalkmasını sağlar. (Sizin için kısasda hayat vardır!) buyurulmuştur. 

Bedir Savaşına katılan Amr bin el-Âs, Muaviye'yi uyarmış ve onu, "büyük işler" başarmaya teş- 
vik etmiştir de kasidelerinde şöyle demiştir: 

«Muaviyem! Halkın derdi bitmez... 

Muaviyem ömrümde bir defa olsun sana boşuna biat etmiş değilim!» 

«Nice yaşlı insanları tanırım ki zekâ ve kurnazlıkları sayesinde harplerde büyük başarılar ka- 
zanmıştır." 

Ülkeye hâkim olup onu düzene sokmak için diğer bir usulde parayı esirgememektir. Başka çare- 
lerle de hal edilebilir fakat cimriliği terk etmeden, mazlumun sesine kulak vermeden, orduyu doyur- 
madan bu işler başarılmaz. Şu halde halkın durumunu yakından izlemek ve incelemek için kendine bir 
vakit ayırmalısın! Çünkü maiyetindekilerle halkdan gaflet etmek zulmün meydana gelmesine sebep 
olur. Eski kitaplara bir bak: Kisrâ'nın kızı o kitapları «Divan» diye adlandırırken yalan söylememiştir. 

Kâtiplerin gündüz yazdıklarını akşam, olunca bir gözden geçir. 

Göreceksin, bir kralın gafletinden nice mazlumlar büyük haksızlıklara uğramıştır! 

Vaziyet normal halde ise, herkesin ileri geri konuşmasına müsaade etme (Çünkü başın derde 
girer.) Kısası gereken bir şey varsa hemen icra et. Yalnız bunu yaparken de Allah'ın sana gösterdiği 
yoldan emrettiği prensiplerden ayrılma! 

Vallâhu âlem. 



Kaynak: 

İmam Gazzâli-trc: Naim ERDOĞAN Âlemlerin Sırrı [Kitap]. - İstanbul : [s.n.], 1972, 1. Makale 



214 



Rasulullah sellallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuşlardır: «Sultan Teryüzünde Allah'ın gölgesidir. Zayıf 
ona gelir ve zulm'a uğrayan ondan yardım ister. Her kim Dünyada Allah'ın sultanına ikram ederse kıyamet 
gününde Allah da, ona ikram eder. 



YAZILAR 215 



ŞEYTANI DÖNMELER 

Gün geçmez ki, " İslâm'a girdi", " artık İslâm'ın taraftarı oldu", " müjde" gibi haberler ile 

Müslümanlar sevince gark olurken, dönme bir dönüşle dönmüştür ki, yıllarca nesli Allah Teâlâ'ya kul olmuş 
kişiye, İslâm'ı öğretmeye başlamıştır. 

Dönme dönmüştü, meğer Müslümanı döndürmek için dönmüştü. 

Neye döndürmek? Kendi inancı olan dine... Onun dinide İslâm adını almış, yıllarca dine emek vermiş, 
dindar kişilere karşı gizli savaşın mücadelesini vermeye başlamıştı. 

İnsanın zayıf noktalarından biri de "yenilikçi olma arzusu" dur. Zayıf noktayı bilenler, "bıkma ve usanma 
yorgunluğu" nu, bu şekilde kullanacaklar ve tatmin olmak isteyen kesimi uyuşturmak suretiyle dönmeye yönel- 
tilecekti. İslâm Yahudilik gibi, ırkî, milliyetçi bir din değildir. Ancak dönmenin işbirlikçi tuzağını "feth" kavramı 
içinde eritince, Müslümanı "aldanma tuzağı" na çekmeye başladı. Müslüman duymadığı ve görmediğini devşir- 
me ile çok güzel görüyordu. (Misal: İslam tarihindeki felsefi tercümeler hareketi) 

Dönme ve yandaşları hep tarih boyu aynı nakaratı tekrarladılar. 

"Atalar dini seni perişan kıldı", "Kur'ân-ı Kerim'den uzaklaşmışsın" "Ben dini kitabınızdan okudum, siz 
tabu yapmışsınız ve okumuyorsunuz", 

Nedense bugüne kadar dinin gelmesine sebep olan "dönmenin atası olmadığı ve dinin çilesini çekmiş ha- 
yatını gariplikten kurtaramamış beğenmediği Müslüman" olduğunu görmüyordu. 

Niye dönme, Müslümana, İslâm'ı öğretmek istiyordu ve sebebi ne idi? 

Söz burada çoğalır gider.... 

İslâm'a döndüm diyenlerin sırrını çözmek isteyen biriysen, çok zaman alsa da bilmekte fayda vardır ki, 
sana söyleyebileceğim birkaç husus şu olabilir; 

Birisi "evlat, babanın sırrını taşır" derler. Diğeri, dönmenin peşinden, para ve mevki de takip etmesidir. 

Demek ki dönmede bir hile vardır. Mesela bir zamanların şarkıcısına bakıyorsun ki, önce eşini boşuyor. 
Sonra İslâm'a döndüm diyor. Sonra bir medyaya ortak oluyor. 

Ne oluyor. Çünkü boşluk oluşacak, o boşluk dönmeyle dolması gerekiyor da ondan. Daha sonra, doğru- 
luklarla karışmış zehrini garip Müslümana kusup duruyor. Zaman geçiyor, toplum unutkan olduğu için, çilesini 
çekmediği davanın temsilcisi oluyor. Yıllarca çile çekmiş Müslüman, çilesine bir çile daha katıyor. 

Sözün burasında dönmeden, şeytan ne murat etti? diye düşünürseniz, İblis avenesi ile aldatmaya çalıştığı 
toplumdan bazen usanç duyarmış. Çaresi kalmazmış. O zaman dönmesine biraz katkıda bulunduğu (rüyalar ile) 
ve yardım ettiği nadide elamanı ile kaleyi içten fethetmeye çalışırmış. Bahsettiğimiz bu hile, şeytanın en son 
müracaat ettiği, zor başardığı bir hilede olsa sonuçta en çok kazançlı olduğu ve denediği bir taktiktir. "Hüsn-ü 
zan memuru" olan Müslüman bu kapıdan sokulur. Öyle komplo kurbanı olur ki, dönme dahi bilemez. Dönme, 
bir zaman sonra bir dönüş ile dönerki yerinde yeller eser, koynunda sevgilisi, parası ve hasretiyle kavuştuğu 
dünyasında acısıyla ölür gider. Ancak sonunda onunda ciğerlerini dağladığı ve harap edip bıraktığı bir Müslü- 
man kalmıştır. 

Ey kardeşim şüpheni bir yerde sakla, şüphe etmediğin gün donuklaşır ve uyuşursun. Günümüzde şüphen 
senin tek sermayendir. 

Allah Teâlâ'm, doğru diye gördüğümüz günahkâr karşısında, bize ayıklık ver. 

"Ey Rasül! Kalpten inanmadıkları hâlde, ağızlarıyla "İnandık" diyenler ile Yahudilerden küfürde yarı- 
şanlar seni üzmesin. Onlar yalan uydurmak için (seni) dinlerler, sana gelmeyen bir topluluk hesabına dinler- 
ler. Kelimelerin (ifade içindeki) yerlerini bildikten sonra yerlerini değiştirir ve şöyle derler: 

"Eğer size şu hüküm verilirse, onu tutun. O verilmezse sakının." 

Allah, kimin azaba uğramasını istemişse artık sen onun için asla Allah'a karşı hiçbir şey yapamazsın. 
Onlar, Allah'ın kalplerini temizlemeyi istemediği kimselerdir. Onlara dünyada bir rüsvaylık, ahirette ise yine 
onlara büyük bir azap vardır." (Mâide, 41) 

İhramcızâde İsmail Hakkı 



YAZILAR 216 



BULANMIŞ TEVHID EHLİ 

Tabî, gayret etti, çalıştı son kapıya vardı. Kapı, bir kapı ki, tokmağını sağa çevirsen başka, sola 
çevirsen başka açılıyordu. 

Hazırlanmıştı, bekliyordu. Fakat beklediği olur mu olmaz mı, onu, kendisi de bilmiyordu. Ancak yol 
arkadaşı Hâdî ile son kapıda şu konuşma geçti. Her şey birdenbire değişmişti. 

Hâdî: 
"Bizimle isen namaz kılacaksın." 
Tabî: 

"Hâlâ bu iş bitmedi mi, mecbur muyuz?" 
Hâdî: 
"Sonsuz emir var." 



"Kılmak istemiyor musun?" 



"Melekte olsan, ruh ta olsan, secde edip namaz kılacaksın." 

Tabî: 

"Biz arınmadık mı?" 

Hâdî: 

"Hem arındık ve hem de bulduk." 

Tabî: 

"Benim kalbimi temizlemedin mi?." 

"Daha namazın ne gereği var, Temiz bir insan olmadım mı?." 

Hâdî: 

"En temiz yaratılanlar, melektir. Onların bile kimi rükûda, kimi kıyamda, kimi secdede." 

Tabî: 

"Allah Teâlâ'ya inanıp, rasülüne de iman etmedim mi?." 

Hâdî: 

"Ettin." 

Tabî: 

"Hakikatin sırrına erdiğimi çok kere söylemedin mi?" 

"Tasavvuf ehliyiz, dâimi salata (namaza) ulaştık demedin mi? 

"O zaman beş vakit namazın bizde iş ne?." 

"Hakikatte şeriat yoktur, diyen sen değil misin?" 

"Hakikatin zirvesine ulaşan, Hakk'a yakîn onda beka olan, "kime namaz kılar" diye soran sen değil mi 

idin?" 



"Biz şeriatı bıraktık, ehl-i tarik olduk, demedik mi?" 

"Ahâdiyete vardık. Namazın şekliyle bağlanmayız, resmiyetini aştık demedik mi?" 

"Ne oldu?" 

Hâdî, arkadaşı ve talebesi olan Tâbî'den usandı. Eliyle yetiştirdiğine sahip olamamış, ayağını tevhid 

mertebelerinde bulandırmıştı. Cehennemlik demeye özü varmasa da talebesini nefsine kul olmaktan 

kurtaramamış, şeytâniyete kaptırmıştı. 

Hâdî söze şu şekilde devam etti. 

"Sözü uzatma, manayı kaybettin. Ancak son söz olarak sana şöyle diyebilirim." 

"Namaz sakıt olmaz, ancak ne gördün, ne bildin ki kendini kulluktan düşürdün." 

"Allah Teâlâ'nın kulluğundan düşürdüğü ancak şeytan olur." 

"Namaz dinin gereği ve direğidir." 

"Namaz kılmayan kâfir değildir, ama kâfirler namaz kılmazlar." 

"Sen inkârda mı kaldın, ispata varıp Allah olduğunu mu sandın?" 

"Ah... .iki menzil arasında kalanlar." 

"Bizim sana yardımımız, uyarmak ve "kulluk et" demektir." 



YAZILAR 217 



'Ancak nefsine değil." 

'Bizim bu hususta, bir suçumuz yoktur. Senin telef olmanı ister miyiz!" 
'Sen 'fark' edemeyip kulluğu kaybettin." 
Tabî: 

'Ne demek, bunca emeğim zayi mi oldu?" 
Hâdî: 

'İblis'te çok emek vermişti, meleklere hoca bile oldu diyorlar." 
'Ne oldu.... Ayağı kaydı, şeytan oldu." 
Tabî: 

'Bu haksızlık olmuyor mu?" 
Hâdî: 

'Haksızlık yoktur. Haddini aşmak vardır." 
'Eğer, bir puta da kulluk etseydin, yine kurtulurdun." 
'Sen kendini anlamak istemiyorsun?" 
'Cennetin yolu bir ama, gidişler farklı." 

'Senin işin cennete kapıdan değil bacadan girenlere benziyor." 
'Sen doğruyu arıyordun" 
'Hakikati de buldun. 
'Fakat şimdi kendini kaybettin." 
Şimdi durduğun yer belli değil." 
'Haydi git." 

'Biraz da 'inkâr' lık çilesi mi, ne çekeceksin." 

'Demek ki, mahcupluk kaderinde varmış. Unutma ki, emeğin zayi olmaz." 
'Allah Teâlâ çok cömerttir." 



'Eğer, bu durumda bir suç var, kimde diye düşünüyorsan." 

'Var, var..." 

'Var ama, yolun evvelinde olsa idi, benden idi." 

'Fakat emekten sonra olduğu için, illâki sendendir." 

'Kovuldun." 

'Hayır, Hayır kendini kovdurdun?" 
'Benim tavsiyem, yine de umudunu yitirme." 
'Benim vefam ise, seni unutmamaktır." 
'Ancak yine, ilk sözümüz senin için geçerli." 

'Kulluk işareti olan namazı kılacaksın." 
Tabî: 

'Namaz mı?" 
Hâdî: 
"Evet" 
Tabî: 
'Offf...." 

İhramcızâde İsmail Hakkı 



YAZILAR 218 



KAHİN VANGA SÖZLERİ 

(Faydayı mucip gördüğümüzden Kahin'in sözlerinden bir kısmını alıntıladık. Çok şeyi söylediğini fakat Hz. 
Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem ile olan sırrını söylemeden gitmeye mecbur olduğunu söyleyen bir Bul- 
gar Türk'ü ile karşılaşmıştım. Anlaşılan Komünist rejim içerisinde dinsizlik propagandası içinde insanlara ancak 
bu kadar yardım edebilmiştir. Umuyoruz ki, ileride bazı sırları da açığa çıkarsa, öğreniriz.) 

Pişmanlıktan daha korkuncu yoktur. En kötü hastalık budur. İçten kemirir onun ilacı yoktur. 

İlaçlar, faydalı bitkilerin yoluyla hasta organizmayı tedavi edebilecek tabiatın önünü kapatırlar. 

Dünyada başlangıç şifalı bitkilerle olmuştur, bitiş de öyle olacaktır. Şifalı bitkiler sadece yetiştikleri çevre- 
den olanları iyileştirebilirler. Herkes kendi yöresindeki şifalı otlarla tedavi olmalıdır. 

Birbirinizi sevin, iyi düşünmeye, iyi şeyler yapmaya gayret edin, çünkü bu hepimiz için en iyi ilaçtır. 

Kadın erkeğin aynası, ev kadının aynası, çocuklar ise anne babanın aynasıdır. 

Kim olduğun önemli değildir, önemli olan iyi biri olmandır. 

Eğer kimseyi kalpten affetmezseniz, bir hiçsiniz. 

"...Bunun için insanlara, bilinçlerinin iyiye doğru değişmesi gerektiğini söylüyorum. Dünyamız, "iyilik- 
ler çağı" diyebileceğimiz yeni bir zaman dilimine giriyor. Dünyanın bu değişimi bizden dolayı veya bizim için 
değildir, biz istesek de istemesek de değişim geliyor. Yeniçağ farklı bir düşünceyi, yeni bir bilinci, yeni özellik- 
te insanları gerektirir; uyumun devamı için... Bugün birçoğumuz değişimlere uyum sağlamaya çalışıyor, ama 
bu onlara yeni geleceğe girmelerine yardım edemeyecek. Onlar zamanları için gerekliymiş, göğün belirlediği 
misyonu yerine getirmişler. Şimdi başka, iyi insanlar geleceğe hizmet edecekler; hayatın korunmasına ve 
geliştirilmesine..." 

Ümitsizlikten (çaresizlikten) daha korkunç bir şey yoktur. En kötü hastalık budur, insanı içten çürütür. 

Her insan, kim olursa olsun, dünyaya belli bir görev ile gelmiştir: Hayatı her alanda yaşatmak ve onun, şu 
anda bilemeyeceğimiz bir takım kozmik hedefler doğrultusunda gelişimine katkıda bulunmak... 

.. Şurada bulunma sebebimiz, yaratıcı olmak vazifemizdir. Mekânı fikirlerle ve bilgelikle doldurmak için 
yaratılmışız. Varoluşun temeli bilinçtir ve bir gün düşüncenin avatarları olan Budalara ve İsalara erişeceğiz. 

Tabiatta kimin ne şekilde tedavi edilmesi gerektiği yazılmıştır. Tabiatın dilini okuyun, tanrı onun sayesin- 
de konuşur! 

Bu dünyada verirsen, diğerinde alırsın, örneğin biri büyük biri küçük iki elman olsun; hangisini verirsen 
orda bulacağın da o olacaktır. Eğer bu hayatta bir şey vermediysen diğer hayatta hiçbir şeye sahip olamayacak- 
sın. 

İnsanın kalbi altın gibi temiz, insanlara karşı şeker gibi tatlı olmalıdır. 

Yalnızca mutluluk yaşamak üzere dünyaya gelen biri yoktur. İşte biri işinde çok başarılıdır, aile hayatında 
mutsuzdur; başka birinin işi de ailesi de iyidir, sağlığı yoktur; üçüncü birinin kendisi de sağlıklıdır, ama çocukları 
hastadır... Her insan için iyi ve kötü vardır, hayat böyle düzenlenmiştir. 

Dünya ve evren hakkındaki gerçeği, eski kutsal kitaplarda aramalıyız. 

Bazen çok sinirliyim ve insanlar benim kötü olduğumu düşünüyorlar. Bense etrafı ve dünyanın çevresin- 
de daraldıkça daralan çemberi görüyorum, insanların acılarını içimde yaşıyorum ve anlatmıyorum, zaten anla- 
tamam da. Çünkü insanların hak ettikleri gibi yaşadıklarını söyleyen bir ses beni izah etmekten alıkoyuyor. Artık 
birbirine değer vermeyen, sadece daha çok mal ve varlık elde etme peşinde olan bu insanlara ben nasıl yardım 
edebilirim? 

Paraya ihtiyacınız varsa, çalışın. Para sizin elinizi ve aklınızın meyvesi ürünü olsun! Ama altına ihtiyacınız 
yok! Toprağın altında saklı olan zenginliklerin yüzeye çıkacağı zaman gelecek, fakat o vakit sular gömülecek. 
Suyun yerine altın içebilir misiniz? Sizce hangisi daha değerlidir? 

Birbirimizi sevmeliyiz ve iyi olmalıyız. Eğer bunu beynimizle anlamaz isek, kozmik kanunların yaptırımı ile 
idrak ederiz, fakat o zaman hem çok geç hem de bedeli ağır olacak. 

Çok kişi bana gelip soruyor: 

"Bana önceki hayatımda nasıl biri olduğumu söyle!" Ben de cevap veriyorum: 

"Sana önceki hayatının olduğunu kim söyledi?" Başkaları şunu sorar: 

"Bir sonraki hayatımda kim olacağım?" Cevap veririm: 

"Sana sonraki hayatının olacağını kim söyledi? 

Sen şimdiki hayatına bak ve daha iyi biri olmaya kulluğa özen göster. 

Tanrı var ve eğer sessiz olursanız, taşlar bile onunla ilgili konuşacaktır. Körlerin ışığın varlığını bildikleri gi- 
bi, sakatların sağlıklı insanların olduğunu bildikleri gibi, sağlıklı insanların da Tann'nın varlığını bilmeleri gerekir. 

Bana gelip "Neden iyi ve kötünün var olması gerekiyor? 

Neden bunu önleyemiyoruz?' diye soruyorlar. Neden mi? 

Çünkü doğduğumuz ve üzerinde yaşadığımız dünya bunun için armağan istiyor. Dünyaya vergi ödüyoruz, 
aynen eve kira ödediğimiz gibi. 



YAZILAR 219 



Bir gün insanlar, hemen her şeye sahip olabilecekler, fakat tek sahip olamayacakları, gerçek değer ve pa- 
ha biçilemez zenginlik olan arkadaşlık, aşk ve duyarlılıktır. 

İnsanlar artık sadece para ile ilgileniyorlar. Paraları varsa, her şeyin yolunda gideceğini düşünüyorlar. 
Günün birinde onların hiçbir işe yaramayacaklarının farkında değiller. 

Kaynak: 

Renan Seçkin, Kahin Vanga, 2009, İstanbul, s. 246-248 



YAZILAR 220 



YOL VERENİN OLSUNDA, İSTERSE KAHİN OLSUN 

Kendine güvenini kaybetmiş bir adam sığınmak için mağaraya girdi. Orada bir kâhinle karşılaştı 
ve konuştu. Bu görüşme sayesinde bir şeyi bulmuştu. 

Güven. 

Adam, âdem oldu. 

Yalanda olsa, doğru da olsa kâhin bile bir adama yol veriyordu. Öyle bir yol ki, kendisi için dü- 
şünemeyeceği kadar yüksek bir yoldu. 

Kâhin onu alçakken yükseltti ve yüceltti. 

Meğer bahsettiğimiz adam ölümsüz olmak istemekte imiş. 

İnsan ya, ölümsüz olmak isteyebilirdi. Fakat nasılı vardı. Kâhin onu bu nasıldan geçirecekti ve 
geçirdi, sonsuzluğa doğru seyrini başlattı. 

Adam, mağaraya niye geldiğini sorarak kâhinle söze başladı. 

Adam: 

"Ben seçilmiş biri miyim? 

"Bu Kaderim mi?" 

Kâhin: 

"Ben kâhinim. 

"Kâhinim diyerek, görme gücümün bir lütuf olduğunu düşünüyorsun, 

"Ben seçilmek istemem mi?" 

"Fakat gün senin için doğdu?" 

Adam: 

"Bu lütuf mu?" 

Kâhin: 

"Lütuf olduğu nasıl düşünülür? Geleceği görebiliyorum, fakat değiştirecek gücüm yok." 

Adam: 

"Niye, Ben?" 

Kâhin: 

"Annen inançlı bir kadındı?" 

"Baban için çok söz söylemeye gerek yok, anne iyi ise sen iyisin, demektir." 

"Nesilleri kıran annelerin iyiliği ve kötülüğüdür." 

Adam: 

"Annem iyi idi, öyleyse, ancak tanrısı en ihtiyaç duyduğu zamanlarda yanında yoktu." 

Kâhin: 

"Bilemem" 

"Ben ve sen aynı kaderi paylaşıyoruz. Sen geçmiştekilerle ben ise yaşanacak gelecekle." 

Adam: 

"O zaman gelecek tam olarak ayarlanmıyor veya ayarlıyamıyor muyuz?" 

Kâhin: 

"İhtimalleri o kadar çok ki, geçti artık, hayatın bir savaş için olacak. Sen seçildin?" 

Adam: 

"Bunca yıldır, ilgilenilmeyen biri gibiydim. Şüphelerdeydim." 

"Beni buraya getiren o zaman şüphem midir? 

Kâhin: 

"Olabilir, Hayatında savaş yazılmış. Barışı bulmak istiyorsun. Bunun için ne gerekirse, feda ede- 
ceksin." 

"Bedenin ölecek olsa da, zaferin öyle değil." 

Adam ve kâhin sustular 

Kâhin: 



YAZILAR 221 



"Doğrulara şüphe duyarak ulaşabilirsin. Ancak senin bir fazla bilgin var, o da zaferin senin ya- 
nında olacağını görüyorum." 

"Korkularını paylaşıyorum! Savaşmalısın. Savaşta sayının hiçbir önemi yok. Sadece cesaret 
vardır. 

"Bugün ve bundan sonra kader seninle" 

"Rakiplerin çok sayıda ve güçlü diye senden üstün oldukları aklına getirme. Onlar korkaklardır! 
Maskenin ardına saklanıyorlar! Onlar da senin gibi ölümlüler." 

"Sakın bu savaştan kaçma, onurunla savaş. Çünkü onlardan senin bir fazlan var. Kazanacağın 
inancı. Onlarda ise bu yok. Bu büyük bir kayıp." 

Zafer senin ve inananlarındır." 

Yukarıda geçen diyalog tarih sahnesinde onlarca insanın başından geçmiş bir vakıadır. Büyük 
insan bildiğimiz kimselerin gücünde bu türlü olaylar her zaman vardır ve bundan sonrada olacaktır. 

Farz edelim ki bu anlattıklarımızın hepsi bir efsane olsun. Öyle günler yaşıyor ki günümüz insa- 
nı, yalan bile olsa ona güç verecek bilgiler sunan kişilerden yoksun olarak başıboş bir hayatın içine 
doğru sürükleniyorlar. 

"Ötekileri ve şüpheleri kalmayan toplumlar yıkılmaya mahkûmdurlar." 

Yalan bile olsa bir inancı olmayan bir kişi ne kadar güçlü olabilir ki; 

Etrafınıza bakın şüphesi olmayan insanlarla çevrilisiniz. 

İnsanlar neyi kaybettiler ki, şüpheleri kalmadı. 

Cemil Meric'in düşüncesi üzerine "insanlar en değersiz varlığı şüphelerini kaybederlerken ruh- 
ları kaybedeceklerini" hatırlarına getiremediler. 

Günümüz insanı şüphesini kaybetmiştir. 

İnandığı şeyleri, kişileri tabulaştırmayı ne kadar çok seviyorlar. Sonra da niçin, neden böyle olu- 
yor? deyip duruyorlar. 

Allah Teâlâ "düşünmüyorlar mı, akletmiyorlar mı?" derken "şüphe etmiyor musunuz?" yani, 
"beni bile araştırıp öyle bulun, yoksa günün birinde seni, adamla, parayla, mevkiiyle, fikirle vb. 
şaşırtırlar" demek istemiştir. 

Hiç düşündünüz mü? 

Büyük şahsiyetlerin çoğunda (meczup) delirme vakitleri bulunur. 

Niye mi? 

"Sorgulamış, cevabını bulamamış" ancak "çalıştığı ve gayret ettiği için Allah Teâlâ emeğini za- 
yi etmemiş, ona gerçek yüzünü göstermiş," büyük olmuştur. 

Ey gerçeği görmek isteyen kardeşim! 

Bela, çile, iftira delhizlerine düşüp delirmeden hakikat deryasına ulaşacağını mı sandın? 



Yok, 
Yok.. 



"Ey yalancı kendinden bile korkuyorsun, gerçek sana yüz açar mı? 
İhramcızâde İsmail Hakkı 



YAZILAR 222 



AHMED HULUSİ'DE MELEK KAVRAMINA EK 

Bir bilenden daha iyi bir bilen vardır. Bunun doğru olduğunu "Melek" kavramı üzerinde yoğun- 
laştığımda fark ettim. (Kendisinin Ahmed Hulusi olarak anılmasına müsaade ettiği için o hitapla hitap 
ediyorum.) Ahmed Hulusi gerçekten konu üzerinde yoğunlaşmış ve ledünni bir bilgiye kavuşmuş ol- 
duğunu gördüğüm için sizinle burada bazı bilgilerini paylaşırken bazı ilaveler ile tekrar etmek istiyo- 
rum. 

Ruh-u Muhammedîya da Ruh-u Âzam ismiyle işaret edilen orijin (Köken, başlangıç, kaynak) 
ilk varlıktan O'nun ilminde-O'nun enerjisiyle-kudretiyle meydana gelmiş nur yapılı varlıklardır. 

Işık kuantlarından yani Nur'dan varolmuştur. 

"Melek" kelimesi" ,melk"ten gelir ki , "güç, kuvve" anlamınadır." ALLAH"ın kuvvede mevcut 
özelliklerinin-esmâsının-açığa çıkması ile oluşan birimler anlamınadır. 

Bu itibarla; Melekler, "ALLAH" Rasûlleridir! (Hizmetkârlarıdır) 

Melâike varlığını "ALLAH"ın "Esmâ-ül Hüsnâ"sından alır! "ALLAH"'ın isimleri yani Esmâ-ül 
Hüsnâ,(güzel isimler) mânâlarını ortaya koymaya başladığı anda oluşan mânâ varlıklar "melek" 
adını alır. 

"Melek" ler de insanlar gibi "esma terkipleridirler!. .Tek bir ismin açığa çıktığı birimler de- 
ğil!... (Havas ilmiyle meşgul olanlar her bir ismin hizmetkar olan meleğin adını bulurlar. Başına "Ya" 
sonuna "il" ekler isim bulunur. "İl" İbranicede "Allah" demektir. ) 

Yani, "melek" denen varlıklar da ana yapılarının mâhiyeti itibariyle "ALLAH" isimlerinin bir 
bileşimidirler... Ne var ki, bileşimlerinde bir veya bir kaç ismin mânâsı büyük ağırlıklı olarak açığa 
çıkmaktadır... 

Belirli çok çok yüksek frekanslardır, titreşimlerdir! ( ve yazılımlardır.) 

Melekler aslında, orijin yapı olarak sûretsiz ve şekilsiz varlıklardır. Ancak meleğin, işlevi ve 
bağlantılı bir frekansı vardır! Ve bu titreşimlerin ihtiva ettiği anlamlar söz konusudur. (Bu kısımda 
onları bilgisayarın yazılımları da olarak düşünebiliriz.) 

İnsan bedeninde nasıl bir karaciğer, canlı ve bilinçli olarak yapısının özelliklerini ve gereğini 
ortaya koyuyorsa; ve öte yandan bedeninin diğer organlarıyla da birleşerek, beden dediğimiz üst 
yapıyı oluşturuyorsa; ve bu bedenden de bedenüstü bir varlık olan "İNSAN ŞUURU-BİLİNCİ" mey- 
dana geliyorsa; aynı biçimde atomaltı ve atomüstü boyutun kendine özgü canlı-şuurlu varlıkların- 
dan oluşan sistemik, galaktik ve galaksiler bileşiği "CANLI BİLİNÇ SAHİBİ" özgün varlıklar da sözko- 
nusudur ki, bunların da dini terminolojideki adı "MELEK"lerdir!.. 

Melekler nur yapılıdır. Bunu bugünkü dille ifade etmek gerekirse, enerji kökenlidir diyebiliriz. 

Her şey enerjiden meydana gelmiştir dendiği zaman, burada bahsedilen enerjidir! 

Enerji ,"ALLAH"ın "kudret" vasfının kuvveden fiile çıkması halindeki adıdır. Yani "Nur"dur. 

"Nur"diye bahsedilen şey "salt enerji"dir. Bu bilinçli enerji(kudret),-kozmik bilinç- evrende 
var olan herşeyi kendisinden meydana getirmiştir. 

Bir diğer ifade ile, bu kâinatta var olan herşey, O "RUH" adlı meleğin gücünden "0"nun ilmiy- 
le meydana gelmiştir! 

Varlıkların tüm nesneler, yani kesitsel algılama araçları ile algılayabildiğimiz veya algılaya- 
madığımız; tespit edemediğimiz ama akıl yollu varlığını kabul ettiğimiz bütün varlıklar, gerçekte 
hep meleklerin varlığından ibarettir. Çünkü, evrende varolan her şey "enerji"den meydana gelmiş- 
tir. Yani, "nur"dan meydana gelmiştir. 

Esasen yaşamda varolan her şey, "CAN"lılığını ve "BİLİNCİNİ" bahsetmekte olduğumuz "ME- 
LEK"lerden alır.. 

Kâinatta yaygın ve de evrenin hammaddesi varlıklar da "MELEK"ler... 

"MELEK" denilen varlıkların yapısının anacevheri, foton türlerinden bir yapıdır. "NURÂNİ"dir 
yapıları... 

Hatta bir diğer ifade ile şöyle izaha çalışayım. 222 

Biz sayısız türden ışınları incelerken, aslında "Melek"lerin orijin yapısını incelemekteyiz ve 
bunun bilincinde değiliz!.. 



YAZILAR 223 



Bilgisayar kelimesiyle işaret ettiğimiz yapının varlığındaki atomlar ve ışık kuantları, nasıl bir 
boyutsal derinlik ve öze işaret ediyorsa; "insan" veya "hayvan" veya "cin" dendiğinde de, onların 
alt yapısını oluşturan öze, cevhere, alt yapıya "MELEK" denir.. 

Bu yüzdendir ki, insan ve cin ve hayvan denilen tüm varlıkların orijini tümüyle meleklerdir.. 

Meleklerin varlığı da "nur"dur; Dolayısıyla, meleklerden meydana gelmemiş hiç bir şey yok- 



tur! 
dır. 



Atomüstü boyutun tüm birimleri gerçekte "melek" diye anlatılmak istenen boyut varlıkları- 



"İnsan" denen varlığın aslı, orijini de melektir. 

İnsanlar, Cennete (oradaki yaşama uyarlanmış) melekî yapıya dönüşmüş olarak gireceklerdir. 

"Genetik yapı" dahi bir melek kökenli yapıdır. (Yazılımlar) 

Cin veya bunların insanları saptırıcı türü olan şeytanların, iblis'in orijin hammaddesi de me- 
lektir! 

(hacker: "Bilgisayar ve haberleşme teknolojileri konusunda bilgi sahibi olan, bilgisayar prog- 
ramlama alanında standartın üzerinde beceriye sahip bulunan ve böylece ileri düzeyde yazılımlar 
geliştiren ve onları kullanabilen kişi" olarak tanımlanır. Hacker, yetenekli ve zeki bir bilgisayar kurdu- 
dur. Gerçek yeteneği ise bilgisayar güvenliği ve mantıksal programlama üzerinedir. Hacker kavramının 
nasıl Türkçeleştirileceği konusundaki karmaşa dışında, bu kavramın evrensel boyuttaki anlamı da ger- 
çek bir muammadır. Değişik sözlüklerde bu kavram hakkında bazı ortak ifadeler olsa da, bu konuda 
tam anlamıyla bir mutabakata varılmış değildir. Bilgisayar programcılığı alanında, bir hacker bir exp- 
loit'e bir dizi düzeltme uygulama ya da varolan kodları kullanma yoluyla bir amaca ulaşan ya da onu 
'kıran' bir programcıdır. Bazıları için, hacker sözcüğünün olumsuz bir çağrışımı vardır ve sistem "kıran" 
gibi çirkin, verimsiz ve kaba saba programcılık görevlerini yapan kişileri anımsatır.) 

Cehennem varlıkları olup "zebani" adıyla tanınanlar da "melek"tir! 

Maddenin aslı melektir! 

"Melek" dendiği zaman iki tür yapı anlayacağız; 

Birinci tür yapı; Evrende ve içinde bulunduğumuz sistemde var olan her şeyi meydana geti- 
ren, bu günkü tanımıyla, kuantsal kökenle açığa çıkan yapıdır... "Melk" kökünden gelen melek, 
kuvvet, enerji yapı anlamındadır. 

Bildiğimiz gibi enerjinin yoğunlaşması ile kuantlar, mezonlar, nötrinolar, nötronlar, elektron, 
pozitron, atom ve atom bileşiklerinden, atom moleküllerinden oluşan maddeler... 

Evet!... Biz, her hangi bir madde, dediğimiz zaman, bu madde, beş duyu verilerine göre, 
maddedir! .. Yani, "görece (izafi) madde"dir!. 

Bugün modern bilim tesbit etmiştir ki, gerçekte madde diye bir şey yoktur!. Beş duyu dolayı- 
sıyla, biz maddenin varolduğuna hüküm veriyoruz.. Oysa gerçekte, evrende var olan her şey, çeşitli 
dalga boylarındaki manalardan ibarettir. 

Her ne kadar 1900lerin başına kadar, koyu bir maddecilik, "madde vardır, ötesi yoktur" gö- 
rüşü hâkim olsa da, dünya üzerinde, 1910lardan, 1920lerden, bilim dünyasında başlayarak günü- 
müze gelen bilim seviyesi artık, madde diye bir şeyin var olmadığını, sadece, bizim beş duyumuzun 
maddeyi bize var gösterdiğini, esasında madde denilen her şeyin atomlardan ve atomların da ışık 
kuantlarından, çeşitli dalga boylarından var olduğunu gösterdi... 

İşte var olan; Dünya üzerinde ve Evrende var olan her şeyin meleklerden meydana gelmesi 
demek, bu dalgasal yapı ve atom altı boyutun, ışınlarından ve kuantsal enerjiden meydana gelmesi 
demektir... 

Yalnız, burada çok önemli bir husus var. Burayı hiç bir zaman gözden kaçırmamak gerekir... 

En azından, olaya basit bir şekilde baktığımız zaman, evrenin tüm katmanlarında, boyutlarda 
geçerli olan bir " sistem" görüyoruz. 

Her boyutun, her katmanın kendine has bir " sistemi ve düzeni " var!. (Bir bilgisayar gibi yazı- 
lımı vardır.) 

Kısaca, evrende kaos yok, kargaşa, karmaşa yok!. Belki, sistemin ve düzenin getirdiği, gerek- 
çesini henüz fark edemediğimiz lokalize kaoslar var; ya da bize öyle geliyor ki gerçekte o da siste- 
min bir parçası!. Her şey bir sistem içinde doğuyor, büyüyor, ölüyor!. Yok olmuyor, bir başka şekle 



YAZILAR 224 



dönüşüyor!. "Yok" olmuyor, yani, yok olma diye bir şey evrende yok!. Çünkü zaten "yok"tan var 
olmuş ve aslı yok olan, hiç bir zaman "var" olmadı ki, "yok" olsun!. Bu da bir sistemin sonucu; sis- 
tem ise bir bilincin ifadesi... 

Maalesef, batı bilim dünyasının çok iyi bildiği bu gerçekleri, henüz Türkiye'de bilen adam sa- 
yısı parmakla gösteriliyor. Ve... Bugün ilim, artık Batıdan geliyor... Güneş dünyaya batıdan doğu- 
yor{!). 

Şu anda biz, "madde var" diyoruz!... 

Bilim dünyası diyor ki: 

"Madde diye bir şey yok, bu gözle gördüğümüz, içinde yaşadığımız her şey bizim hayâlimiz- 
den, şuurumuzun oluşturduğu hayâlden ibarettir!.." 

Bu varlıkta gördüğümüz her şey, enerjiden, enerjinin yoğunlaşması ile meydana geldiğine gö- 
re, demek ki bu varlıkta olan her şey, dinî tâbirle meleklerden meydana gelmiştir!. Her şeyin aslı 
melektir!... 

Cüzi mânâda, zerresel mânâda, senin şu vücudun, trilyonlar kere trilyonlarca meleklerden 
meydana geldiği gibi, çeşitli katmanların yoğunlaşması ile meydana gelen ayrı melekler vardır. Bu- 
nu şöyle izah edelim: 

Sizin vücudunuz, sayısız hücrelerden meydana gelmiştir... Bu hücreler değişik terkipler şek- 
linde bileşimler meydana getirerek, bir karaciğeri, bir kalbi, bir mideyi, bir beyni meydana getirmiş- 
tir. Karaciğerin görevi ayrıdır, karaciğerin kendine has bir bilinci vardır. O bilincin meydana getirdiği 
karaciğerin bir çalışma sistemi vardır. Kalp böyle, beyin böyle, mide böyle... Her bir organın kendi- 
ne has bir bilinci vardır... 

Ama, bizim beynimizde oluşan bilinç, buralardaki bu bilinç türlerini algılayamaz. (Yazılım) 
Çünkü onu algılamak için, gerekli açılıma, gerekli kapasiteye sahip değildir... Bunu, basit olarak 
şöyle izah edelim: 

Gözünüz, şu sehpayı görür; ama şu odada, şu salonda boşluğa baktığı zaman bir şey görmez. 
Hâlbuki şu odada, şu anda belki milyonlarca ses ve milyonlarca görüntü dalgası var. 

Ancak bu odada mevcut olan milyonlarca ses ve görüntüyü, ancak o dalgaların dalga boyuna 
ayarlı, bir televizyon veya radyo ile tespit edebiliriz!. 

O dalga boylarını kulağımız ve gözümüz almaz!. Çünkü gözümüz, santimetrenin on binde 
dördü ile on binde yedisi arasındaki dalga boylarını alabilecek kapasite ile kayıtlıdır, sınırlıdır... 

Kulağımız ise, 16 ile 16.000 hertz arasındaki dalgaları alabilme kapasitesiyle sınırlı ve kayıtlı- 
dır!... 

Bu ikisi arasında çeşitli mânâlar ihtiva eden, milyarlar ve milyarlarla dalga boyu var olmasına 
rağmen, biz bunlardan gafil yaşıyoruz... 

Burada şu hususa dikkat etmeliyiz!.. 

Biz, ilkel bir şartlanma sonucu olarak, sadece beş duyu verilerini var kabul edip, beş duyunun 
tespit edemediği verileri yok sayıyoruz!... Gözle göremediğimizi inkâr ediyoruz!.. 

Bundan yüz sene öncesine kadar böyle düşünülebilirdi; ancak günümüzde bu tür fikirler ge- 
çersiz sayılmaktadır!. Çünkü, göremediğimiz bir çok şeyin varolduğunu kesinlikle biliyoruz artık... 

Kesinlikle, tutamadığımız birçok şeyin, var olduğunu biliyoruz!. Duyamadığımız pekçok şeyin 
mevcudiyetinden haberimiz var; ne çare ki, bunlarla iletişim kurma imkanımız yok!. 

Din bize, 1400 sene öncesinden, Hz. Muhammed Aleyhisselâm'ın ağzı ile bu gerçeği sanki 
şöyle haber veriyor: 

"Sizin, hücresel yapılı bir bedene sahip olmanız gibi; ışınsal bedenli yapıyla meydana gelmiş 
cinlerin var olması gibi; bunun ötesinde, ışık kuantlarından, yani Nurdan varolmuş melekler de 
vardır!. Ki, evrende, bünyesinde bunları barındırmayan, bunların varlığından meydana gelmemiş 
hiç bir nesne yoktur!. 

Evrende var olan her birim-nokta, bu ışık kuantlarından meydana gelmiştir. Yani, melekler- 
den meydana gelmiştir!. Ve bunlar, evrendeki mutlakybjlinçten gelen bir şekilde, yapısal özellikleri- 
ne göre bilinçli birimlerdir!. 

SONUÇ 



YAZILAR 225 



Ahmed Hulusi'nin "melek tarifi" içine ilave kıldığımız "Bilgisayar Yazılımı- Genetik Kod" için şu 
bilgileri hatırlayalım. 

[Bilgisayarlar üzerlerinde çalışan yazılımlar olmadan sadece dijital yığındırlar. Dijital devrelere 
hayat veren ve kullanıma hazır hale getiren teknoloji yazılımdır. Kısacası bilgisayarı kullanılabilir yapan 
yazılımdır. Yazılım, bilgisayar sistemleri üzerinde çeşitli işlemleri ve fonksiyonları yerine getirmek üze- 
re düzenlenmiş komutlar düzenidir. Yazılım soyut bir üründür, elle dokunulup, gözle görülmez, tadıl- 
maz, koku vermez. 

Ürün olarak ele alındığında ölçülmesi ve değerlendirilmesi zordur ve kişiye bir bakışta fikir ver- 
mez. Üründeki hatalar ürün kullanılırken bile fark edilemeyecek kadar sanaldır. Buna rağmen çok 
önemli ve vazgeçilmez işlemler yapar. 

Yazılım kompleks ve karmaşık bir üründür. Birkaç satırdan oluşabildiği gibi milyonlarca satırdan 
da oluşabilir. Üzerinde birçok parametre, statü, değişken, programlama dillerine has kodlar barındırır. 
Uzman bir göz ile bakılmadığında karmaşık harf dizileri olarak algılanır. Diğer taraftan yazılım esnek 
bir üründür. 

Yazılım ürünü fabrikasyon bir ürün değildir. Tekrarı azdır, her yeni proje başlı başına yeni bir iş- 
tir. Her ne kadar mümkün olduğu kadar koyulan kurallar, modeller ve yazılım geliştirme araçları kul- 
lanımları ile standart geliştirmeler yapılmaya çalışılsa ve çoğu zaman bir takım halinde yazılım gelişti- 
rilse de yazılım kişisel bir üründür. Aynı yazılım ürünü iki farklı kişi tarafından farklı şekillerde geliştiri- 
lebilir. Her iki ürünün çıktıları aynı olsa dahi riskleri, zayıf noktaları ve güçlü yönleri farklılık gösterir. 
Tüm bunlar ölçülmesi zor bir ürünü karşımıza getirmektedir. 

Yazılım doğası gereği gösterdiği farklılıklar kendine has kalite modellerinin geliştirilmesini de 
beraberinde getirmiştir.] (Reşit ALTUN, Yazılımda Kalite Kontrol Ve Bir Uygulama , Marmara Üniver- 
sitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İşletme Anabilim Dalı Sayısal Yöntemler Bilim Dalı , Yüksek Lisans Tezi- 
254276, İstanbul, 2010, s.3-4) 

[1948 yılında, ENİAC adındaki, elektrik ile çalışan ilk bilgisayar yapıldığında 30 ton ağırlığında idi 
ve bugün cebimize koyduğumuz bir hesap makinasının yaptığı işleri bile yapamıyordu. Silikonun ve 
mikroçiplerin bulunmasıyla bilgisayarların hacimleri hızla küçülmüş, işlem hızları artmış ve çok büyük 
bilgi bankaları kurulmuştur. Bu sayede, birçok giriş ünitesi yoluyla veri tabanlarında depolanan bilgiler 
istenildiğinde görüntülenmekte, değişiklikler, eklemeler ve silmeler yapılabilmektedir. Bu fonksiyonla- 
rın yanında, üretilen ve depolanan bilgiler, elektronik yollarla çeşitli adreslere aktarılabilmekte ve 
bilginin çoğalmasına yardımcı olmaktadır. 

Oysa en güzel şekilde yaratılan insanın biyolojik fonksiyonlarının yanında, beyin fonksiyonları 
ve kayıt sistemleri öyle ideal çalışmaktadır ki, göz, kulak, burun, deri gibi ünitelerden sürekli bilgi de- 
polanmaktadır. Doğumumuzdan, hatta ana rahminden başlayan kayıt işlemi, ölünceye kadar devam 
etmekte ve bütün bu bilgiler beynimiz içinde nohut tanesi büyüklüğünde bir et parçasında saklan- 
maktadır. Hafızamız öylesine büyük bir kapasiteye sahiptir ki, sesler, renkler, görüntüler, ısılar, koku- 
lar hülasa çevremizden gelen bütün girdiler kayıtlanmakta, hem içtimai hem de biyolojik hayatımızı 
yönlendirmektedir. Bilgisayar teknolojisi bugün kokuları henüz kayıt ettirememektedir, fakat insan 
gibi harikulade bir modelin varlığı bu alandaki çalışmalara örnek hedef olmaya devam edecektir. 

Göz, kulak, burun, dil gibi organlarımızdan -bir saniyesini dahi kaçırmadan gelen bilgiler, hafı- 
zamızda defter-i amalimizin eksiksiz kayıtlarıdır. Hatta günlük hayatımızı paylaştığımız eşimiz, dostu- 
muz veya mesai arkadaşlarımızın hafızalarına aldıkları kayıtların şahsımızla ilgili bölümlerini de "şahit 
kayıtlar" olarak değerlendirmek lazımdır. 

Bilgisayarların hafızalarında saklanan bilgileri istediğimiz zaman ekrana veya yazıcılar vasıtasıyla 
kâğıda aktarabildiğimizi düşünürsek, ömrümüz süreğince hafızamızda toplanıp saklanan bilgilerle 
hesaba çekileceğimiz çok daha rahat anlaşılabilir. 

Toprakta çürüyen bedenimizle birlikte, süper bilgisayar beyinlerimiz ve hafızalarımız da yok ol- 
maktadır. Ancak bütün ömr ü hayatımızda bizi terk etmediğine inandığımız nurani varlıkların kayıtları 
ve şahitlikleri yanında, ruhumuzu teslim ederken hafızalarımızdaki kayıtların muhafaza edilmesi ve 
daha sonra da, defter-i amal olarak, elimize verilmesi maksadıyla, vazifeli melekler tarafından alınabi- 
leceği de düşünülmelidir. 



YAZILAR 226 



"Kitap (ortaya) konulmuştur. Suçluların onun içindekilerden korkarak: "Vah bize, bu kitap da 
ne oluyor, ne küçük ne de büyük hiçbir şey bırakmıyor, her (yaptığımız) şeyi sayıp döküyor!" dedik- 
lerini görürsün. Yaptıklarını hazır bulmuşlardır. Rabbin kimseye zulmetmez." (Kehf, 49)] ( Bilgisayar- 
lar Ve Şahit Kayıtlar-Yrd. Doç. Dr Şemseddin SEÇİLMİŞ) 

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bulunduğu günün şart ve bilgilerine uygun olabilecek uy- 
gunlukta ifade ettiği "melek" kavramının ne kadar kapsamlı olduğunu yeni yeni anlamaktayız. Bu 
nedenle "melekler" in hakikati üzerinde çokta kesin bir bilgiye sahip olmadığımız anlaşılmaktadır. 
Buna bir örnek vererek konuyu bağlamak istiyorum. 

Şeyh Şerafeddin Bingöl kaddesellâhü sırrahu'l azîz bir sohbetinde buyurdu ki; 

"Bir insanın sulbünden hâsıl olan katre-i meni zail olmaz. O katreden ya insan, ya da melek 
hâsıl olur. Bu melâike de bildiğimiz melek-i nûrânî değil, melekle insan arasında bir mahlûktur." Hızır 
Aleyhisselâm buyurdu ki: 

"Ben on iki bin Nebîve Resul ile içtimâ ettim. Fakat bu mecliste, Sultan-ül Ârifîn Hazretlerin'den 
hâsıl olan, hakîkatı ve böyle bir ilim ve hikmeti o meclislerden ahz edemedim (alamadım). 

"Yâ Sultân-ül Ârifîn! O insan nutfesinden halkolunan melâike'nin vezâif ve tekâlifi (vazife ve so- 
rumlulukları) var mıdır?" 

Sultân-ül Ârifîn cevaben buyurdu ki: 

"Bir kimse, mürşid-i kâmil'in terbiyesine mazhâr olacak olursa, o mürşidden o müride bir hâtıf-ı 
nazar atfolunur ki; o nazar, terbiye ve tezkiye tariki ile olmayıp, müridin istidâtı üzeredir. Bu nazardan 
mahrum kalmamak için müridânı muhafaza etmek bu melâikenin vezâifindendir. Bu nazara mâni olan 
harekâttan mürid muhafaza edilmedikçe, diğer terbiye ve tezkiye hususunda nazarlardan da mahrum 
kalır." (Hasan BURKAY, Menâkıb-ı Şerefiyye [Kitap]. - Ankara (Beş Cilt) : Çınar Yayınları, 1995-2010 . 
c.l, s.158) 

Allah Teâlâ buyurdu ki; 

öy^y ,*3~ a y^j \&*2&-j/>j «-^-i & l yd>\^j$\jti\ lûLiı \j)\s \±&z j^ *>*■■>> *J&*> yöj 

"Onlar tenlerine, tenasül organlarına, 'Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?' derler. Tenleri, tenasül 
organları: 

'Her şeyi konuşturan Allah, bizi de konuşturdu. Sizi de ilk yaratırken konuşma kabiliyetiyle O ya- 
rattı. O'nun huzuruna getirilerek hesaba çekileceksiniz.' derler. (Fussilet, 21, Ahmet Tekin Meali) 

Son olarak "melek" tabiri içine de girdiğini kabul ettiğimiz genlerinde bozulması şeytan ve tabii- 
lerinin melek olan bünyemize açtıkları savaşı olarak tekrar hatırlayalım. 

[Başbakan, CHP Lideri Kılıçdaroğlu ve Tarım Bakanı Eker'e mektup gönderen Panko Birlik'in 
Danışmanı, eski İzmir Büyükşehir Belediyesi Başkanı Özfatura, "Nişasta Bazlı Şekerler ve Genetiği 
Değiştirilmiş Organizmalarda Türklere biyo-soykırım uyguluyorlar" dedi. 

Son 10 yıldır Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) ve şeker bazlı nişastalar konularında 
araştırmaları derleyen, Pancar Üreticileri Kooperatifi'ne (PANKO Birlik) danışmanlık yapan eski İzmir 
Büyükşehir Belediye Başkanı Burhan Özfatura, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, CHP Genel Başkanı 
Kemal Kılıçdaroğlu ve Tarım Bakanı Mehdi Eker'e 

"BİZE BİYOLOJİK SAVAŞ AÇTILAR. TÜRKLERE SOYKIRIM YAPILIYOR" diye mektup gönderdi. 
GDO'lu ürünler, kısır tohumlar ve Nişasta Bazlı Şekerlerle (NBŞ) Türkiye'ye yönelik tam bir soykırım 
uygulandığını ileri süren Özfatura 1975'te yüzde 2 olan kısırlık oranının 2009'da yüzde 25'e yükseldi- 
ğine dikkat çekerek "Türkiye bir biyolojik savaşla, bir biyo-soykırımla karşı karşıya. 

Türkiye'nin bir numaralı gündemi ne Ergenekon ne başka bir şey. İktidar muhalefet demeden 
bu konuda el ele verilmeli" dedi. Türkiye'nin gelecek nesillerinin tehdit altında olduğunu ifade eden 
Özfatura gönderdiği mektupta, Başbakan Erdoğan'ın mektubunda yer verdiği bazı gıdaları tetkik et- 
tirmesini istedi. Türkiye'nin bir numaralı gündem maddesinin bu olması gerektiğini kaydeden Özfatu- 
ra, şunları söyledi: "35 yıl önce yüzde 2 olan kısırlık oranı bugün yüzde 25'e çıktı. Bu gıdaları tüke- 
tenlerin DNA'ları bozuluyor. Cinsi sapıklar türüyor. Tiğrjgye biyolojik bir savaşla, bir soykırımla karşı 
karşıya. Geceleri uykularım kaçıyor. Hepimizin geleceği tehlike altında. Neticede Sayın Başbakan'ın 
da çocukları, torunları tehlike altında. Çünkü yediğimiz hemen her gıdada bunlar var." 



YAZILAR 227 



TERMINATOR TOHUM 

Dünyanın en zengin isimlerinin oluşturduğu "Dünya Nüfus Konseyi" adlı örgütün dünya nüfu- 
sunun 8.3 milyarı aşmaması için çaba gösterdiğini, bu amaçla bir soykırımı uyguladıklarını da iddia 
eden Özfatura, "Bili Gates, David Rockefeller, Ted Turner, George Soros gibi zenginler dünyaya 
hükmediyor. Dünya Nüfus Konseyi adıyla örgütlüler. Hitler'e de destek veren bu gruptu" sözleriyle 
dikkat çekti. Özfatura GDO'lu ürünleri terminatör tohumlara benzetti. 

HOMOSEKSÜEL DOMUZ! 

Bu gıdalar aracılığıyla Türkiye'ye uygulanan soykırımın Asya ve Afrika ülkelerine de uygulandı- 
ğını savunan Özfatura "GDO'lu ürünlere ithalat yasağı getirilmeli" diye konuştu. 

En çok soya, mısır, nişasta bazlı şekerler ve suni tatlandırıcıların tehlikeli olduğunu kaydeden 
Özfatura, "Bunlar insan DNA'sında tahribe yol açıyor, genetik bozukluklar ve cinsi sapıklıklar mey- 
dana getiriyor. İsviçre'de yapılan araştırmada GDO'lu soya ve mısırı yiyen domuzlar homoseksüel 
oldu" dedi.] 

http://www.byturco.com/haber/Burhan-Ozfatura-dan-Carpici-GDO-Aciklamasi/352387 

İhramcızâde İsmail Hakkı 



YAZILAR 228 



HZ. ISA ALEYHISSELAM HAKKINDA KAHİN VANGA DİYOR Ki 

"Hz. İsa ile ilgili bilinen çoğu şey yanlıştır. Onun bir babası vardı, başka bir kozmik ırktandı. Yani İsa bir 
melezdi. Onlar Dünya'da 56 büyük hanedanlıktır ve de burayı yönetirler. İşin kötü tarafı materyal olana eği- 
limlerinin oluşmasıdır. Gelecekle beraber "yeni olan" geliyor ve de onlar korkuyorlar, endişe içerisindeler. 
Bundan dolayı gerçeklerin üstünü iyice kapatmak için inanılmaz uğraş veriyorlar." 

Hz. İsa ölümsüz değildi, çok büyük bir kahindi fakat ölümlüydü. Haçtan indirildiğinde hayattaydı. Şifacı 
Varlaam ona bir ilaç içirmişti ve böylece İsa'nın astral bedeni ayrıldı. Sonra Nikodim'in bahçesinde onu tekrar- 
dan şuurlu hale getirdiler. 

Eski Ahit, Gücün diktesiyle tam 40 kişi tarafından oluşturulmuştur. (Aslında bu sözlerimden dolayı Kilise 
ile sorunlar yaşayabilirim.) İncil, Sn. Paul'un uydurmasıdır. İsa öğretisinin aslının bir kısmını Didache 'de görebili- 
riz. Didache bugün Kudüs'te koruma altındadır. Hz. İsa'nın ölümünden sonra, Tanrı korkusu altında kardeşi Ya- 
kov (Yakup) tarafından derlenmiştir. Yakov, İsa'dan sonraki ilk hanedandır ve ondan sonra başlanır... Bu bir aile 
geleneğidir. Bu gün Avrupa'da ülkeleri gerçekte yönetenler onlardır. Fransa'dan Almanya'ya, İtalya'dan İngilte- 
re'ye kadar tüm büyük devletlerin kralları o sülaledendir. 

İsa'nın kardeşleri olduğu gibi (4 erkek ve 3 kız kardeş), Maria Magdalena'dan olan çocukları da vardı. 
(2 erkek, 1 kız) Sn. Paul kızları Sara ile evliydi. Paul, öğretiye erişmemişti, o her şeyi değiştirdi. Öğretiyi ticarete 
dönüştürdü. Ruh ile ticaret yapıyordu... 

Hz. İsa 83 yaşında vefat etti, naşı bugün Fransa'da bulunuyor. 

Daha sonraları İsa'nın öğretisiyle iyice ilgisiz hale gelen Hristiyanlığa karşın Hz. Muhammed (sallallâhü 
aleyhi ve sellem) geldi. 

Kaynak: 

Renan Seçkin, Kahin Vanga, 2009, İstanbul, s. 142 



YAZILAR 229 



MİSYONERİN AŞKI 



"Taktik manevralar esnasındaki en büyük başarınız 

bu manevraları düşmandan saklamakta göstereceğiniz ustalıktır. 

Manevralarınızı sakladığınızda düşmanın casuslarından 

ve böylece düşmanın taktisyen beyinlerinden korunmuş olacaksınız ." 

(SUN TZU-Savaş Sanatı) 

Vatikan ve Kiliseler Birliği adına "Dinlerarası Diyalog" fikrini ortaya atan misyonerler teşkilâtı- 
nın lideri Louis Massıgnon'un Misyonerler Zirvesi'nde yaptığı konuşma aynen şöyledir: 

"Müslümanların her şeyini tahrip ile mahvettik. Dinleri, inançları, ahlâkları, dine bağlılıkları 
ve insanî duyguları mahvoldu. Onların millî-mânevî değerlerini Batı medeniyeti potasında eriterek 
kendimize benzettik. İslâmiyet'ten uzaklaştırdık. İslamiyet'i öğrenmeyi, yaşamayı, namaz kılmayı ve 
Kur'ân-ı Kerîm öğrenmeyi suç ve gericilik olarak göstermeyi başardık. Artık çoğu hiçbir şeye tam 
olarak inanmıyorlar. Ehl-i sünnet îtikâdı başta gelen düşmanımızdır. Bu itikadı geçmişte sapık inanç- 
lara kanalize ettik. Son yıllarda ise Müslüman görünen bazı ilâhiyatçılarla, 14 asırlık dinlerini, itikat- 
larını, ibadetlerini tartışır hâle getirdik. Derin bir boşluğa düşürdük. Bundan sonra siz misyonerlerin 
işi daha kolaylaştı. Maaş bağlayarak, vize va'di, yurtdışında iş imkânı hatta fuhşu kullanarak Müs- 
lümanları Hıristiyan yapınız.." (M. Necati Özfatura- Türkiye Gazetesi) 

Hampher, "İslam'ı Nasıl Yok Edelim? de şu ifadelere yer vermiştir: 

"...Müslüman genç erkek ve kızlar arasında kayıtsızlık ve dinsizliği yaymalıyız. İslâm'a yönelik 
şüphe ve kuşkular uyandırmalıyız. Kiliseye bağlı okullarda ahlâka ve İslam'a uymayan kitaplar ve 
yayınlar dağıtılmalı, gayr-i ahlâkî ilişkiler için spor merkezleri kurulmalı, gençlerin gayr-i müslim 
dostlar edinmelerini sağlamalıyız. Yahudi, Hıristiyan ve diğer dinlere mensup gençlerin katıldığı 
dernekler kurmalıyız. Mümkün olan her vesileyi kullanarak Müslüman gençliği tuzağa düşürmeli- 
yiz." 

"...Ailelere nüfuz edilerek, baba-evlad ilişkileri, sömürü kültürünün etkisinde kalacak şekilde 
düzenlenerek, artık büyüklerin nasihatlerinin dinlenmeyeceği derecede bozulmaya çalışılmalı- 
dır. Gençleri dinî inançlarının etki alanından çıkararak din âlimleri ile ilişkilerine son vermek böyle- 
likle mümkün olacaktır..." 192 

Misyonerler hakkında çok söze gerek yoktur, fakat görünen manzara şu şekildedir. 

Onlar artık içimizde sözü geçen, bir lider, bir hoca, bir şeyh, bir yardım kuruluşu, bir okul, 
vb....uzuyan zincirin içinde hizmetin çeşitli adlarıyla faaliyet göstermektedirler. 

Neyi nerede bulacağız, neyi soracağız? 

Bilemiyoruz. 

Dostumuz dediğimiz hain değil ama, onların eline düşmüş, hizmet kuşu mu olmuş ne, dallar ve 
budaklar arasında mı da, diyemiyoruz. 

Kimi kiminle kıyas edeceksiniz. 

Edemezsiniz. 

Cahiliz, bilgimiz yok. 

Düşman içimize girince asalak ilacı alıp öldüreyim derken kendimizi öldürüyoruz. 

Size garip bir örnek vereyim, eskiden "dinler arası diyalog" diyorlardı. Tutmadığını gördüler, 
şimdi tarikatları, tasavvufu ve en güçlü felsefesi "vahdet-i vücud"u denemektedirler. Ne yazık ki göl 
maya tuttu, zannedersem. Öyle ki (kendim için söylüyorum) bizim bile yazılarımız onların isteklerine 
uygun düşecek hale geldi. 

Futbol sahasında kaleyi boş bırakmak yanlıştır. Ancak golleri kaleciler atıyor. Sahadaki oyuncu- 
lar ise mücadele ederken, golleri kaleci yiyor. 

Kaleci nasıl gol atar veya yer? 

Nasıl mı? 



192 Şule Kolay, "Takip Ettikleri Metotların Odak Noktaları", Şebnem Dergisi, S. 16, s. 41. 



YAZILAR 230 



Tabi ki; karşı takımın gizli oyuncusu olursa. (Penaltı tutarsın gol atmış olursun, yersin, gol yemiş 
olursun) 

Günümüzdeki Müslümanlar artık kendi kalecisinden gol yiyor. 

Takım kurmak zor, yapılanmak zor. 

İlk vagonu kaçırmış tren yolcusu gibiyiz. Hiçbir şekilde ön vagona binemiyoruz. 

Ne yapmalıyız? 

Bizlerde onlar gibi tren vagonlarında seyahat etmeli miyiz? 

Ne zaman lokomotife ulaşırız 

Ne zaman olur bilemiyorum? 

"Şüphe elde kılıç gibidir, başkasını keser, seni de bazen kesebilir. 

Şüphesi oluşmayan bilgi ham bilgidir. Şüphesini taşıyarak kabul ettiğimiz inançlar daha sağ- 
lamdır. 

Şüphesi olmayan imanlı sayısı çok fazla olsa da başkası tarafından şüpheye düşürülünce ça- 
bucak yok olup gitmektedirler. 

Hakiki iman vardır. Fakat hakiki imana herkesin kavuşmasını bekleyemeyiz." 

Döne, döne yaşadığımız bu dünya bazen birine bazen diğerine güler. Herkesin yaptığı yanına 
kâr kalmaz, ancak lâkini vardır. 

Fitne kuyruğunu yutmuş yılan gibidir. Yılan, kuyruğu yutarım zannederse de kendini helak et- 
mekten kurtaramaz. 

Ben bir şey biliyorum, 

"Ey insanlık başıboş değilsin. Kâinat sahibinin celâli bir gün cemâlini yakalar. Ucu hepimize 
dokunsa da O oyunu her zamanki gibi bozmaktadır." 

İhramcızâde İsmail Hakkı 



230 



YAZILAR 231 



Necip Fazıl KISAKUREK "HİTABELER" İSİMLİ ESERİNDEN 

MATERYALİZMA VE KOMÜNİZMA 

1949'da Beyazıt'ta, (Marmara) Üniversiteliler Lokalinde. 

1 + 1 = 2... Niçin? 

Ufuksuz tecrit denizinde, manaların sonuna varmayı sevenlerce (1 + 1=2) düsturunun bile (ni- 
çin)i vardır. 

Felsefe bunun cevabını şöyle verir: 

- Siz ne istiyorsunuz? (1 + 1) in kaç ettiğini mi? Demek bunların bir şey ettiğini kabul ediyor- 
sunuz! İşte 2, (1 + l)in müsavi olduğu şeye verilen isimdir! O şey neyse 2 de odur! 

Size tuhaf bir kelime oyunu gibi gelen bu cevap, büyük, fakat nihaî izahtan mahrum bazı be- 
dahetler karşısında, felsefenin bulup bulabileceği yegâne teselli formülüdür. Alnı metafizik terleriy- 
le nokta nokta parıldayan zavallı felsefe, sonunda böyle oyunlara kadar düşer ve sorar: Acaba (2) 
bölününce mi meydana (1) ile (1) gelir; yoksa (1) ile (1) birbirine eklenince mi (2) doğar? 

Vazgeçelim! Bunu düşünmek, koskoca kâinatı, akla rest çeken tek zerresi üzerinde bile tahlil- 
den âciz kalmak ve büsbütün terkip gözünden kaçırmak gibi şairane bir faciaya inkılâp eder. 

Riyaziye meselelerinde netice, ya başta, ya sondadır. Neticeyi başa alalım: 2... (1) ile (l)in mü- 
savisi... Bilbedahe ispatı tamamdır! Neticeyi sona alalım: 1 ile 1... Müsavisi 2... Yine bilbedahe ispat 
tamamdır. 

Dâvamıza böyle bir riyaziye oyunu ile başlayışımızda bir maksat var. Neticeyi başa ve hesap 
muamelesini sona almak ve sohbetimizin başına (1 + l)in müsavisi gibi bir bedahet hükmü oturtmak 
istiyoruz. 

Şimdi, şu güzel topluluğunuzu tenzih kaydıyla söyleyeyim: Mevcudunuzun hepsi de materyalist 
ve komünist farz edilse... Yahut, şu güzel topluluğunuzu tespit arzusuyla bildireyim: Hepiniz ruhçu ve 
milliyetçi kabul edilseniz... Her iki takdirde de, şimdi haber vereceğim bedaheti benimsemekte tered- 
düt etmeyeceksiniz. 

Bu bedaheti, deminki mücerret riyaziye meselesinin şivesine tatbik edelim ve birtakım şeyleri 
ettiği değil de, etmediği şeyler halinde gösterelim: 

Bütün iş ve fikir unsurlarıyla materyalizma ve komünizmanın ettiği bir şey vardır ya! İşte o, ruh- 
çulukla her türlü mukaddesatçılığın, hiç etmediği, etmek mefhumunu kaybettiği, sıfıra indiği şeydir. 
Yine bütün iş ve fikir unsurlarıyla ruhçuluk ve mukaddesatçılığın ettiği şey de aynı... Öbürünün hiçi, 
sıfırı, (niçevo) su... 

(Niçevo); sonsuz steplerde, içi boşalıp başı dönen Rus'un en korkunç mefhumudur: 

Hiç... Hiç demek... 

Meseleleri, bütün tecrit ve teşhis haysiyetiyle kavramak başlıca dâva olduğuna göre, bu sıkıntılı 
başlangıcı omuzlamaya ve her şeyden evvel bedahetleri bir kere daha tespite mecburuz. Artık beda- 
vacılıktan, hazırlopçuluktan iğrenme çağımız doğmalıdır. Zira materyalizma ve komünizmanın, beda- 
vacılık, hazırlopçuluk, kolaycılık ve ucuza istismarcılık çağı, hem de gelmiş ve geçmiş olarak ancak 
böyle bir fikir hamlesiyle kökünden kurutulabilir. 

İlk hüküm şudur ki, dâvalarla, aks-i dâvaları, açık, vazıh ve berrak olarak belirtmekte her iki cins 
müttefiktir. Taraflardan hiçbirinin öbürüyle karıştırılmak gibi bir korkusu yoktur. Birbirinin içinde ara- 
yıp ayıklanmaya muhtaç değildirler. Zift gibi simsiyah ve kar gibi bembeyaz iki renk... 

Dünya, ilk insandan beri, hakikatin merkezini ötelerde, ötelerin üstünde, onun da ötesinde kur- 
calayan dinlerden ve madde üstü inanış sistemlerinden harekete geçtiğine göre, materyalizma ve 
komünizma, her şeyden evvel bir aksiyon değil, bir reaksiyondur. Dine ve madde üstü inanış sistemle- 
rine felsefenin taktığı isimle, idealizmaya ve spritüalizmaya; ve an'anevî cemiyetin temelini teşkil 
eden ferdî mülkiyet ve hürriyet hakkına karşı sert bir aksülâmel... Amel, mukabil taraftadır ve buna 
karşılık bu aksülâmelin, ayrıca koskoca bir amel ifade eden çapını inkâra da kimsenin hakkı yoktur. 

Şimdi neticeyi, tam ve peşin bir kıymet hükmü halinde başa alalım: 

Yüzüğünün halkası ve taşıyla beraber materyalizma ve komünizma isimli aksülâmel veya amel, 
sürüklediği gaye bakımından sadece şudur: 



YAZILAR 232 



Sonsuz steplere bakarak (niçevo) diye ürperen, yokluğun kabuğunu soyup altından varlığı çı- 
karmak isteyen, biricik İnsanî gaye halinde maddesi ve ruhu ile ebedileşmek, olmak, kalmak, ermek, 
davasını güden insanoğlunun, küfür ve dalâlet tarihi boyunca düştüğü en dipsiz çukur... 

Hükmü peşin vermekte, peşin hükümcülük değil, fikir namuskârlığı vardır. Zira beyninin her 
atomunu akrebin kıskacı içine koyup düşünen, inceleyen, arayan, bulan, toplayan; sonra tekrar dağı- 
tan, yine düşünen, hep inceleyen, daima arayan, artık bulan ve tastamam toplayan çilekeş fikir adamı, 
dilinin altında sakladığı hükmü, hileli hesap tavırları alarak sona getireceği yerde, başta haber vermek 
ve sonra onun hesabını takdim etmeye çalışmakla, ancak dürüst ve samimi olur. 

Mahzun mahzun, işaret edelim: 

Bizde, bu memlekette, hemen hiç kimse materyalizma ve komünizma nedir, bilmez! Buna 
rağmen bizde, bu memlekette, çok kimse ona düşmandır! Ne âlâ, fakat bilmeden düşmanlık ne kötü! 
Bu, haksız bir iyiliktir! 

Yine bizde, bu memlekette, pek az kimse materyalizma ve komünizmaya kaymıştır. Buna rağ- 
men bizde, bu memlekette, gönüllülerinden hemen hiçbiri materyalizma ve komünizmanın bütün iş 
ve fikir planında hesap ve nisbetini kurmuş ve nokta nokta, her çizgiyi inceleyerek bu kanaate varmış 
değildir! Ne kötü; üstelik bir de buna fikirsizlik ve bilgisizlikle düşmek ne feci ! Bu da, büsbütün özürsüz 
bir kötülük... 

Bizde, bu memlekette, küçücük sevenler zümresi ve koskoca iğrenenler kadrosuyla herkesin 
materyalizma ve komünizma hakkında bildiği, işte demin başa aldığımız bedahet derecesindedir. 

Biraz evvel materyalizma ve komünizmayı, yüzüğün halkasıyla taşına benzettik. Tamam... Hal- 
ka, materyalizma, elmas veya kömür parçası da komünizmadır. Materyalizma; menbâ değil de, 
mansap bakımından metafiziğe düşman olmakla beraber, eğer tâbir caizse, komünizmanın metafizik 
planını, bütün teşhis ve tecrit cehdini, dayanağını teşkil eder. 

(Materyalizm-tarihî maddecilik) ismini almadan, saf doktrinler halinde yahut bu doktrinlere 
müsait fikir iklimleri şeklinde, materyalizma temayülü, pek eskidir. Onu gerilere doğru takip edebilir- 
siniz. 19'uncu asrın başlarında yakalar, 18'inci asır boyunca gerileyerek izlerine rastgelir, 17'inci ve 
16'ncı asırlarda da ondan gölgeler bulur; ve Batı dünyasında Ortaçağ karanlıklarını delip oradan uzun 
bir zulmet dehlizini geçerek eski Yunan ışığına çıkacak olursanız, Eski Yunanın büyük fikir ağacı dalla- 
rında, onun, ilk irca vahitlerini ele geçirebilirsiniz. 

Eski Yunan felsefe ağacının üç ana dalı vardır ki, bütün garp tefekkürü, bütün şubeleriyle bu üç 
daldan birine irca olunabilir: 

Birbirinin hocası ve talebesi halinde (Sokrates), (Platon) ve (Aristo) dalları... Bütün metot ara- 
yıcılığı (Sokrat)a, bütün idealizma ve spritüalizma felsefesi (Plâton)a, bütün madde ve tabiatı ihata 
cehdi de (Aristo)ya bağlanabilir. 

Şu var ki, (Aristo)dan (Hegel)e gelinceye kadar maddecilik kolu, madde idrâkini madde içinde 
ararken, ondan, kâinat, insan ve ruhun mânasını tepetaklak edecek bir (konklüzyon) bir netice, bir 
yekûn çıkarmış değildir. 

Materyalizmayı, komünizmanın çakaralmaz tabancası hâlinde, "Tarihî Maddecilik" şekline bü- 
rüyen, ondan sadece ruhî ve manevî âlemi yıkmak neticesini çıkaran ve ölçülerin en kabasıyla bütün 
insanlık mecrasını izah ettiğini sanan, (Hegel) değil, fakat hakikatte kendilerine yüzde yüz zıt bir filozo- 
fu istismar edenlerdir: (Engels) ve (Marks)... 

Hakikati hakikat için arayan büyük ve tarafsız fikir laboratuvarı diye tarif edebileceğimiz Batı 
felsefesi, (Engels) ile (Marks)a hiçbir zaman filozof gözüyle bakmamış, onları bu haysiyet ve çapta 
görmemiştir. 

Bu hasbî laboratuvarın gözünde bu iki adam, amelî fikirler yoğuran birer politikacı ve aksi- 
yoncudan başka bir şey değildir. Fakat (Hegel) müstesna... O, esaslı bir filozoftur; ve (Engels) tara- 
fından, Nasreddin Hoca'nın kuşu haline getirilmiş, ötesi berisi kesilmiş, gösterilecek yeri gösteril- 
miş, gösterilmeyecek yeri gizlenmiş, şurası alınmış ve burası atılmış, mükemmelen istismar edilmiş- 
tir. Böylece komünizmanın ana temeli, işe, dayandığı a^filozofu, kolayına getirmek ve ucuza istismar 
etmekle başlar. 

Fakat siz (Tarihî Maddecilik) delisine sorarsanız, zâten mücerret fikircinin, herhangi bir iş yeri- 
nin avlusunda bitini ayıklayan bir faydasızlık örneğinden başka mânası olamaz. Onlarca, mütefekkir 



YAZILAR 233 



de, fikir de, her şey de amelî ve tatbiki mânası olan bir hadisedir. Ve bu dâva, yalnız ÜÇ AYAKLI BİR 
SEHPÂ üzerindedir: 

Engels, Marks, Lenin... 

Birincisi, onlarca mücerret doğruyu bulur, esası çizer ve tatbik yollarını gösterir. 

İkincisi, aynı hayalî doğruyu daha doğru düşünür, esası daha esaslandırır ve bilhassa tatbik yol- 
larını İçtimaîye İktisadî sahada planlaştırır. 

Üçüncüsü de bu esasları, yine kendilerince en zengin mücadele diyalektiği içinde ve en cesur 
mikyasta tatbik eder. 

Biz, hakikatin ta kendisi bildiğimiz kendi hakikatimize dönelim ve gösterelim: 

Gaî ve nihaî illet teşhisini, yani Allah'ı inkâra varmaksızın muhteşem bir tabiat felsefesi kurmuş 
ve 18'inci asrın son 30 senesiyle 19'uncu asrın ilk 30 senesi arasına sığmış olan (Hegel), gerçek bir 
filozofa lâyık tecrit haysiyetini, (Engels)e bedavadan hediye etmiş olur. Bunu bizzat (Engels) itiraf eder 
ve arkadaşlarıyla beraber kurduğu tabiat felsefesini desteksiz ve kifayetsiz bulduğunu söyler. Peşin- 
den de (Hegel) diyalektiğini (mistik) unsurlarından ayıklayarak kullandığını açığa vurur. Yâni sebep ve 
usûl manzumesi topyekûn almıyor, kendi neticesinden koparılıyor ve başka bir neticeye bağlanıyor. 
Yine (Engelsen itiraf ma göre, materyalist düşüncelerinde, kendisine idealist bir mantık hâkim olmak- 
tadır. Bu da tezat ve iç zaafın başlıca merkkezi... 

(Engels)in maddeciliği, maddeyle ruhun ayrılığını inkâr eder, daha doğrusu, ruha müstakil bir 
vücut tanımaz, en doğrusu, maddeden başka bir şey kabul etmez. Bu maddecilik, ruhunu da, beş has- 
semize çarpan hayat şeridi gibi, hareketlerle izah eder. 

Eski maddeciler, maddenin ruh üzerindeki tesirini her sahada araştırmış olmakla beraber, ruhu 
ne kökünden, ne de dalından inkâr etmemişlerdir. 

Tarihî maddeciliğin, her şeyi maddeye ve maddî harekete irca eden kaba hükmündeki sakatlığı, 
saf bir madde ilmi olan "Mukayeseli Anatomi" bile ispat etmiştir. 

"Ruh ve şuur aynasında mürtesemler çizmeden, tek başına hareketin, kendi kendisine bir 
oluş ifade edemeyeceği, felsefesinin içinden çok kolay çıktığı bir hakikat... Evet, tek başına, yani 
tam bir hareketsizlik âleminde ruh ve şuur kendi nefsini hisseder de, mücerret hareket, ruhsuz ve 
şuursuz hissedilemez." 

İşte, tersine dönmüş bir (mistik) ki, inkâr ettiği dayanağa rağmen ayakta durabildiğini sanmak- 
ta... Yani mantık diliyle abeslerin en büyüğünü dile getirmekte... 

Şimdi, birçoklarınca gizli kalan bu korkunç (abes)in cemiyete tatbik dâvasını ele alalım: 

Ferdin derinliğine ruhî hayatını inkâr eden ve her şeyi kendi maddeci tasarrufuna bağlayan, 
mânada tamamıyla müeyyidesiz bir rejim... Her şey ferdin elinden alınarak, (Kamenef)in belirttiği şu 
kıstasa bağlanmıştır. 

"Sovyet idaresi, beş hâkim tepeyi daima elde tutmaktan ibarettir. 

Sanayinin devletleştirilmesi, 

bankaların devletleştirilmesi, 

nakliyatın devletleştirilmesi, 

ticaretin devletleştirilmesi, 

toprağın devletleştirilmesi..." 

(Lenin) de bu sözlere, belki lâtife ve alay karıştırmadan şunu ilâve etmiştir: 

"Çeka da cabası!" 

ÇEKA, BİLİYORSUNUZ Kİ, REJİMİN CELLATLAR KADROSUDUR. Evet, Çeka da cabası! Zira müey- 
yideleri, bu... 

Komünizmada ahlâk, maddecilik ahlâkıdır. Yâni hiçbir mukaddesat ve manevî hürmet hissi 
duymaksızın, maddî münasebetler zincirini yalnız İçtimaî faide bakımından örselememek ve nefsini 
ona göre idare etmek şartıyla malik olunan serbest ve başıboş telâkki... Buna rağmen ne gariptir ki, 
başta (Lenin) olmak üzere birçok ihtilâl şefinin ferdî ahlâkı, idealistlerin ahlâkına erişecek kadar fe- 
dakârcadır. Hususi hayatından bahseden bir komüniste (Lenin)in: 

- Bir komünistin hususi hayatı yoktur! 

Sözü meşhurdur. 

(Lenin) hakkında (Maksim Gorki) diyor ki: 



YAZILAR 234 



"- Onun hususî hayatı o tarzda geçti ki, dinlerin kuvvet ve itibarını kaybetmediği bir devirde 
yaşamış olsaydı, ona bir velî nazarıyla bakılırdı." 

Her hakkı yerine koymak isteyen bize, bu saçma sözlerin terk edeceği hakikat tortusu şudur: 

(Lenin) ve onun etrafında ihtilâlin birçok mensubu samimiyetle inandıkları mutantan ve muaz- 
zam bâtıl karşısında, ruhculuğa yaklaştığını ve esasını orada bıraktığını hiç fark etmedikleri bir mikyas- 
ta, fedakâr ve nefs hırsından uzak bir hayat yaşamışlardır. Nitekim (Lenin)in kızkardeşi Pravda Gaze- 
tesi idarehanesinde çalışmış, Hariciye Komiseri (Litvinof)un karısı evini idare edebilmek için İngilizce 
dersleri vermiş, başka bir Komiser (Rikof)un karısı da Moskova Sıhhiye dairesinde memurluk etmeye 
mecbur olmuştur. Umumî Talim ve Terbiye Komiseri (Bubonof)un karısı ise bir mağazada satıcılık yap- 
mıştır. 

Ne derin ve acı ibret dersi! 

Fakat bunlar tek başına hiçbir şey ifade etmez ve materyalizma - komünizma tertibinin, gös- 
termelik tek nesle mensup aldatıcı tesirinden ve yeni bir tezat ve zaafından başka hiçbir delâlet be- 
lirtmez. Zira bu hal, telkin ve tedvin edilen ve ruhî bir müeyyide, bağlı bulunan müspet bir ahlâk 
ideâlinin eseri değildir. Eğer (Lenin), materyalizma ahlâkına dayanarak ve sırf gönüllülerden seçe- 
rek, senede 365 genç Rus bakiresi isteseydi, bakireler, o da eğer bulunabilirse, derhal kendisine 
verilir; ve bu ahlâk materyalizmaya karşı daha tezatsız kaçardı. 

Bu hâl, içinde boğuldukları tezatların acıklı delili... Ayakta tutmaya çalıştıkları abesin de hi- 
lekârca kendisini koruma gayreti... 

Komünizmanm birinci istismar tabiyesi, ilimleri ve sanatları dilediği gibi gayelendirip "12 derste 
tango öğreten Profesör Panosyan" tarzında dünya görüşleri istiflemek, bunları yassı kafalara kolayca 
yerleştirmek ve sonra bütün güzel sanat şubelerini harikulade mikyaslarda kemiyet zenginliğine bo- 
ğup, topyekûn dâva lehinde kullanmak oldu. Bir komünist haritasında kendileriyle İktisadî ve siyasî 
münasebeti olmayan bir şehrin gösterilip gösterilmeyeceği bir meseledir. Onların ilim telâkkisinde; 
mücerret, kendi münzevi realitesi içinde yaşayan hiçbir keyfiyet yoktur. Bunun da manası şudur: 

Komünizma ile saf ilim bağdaşamaz. Fen sahası ayrı... Güzel sanatlara gelince: 

Bu, niyete göre ses veren tılsımlı kemanlar, azîm devlet himayeleriyle ellerinde, dâvalarının sa- 
dece yalancı şahitleri olarak kullanılmışlardır. 

Tiyatroya, sinemaya, edebiyata, musikiye, resime, heykele, mimariye ve daha birçok güzel sa- 
natlar şubesine verdikleri kıymet, daima bu hududun içinde ve yalnız bir kemiyet hamaratlığından 
ibaret... 

(Lenin) meşhur Şarlo için demiş ki: 

- Dünyada hayran olduğum tek adam (Çarli Çaplinjdir! 

Halbuki Şarlo'nun dehâsı, ona istedikleri kadar komünist diyenler olsun, materyalist makine gö- 
rüşüyle alay eden ve isteyerek, istemeyerek, ruhçu değerlere kayan soydandır. İstismar, daima istis- 
mar... 

Komünizma dünyası, sanatkârı, Roma'nın kutlu kazları gibi besledi, palazlandırdı. Sanatkâr fani 
cesediyle korunuyor, buna mukabil, bizzat sanat içinde uzun müddet şakıyamayacağı bir kafes, bir 
hapishane içine alınıyordu. 

Rotasını devlet ve rejimden alan sanatın faciası!.. Evet, sanatkâr, fani cesediyle korunuyor, fa- 
kat sanat ebedi hüviyetiyle öldürülüyor! Bu mu sanat, sanatkârın himâyesi? 

Memleketimizde bazı echel ve enayi sanatkâr müsveddelerinin: 

- Sen git de sanatkâra nasıl muamele edildiğini Sovyet Rusya'da gör! 

Sözlerine verilecek yegâne cevap budur! Bu hadisede de oltanın ucundaki solucan ölüsüne ka- 
pılan ahmak balıkların hazin macerasını ihtar eden istismar oyunu besbellidir. Nitekim ilk komünist 
şairlerden, Türkiye'de meşhur bir mukallidi bulunan (Mayakovski) ile (Essenin)in intiharları, sa- 
natkârın, her himayeye rağmen gerçek faaliyet zeminini kaybetmesinden gelen ruhî ihtilâle bağlı olsa 
gerektir. 

Şimdi sıra, din ve bütün manevî değerlere geldi: 234 

Bütün dinler, her nevî Allah telâkkisi, materyalizma ve komünizma nazarında, hastalıkların, 
yanma en yaklaşılmaz olanıdır. Kendilerince, bu hastalıkları tedavi edilmeden, fertlerle hiçbir işbirliği 
yapılamaz ve hiçbir şey konuşulamaz. 



YAZILAR 235 



Yahudi (Marks)ın "din afyondur!" sözünü, bir Fransız muharririnin tabiriyle âyet gibi her tarafa 
yazdılar. Kızıl Meydan'ın duvarlarına ve her yere... Gelip geçen memurlar, üzerlerinde orak-çekiç bu- 
lunan kasketlerini çıkarıp, (Giyom Tel)in şapkası gibi, bu ölçüyü selamlamakla mükellef oldular. 

Daha inkılâbın başında bütçelerinden bütün din tahsisatını kaldırdılar. Sonra sonra, kiliselerden 
üstelik vergi de almaya başladılar. Rostof şehrinin bir kilisesine 1925 yılı için konan vergi 70 bin Çer- 
vonets, yani o zamanki bizim parayla bir milyon liraya yakın bir kıymettir. 

İnkılâbın başında o kadar papaz öldürüldü ki, her sokak ağzında birkaç papaz leşine tesadüf et- 
mek âdet oldu. Yine inkılâp içinde akıllarınca peygamberlerin tahtadan ve kartondan heykellerini ya- 
pıp merasimle yaktılar ve her tarafta (Marks)ın dövizini gezdirdiler: 

"- Din afyondur!" 

Bolşevik şairi, "Mujik! Senin yeni Vatikan'ın Kremlin'dir!" diye gülünç mısralar döküyor; Sovyet 
rejimi, aklınca, Tevrat, İncil, Kur'an'a açtığı mücadelede fasılasız devam ediyordu. 

Bazı zulümlerden müteessir olan ve teessür mektubuna cevap isteyen Papa 9'uncu (Pi)nin isti- 
zahına verilen cevap, topladıkları bir ianenin tahsis yerini değiştirip bir tayyare filosu almak ve filoya 
şu ismi takmak oldu: "Papaya cevabımız!" 

En büyük ruhî değer olan dinden başka, bütün ruh- çu kıymetler, milliyetçilik, ahlâkçılık, aileci- 
lik, komünizma gözünde en âdi hakaret unsurlarıdır. 

Komünizmanm saf doktrinler âleminde aileye yer yoktur. Çocuk, cemiyetin malıdır. Üç yaşın- 
dan sonra, çocuk sitelerine gönderilecek ve orada köpek yavrusu sürüleri halinde yaşayacaktır. 
Böylece, bunların anneleri de çalışabilecek ve cemiyete (!) faydalı olacaktır. Kadın, kocasının isterse 
ismini taşır, isterse taşımaz. Bir kelimeyle evlenir, bir kelimeyle ayrılır. Miras, ana baba hakkı, abes- 
lerin abesidir. Onlarca, kadının, erkek aile esaretinden tam bir kurtuluşu temin edilmedikçe, tam 
bir inkılâp olamaz. 

Komünizmada işçi sınıfı, sadece, bâtıllar çerçevesi itikatlar manzumesinin manivelası mahiye- 
tinde bir dayanaktan başka bir şey değildir ve hakikatte hiçbir imtiyaza nail olamamıştır. Bu hilelerini 
her ân ve her fırsatta itiraf etmekten çekinmezler. 

Şöyle derler: 

- İşçi sınıfı bizde, fikirlerimizi mücerretten kurtarmak için istinat ettiğimiz bir kaideden iba- 
rettir. İçtimaî sınıflardan birine dayanmayan bir fikir, havadadır! 

Komünizmada, Musa Peygamber'den beri gelen, ruhî birlik ve bütünlük suikastçisi Yahudi 
dehâsı, yine kendi müessesesi olan kapitalizmaya karşı en parlak intikam tuzağını kurmuştur. 

Ve BÜTÜN BU DÂVALARIN, KALBUR GİBİ ÜZERİNDE ELENDİĞİ KORKUNÇ BİR DİYALEKTİK... 
Punduna getirici, yutturucu materyalizma diyalektiği her şeyi kel ve keleş kemiyet sahasında ele alıp 
her şeye eski, geri, mürtecî, kokmuş, çürümüş yaftasını takan; o dar, o yeknesak, o vahşi diyalektik... 
Bondrollü hakikatler simsarlığı, sahte hükümler kuponculuğu... Ve Büyük Postahâne'nin önünde leke 
sabunu satan işportacıların kolay belagat ve marifeti... 

Büyük bir Fransız muharriri diyor ki: 

- Ben bir Fransız olmak sıfatıyla, kendisine hiçlik içinde mekân arayan komünizma vahşetine 
karşı sadece ürperiyorum!.. 

Alemi, sefil bir madde dört köşesi içinde haps ve insanı "bâs ü bâdelmevf'siz bir ölüme 
mahkûm eden bir dâvaya karşı "ürpertici vahşet" tabirinden daha güzeli bulunamaz. 

Materyalizma ve komünizmanm, her şeye rağmen pek kısa ve kaba bir portresini çizmiş bulu- 
nuyorum. Bu portre, dâvayı fikirler âleminde çoktan beri halletmiş ve köhne dosyalar halinde raflara 
kaldırılmış olan Avrupa entellektüelinin gözünde aynen böyledir. Onun, düğüm noktalarını gösterdi- 
ğimiz müflis ölçülerden sonraki cereyan ve hulul muvaffakiyetleri, Avrupa'da ve dünyanın her yerinde 
sadece politika oyunlarına ve menfaat istismarlarına dayanır ve üzerlerinde konuşulmaya değmez. 

Şimdi bu portrenin en canlı kısmını, materyalizma ve komünizmanm memleketimizdeki taktiği- 
ni ve kalıba döktüğü insan örneklerini ele alalım: 

Türkiye'de materyalizma ve komünizma, birkaç asırdır süren inhitat tarihimizin sonunda, Cum- 
huriyetle beraber faaliyete geçer. Başlangıçta Cumhuriyetin yıktığı müesseselere karşı onunla işbirliği 
yapmak ister gibi görünür, onu tutar. Fakat sonra, bütün faaliyetini, Türk mânevi bütünlüğüne tevcih 
etmeye başlar. Vakıa derhal kânun dışı sayılır ve takip mevzuu olursa da, karşısına, hiçbir zaman mü- 



YAZILAR 236 



kemmel mücadele şartları ve ruh teçhizatıyla çıkıldığını gösteren, sistemli ve himayeli bir imha hare- 
ketine hedef tutulmaz. 

Komünizma bu memlekette, tıpkı kapısı örtülü evlere, açık pencerelerden, bacalardan, tahta 
aralarından, delik ve deşiklerden giren cereyanlar gibi, her türlü gizli hulul yollarını tecrübe etmiştir. 
Fakat, her şeye rağmen tam ve gerçek bir hulul temin edememiştir. 

Niçin? 

Karşısında idrâkli, sistemli, teşkilâtlı bir mania bulunduğu için mi? 

Hayır! Böyle bir mania maalesef mevcut değildir? 

Sadece şunun için: 

Himayesiz ve başıboş bırakılmış olsa da hakikatte nüfuzu imkânsız bir Türk ruhu yaşadığı için!.. 

Hani "işimiz Allah'a kaldı" derler ya... Her iş Allah'a kalmıştır. Fakat Allah'ın, vesileye bağladığı 
veya doğrudan doğruya tecellisini gösterdiği işler vardır. Doğru; bu mevzuda tek tedbirsiz bu iş, Allaha 
kalmış ve bizi yalnız Allah korumuştur. Komünizmaya, dışarıdan ve tepeden inme gelmekten başka yol 
kalmamıştır. 

Memleketimizde sayısı 50-60 bini geçmediği söylenen komünistler, bütün insan çeşitleri içinde 
bu dünyanın en sefil ve en ucuza kazanılmış örnekleridir. "Ucuz kazanılmış" tabiriyle maddî menfaati 
kasdetmiyorum. 

Tek fikir ve nefs muhasebesi çilesine meydan bırakmayan bir el çabukluğu içinde, şahsiyetlerini 
teslim etmelerindeki ucuzluk... Maddî menfaat da cabası... 

Bunlar, hem ruhlarını, hem de vatanlarını satmakta, tükenmez bir istismar mâdenine sahiptir- 
ler. 

Bakınız, bu mâden nedir: 

Memlekette, iç dâvaların ve iç idarenin uyandırdığı umumî bezginlik ve küskünlük... En basit 
sahtekârlıkla ele geçirilmiş bulunan bu basit sahtekârlar, Üsküdar'a son vapur kalktıktan sonra binme- 
ye mecbur kaldığımız dolmuş motörleri gibi bütün iç ümitsizliğin teselli istikâmetini kendi üzerlerine 
çekmek taktiğini kullanırlar. Mademki Türkiye'nin iç vaziyeti bu kadar bozuktur, binaenaleyh çareyi 
komünizmada aramak gerekir!.. İşte, bütün demagocya sırları bundan ibaret... Bilen bilmeyen birçok 
zavallı da, iç ümitsizlik adına çareyi bir dış ölüm merkezinde aramaya kalkacak kadar şaşırtılır. Komü- 
nistliğe sempati besleyenlerin çoğu, bu ahmak demagocya öksesi vasıtasıyla enselenmiştir. 

Bunların, yüz haneli bir kerrat cetveli gibi kılıkları tavırları, edaları, sözleri, hareketleri, Mosko- 
va'da mühürlenen bellibaşlı ve aşağılık bir barem tablosu çizer. Hepsi de, aynı kaşığın kalıbından çık- 
ma un helvaları şeklinde, birbirlerine benzerler. (Homongolos)lardan daha sun'îve daha az beşerîdir- 
ler. Kafa vokabülerleri, niyet çeken kuşların önündeki kâğıtlardan daha fakirdir. Her defa, herkes için, 
eğilip aynı kâğıtları çekerler. Söverken de, severken de, kullandıkları kelimeler, daima aynı damgayı 
basar. Sayılarını çoğaltmak için, kendileri gibi, ilk açılışında avını enseleyen şu sinek kâğıdı reçetesini 
açarlar ve beyinsiz kafaların tepesine asarlar: 

- Sağda ölüm, önde felâket, arkada esaret; kalan tek yön sol!.. 

Tahtakurusu, pire, kene, güve, bit gibi çalışırlar. 

Musallat oldukları vücûdun, kendi mevzularında, hiçbir zaman hamama gidip topyekûn soyun- 
maya, ayıklanmaya hevesli olmadığını da pek güzel çakarlar. Yâni, hükümetten pek fazla korkulan 
yoktur!.. 

Bunların ağabeyleri, onların da ağabeyleri, büyük ağabeylerinin de ağabeyleri vardır; ve nerede 
diye sorulsa gösterilmeleri pek kolay değildir. Büyük ağabeyler, kendilerini pek güzel maskelerler, 
araziye uydururlar ve çevirmedikleri dolap bırakmazlar. Kendilerinden daha büyüklerin bilgisizlik ve 
budalalıklarından faydalanırlar. Nitekim aşağı tabaka propagandacılarının da, kendi öz (tez)lerinden 
değil, iç bunalımın belirttiği (anti tez)den faydalanmaları gibi... 

Artık sözlerim bitiyor!.. Dikkat etmişsinizdir ki, bu konuşmamda, kendi tarafımı, materyalizma 
ve komünizmanın aks-i dâvası olan cepheyi fazla konuşturmadım. Materyalizma ve komünizmanın 
zıddı olan Allah, Peygamber, kâinat, insan, ruh, vata ry^m illet, cemiyet, ideâl, ahlâk, aile gibi esaslar 
bu âdi fikir karmanyolacılığının önünde fazla konuşmaya tenezzül etmezler. Onlar, müstakil, mü- 
cerret, muazzez ve mukaddes bestelerdir ve sadece vecd üslûbiyle görünmeyi tercih ederler. 

Genç adam! 



YAZILAR 237 



Göklerin rahminde kan renkli şafaklara bürülü bir yeni gün doğmak üzere bulunduğuna inan! 
Bu yeni gün, bir gün bâtılı iptal edeceğini haber veren Hakk'ın bütün mânevi değerlerle tecellisini 
çerçeveleyecek; ve ruhçu insanoğlunu yepyeni bir nizamla eşya ve hâdiselere hâkim kılacaktır. 

Genç adam!.. 

Böyle bir günün ilk şafak pırıltısını veren şu anda, çok defa gafil, yıkanmak ve ayıklanmak şuu- 
rundan mahrum bu vücûdu artık hamama göndermenin zamanı gelmemiş midir? 

Genç adam!.. 

Ortada başıboş gezen kirliliğe rağmen Allah'ın ezelden temiz ve bulaşmaz yarattığı senden baş- 
ka güvenimiz yoktur!.. 



YAZILAR 238 



ATEİSTİN DİNDAR OLMA deneyimi 

Geçenlerde dinsizim diyen biri yanımıza geldi. Kendince deliller yazmış sıralamıştı. Bende ne 
söyledimse kâr etmedi. Ona dedim ki, 

"Öyleyse sana bir şey desem yapar mısın?" 

"Ne gibi?" 

"Bir rüya görsen senin için neyi ifade eder?", dedim. 

"Pek bir şeyde ifade etmez." 

"Aynı rüyayı iki kere görsen yine senin için neyi ifade eder?" 

"Yine bir şey ifade etmez." 

"Tekrar görsen neyi ifade eder?" 

"Aynı şeyi tekrar tekrar görüyorsam, şüphe ederim, belki," 

"Bende bir cümle söyleyeceğim üç kere tekrarlayıp uykuya yatacaksın. Olur mu?" 

"Olur." 

"Çok kolay, birkaç kelime söylemek ile benim ne zararım ve kârım olabilir ki" dedi. 

Bende ondan söyleyeceğine dair söz aldım ve kelimeleri söyledim. 

O da gidip söylemiş ve sabaha kadar beklemiş, gördüğünü görmüş ve yanıma gelmişti. Hıçkıra 
hıçkıra bana ağlıyordu. 

Ne oldu ki... 

Burası sana da bana da gizli kaldı. 

Eğer bu yazıyı okuyan bir dinsiz ve ateist kardeşimiz ise ona da söylüyorum; 

"Sende söyle bu cümleyi düşüne düşüne söyle görelim neler olacak." 

"Nede olsa bir cümle duya duya söylesem benim için bir şey olmaz, de ve söyle." 

İşte sonsuzluğun ve ebedî hayatın bereketli cümlesi. 

"Seni ne kadar çok özlemişim Ya Muhammed; ben seni bulamadım, Sen beni bulur musun?" 

İhramcızâde İsmail Hakkı 



YAZILAR 239 



TESLA KİMDİ ? 




Nİkota Test 

Bugün her hangi bir elektrik mühendisliği öğrencisine Tesla hakkında bir şey sorarsanız, sanırız 
boş bakışlarla size bakacaktır. Ya da karşı soruyla karşılaşırsınız, Tesla kimdi? 

Kabahat kimin? 

Eğitimcilerimizin Altarnatif akım çağımızın kurucusunu tamamen unutmuş olmaları mantıksız 
görünmektedir. 

N İ KOLA TESLA 

Şimdiki Yugoslavya'da, Smiljana köyünde, 9 Temmuz 1856" da doğdu. Bir hiçken bilim dünya- 
sının en üst noktasına yükseldi. 32yaşında önemli keşifleri ile milyoner oldu, daha sonra karanlığa 
kaybolup beş parasız öldü. 

Babası papazdı. Hiçbir zaman okuyup yazamamasınına rağmen, annesi halk arasında pratik ev 
aletleri mucidi olarak bilinirdi. Ona göre Tesla, yaratıcı dahi olmaya adaydı. Papaz olmasına için ba- 
basının zorlamasına karşı çıkarak, genç Tesla mühendislik mesleğinde ısrar etti. Annesi de onu des- 
tekledi, Fizik ve Matematikte bilgisini arttırırken Graz'daki Politeknik okuluna girdi ve Prag Üniversite- 
sinde eğitimine devam etti. Yabancı teknik eserleri okuyabilmek için, orada yabancı dil kursuna de- 
vam etti. Anadili olan Sırpça ve ailece bildikleri Almancaya ek olarak İngilizce, Fransızca ve İtalyan- 
cayı da öğrendi. 

Prag'daki tahsilini 1880 "de bitirdikten sonra, Budapeşte de lisansüstü yaparken, profesörüyle 
alternatif akımın özelliklerini tartıştı. Sonra Paris telefon şirketinde çalışmaya başladı. Burada doğ- 
ru akım motorları ve dinamolar konusunda geniş ve önemli tecrübeler edindi. Oradayken çalıştırdığı 
döner makinaları korumak için regüle edici kontrol cihazları icat etti. 

ELEKTİRİK ENDÜSTRİSİ SINIRLIYDI 

O ilk günlerde genellikle doğru akım, sıtmaya, ışık vermeye, güç sağlamaya ve iletmeye en uy- 
gun, elektrik akımı olarak bilinirdi. Fakat DA direnç kayıpları büyüktüki, her mil kare için bir güç sant- 
raline gerek vardı. İlk akkor ampuller ( 110 VOLTATA ), güç santrallarına yakın olsalar bile parlak 
yanmıyorlar ve bir milden daha az uzaklıktakiler ise kaybolan güce bağlı olarak sönük yanıyorlardı. 

1884 de genç Tesla, kafasında fikirlerle dolu ve cebinde 4 sentle New York da gemiden ayrıl- 
dı. Tecrübesi, onu doğru akım motorları ve dinamolardaki komütatörün sonsuz sorunlar yaratan 
gereksiz bir karışıklık olduğuna inandırmıştı. "DA ÜRETECİNİN "bir komülatörle dış devrede tamamen 
aynı yöne akan dalga dizileri şeklinde alternatif akım oluşturduğunu gördü. O zaman, motorda 



YAZILAR 240 



dönme hareketini sağlayacak DA elde etmek için, elektrik motorunun endüvisi, motora alternatif ( AA 
) beslemek için döndüğü anda manyetik kutupların yönlerini değiştiren, döner komülatörlere sahipti. 

İLHAM 

Teslaya göre doğru akım saçmalığın daniskasıydı. Hem jeneratör ( üreteç ) hem de motordaki 
komütatörü ortadan kaldırmak ve AA'yı tüm sistemde kullanmak akla uygun gelmekteydi. Fakat hiç 
kimse alternatif akımda çalışan bir motoru oluşturmamıştı, ve tesla bu sorunu çok düşdü. 1882 şu- 
bat'ın da, Budapeşte'nin bir parkında Szigetti adında bir sınıf arkadışyla gezinirken aniden haykırdı.! 

Buldum ! 

Şimdi değiştirime dikkat et! O anda tüm elektrik endüstirisinde devrim yapacak olan, dönen 
manyetik alanı bulmuştu. Dönen elemana bağlantı gereği olmayacaktı. Komülatör yoktu artık. 

Sonradan tüm alternatif akım elektrik sistemini tasarladı. Alternatörler, elektrik enerjisinin 
ekonomik iletimi ve dağıtımı için AA motorları . . . Dünyanın her tarafında harcanıp giden su gücü- 
nün bolluğundan esinlenip, gerekli olan heryere enerjiyi dagıtabilen hidroelektrik santrallarıyla bu 
büyük gücün elde edilmesi tasarladı. Budapeşte de ' Bir gün Niyagara Çağlayanı nı, elektrik elde 
etmek için kullanacağım' diyerek dinleyenleri şaşırttı. 

EDİSON TARAFINDAN CESARETİ KIRILDI 

Tesla'nın aradığı ve şans kolayca eline geçmedi. O zamanlar New York'da, Pearl caddesindeki 
ilk laboratuvarında akkor lambası için Pazar aramakla meşgul olan Edıson'a rastladığı zaman Tesla, 
gençlik heyecanıyla, kendisin bulduğu alternatif akım sisteminin açıklamasını yaptı. Bu düşünceyi 
derhal ve tamamen kestirip atan o büyük adam, "sen teori üzerinde vaktini harcıyorsun" dedi. 

Bir yıl boyunca, uzun boylu, zayıf Yugoslav, bu yabancı ülkede açlıktan korunmak için mücadele 
etti. Gün geldi, çukur kazarak geçimini sağladı. Fakat birlikte çalıştığı çukur kazıcı, VVestern Un- 
lon'un ustası' yemek saatlerinde Tesla'nın ilgilendiği yeni elektrik sistemlerinin hayali tariflerini dinle- 
yerek, bu konu üzerinde bir plan yaptı. Tesla'yı A. K. Brown adlı firmanın sahibiyle tanıştır- 
dı. Tesla'nın parlak planlarıyla büyülenerek, Brown ve bir ortağı büyük bir atılım yapmaya karar ver- 
diler. Ortaya belirli bir miktarda para koydular ve bu parayla tesla ( şimdiki batı Brodvvay ) güney 
beşinci cadde 33-35 No'da bir deney laboratuvarı kurdu. Orada Tesla jenaratör, transformatörler, 
transmisyon( iletim ) hattı, motorlar ve ışıklar gibi tasarladığı sistemlerin tümünün planlarını hazırladı 
bunlardan usanmadan çalıştı, her detay için planlar silinmez biçimde zihnine kazınmıştı. Hatta iki ve 
üç fazlı sistemleri de tasarladı. 

Cornell Üniversitesinden Profesör W. A. Anthony yeni AA sistemini sınadı ve de Tesla'nın 
senkron motorunu en iyi DA motoruna eşit yeterlilikte olduğunu açıkladı. 

ALTERNATİF AKIM ORTAYA ÇIKIYOR 

O zaman Tesla bütün kısımlara sahip bir tek patent altında sistemini tescil ettirmek istedi. Pa- 
tent bürosu her önemli fikir için ayrı bir dilekçeyle başvurulmasında ısrar etti. Tesla 1887'nin kasım 
ve aralığında dilekçesini verdi ve daha sonraki altı ayda yedi tane ABD patentlerini aldı. 1888 Nisanın 
da çok fazlı de içeren dört ayrı patent için başvurdu. Bunlar da hızla, bekletilmeden verildi. Yılın 
sonuna kadar 18 patent daha aldı. Bunları, çeşitli Europa patentleri izledi bu kadar hızla dağıtılan bu 
patent çığının, eşi görülmemişti. Fakat fikirler ilginçti. O kadar ki, bir gelişme ve tahmin yoktu. Bu 
yüzden patentler tek bir tartışma bile yaplmadan verildi. 

Bu sırada Tesla, New York da AIEE (şimdiki IEEE ) nin bir toplantısında çok gösterişli bir konfe- 
rans verip, tek ve çok fazlı AA sistemlerinin gösterisini yaptı. Dünya mühendisleri, muazzam geliş 
menin kapısını açarak, telle yapılan elektirik enerjisi iletimindeki sınırlamaların sınırlamaların gideril- 
miş olduğunu gördüler. 

Fakat kim bu tümüyle daha iyi olan, sistemi uygulayacaktı? Doğal olarak, kurulan Edison- 
General Electric kuruluşu değil, Aksi halde kendi tüm yatırımlarının eskimiş olduğunu kabul edecek- 
lerdi. 

İşte tan o sıra da George VVeslinghouse, Tesla'nın labaratuarına gitti ve Tesla ile tanıştı. Tanış- 
tıkları sırada Tesla 32, VVestinghouse 42 yaşındaydı, hjtjy ikisi de yetenekliydi, başarılı birer mühenn- 
dis ve elektriğin hayranı idi. VVestinghouse, Teslanın açıklamasını dinledi, gösterisini izledi ve hemen 
karar verdi. 



YAZILAR 241 



VVestinghouse " alternatif akım patentlerin için bir milyon dolar nakit ve ayrıca satış payı vere- 
ceğim " diyerek teklifini yaptı. 

Tesla heycanla satış payını beygir gücü başına bir dolar yap, anlaştık "diye cevap verdi. 

İki adam bu kadar kolayca, tarihi anlaşmayı yapıp el sıkıştılar. 

Tesla amacına erişmişti. Fakat fikirlerine inanıp kendisine destek veren insanları unutacak biri 
değildi, ve derhal labaratuarına paraca destek veren Brown ve ortağına bir milyon dolarlık çekini gön- 
derdi. Daha sonra VVeshinghouse'ın ardındakiler, onu, Tesla'yla yaptığı anlaşmanın beygir gücü ba- 
şına bir dolarlık kısmından vazgeçirmeye çalıştılar buna rağmen ilişkileri hızla gelişti. Fakat Tesla'nın 
ömrünün geri kalan kısmında geçimini ve araştırmalarını destekleyecek olan satış payından feragat 
etti. 

Ülke çapındaki VVestinghouse yaptırımlarının başarısı, gelişen elektrik endüstrisinde rakip du- 
rumunu korumak için General electric, VVestinghouse bir lisans almak zorunda kaldı. 

İyi bir ücretle tartışılan lisans, Tesla için bir şerefti. Tartışmada Tesla, açıkça alternatif akımın 
ümitsizliği ve denemelerin ise zaman kaybı konusundaki, Edison onun ilk sözlerini hatırladı. 




HAKİKAT OLAN RÜYA 

1890'da Ulusrar arası Niyagara Komisyonu elektrik üretmek için, Niyagara çağlayanının gücünü 
kullanmak amacıyla çalışmaya başladı. Bilgin Lord Kelvin komisyonun başkanlına atandı ve o derhal 
DA sisteminin en iyi olacağını açıkladı. Fakat, eğer güç 26 mil ilerdeki Buffalo'ya iletildiği takdirde, 
AA'nın gerekli olduğunu sonuçta kabul etti. Böylece, sonuçta Tesla'nın sistemini kullanmaya ve büyük 
türbünlerle AA üretmeye karar verdiler. Teklifler 1892 de yeni kurulan cataract construction co. 
şirketi tarafından istenildi. 

VVashıngtonhouse on tane 5000 HP'lik hidroelektrik jeneratörü için ve general electric ise iletim 
hattı için kontrat yaptılar. Bütün sistem iletim hattı, yükseltici ve alçaltıcı transformatörlerle Tes- 
la'nın iki faz projesine uygundu. Hareket eden parçaları azaltmak için, dıştan dönen alan ve içi sabit 
armatürlü büyük alternatörler planlanmıştı. 

O zamana kadar bu büyüklükte hiç biri yapamadığı için bu tarihi proje heyecan yarattı. Dakika- 
da 250 devir yapan her biri 1775 amper veren, 2250 voltluk on büyük alternatör, iki fazlı 25 Hz'de 
50000HP veya 37000 kw lık çıkış oluşturuyordu. Rotorların herbiri, 3 metre çapında, 4, 5metre 
uzunluğunda (düşey jeneratörlerde 4, 5metre yükseklik) ve 34 ton ağırlığındaydı. Sabit parçalar 50 
ton ağırlığındaydı. Gerilim iletim için 22000 Volt'a çıkarıldı. 



YAZILAR 242 







Niyagao için pl&r>lomuı5QQ0l*y- 

glr ffUcUndo atAktrlfe j»n*f»»tfln> . . 

UZAKTAN RADYO KONTROLÜ 

Sonradan telsiz denilen, radyo alanında Tesla'nın öncülüğü, Mors koduyla yapılan haberleşme- 
den de daha ileri gitti. 1898 New Yourk şehrinin Madison square Garden ( Madison Parkı) de telsizle 
uzaktan kontrola ait parlak bir gösteri düzenledi. Birinci geleneksel elektrik fuarının geliştiği yer ve 
genellikle Barnum-Bailey sirkinin çalıştığı büyük alanın ortasına büyük bir tank koydu ve su ile doldur- 
du. Bu küçük gölün üzerine, yüzmesi için, lmetre uzunluğunda anten direği olan, sac gövdeli bir 
tekne koydu. Teknenin içinde bir radyo alıcısı ve gemi manevralarına yapmak için batarya ile çalışan 
bir çeşit elektrik motoru vardı. Seyredenlerin arka tarafından, Tesla gemiye seyircilerinin isteğine 
göre ileri gitme, sola veya sağa dönme, durma, geri gitme ve donanımındaki ışıkları yakıp söndürme 
gibi çeşitli hareketleri yaptırdı. Unutulmaz gösteri tüm seyircileri hayran bıraktığı gibi günlük gazete- 
lerin ön sayfalarında yer aldı. Fakat bu, uzaktan radyo ile kontrol yöntemlerini kullanarak, günü- 
müzde ayın yüzeyine insanları indireceğimizi, o gün kaç kişi düşünebilirdi ki? 

MATEMATİKSEL BÜYÜCÜLÜK 

Tesla'nın matematik dehası, VVestinghouse ve GE'nin imalatını yaptığı alternatif akım cihazları- 
nın, parçalarının yapımında da büyük yarar sağladı. İlk öğrencilik günlerinde 

karışık sorunları kağıt ve kalemsiz akıldan çözerdi. Öğretmeni onun hile yaptığından şüphe 
eder ve ona testler uygulardı. Genç Tesla, bütün logaritma cetvellerini ezberlemişti. Şimdi ABD de 
kullanılan 60 Hz 'lik frekans, Tesla'nın mantık hesaplarından çıkarılmıştı. Çünkü Tesla bunun ticari 
yönden en uygun olduğunu saptamıştı. Daha yüksek frekanslarda, AA motorları yetersiz olacak- 
tı. Daha alçak frekanslarda daha çok demir kullanılacaktı. Işıklar da alçak frekanslarda titreşecekti. 

Niyagara Çağlayanının ana tesisi, ilk VVestinghouse türbin jenaratörlerinin kapasitelerine uyma- 
sı için, 25Hz'e göre planlanmıştı. Bunu izleyen gelişmeler ile 60Hz'e çevirme yapıldı. Günümüzde 
bu, Niyagara'dan elde edilen enerji 360 mil uzaktaki New York'a kadar iletilmektedir. Bir zamanlar, 
daha büyük uzaklıklar, Kuzey Doğu şebekesinden beslenmekteydi. Tesla New York'a geldiği zaman, 
yeterli enerji iletimi için sınır 1 milden daha azdı. 

YÜKSEK FREKANS ÖNCÜLÜĞÜ 

Araştırmalarında yüksek gerilim ve yüksek frekansın bilinmeyen alanlarında daha çok ilgilendi. 
Yüksek frekans cihazlarını kullanırken, bir elini daima cebinde tutardı. Bütün laboratuar asistanlarına 
bu ön tedbiri almalarında ısrar ederdi, ve bu kural, bu güne kadar daima gerilim bakımından tehlikeli 
cihaz etrafındaki uyanık araştırıcılar tarafından da uygulanmaktadır. O zaman yararlanılmamış olma- 
sına rağmen, Tesla'nın yüksek frekans ve yüksek gerilim alanındaki keşifleri, modern elektroniğin 



YAZILAR 243 



yolunu açtı. Biricik yüksek frekans transformatörüyle (Tesla bobinleri)çıplak elinde tuttuğu gazlı tüpü 
yakacak şekilde vücudundan, zarar vermeden ve yüksek gerilimli akım geçiriyordu. O ilk günlerde 
Tesla, aslında neon tüpünün ve floresan tüpünün aydınlatmasını gösteriyordu. 

Bazen, frekans aralığının alt ve üst kısımlarında yaptığı denemeler, Tesla'yı keşfedilmemiş böl- 
gelere yöneltti. Mekaniksel ve fiziksel titreşimlerle çalışırken, Houston Caddesindeki yeni labaratuarı- 
nın etrafındaki hakiki bir depreme neden oldu. Binanın doğal rezonans frekansına yaklaşan, Tesla'nın 
mekanik osilatörü eski binayı sarsarak tehdid etti. Bir blok ötede, polis karakolundaki eşyalar esraren- 
giz bir şekilde dans etmeye başladı. Böylece, Tesla, rezonans, vibrasyon ve "doğal periyot" a ait ma- 
tamatiksel teorilerini ispatladı. 

DÜNYANIN EN GÜÇLÜ VERİCİSİ 

Yüksek frekans ve yüksek gerilimli elektrik iletimi konusundaki araştırmalar, Tesla'yı Colarado 
Springs yakınındaki bir dağın üzerine dünya'nın en güçlü vericisini kurup çalıştırmaya yönelti. 60 
metrelik direğin etrafına 22. 5 metre çapında hava çekirdekli transformatörü yaptı. İç kısmındaki 
sekonder 100 sarımlı ve 3 metre çapındaydı. Üreticisi, istasyondan birkaç mil uzakta bulunan enerji- 
yi kullanırken, Tesla ilk insan yapısı olan şimşeği oluşturdu. Bu direğin tepesindeki 1 metre çaplı 
bakır küreden 30 uzunluğundaki kulakları sağır edici, şimşekler çaktı. Ufka kadar gürültüsü çık- 
tı. 100 milyon volt değerinde gerilim kullanılıyordu. Yarım asırlık bir süre içerisinde giderilemeyen 
bir hayret yarattı. 

İlk denemesinde, vericideki güç jenaratörünü yaktı. Fakat tamir ederek 26 mil uzağa, gücü 
telsizle iletebilinceye dek deneylerine devam etti. O uzaklıkta, toplam 10 kVV'lık 200 tane akkor 
lamba yakmayı başardı. Daha sonra, kendi radyo patentleriyle meşhur olan Fritz Lovvenstsın, Tes- 
la'nın yardımcısı iken bu gösterişli başarıya şahit oldu. 

1899'da AA alternatif akım patentleri için VVestinghouse'den aldığı paranın sonunu 
di. Albay John Jacob Astor, onu mali yönden kurtarmaya geldi ve Colarado Springs'deki denemeleri 
için ona 30000 doları sağladı. Sonra bu parada bitti ve Tesla New Yourk'a geri döndü. 

New Yourk'da Century dergisinin sahibi, arkadaşı Robert Undervvood Johnson aracılığı ile, Cola- 
rado Springs'deki başarılarını anlatan hikayeler yazarak, Tesla geçimini sağladı. Fakat Tesla'nın yaz- 
dığı hikaye, felsefe ve "insanlığın mekaniksel gelişimi" konusuna giren bir konuşma oldu. Çok yüksek 
edebi kalitesine rağmen, eser Colarado Springs'deki güçlü vericiden çok az söz ediyordu. 

Sonunda makale "insanlığın artan enerji ihtiyacı" başlığı altında basıldı. Basında yayınlandığı 
zaman heyecan yarattı. Derinden etkilenen okuyuculardan biri, John Pierpont Morgan'dı. Bu kişi, 
doğru akım günleri başında ve daha sonraları da Niyagara Şelalesi projesinde Genaral electric firması- 
nı paraca desteklemişti. 

Morgan, gösterişli başarıları ve şahsiyeti dolayısıyla, Nikla Tesla'hayranı idi. Tesla, kısa za- 
manda Morganın sürekli misafiri oldu. Kusursuz giyinişli, birkaç dilde yaptığı kültürlü konuşması ve 
medeni davranışlarıyla gösterişli vecentilmen Tesla, New Yourk sosyetesi gözdesi oldu. Genellikle 
tanınmış aileler kızları için "iyi bir av" olarak saydılar, fakat Tesla hayatında kadınlara ve aşk hikâyele- 
rine yer bulunmadığını ısrarla tekrarladı. Çünkü onlar, onun araştırmalarına engel olacaktı. 

Tarihçiler, Tesla'nın daha sonraki büyük projesini, Morgan'ın paraca desteklemesine neyin yö- 
nelttiği konusunda çelişkilere düşerler. Bazıları, onun aslında telsizle güç iletimiyle ilgili olduğuna ina- 
nırlar. Diğerleri, daha sonraki gelişmelerin ışığında, Morgan'ın ilgili olduğu elektrik endüstrisindeki 
yatırımlarını korumak için, Tesla'yı ve başarılarını kontrol altına almak olduğunu söylerler. Bu neden- 
le, Tesla'nın tekrar çaresiz kaldığını anlayarak, telsizle elektrik gücü iletimini garantilemeye razı olur. 

1904'de Tesla "Elektrik dünyası ve Mühendisliği" dergisine verdiği beyanatta "yapmış oldu- 
ğum işin büyük bir kısmı için, Bay J. Pierpont Morgan'ın asil alicenaplığına borçluyum. " Demişti. Bu 
birlikten, Long İsland'daki ilginç "Dünya çapındaki telsiz" kulesi filizlendi. 



YAZILAR 244 



v Bakır tur» 

I M'.ıt're çaplı 



Tohio dirtfta bajll 
bfjkpr H*Fk«n 



f Tahta kul* 
Tutucular 




B« İMmTlyon Voll'IJt vnrîcl, 2t 
mil U3 çalıktaki 200 r-ona 50 Watl 
ilk ampyltcrJ ytit maktaydı . 

DÜNYA ÇAPINDA TELSİZ 

Long İsland'ın tepelik bölümünde, VVardencIyffe yakınında yavaş yavaş yükselen garip yapıbü- 
tün seyredenlerin ilgisini çekerdi. Tek parça olmaması dışında, büyük bir mantara benzeyen, yapı, 
yerden geniş ve 62 metre yukarıdaki tepesine doğru daralan, kafes şeklinde bir iskelete sahip- 
ti. Tepede 30 metre çapında bir yarım küreyle örtülüydü. İskelet, bronzdan kalın cıvata ve bakır 
lamalarla birbirine bağlanmış, sağlam ağaç kolonlardan yapılmıştı. Yarım küresel tepe, üsten yü- 
zeysel olarak bakır bir elekle kaplıydı. Tüm yapıda demir metali yoktu. 

Ünlü mimar Stanford VVhite, konuyla o kadar ilgilendi ki, en iyi yardımcısı W. D. Crovvn'u görev- 
lendirerek proje işini ücretsiz yaptı. 

34. Caddedeki eski VValdorf-Astoria otelinde oturan Tesla, her gün, taksiyle, çarklı araba ara- 
ba vapuruna binerek Long İsland şehrine gidip, Long İsland demiryoluyla Shoreham'e aktarma yapa- 
rak inşaata gidiyordu. Proje kontrolünün aksamaması için, trenin yemek servisi onun için özel ye- 
mekler hazırladı. 

Büyük kulenin yanında 30 metre karelik tuğla bina tamamlandığı zaman, Tesla Houston cadde- 
sindeki laboratuvarındaki binaya taşımaya başladı. Bu sırada radyo frekans jeneratörleri ve onları 
çalıştıran motorların yapımında üzücü bazı gecikmelerle karşılaşıldı. Birkaç camcı planları hazır olan 
özel tüpleri şekillendirmeye çalışıyorlardı. 



244 



YAZILAR 245 




kule T«lo"mn DUnya çopındokî 
lehiı sistemi pro-j«lnîn alçok \f&~ 

kanılı varıcı liıtemî oİGtdktı.. 

KAHİN GELECEKTEN BAHSEDİYOR 

Bu sırada Tesla (1904), Mors koduyla sınırlı olan büyük endüstrinin geleceğine ait, uzak görünü- 
şü açıklayan kurumsal broşürünü yayınladı Bu broşür, Tesla'nın kâhin olduğunu herkese inandır- 
dı. "Dünya çapında Telsiz Sistemi" nde, çeşitli olanakları sağlayacak olan özellikler açıklanıyor- 
du. Broşürde, Telgraf, Telefon, haber yayını, Borsa görüşmeleri, Deniz-Hava trafiğine yardım, Eğlen- 
ce ve Müzik yayını, saat ayarı, Resimli Telgraf, Telefoto ve Teleks hizmetleriyle, Tesla'nın sonradan 
oluşumunu gördüğü radyo sitesi anlatılıyordu. 

MORGAN'NIN YARDIMI SONA ERİYOR 

1904 Martı, Elektrik Dünyası ve Mühendisliği dergisinde, Tesla, Kanada Niyagara Enerji firması- 
nın telsiz enerji iletim sisteminin uygulamasını istediğini ve bunun için 10 milyon Voltluk gerilimde 
10000 beygir gücü dağıtabilecek bir sistem kullanmayı istediğini açıkladı. 

Niyagara projesi asla gerçekleşmedi. Fakat gösterişli Long İsland'ın kaderine etki yaptı. Ay- 
dınlığa çıkmayan nedenler yüzünden, J. P. Morgan düşüncesini değiştirdi ve Tesla'nın para kaynağı 
birden kurudu. Başlangıçta Tesla, Morgan'nın hemen hemen bitmek üzere olan işin tamamlanması- 
nı sağlayamayacağına inanmak istemedi, ama Morgan'nın geri çekilişi ani ve kesin oldu. Endüstri 
tarihçileri bu durumun nedenini merak ederler, Neden Morgan sabrını tüketti? Ünlerine inandığı mü- 
hendisler, Broşürde açıkça yer alan Tesla'nın görüşlerinin saçma olduğuna ve parasının ümitsiz bir 
hayla için harcadığına mı onu ikna ettiler? Yoksa Tesla'nın vaktini ve parasını Niyagara Projesine sar- 
fettiğine mi şüphelendi? Bunun aslı bilinmeyecektir. 

MANTIKSIZ BİR SAYGISIZLIK 

Birinci Dünya Savaşı sırasında, ulusal savunma adına çok saçma saygısızlıklar öne sürüldü. Ga- 
rip bir nedene göre (veya nedensiz) Long İsland, VVardendyffe'deki Tesla'nın şanslı kulesinin A.B. D. 
'nin Emniyetini tehlikeye soktuğuna ve tahrip edilmesi gerektiğine karar verildi. 

Kablo bağlayarak yüksek yapıyı öne çekip, dengesini bozmak için yapılan boş teşebbüslerden 
sonra, en sonunda temelini dinamitleyerek, devrildi. O zaman bile, kule çökerken parçalanma- 
dı. Zedelenmeksizin yana yattı ve en sonunda parça parça söküldü. 

Fakat bu yapı parçalanmalıydı? 

Nedeni bilinmiyor. 

RADYO FERAKANS ALTERNATÖR 



YAZILAR 246 



1890'da Tesla yüksek frakans AA üreteçlerini yapmıştı. 184 kutuplu olan bir tanesi 10 kHz 'lik 
çıkış veriyordu. Daha sonra, 20 kHz kadar yüksek frekansları elde etti. Ancak on yıl sonra 50 kwa çıkışlı 
radyo frekans üretecine Reginald Fessenden geliştirdi. Bu makine, general electric tarafından 200 
kWa 'y a çıkarıldı ve Fessenden'in ilk alternatörlerini kuran, çalışmasını kontrol eden adamın adı veri- 
lerek, Alexanderson alternatörü satışa çıkarıldı. 

Hemen hemen dünya kablolarının çoğunu elinde tutan İngiliz işadamlarının, bu makineye ait 
patentleri elde etmek üzere oldukları görülünce, A. B. D. Donanmasının acele çağrısıyla "Radıo Corpo- 
ration of America, (RCA)" şirketi kuruldu. Yeni firmanın 1919'da kurulmasıyla, Marconi VVireless Te- 
legraph Co. of America firmasının güçlü fakat yetersiz, Marconi kıvılcımlı vericileri, çok başarılı olan RF 
alternatorleriyle yer değiştirdiler. 

Birincisi N. J. New Brusvvick'te kuruldu. 200kW'da 21, 8 kHz frekanslı titreşim oluşturdu ve ticari 
işte kullanıldı. Bu ilk, sürekli, güvenilir Atlantik aşırı radyo servisi idi. Bu alternatörler, Tesla'nın kulesi- 
nin yerine, Radyo merkezinin tüm güçlerini sağladı. Böylece Nicola Tesla'nın Dünya çapında telsiz 
hayali, 30 sene sonra, icat ettiği vericinin kullanılmasıyla gerçekleştirildi. 

RADAR VE TÜRBİNLER 

Tesla, birçok alanlarda yaratıcı araştırmalara devam etti. 1917'de uzaktaki cisimlerin üzerine kı- 
sa dalga darbeleri gönderip, yansıyan kısa dalga darbelerinin bir flöresan ekran üzerinde toplanmasıy- 
la izlenebileceklerini açıkladı. Eğer bu radar değilse, neydi? Diğer bilim adamlarının varlıklarını keş- 
fetmelerinden 20 yıl önce, kozmik ışınları açıkladı. 1929'a kadar çeşitli zamanlarda, buhar ve gaz için 
"kepçesiz" yüksek hızlı türbinler üzerinde çalıştı. Kolay öfkelenen Tesla ile Edison VVaterside Enerji 
tesisi ve Allis Chalmers fabrikasındaki araştırmalarında onunla çalışan bazı mühendis ve yardımcıları 
arasında ortaya çıkan sürtüşme, aleyhine oldu. Bugün, düz rotorlu Tesla türbinlerinin sonucu hakkın- 
da hiçbir bilgimiz yoktur. 

Yıllar geçtikçe, ondan, gittikçe daha az haber alınmaya başladı. Bazen gazeteci ve biyografi ya- 
zarları onu arayıp mülakat yapmak istiyorlardı. Gittikçe garipleşti, gerçeklerden uzaklaştı aldatıcı ha- 
yalciliğe yöneldi. Not alma alışkanlığın edinmemişti. Her zaman tüm araştırma ve deneylerine ait tüm 
bilgiyi aklında tutabildiğini iddia ve ispat etti. 150 sene yaşamaya kararlı olduğunu ve 100 yaşının üs- 
tüne eriştiği zaman, araştırma ve deneyleri sırasında topladığı bütün bilgiyi etraflıca anlatarak, anıla- 
rını yazacağını söylerdi. İkinci Dünya savaşı sırasında öldüğü zaman kasasına askeri yöneticiler el koy- 
dular ve kayıtların cinsine ait herhangi bir şey duyulmadı. Olsaydı açıklanırdı, sanırız. 

Tesla'nın kendine özgü bir tutarsızlık da, iki şeref unvanı verildiği zaman ortaya çıktı. Birini red 
etti, fakat diğerini kabul etti. 1912'de Nicola Tesla veThomas A. Edıson'un40 bin dolarlık nobel ödülü- 
nü Edison'la paylaşmayı ret etti. Her nasılsa, Edison'u sevenler tarafından kurulan AIEE Edison madal- 
yası 1917'de Tesla'ya layık görüldüğünde, bunu kabul etmeye yanaşabildi. 

GARİP KİŞİLİK 

Tesla'nın doğal davranışı aristokrat gibiydi. Zamanın geçişiyle ve kaynakların tükenmesiyle, asil 
bir fakirliğin içine gömüldü. En iyi otellerde yaşamaya devam ederken, kredisi tükenecek ve başka 
yerler arayacaktı. En sonunda New York'a taşınarak sorunlarını çözümledi. Kendilerine milyonlar ka- 
zandırdığı bazı kuruluşlar, yaşlanan dahiye bakmaları konusunda yeni otel idaresiyla anlaştılar. Bir gün 
bir tren istasyonunda kendisini gören bir dostu, karışıklığın ortasında onun yanlızlığını bozarak, "iyi 
akşamlar, Dr Tesla. Tren mi bekliyorsunuz?" demiş. O'nun yumuşak ifadeli cevabı unutulmazdı. "Ha- 
yır, buraya düşmeye geldim. " 

Tesla yemeğe başlamadan önce, tüm gümüş, porselen ve cam eşyanın ayrı ayrı peçetelerle si- 
linmesinde ısrar ederdi. Sağlık konusundaki bu görünüşe karşılık, hizmetçi Tesla'nın odasını bir "ce- 
hennemi karışıklık" olarak tarif ederdi. Şikâyet ettiği Tesla'nın düzensizliği değil, güvercinleriydi. On- 
ları, parka gidip yemliyemediği zaman, içeriye girip çıkabilmeleri amacıyla pencereyi açık bırakır ve 
onları odanın içinde beslerdi. 

Dünya'daki herhangi bir kimseyle ücretsiz olarak konuşabilmesi için, yatağının başındaki altın 
kaplamalı telefon, en sevdiği gri benekli beyaz güver^ıg tüneği idi. "O öldüğü zaman bende ölece- 
ğim"derdi Tesla. 

Ve 1943 Ocak ayında, bir gün en sevdiği güvercin onu son kez ziyaret etti. Tesla bitkin ve üzgün 
olarak "o ölüyor. Gözlerinin ışığında mesajını aldım" diye inledi. 



YAZILAR 247 



Uzun zamandır Tesla'nın kapısının kulpunda asılı bulunan "rahatsız etmeyin" levhasını gören 
bir hizmetçi, durumu araştırmak ve anlamak için anahtarını kilide sokup içeri girdi. Tesla 87 yıllık narin 
çerçevesini yatağından sükûnet içerisinde terk edip aslına dönmüştü. Hizmetçi mırıldanan güvercinle- 
ri yemledi ve onları yumuşak hareketlerle dışarıya kovup pencereyi kapadı. Gariptir ki, hizmetçinin 
dediğine göre Tesla'nın sözüne ettiği o beyaz güvercin diğerlerinin arasında yoktu. 

Kaynak: Dr. Hüdai Müftüoğlu (TRAC Dergisi Ekim 1974 Sayı 49) 

TESLA'NIN KAYIPLARA KARIŞAN SIRRI 

• Batı bloku sefaretlerince, belirli bilimsel çevrelerde ve gizli haber alma Örgütlerinde iki yıldır 
acayip fısıltılar dolaşmaktadır. Söylentiler çeşitli, fısıldaşmaların adedi fazla fakat söylentilerin etra- 
fında toplandığı fikir tektir: Sovyetlerin yeni tip bir fizik geliştirdiği ! 

• Bu söylentilerle bağdaştırılan tek kelime ise Tesla'dır. Tesla'yi, yeni ve son derece gizli bir 
projenin kodu sanmayın sakın. Bu sadece, 1856'da Yugoslavya'da doğmuş bir ilginç kişinin adı idi. 

• Evet, Nikola Tesla, eşine ancak bir asırda bir rastlanan güçlü dahiler'den biriydi. Solgun be- 
nizli, silik görünümlü, sar'aya tutulmuş bir çocuktu. Nitekim şiddetli bir sar'a nöbeti sonucu beynine 
ne olduysa oldu ve Tesla cisimleri sanki dört boyutlu olarak görmeğe başladı. Örneğin, yapmayı 
tasarladığı bir şeyi, o şey ne kadar karmaşık olursa olsun, en son vida ve somununa kadar, gözünün 
önünde canlandırabiliyordu. Aradan aylar, yıllar geçtikten sonra da, belleğinde tuttuğu bu hayali, 
istediği açıya uygulayıp, herhangi bir parçanın durumunu ve büyüklüğünü, bir kitaptan okurmuşçası- 
na, söyleyebiliyordu. Tesla, o zaman için yeni olan elektrik bilimi ile adeta büyülenmişti. Paris'te 
tahsil gördü ve daha sonra kendi bu alanda keşiflere başladı. 1884 yılında Amerika'ya giden Tesla 
1912 de Nobel Ödülünü kazandı. Tesla gibi, kendini yeni boyutlarda öncü gören birinin, şunu bunu 
keşfetmek günlük bir olay, sadece bir kazanç kapısı idi. 

"TESLA MAGNİFYİNG TRANSMİTTER" PRENSİBİ 

• Nitekim üzerinde çalıştığı projelerinin bazıları arasında sis'in dağıtılması, telsiz enerji nakli, 
yüklü partiküllerle dolu bir perde sağlamak ve hepsinden önemlisi yeryüzü ikliminin kontrol altına 
alınması konuları vardı. 

• Tesla bütün bunları birbirinden ayrı gelişmeler olarak görmeyip, yeni ve tek bir prensibin, 
kendi TMT = Tesla Büyütücü Vericinin uygulanması olarak görüyordu. 

• Acaba yenilikler doğuracak bu prensip neydi? 

En basit bir deyimle, yeryüzü atmosferinden sınırsız, tüketilmemiş enerjinin, arzu üzerine sağ- 
lanabilmesi idi. İçinde yaşadığı zamanın teknolojisini delillerle çürüten bir Nobel Ödülü sahibi için 
dahi bu biraz fazla görülüyordu. Büyük mucidin bir kısır döngü içinde olduğuna inanmağa başladı- 
lar. Tesla'nın bu gibilere cevabı pek etkili idi. 1900 yılında, Rocky Mountaıns'de 200 karbon lifli, 10 
Kilovvat'a gerek gösteren bir santral kurdu ve bunu, 25 mil ötedeki bir güç kaynağından ateşle- 
di. Hem de arada hiç bir nakil ile atmosferin üst tabakası arasında iki milyar volt hattı olmaksızın. 

• Bunu nasıl yaptığı bir sır olarak kaldıysa da, bir keşfe dayandırıldığı açıktır. Yeryüzü yüzeyi 
civarında bir elektrikî güç mevcuttur. Tesla iddia ediyordu ki bu güç, eğer doğru frekansı bilinirse, 
harekete geçirilebilir ve böylece ayni frekansa ayarlanmış bir araca sınırsız enerji çekilebilir. Nitekim 
iki parmağı arasında tuttuğu, frekansı ayarlanmış bir lamba ile bu iddiasının uygulamasını gösterdi: 
Lamba yanıyordu! 

• Tesla öldüğü zaman arkasında bıraktığı binlerce dokümanın, arz ile ilgili çalışmalar üzerinde 
olduğu sanılıyordu. Bunların tümü Belgrat'daki Milli Müzeye gitmedi. Acaba bazıları Rusya'ya mı 
aktarılmıştı? 

1976 Ekimi'nde dünya radyo ve radar sistemleri tamamen yeni tipte bir "parazit" ile kesintiye 
uğratılıyordu. Batılılar Latvia'daki Riga kaynağını hemen tespit edip Rusya'yi protesto ettiler. Rus- 
ların cevabı ise, birkaç frekans denemesi yaptıkları ve bu denemelerin de artık tamamlanmış olduğu 
yolundaydı. Fakat iki ay sonra "parazitler" yeniden, hem de daha şiddetli olarak başladı. Dünyanın 
her tarafından, cesim, 1000 mil uzunluğunda ve saniyede 4 ila 26 varpa gücünde "sabit dalgalar" in 
varlığı rapor ediliyordu. 

• 1977 başlarında, hava uzmanları Amerika'nın Batı Sahiline uzanan "engelleyici etki" ile Doğu 
sahilinde ve Finlandiya'ya kadar uzanan Rus Polonya sınırında aynı şekilde "demir perdeler" in varlı- 
ğını bildiriyorlardı. 



YAZILAR 248 



İşte bu "engeller" havanın normal akımını durduruyordu. Dünya iklimi üzerine etki yapan bu 
eşiklerden her birinin, çok büyük elektromagnetik enerji "engel dalgaları" ile birleştiği keşfedilince 
bilim adamlarının alınları alarm ile çatıldı. Bunlar gerçekten birbirleriyle ilgili miydi? Görüşler bu hu- 
susta değişiyordu fakat gerçek olan bir şey vardı: bu gizili dalgalar ve dokunulmaz "engeller" devam 
ettikçe dünya iklimi büyük değişmelere uğradı. Miami'ye kar yağdı. Su baskınları Avrupa'yı silip 
süpürdü. 

RUSYADA NELER OLUYOR? 

• Garipleşen tek şey iklim değildi. Amerika'nın Rus nükleer deniz altılarını uydulardan izleme 
sistemi ışıldamağa başladı. İlk olarak Amerikalılar bunun "doğal nedenlerle"olduğunu ilan ettilerse 
de, sonradan iki Amerikan uydusunun "elektron ışın teknolojisi" ile imha edildiğini itiraf ettiler.Yani 
bu Rusların Tesla Prensibini çözdüğü mü demek oluyordu? Bazı kaynaklar bu kanıdalar ve bu da onları 
korkutuyor. Rusya'nın, Cenevre Silahsızlanma Konferansı (1977 Agustos'u) ilgili Komitesine sunduk- 
ları ön teklifleri çok şaşırtıcı idi. Bazıları o kanıya vardılar ki, eğer Rusya yasaklanmasını arzu ettiği 
bazı araştırma projelerini kullanabileceğini düşünüyorsa -bunları yasa dışı bırakmağı araştırmak şöyle 
dursun -üzerinde hiç durmamağa dikkat ederlerdi. Genel kanı odur ki, Ruslar Tesla'nın marifetlerini 
ortaya dökmeğe başladılar ama tam vaktinde de durdurmağı başardılar.Birçok ülke şimdi açık veya 
kapalı şekilde Tesla'nın kayıp sırrı üzerinde çalışmaktadır. 

• Eğer herhangi biri Tesla'nın sırrını kısmen veya tümüyle çözerse dahi bunu Tesla'nın tasvip 
edeceği şekilde kullanmayacakları belli. Büyük Yugoslav ürkek içgüdülerinde insan ırkı için sadece 
yarar görüyordu. TMT'si için şöyle diyordu: 

"İnsanlık bütünleşecek, savaşlar imkansızlaşacak ve sulh en üstün saltanatını sürdürecek". 

• Günümüzde artık kimse böyle bir iddiaya girecek durumda değil. 

BİLİM ve TEKNİK (Nisan 1979 sayı 137) 
GÜÇ BÜYÜTÜCÜ RADYO VERİCİSİ HALA BİR SIRDIR 

• Acaba ne tür radyo verici istasyonu, bir telsiz elektrik transmisyon sistemi, bir hava kontrol 
aygıtı, bir ölüm ışını ve anti savaş makinesi olarak kullanılabilir. 

• Ruslar doğu kıyılarındaki o patlamayı, Kanada'da hava koşullarını değiştirmeyi ve bazı Kanada 
vatandaşının beyinlerini karıştırmaya neden gerek duymuşlar ve bunlarda ne gibi bir amaç gütmüş- 
lerdir? Bazıları bu soruların yanıtının vaktiyle Nikola Tesla tarafından bulunmuş olan güç büyütücü 
radyo vericisi olduğunu söylemektedir. 

• Tesla ilk büyütücü vericisini (bu adın verilmesinin nedeni onun gerçekten giriş voltajını büyük 
ölçüde büyüttüğü içindir) 1899 yılında Colorado Springs'te yapmıştı. Çoğu modern vericiler bugün 
düşük güçlü bir Osilator devresinin çıkış akımını büyütmek için transistörler kullanırlar. Onun büyü- 
tücü vericisi daha radyo lambalari (tüpleri) bulunmadan önce yapılmıştı, nerede kaldı transistor ve 
onun tam güçle çalışan ayarlı bobinlerinin osilator devresi. İlk ve ikinci (primer ve sekonder) bobin- 
ler düşey olarak 17 metre çapında yuvarlak kutuplar üzerine sarılmış ve başka bir bobin de, çapı 2, 5 
metre, büyük bobinin içine yerleştirilmişti. Tam güce getirildiği zaman -yaklaşık 50. 000 watt- bobin- 
lerin çıkış akımı 12, 5 milyon volt civarında oluyordu. Çok sakin ve sessiz çalışan modern transmitter 
(verici) lere karşın bu büyütücü transmitterin çalışması görülecek bir şeydi, içinde bulunduğu koca 
çadırın dört bir tarafına şerarelere sıçrıyor ve çevresindeki hava da ozon ile doluyordu. 

• Bir taraftan da metrelerce uzunlukta yapay yıldırımlar görülüyor, bazen de top şeklinde yıldı- 
rımlar oluşuyordu. Bina görevini yapan çadırın üstünde yüksekte bir direğin üzerinde bakırdan dev 
bir top vardı ve bunun üzerinde daha çok şimşekler çakıyordu. Laboratuvarın etrafını saran alan 
elektriklenmişti. 

• Şimdi Tesla ve başkaları tarafından büyütücü verici hakkında ortaya atılan iddiaları incelen- 
meden önce onun kendisi hakkında biraz bilgi vermek faydalı olacaktır. 

• 1899 yılında Nikola Tesla 43 yaşındaydı ve daha zaman dünyayı değiştirmişti. bizim al- 
ternatif akım güç sistemimizi (polifaz jeneratörü, endükleme motorunu, yağla donan transformatörü 
v. b. ) neredeyse tek başına bulmuştu ve 1893'te buj^ar, dünyaya yayılışından birkaç yıl sonra da, 
Edison'un Doğru akım sisteminin yerine geçmişti. 20. yüzyılın başında da Tesla fluoresan ışığını 1 
Tesla bobinini, radyo ile ilgili birçok yenilikleri ve radyo ile kontrol edilebilen bir güdüm sistemini keşif 
etmiş bulunuyordu. 



YAZILAR 249 



• Tesla, kendini beğenmiş, çabuk ateş olan, çok ketum bir insandı. Yalnız olmasına rağmen, 
gösterişten hoşlanırdı ye elektirksel etkilerle ilgili gösterileri pek severdi. Onun bazı ufak acaiplikleri 
vardı, parayı kullanmasını hiç bilmezdi, ve hiç kimseyle geçinemezdi. 

PARANIN GELECEĞİ YERLER "UNUTULDU?' 

• Yeni yüzyılın başında Tesla New York'a kafasında muazzam planlarla döndü, yeni bir tesis dü- 
şünüyordu, bununla o büytitüca vericisini kullanacak ve bütün dünyaya enerji, hatta müzik, telgraf, 
evrak kopyelerini, fotoğrafları ve daha başka haberleri gönderecekti. Yalnız O bu konuya karşı sem- 
pati ve ilgileri olan J. P. Morgan gibi zengin adamlara telsiz güç ile ilgili bu girişiminden söz etme- 
yi "unuttu". Çok geçmeden elinde jeneratörler ve daha başka aygıtlar hazırdı ve Long Island'de 
VVardencIyffe dolayında fabrikasının yapımına başladı. 

• Fakat VVardencIytfteki "Dünya telsizi" hiç bir zaman bitemedi. Tesla bu işin maliyetini pek 
düşük hesaplamıştı ve 1904'te parasız kaldığı zaman Amerika'da da parasal bir kriz başlamış bulunu- 
yordu. Öte yandan bu sıralarda Gugliemo Marconi çok daha mütevazı tesislerle Atlantik'in bir ya- 
nından öte yanına telsizle sinyaller göndermeyi başarmıştı. 

• Bunun üzerine Tesla yapmak istediği şeyi açıkladı ve para bulmaya çalıştı, fakat o zaman artık 
iş işten geçmişti. Bugüne kadar hala yapmak istediği telsiz transmisyon projesi daha açıkça bir test- 
ten geçirilmiş değildir. 

YENİDEN DOĞAN İLGİ 

• Enerji bunalımı ve buna ek olarak enerji hatları ve enerji istasyonları hakkındaki tartışmalar 
yeniden Tesla'nın düşünceleriyle ilgilenilmesine sebep oldu. Büyütücü vericiler, yakın bir zamanda 
Ontario, Minnesota, Texas ve Californiya'da Tesla hayranlarından gruplar tarafından yapılmış veya 
yapılmaktadır. 

• Onlar Tesla'nın sisteminin pratik olduğunu kamuya göstereceklerini ummaktadırlar, fakat on- 
lar bu işi Tesla'nın kendisinin yıllarca önce kişisel olarak göstermiş olduğu kanısındadırlar. Tesla'nın 
dostu ve onun hayatını yazan John O'Neil'in yazdığına göre Tesla Colorado'da iken 26 mil uzaktaki 
ampulleri yakmayı başarmıştı. Amerika'da Tesla'ya ait vesikaların çoğuna sahip olan elektrik mü- 
hendisi Leland I. Anderson ise şöyle diyordu: "Ben hiç bir zaman, bunu kanıtlayacak bir şey bula- 
madım ve bunların gerçek olmadığı kanısındayım. O'Neil'in, bu sözlerin biricik kaynağı olduğu 
görünüyor". Tesla'nın Yugoslavya'da bir müze'de saklı bulunan anılarında da bu olaydan söz yoktur. 

• Elektrik Mühendislerinin bunu herhangi bir kişinin başaracağı hususunda da kuşkuları var- 
dır. Onlarca büyük bir enerji miktarının uzaya ışın halinde yayılması ve dünyanın elektriksel özellikle- 
ri Tesla'nın o zaman sandığından çok daha çapraşık ve anlaşılması güçtür. Onun kuramı, Colora- 
do'daki gök gürültülü fırtına sırasında saptanan ve yeryüzünün onun tarafından gözlenen rezonanz 
frekansına bağımlıdır. Anderson'a göre ise bu gözlem tam manasıyla yanlıştır. 

SONUN BAŞLANGICI 

• Anderson şöyle demektedir, "1899'da Colrado Springs'te Tesla yıldırımlı fırtınalar gözledi, 
bunlar ona doğru düzlüklerin üzerine geliyor ve aletleri üzerinde maksimal ve minimal etkiler üreti- 
yordu. O bu etkiyi, ilerleyen fırtına tarafından yerde başlatılan duran dalgalar olarak tefsir ediyor, bu 
dalgaların doruk noktaları fırtına ilerledikçe kendi konumu içinden geçiyordu. "Daha büyük bir ola- 
sılıkla o, bulunduğu istasyonun batısındaki dağ zincirinden gelen yansıların oluşturduğu bir (enter- 
ferans) girişim etkisi görmüş olabilir. Sonuçlar aletleri üzerinde de ayni olmuş olabilir". 

• Tesla'nın düşüncelerinin başlangıcını simgeleyen işte bu "VVardenelyffe görüşünün" yanılgısı 
idi. 1899'dan sonra o hiç bir vakit büyük bir büyütücü verici yapıp bitiremediği halde, bu buluş onda 
sabit bir fikir olmaya başlamış ve o bu iddianın davacısı olmuştu. 

• 1917'de, ancak dostlarının birçok ısrarından sonra, Tesla Amerikan Mühendisler Birliği'nin 
Edison Madalyasını kabul etti. Bu törende yaptığı konuşmada büyütücü vericinin hava şartlarını 
değiştirmekte nasıl kullanılacağından söz etti. 

RUSLARIN ÇÖZÜMÜ? 

• Kanada Hükümetinin resmi bir memuru olan Andrevv Michrovvski Rusların havayı değiştirmek 
sorununu çözdüklerine inanmaktadır. Rusların büyütücü transmitter'den faydalanarak Kuzey Pasifik 
üzerinde "duran bir dalga sedi" (perdesi) oluşturduklarını iddia etmektedir. Sistemin esasını fazla- 
sıyla alçak frekanslı manyetik alanlar ve graviton veya tachyonlar oluşturmakta ve bunlar su veya bu 



YAZILAR 250 



şekilde kutuplardan gelen havanın Kanada üzerine doğru olan akımını değiştirmektedir. Başkaları da 
büyütücü vericilerin dünyanın içinden geçen sinyaller gönderdiği ve bunların bu süreç sırasında yerin 
çekirdeğinden bir sifon gibi ek enerji çektiğini tartışmaktadır. Bu sinyalleri odaklamak suretiyle, 
enerjiyi atmosfere boşaltmakta ve bu noktada havayı değiştirmektedir. 

• Maalesef bu açıklamalar ispat edilemeyen varsayımlara dayanmaktadır. Gravitonların ve 
tachyonların (ışıktan daha hızlı hareket eden parçacıkların) varlığı tamamıyla bir varsayımdır, bu yüz- 
den bunların üzerine bir şey bina etmek mevsimsiz bir şeydir şimdiye kadar hiç kimse radyo dalgaları- 
nın yerin çekirdeğinden bir sifon gibi enerji çektiğini göstermiş değildir. 

• Bu ek sorun üzerinde elektrik mühendislerinin görüşü şudur: Büyütücü vericiler tipik olarak 
çok uzun dalga boyları oluştururlar (yaklaşık 6 kilometre, Tesla'nın Colorado'daki aygıt'ı için). Böyle 
uzun dalgalar arasında ve atmosferin teker teker molekülleri arasında enerji nakil esas itibariyle sıfır- 
dır ve bu uzun dalgalar hiç bir zaman etkinlikle odaklanamaz. 

• Son yıllarında Tesla kendi köşesine çekildi ve pek kimseyle görüşmedi, yalnız arada bir bazı 
gazete muhabirleri bir mülakat yapmak için onu aradılar. Bu yüzden O da hiç bir zaman bir oyuncu 
gibi sahneden tamamıyla uzaklaşmadı. 

• Birçok mülakatlarında O bir anti-savaş makinasından söz etti, bu sayede bir ülkenin sınırları, 
hiç bir şekilde içeriye geçilemeyecek şekilde bir enerji perdesi ile kapatılacaktı. "The Tesla Factor" 
adındaki kitabın ortak yazarlarından biri olan Bob Parker " bu, Tesla'nın en çok sevdiği keşiflerinden 
birinin kullanış şekildir, " der. 

• "Büyütücü verici, her cins sinyali yok eden bir alan oluşturur, " diyor Parker, "bu sinyal ne 
olursa olsun. Bu şimdiye kadar sahip olduğumuz hiç birşeyi geçirmez. Bir liroskop bile onun için- 
den geçemez. Bir roket bile". Ve Parker'in inandığına göre Ruslar böyle bir sistemin üçte birini 
tamamlamışlardır. 

• 1930'larda Tesla büyütücü Transmitter'i ile bir ölüm ışınının sırrını bulduğunu ilan 
tir. Fakat O bunun hakkında hiç bir ayrıntıdan söz etmemiştir, geçen yılda iki olay bazıları tarafından 
böyle bir silahla ilgili bulunmuştur. Doğu kıyısı atmosferik patlamalar ve Kanada'da saptanan bazı 
radyo sinyalleri Aralık 1977'de ve Ocak 1978'de Amerika'nın Doğu Kıyısının büyük bir kısmı görünüşe 
göre denizin üzerinde oluşan esrarlı atmosferik patlamalarla belirli aralarda sarsıldı. Bunlar birçokla- 
rı tarafından ses patlamaları, patlayan çöp gazları, gök taşları, çekim dalgaları ve daha birçok başka 
şekilde açıklandılar. 

• Bob Parker, "bu patlamalar Tesla'nın transmitterinden gelmektedir. Ben onlara ısı bombala- 
rı adını veririm. Bunlar Rusların kullandığı büyütücü transmitterlerden gelmektedir. Herhangi belir- 
li bir noktada coherent sinyaller üzerinde incoherent ışınlar "Laser ışınları gibi oluşmaktadır" diyor. 

KANADA'DAN GELEN ŞİKAYETLER 

• Son zamanlarda Kanada'da kömür madencilerinin bulunduğu küçük kentlerinden birinde otu- 
ranlar sağlıklarının bozulduğundan, bu arada baş dönmesinden, mide bulantısından, ruhsal gerilim 
gibi şeylerden şikayet etmeye başlamışlardır. Çok düşük frekansta kuvvetli radyo sinyalleri saptan- 
mış ve bunların atılımlarının insanların beyin dalgalarıyla interferans yaptıkları iddia 
tir. Michrovvski bu sinyallerin Rusların büyütücü vericilerinden geldiğini açıklamıştır. 

• Doğu kıyısındaki patlamaların ısı bombası şeklindeki izahları da, hava kontrolünün de olduğu 
gibi, aynı eksiklikten yarım kalmaktadır. Kanada'daki sinyallere gelince, atılım frekansı çok alçak 
olduğu halde (bir ufuk üstü radarı gibi) taşıyıcı frekans birkaç megacycledir ki, bu da bir büyütücü 
vericiden gelmek için çok yüksektir. Büyütücü transmitter (vericiler) hakkındaki bütün bu aşırı iddia- 
ların altında bu varsayım bulunmaktadır. Bunun çıkışı aynı frekansa ayar edilen herhangi başka tip 
bir transmitterden temelden farklıdır. 

• Tesla buna inanıyordu. Fakat acaba bu doğru muydu? 

• Tesla projesi 1970'de, Robert Golka, bir Boston Elektrik Mühendisi, Tesla'nın hatıra defterini 
okumak üzere Yugoslavya'ya uçtuğu zaman başlamıştı. Döner dönmez, VVendover, Utah, kentine 
gitti ve orada Tesla'nın yıllarca önce Colorado Springş'^Je yaptığı tesisin bir eşini yaptı. Uzun yıllar 
çalıştıktan sonra, şimdi Robert Golka ondan 25 milyon Volt alabilmektedir ki bu Tesla'nin elde ettiği- 
nin iki katıdır. Ona kalırsa, büyütücü transmitter'den alınan bu akım büyülü bir şey değildir. 



YAZILAR 251 



• "Benim bunun hakkında öğrendiğim her şey elektromanyetik kuram üzerine düşmekte- 
dir. Aradaki biricik fark, onun bir şerare-gediği osilatörü kullanmasıdır ki bu yüzden şerarenin 
çıkardığı gürültü oldukça fazladır". 

İşte Nikola Tesla'nın meşhur büyütücü transmitter'i bir sinyal'den başka bir şey değildir. 

• Fakat bu tesis yeniden ortaya çıkabilir. Golka'ya göre eğer bu sinyal iyice anlaşılırsa, bu bu- 
gün kullandığımız yüksek enerji ile çalışan transmitterler için ucuz bir seçenek olabilir. 

BİLİM ve TEKNİK (Nisan 1979 sayı 137) 

Kaynak: 
http://www. atlamaz. 4mg. com/index2. htm 



YAZILAR 252 



ŞEVKET BABA kaddesellâhü sırrahu'l azîzi ÖZLEDİK 

Özlem gidermek ne zordur. 

Eskiden "zorla cennete sokulan kullar gibi" bir sebep zuhur eder yanına muhakkak giderdik. O 
gitti. Kitabı okuyanı çok severdi. Kaç tane kitap karaladık. Son yazılan bir kitap. Ruhu gördü ama, yeni 
çıkacak Amiş Efendim'i zahirende bir görseydi. 

Cihan'ının içinde yerimiz vardır. Ne var ki, devir devrederken dökülen yapraklar arasında kaldık. 

Demirli bahçeye girmek için zırhlı olmak gerekir, derler. Yollar engel, zahir engel., engel... en- 
gel.. 

Gücümüz yok. 

Tek sermaye hasretlik. O da para etmiyor. 

Şevket Baba! 

Seni biz özledik. Yedirdiğin lokmalar içimizde telef olmadı. Ancak hasretlik acısı kaldı. 

İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Efendi "Geçmiş hayali cihan" derdi. 

Cihan var ama, bize hep hayal kaldı. 

İhramcızâde İsmail Hakkı 



252 



YAZILAR 253 



(TRANS) DEĞİŞİMİN TABİATI: ÖTELEME= YAYILMA = DEĞİŞİM 

Toplum üzerine yapılmış olan ilmî sistematik araştırmalar, çeşitli faktörlere bağlı olarak bütün 
insan topluluklarının değişime uğradığını göstermektedir. Her toplumda, tarihi gelişim süreci içerisin- 
de farklı uygarlıklar, kültür ve dinlerle ilişki içerisine girmek suretiyle bünyesinde sosyo-kültürel içerik- 
li değişimler ortaya çıkmaktadır. Bilineceği gibi sosyal bir sistem olarak toplum, toplumsal olgular veya 
kurumlardan oluşan bir yapı olup, toplumsal yapı, kurumların belirlediği sosyal ilişkilerden oluşmak- 
tadır. Sosyo-kültürel değişimle ifade edilmek istenilen ise, toplumun kültürü ve yapısında ortaya çıkan 
değişimlerdir. 

[İnsanlık tarihi bir değişim tarihidir. Değişimin olmadığı hiçbir mekân ve zaman olmamıştır ve 
olmayacaktır. Zira değişmeyen tek şey değişimdir. Değişime direnç her düzeyde ve her zaman var 
olmuş ama bu çabalar hep yenilmeye, mahkûm olmuşlardır. Değişim her zaman bir süreç olayıdır ve 
bu sürecin hızı hep aynı olmamıştır. 

Günümüzde değişim neredeyse baş döndürücü bir hıza ulaşmıştır, insanın bu değişim olgusunu 
kabul edip, buna ayak uydurmaya çalışmaktan başka çaresi yoktur. Değişime ayak uyduramayan, 
İster istemez basamaklardan aşağı düşecek, sonra kendisini adapte etmeye başlayacaktır. Ne var ki bu 
kez çıkış noktası diğerlerine göre daha altta olacağından yetişmek için daha fazla çaba harcayıp, daha 
harcamak zorunda olacaktır.] (Değişim ve Etik, CHANGE AND ETHICS, Hilmi ÖZDEN , Ömür ELÇİOĞLU 
Dr.Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Deontoloji ABD, Eskişehir) 

İnsan ve toplum değişiminin olumlu veya tersi olması çokta önemli değildir. Önemli olan etkiye 
maruz bırakan faktörün doğru veya eğriliği olabilir. Ancak tarih boyunca görülen değişim süreçleri için 
pek olumlu düşüncelere sahip olmamız pek mümkünde değildir. Öyle ki kaderî bazda itilmişlikler var- 
dır. Düşünün bir kere Âdem aleyhisselâm Allah Teâlâ'nın "yeryüzünde halife yaratacağım" müjdesi- 
ne mazhar iken cennetten çıkışında ve değişime uğramasında bir zorlama olduğunu hatırlamak gere- 
kir. Günümüzden misal verecek olursak, İslâm'ın cihan hâkimiyetinden bahsederken dar bir dünyaya 
sığınmaya yönelmesinden çıkarmak ve hareket geçirmek için, onu rahatsız edip dış dünyaya açılma- 
sında zahirden gelen "müceddid" (yenileyici) e muhtaç olmuştur. Burada Mehdi veya İsâ aleyhis- 
selâm konusunu ele almak istemiyorum. Çünkü bu meselenin her tarafı hakikat olsa da İslâm Dünya- 
sı'nı atalete düşürmüş ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme karşı yanlış yapmamıza sebep olmuş- 
tur. Dünyayı müslüman etmeyi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme layık görmeyen İslâm Dünya- 
sı'nı bu "beklenti sendromıTndan çıkarmanın da, ne kadar zor olduğunu da söylemek gerekir. 

Franz Kafka'nın "Değişim" isimli eserinde gördüğümüz kadar, değişimin ev içinde dahi zor oldu- 
ğunu göstermeye yeter ve artar. 

["...hiç beklemediği inanılmaz ağrı sanki yer değiştirirse kaybolup gidecekmiş gibi, ileriye doğ- 
ru sürüklenmek istedi;..." 

"...müstahdem göreviyle çalışmaya başladığından beri davranışlarında açığa vurduğu bir dik- 
başlılıkla, babası biraz daha masa başında kalmak için diretiyor, ancak bu arada hep de uyuyakalı- 
yor ve o zaman sandalyesini yatakla değiştirmeye kendisini razı etmek için evdekiler akla karayı 
seçiyordu...." 

"...Gregor; çünkü birkaç hava deliği bırakılmış uygun bir sandığın içine koyup onu, bir yerden 
bir yere kolaylıkla götürebilirlerdi; ailesini ev değiştirmekten en başta alıkoyan, daha çok, kendile- 
rini kaptırdıkları tam bir umutsuzlukla bütün akraba ve eş dost çevresinde kimsenin başına gelme- 
yen bir felakete uğradıkları düşüncesiydi. .."] (Değişim, Franz Kafka, trc: Kâmuran Şipal, Cem yayı- 
nevi, Kasım 1993) 

Değişim zor iştir. 

Doğu milletlerinde ise bu daha zordur. Hayat şartlarının sertleştiği ortamlarda bu meseleyi da- 
ha bariz görürüz. Tahavvülatın yavaş seyretmesi eski zamanlarda olumlu sonuçlar verse de günümüz- 
de bu beklentiye sabır tahammülsüzlük doğurmuştur. Yani tekkeye bir dervişi kırk yıl alıp yetişsin diye 
bekletirsen ona en büyük zararı vermiş oluruz. Yine memleket meselelerinden olan "Kürt Meselesi" 
de bu meyandan çıkmış işlerdendir. Tahammülü, itaati sabrı çok fazla olan bir milleti değişime uğrat- 
mak için akla hayale getirmek istemediğimiz şekillerle elektrik şokuna tutulmuş gibi savurdular. 

Sebep değişim, ama ne için değişim? 



YAZILAR 254 



İşin merkezindeki niyetin ne olduğunu anlıyor gibi olsak da zamanla gerçeği göreceğimiz için bi- 
raz daha bekleyeceğiz. 

Önemli olan fert-toplum-millet-devletin "Zorla değişim" e uğratılmasıdır. Bunun birçok menfi 
ve müspet sebebini sayabiliriz. Ancak günümüzde emperyalist güçlerin kıyamet beklentileri veya 
dünya düzenini kontrol edebimede daha hırslı ve aceleci olmaları ile "hızlı hareket" e geçmeleri ile 
karmaşayı insanlığa getirdiler. Öyleki kâhinlere söylettirdikleri tarihleri tutturmak için uğraştılar. (Ba- 
ba Vanga 2010'da üçünü dünya savaşı çıkacak dedi.) 

Sonuçta bir gerçeği gördük. Biraz anlayışımızı aşsa da dünyada hâkimiyetin ve değişimin insana 
ait olmadığı ve Allah Teâlâ'nın hiçbir şekilde kullarına bırakmadığıdır. 

"Eğer yerde ve gökte Allah Teâlâ'dan başka tanrılar bulunsaydı, yer ve gök, (bunların nizamı) 
kesinlikle bozulup gitmişti. Demek ki Arş'ın Rabbi olan Allah, onların yakıştırdıkları sıfatlardan mü- 
nezzehtir." (Enbiya, 22) 

Bazen "iyi ki Allah Teâlâ'm sen varsın" demek ne hoş geliyor. 

İhramcızâde İsmail Hakkı 



254 



YAZILAR 255 



YE'CÜC-MECÜC = AGARTA- ŞAMBALA ZIT KARDEŞLİK BİLGİSİ 

KUR'AN-I KERİM'DE YE'CÜC VE ME'CÜC 

Ye'cüc ve Me'cüc kelimelerinin hangi dilden geldiği ve Arapça'ya nasıl geçtiği hakkında yeterli 
bilgi bulunmamaktadır. Bu isimlerin İbranice ve Süryanca gibi dillerden geldiğini söyleyen olmakla 
birlikte Yunancadan geldiğini kabul edenler de vardır. 193 

Kur'an-ı Kerim'de adları Ye'cüc ve Me'cüc kavramlarıyla ifade edilen bu yaratıkların ne tür var- 
lıklar olduğu konusunda herhangi bir açıklama yapılmamıştır. Bu isimlerin Kur'an'da ilk geçtiği yer 
Zülkarneyn kıssasıdır. İnsanlar Zülkarneyn'e taleplerini iletirken kendilerine rahatsızlık veren ve boz- 
gunculuk yapanları kastederek şikâyet ettikleri iki isim olarak geçmektedir. 

Kur'an'da geçtiğ ilk geçtiği ayet şöyledir: , 

Dediler ki: "Ey Zu'l-Karneyn, Ye'cüc ve Me'cüc bu yerde bozgunculuk yapıyorlar. Bizimle onla- 
rın ara-sına bir set yapman için sana bir vergi verelim mi?" 194 

İkincisi olarak helak edilen kavimlere atıf yapılarak bu isimler geçer: 

"Nihayet Ye'cüc ve Me'cüc'ün önü açıldığı ve onlar her tepeden akın etmeye başladıkları za- 
man, gerçek va'd (yani kıyamet) yaklaşmış olur. İnkâr edenlerin gözleri birden donup kalır. 

"Vah bize, biz bundan gaflet içinde idik (bunun doğru olacağını hiç düşünmüyorduk). Meğer 
biz zulmediyormuşuz!" (diye mırıldandılar)." 195 

HADİSLERDE YE'CÜC VE ME'CÜC 

Belirtildiğine göre kıyamete yakın döneme kadar belli bir yerde aşamayacakları setle engellen- 
miş halde duracaklar. Onlar sürekli olarak önlerindeki bu şeddi yıkmaya uğraşacaklar ve sonunda 
kıyamete yakın bir zamanda bu amaçlarına ulaşacaklar. Önlerindeki engeli aşarak serbest kalacak olan 
bu yaratıklar her tepeden saldırarak ortalığı yakıp yıkacaklar. Yeryüzünde bulunan yenebilecek ve 
içilebilecek her şeyi gasp ederek bitirecekler. Bu şekilde meydana gelecek olan azgınlıklarını müteakip 
Allah semadan çekirge ve kurt gibi yaratıkları musallat ederek onları helak edecektir. Onların cesetleri 
her tarafı dolduracak ve yeryüzüne pis bir koku yayılacak. Allah yağmur yağdıracak ve bu şekilde sular 
artarak meydana gelen seller ölüleri sürükleyerek denize götürecektir. 196 

Allah Teâlâ bir gece onlara ansızın negaf hastalığı gönderir ve bu hastalığa yakalananlar yok 
olup giderler, soyları kesilir ve bütün fertleri ölür. Sonra tarımda artış olur, kökler ve dallar yeşerir. 
Meyveler bollaşır ve güzel bitkiler her yeri kaplar. Allah'a hamd edilir. Kalbe gelen fasit hatıralarla 
nefis azar. Vesveselerin artması bunu izler. Kişinin bu azgınlık halleri kalp mekânını işgal eder, özünün 
meyvelerini yiyip bitirir ve özdeki suları kuru-turlar. Bu durumda onda irfan namına hiçbir şey kalmaz. 



Bu iki isim Tevrat'ta Gogve Magog şeklinde geçmektedir. 

194 Kehf,94. 

195 Enbiya, 96-97. 47 Buhârî, Sahîh, Fiten 29; Müslim, Sahîh, Fiten 20; Tirmizi, Sünen, Fiten 59; 

Buhârî, Sahîh, Fiten 29; Müslim, Sahîh, Fiten 20; Tirmizi, Sünen, Fiten 59; Hakîm, İbnu Mace ve Tirmizi'nin 
de tahric ettikleri, Ebû Hureyre'den gelen bir rivayette Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: 

"Gerçekte Ye'cüc ve Me'cüc her günde güneşin ışığını görecekleri derecede (önlerindeki şeddi) kazıyorlar. 
Başlarındaki olan: 

"Hadi dönün, yarın kazarsınız" der. Allah Teâlâ onu (şeddi), öncesinden daha muhkemleştirir. Zamanları- 
na ulaştığı ve Allah da onları insanlar üzerine göndermeyi murad ettiği zamana kadar güneşi görecek derece- 
de (tekrar) kazarlar. Başlarındaki: "Haydi dönün, Şüphesiz yarın kazacaksınız." der 

"İnşallahu Teâlâ" diye istisna ederler. Bunun üzerine şedde geldiklerinde bıraktıkları gibi kalmıştır. Onu 
kazarlar ve insanlar üzerine çıkarlar. Suları içerler. İnsanlar onlardan karalarına sığınırlar. Ye'cüc ve Me'cüc 
oklarını semaya atarlar. Okların uçları şiddetli kırmızı kana bulandığı halde üzerlerine düşer. 

"Biz yeryüzündeki ahaliyi kahrettik, gök ehline yükseldik " derler. Derken Allah Teâlâ negaf adlı böceği ka- 
falarına gönderir. (O böcek burunlarından beyinlerine çıkar. Ve) Bununla onları öldürür." 

Neğaf; koyun ve devenin burnundan beyinlerine çıkan bir böcektir. 

Hâsılı, kıyamet insanların en şerlilerinin başında kopar. O zaman da yer yüzünde Allah Allah diyen kalmaya- 
caktır. Bu hususta dahi birçok hadisler vardır. Nitekim Müslim'in de tahric ettiği Enes radiyallâhü anhdan gelen 
bir rivayette Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: 

"Yeryüzünde Allah Allah denilmeyinceye kadar kıyamet kopmaz." 



YAZILAR 256 



İşte tam bu hal-deyken onda hakikî uyanıklık hali belirirse, ona Rabbânî yardımlar ve armağanlar gelir. 
Kur'an-ı Kerim'de "...., Ayık olun, Allah'ın tarafında olanlar kurtuluşa ermiştir" 197 âyeti bu hale işaret 
eder. Allah kullarından dilediğini seçer. Bundan sonra şeytanî hatıralar ve vesveseler ortadan kalkar. 
Bunların yerlerini ledünnî ilim, ruhanî nefesler ve kalbi kemalleştiren melekeler alır. Bu tarı- 
mın/ziraatın çoğalması, kökten dala kadar bitkilerin yeşermesi olarak değerlendirilir. Bu duruma eri- 
şen kişi, yakînlik makamını elde eder. Böyle bir yükseliş, meyvelerin olgunlaşarak tatlanmasına benze- 
tilir. 

KİTAB-I MUKADDESTE YE'CÜC VE ME'CÜC 

Ye'cüc ve Me'cüc Tevrat'ta Gog ve Magog adı altında çeşitli yerlerde geçmektedir. Bunlar: 

"Yafes'in oğulları: Gömer ve Me'cüc ve Maday ve Yevan ve Tubal ve Meşek ve Tires" 198 

Burada Me'cüc Yafes'in oğullarından biri olarak görülmektedir. 

"Âdemoğlu, Magog diyarından olan, Roşun, Meşekin ve Tubalin beyi Gog'a yönel ve ona kar- 
şı peygamberlik et ve de: Yehova şöyle diyor; Roşun, Meşekin ve Tubalin beyi Gog, işte ben sana 
karşıyım." 199 

"Bundan dolayı, Âdemoğlu peygamberlik et ve Gog'a de: Rab Yehova şöyle diyor: Kavmim İs- 
rail emniyette oturunca, sen o gün öğrenmeyecek misin? Sen ve seninle beraber birçok kavimler, 
hepsi atlara binmiş, büyük bir cumhur, kuvvetli ordu olarak, şimalin sonlarından, kendi yerinden 
geleceksin. Ve diyarı örtmek için bir bulut gibi kavmim İsrail'e karşı çıkacaksın, son günlerde vaki 
olacak ki milletlerin gözü önünde sende takdis olunacağım zaman ey Gog, onlar beni tanısınlar diye 
seni kendi diyarıma karşı getireceğim." 200 

"Ve Gog İsrail diyarına karşı geldiği zaman, Rab Yehova'nın sözü, o günde vaki olacak ki, ateş 
püsküreceğim." 201 

"Ve sen Âdemoğlu, Gog'a karşı peygamberlik et ve de: Rab Yehova şöyle diyor: Roşun, Me- 
şekin ve Tubalin beyi Gog, işte, ben sana karşıyım. Ve seni geri çevireceğim. Ve seni ileri götürece- 
ğim. Şimalin sonlarından seni çıkaracağım. Sol elinden yayını ve sağ elinden oklarını vurup düşüre- 
ceğim. Sen, bütün ordularınla ve yanında olan kavimlerle, İsrail dağlan üzerinde düşeceksin. Yesin- 
ler diye her çeşit yırtıcı kuşa ve kırın canavarlarına seni vereceğim. Açık kırda düşeceksin, çünkü 
ben söyledim. Rab Yehova'nın sözü ve Magog üzerine ve adalarda emniyette oturanlar üzerine 
ateş göndereceğim. Ve bilecekler ki ben Rab'im." 202 

"Ve o gün vaki olacak ki, İsrail'de denizin şarkında Geçiciler deresinde Gog'a kabir yeri vere- 
ceğim. Ve oradan geçenleri o durduracak ve orada Gog'u ve bütün cumhurunu gömecekler. Ve 
oraya Hamon-Gog deresi denilecek. Ve memleketi temizlesinler diye İsrail evi yedi ay onları göm- 
mekte devam edecekler." 203 

"Bin yıl tamam olunca şeytan, atıldığı zindandan serbest bırakılacak. Yeryüzünün dört bir bu- 
cağındaki ulusları, Ye'cüc ve Me'cüc'ü saptırmak ve onları savaş için bir araya toplamak üzere zin- 
dandan çıkacak. Toplananların sayısı denizin kum taneleri kadar çoktur." 204 

Gog ve Magog'un Kur'an'da ki Ye'cüc ve Me'cüc olduğu Kitab-ı Mukaddes yorumcuları tara- 



Ayetin tam metninin meali şöyledir: "Allah'a ve ahiret gününe inanan bir toplumun -babaları, oğulları, 
kardeşleri yahut akrabaları da olsa- Allah'a ve Resulüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin. İşte 
onların kalbine Allah, iman yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar 
akan cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah'tan hoşnut 
olmuşlardır. İşte onlar, Allah'ın tarafında olanlardır. İyi bilin ki, kurtuluşa erecekler de sadece Allah'ın tarafın- 
da olanlardır." (Mücadele, 22) 

198 Tekvin, 10/2 

199 Hezekiel, 38/2-3. 

200 Hezekiel, 38/14-16. 

201 Hezekiel,38/18. 256 

202 Hezekiel, 39/1-6. 

203 Hezekiel,39/ll-12 

204 Esinleme,20/7-8 



YAZILAR 257 



fından dile getirilmektedir. Bunların barbar bir topluluk olduğu ifade edilmektedir. 205 

Klasik kaynaklarda geçen Ye'cüc ve Me'cüc ile kıyamet alâmeti olarak ortaya çıkacak ve büyük 
karışıklıklara ve yıkımlara sebep olacak topluluklar kastedilmektedir. Daha önce belirttiğimiz üzere 
Ye'cüc ve Me'cüc Kur'an'da iki yerde geçmektedir ve kıyamet alâmeti olduklarına dâir açık bir beyan 
söz konusu değildir. Kitab-ı Mukaddesle geçen Gog ve Magog ile Ye'cüc ve Me'cüc tasvirleri arasında 
ki benzerlik dikkat çekicidir. Gerek hadislerde ki gerekse de Kitab-ı Mukaddes'te ki ifadelerden anlaşı- 
lan bu toplulukların belli bir yerde tutuldukları ve zamanı geldiğinde serbest bırakılacakları anlaşıl- 
maktadır. Bu toplulukların kimler olduğu ile ilgili olarak bir açıklama söz konusu değildir. 

Hadislerde ki Ye'cüc ve Me'cüc'le ilgili olarak gerek klasik gerekse de çağdaş yorumlar yapılmış- 
tır. Ye'cüc ve Me'cüc bazı toplumlarla ilişkilendirilmiştir. 206 Her bir bozukluk, sosyal kargaşa ve her 
türlü çöküşler bir nevi o toplumun kıyametidir. Kendiliğinden bozulmaya, yok olmaya yüz tutmadır. 

Konuya Kur'ân-ı Kerim'i esas alınarak yaklaşılmaması, zayıf rivayetlerin etkisinde kalınması se- 
bebiyle Ye'cüc ve Me'cüc'ün kıyametin bir alâmeti olduğu şeklinde ki değerlendirmelerin isabetli 
olmadığı bu konu etrafında yapılan yorumların ise eksik ve yetersiz kalınmaktadır. 

Kur'an'da ve Hadislerde geçen Ye'cüc ve Me'cüc'ün cinsiyetleri, mekânları ve zamanları tayin 
edilmemekte, sadece bir vasıf olarak yeryüzünü ifsat edenler manasınadır. Bazı müelliflerin Ye'cüc ve 
Me'cüc'ü bazı toplumlara hasretmesi doğru bir yaklaşım olmamaktadır. Bu yaklaşım İlmî bir hakikat 
değildir. Ancak her devrin Ye'cüc ve Me'cüc'ü mevcuttur. 207 Medeniyetin ilerlediği XXI.yy. da yeryü- 
zünde yaşayan insan topluluklarının bir bölümü savaşlar, açlık, sefalet ve yokluk içerisinde hayatlarını 
devam ettirmeye çalışmaktadır. Bu durum, insan neslinin sağlam ve sağlıklı bir şekilde devamının 
önünde ki en büyük engellerden birisidir. Bu duruma sebep olan topluluklar, Gog-Magog / Ye'cüc- 
Me'cüc topluluklarının yapacakları tahribatla aynı özelliktedir. Onun için özel olarak Gog-Magog / 
Ye'cüc-Me'cüc toplulukları beklemek doğru bir yaklaşım değildir.] 208 

YE'CÜC VE ME'CÜC İÇİN YAPILAN YORUMLAR 

İnsanda hayvanî sıfatların/kötülüklerin, çirkin fikirlerin çıkmasından ve bunların tamamen 
hâkim unsur haline gelmesinden ibarettir. Çünkü çirkinlikler ve kötülükler iyilikleri örter. Böyle kötü 
hallerin çoğalması kalbi karartır. Kaşanî, Ye'cüc ve Me'cüc ile mizacın bozulması, terkibin çözülmesiyle 
meydana gelen nefsanî ve bedenî kuvvetlerin kastedildiğini belirtir. 

Bu bilgilerin yanında Yecüc Mecüc'ün Türk kavmi, onlara karşı yapılan duvarın Çin şeddi oldu- 
ğu iddiaları da vardır. Eski tefsirlerde bu konu işlenir. Her ne kadar hoşumuza gitmese de bu bilgi 
bizim için önemlidir. Aşağıda geçen hatıra çok önemlidir. 

Münevver Avaşlı (1906-1999) College de France'da L. Massignon'un derslerine devam eder- 
miş. Bir gün derste Massignon Ye'cüc-Me'cüc kavminin Türkler olduğunu söyleyince Münevver Hanım 
kızgınlığını göstermiş. Bunun üzerine Massignon, konuşmasına: 

"Buna hiç infial (gücenme, kızgınlık duyma) göstermeviniz. Türkler İslâm'ı kabul etmeden ön- 
ce Ye'cüc-Me'cüc kavmi idiler. Eğer bir gün İslâm'ı unuturlarsa gene Ye'cüc-Mecüc kavmi olacaklar- 
dır" diye bir açıklama getirmiş 209 

Bu bilginin durumu bize açık şekilde gösterdiği şudur ki; Türk kavmi özellik bakımından sürekli 
atılım içinde olduğu, tarihin hiçbir döneminde devletsiz kalmadığı yanında, inançsız dönemlerinde 



Yorumlar hakkında geniş bilgi için bkz. İsmail Cerrahoğlu, "Ye'cüc - Me'cüc ve Türkler", A ÜİFD. c.XX. 
ss. 98-106. 

Konu ile ilgili olarak geniş bilgi için bkz. Aziz Taşbolotov, Ye'cüc ve Me'cüc Hakkındaki Hadislerin îsnad 
ve Metin Açısından Tahlili, AÜSBE, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara 2007, s. 114-120. 

207 Cerrahoğlu, 'Ye'cüc ve Me'cüc', AÜİFD, s.125. 

208 MALKOÇ Bülent Kıyamet Alâmetleri Ve Gelecek Haberleri Konusunda Hadislerle Kitabı Mukaddesin 
Karşılaştırılması [Kitap]. - Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslam Bilimleri Ana Bilim Dalı- Ha- 
dis Bilim Dalı Yüksek Lisans Tezi-263194-Kayseri : [s.n.], Eylül 2010, s. 59-61 

209 Ahmed Yüksel ÖZEMRE'nin Louıs Massignon (1883-1962) hakkındaki makalesi 



YAZILAR 258 

"barbar" sıfatını alacak kadar ileri gidebileceğidir. Ayrıca Türkleri öven hadislerde mevcuttur. 210 

Bu nedenle kıyamete kadar Türklerin tarih sahnesinden çekilmeyeceğini ve devletsiz kalmaya- 
cağına dair rivayetlere de bakılınca dengenin olması konusunda L. Massignon kilise'nin müslümanlara 
(Türklere) karşı nefrete dayanan geleneksel tavrını II. Vatikan Konsili'nde terketmesini sağlayan zemi- 
ni hazırlamış; Konsil üyesi olan talebesi Peder Georges Chehata Anavvati de bu zeminin Konsil kararı 
olarak kayda geçirilmesinde etkili olmuştur. 211 

AGARTA- ŞAMBALA ZIT KARDEŞLİK BİLGİSİ 

"AGARTA" 

"Dünyanın Kalbi", "Yüce Ülke", "Bilgeler Ülkesi" gibi çeşitli adlarla belirtilen Agarta, teozofik ve 
ezoterik kaynaklara göre, önceki devrenin sonlarına doğru Mu ve Atlantis'ten göç eden bilim-rahipleri 
tarafından kurulmuş bir organizasyondur. 

Önceleri beşeriyetle açık temas halinde olan bu organizasyon, bu devrenin koşullarından ötürü 
gizlenme gereği görmüş ve ikâmet yeri olarak birbirlerine tünellerle bağlanan, dağlar içindeki yeraltı 
kentlerini tercih etmiştir. 

Agarta, dünya insanlığının tekâmülünde sorumluluk sahibidir. İlahi Hiyerarşi'ye hizmet eder. 
Dünyanın Efendisi ve "Kutup" olarak ifade edilen ve "Brahatma" veya "Brahitma" adıyla belirtilen 
Agarta'nın lideri, Dünya'yı sevk ve idare eden İlahi Hiyerarşi'nin fizik âlemdeki temsilcisidir. 

1912'de Müslüman olduktan sonra Abdülvahid Yahya adını alan; ezoterik, okült ve mistik ko- 
nularda çok sayıda yapıtı bulunan Fransız asıllı Mısırlı düşünür ve yazar Rene Guenon'a göre tradis- 
yonlarda "Kutsal Dağ", "Dünyanın Merkezi" olarak ifade edilen yer, O'nun mekânıdır. Kimilerine 
göre, dünyanın tüm geçmişi, yitik kıtalara indirilmiş dinler ve kozmik öğretiler, Agarta arşivlerinde 
kayıtlıdır. 

Agarta'nın yeryüzüne açılan 7 (kimi kaynaklara göre 4) ana çıkış noktası bulunmakla birlikte, 
mağaralarda inzivaya çekilen bilgelerin ve mağaralarda etkinliklerini sürdüren bazı inisiyatik topluluk- 
ların Agartalılar ile ilişki içinde oldukları ileri sürülür. 

Rene Guenon'a göre bu durum, en çok, Türklerin yaşadığı Orta Asya'da görülmektedir. Kimi 
yazarlara göre, Göktürk, Uygur ve Hun masallarındaki, "ataların kutsal mağaraları" ve bir mağaradan 
geçilerek ulaşılan "gizli ülke" inanışında Agarta'nın sembolizmi bulunmaktadır. Tibet tradisyonlarına 
göre, Agartalılar şimdiki devrenin sonunda dışarı çıkacak ve Agarta'nın lideri yeryüzündeki menfiliği 
yenecektir. 

Agarta'nın ne olduğuna ilişkin en yaygın, internet ve ansiklopedik kaynaklarda kullanılan tanım, 
"Tibet ve Orta-Asya tradisyonlarında sözü edilen, Asya'daki sıradağların içinde bulunduğu ileri sü- 
rülen efsanevi bir yer altı organizasyonu"dur. 

Günümüze değin "Agarta"nın ne olduğunu inceleyen birçok yayın ve yazar bulunuyor. Bunlar 
içinde en ünlüleri ve kaynak olarak en itibar edilenleri üç tane. Bunları meraklıları için öncelikli olarak- 
konunun daha başında-yazalım. Saint-Yves d'Alveydre, Ferdinand Ossendovvsky ve Rene Guenon. 

Agartha kelimesi; "Agharta" ve "Agarthi" olarak da kullanılabiliyor. Agarta veya Agarti sözcük- 
leri Sanskritçe de "ele geçirilemeyen, ulaşılamayan, her şeyden korunmuş, şiddetin yakalayamaya- 
cağı, anarşinin erişemeyeceği" anlamlarına gelmekte. 



"Türkler sizlere dokunmadıkça siz de Türkler'e dokunmayınız. Zira onlar çok sert ve haşin tabiatlı kim- 
selerdir." (El-Cüveyni; Tarih-i Cihan-güşa, 1, s:ll) 

Ebu Sekine (ki Muharrerlerden bir kimsedir) Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin bir sahabesinden naklen 
anlatıyor: "Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki: 

"Sizi bıraktıkları müddetçe siz de Habeşileri bırakın. Sizi terk ettikleri müddetçe Türkleri terkedin." (Ravi 
(r.a.): Ebu Sekine Kaynak: Ebu Davud, Melahim 8, 4302) 

II. Vatikan Konsili'nde Musevîlik ile ilgili bir karar Ayninin hı rîstîyanl ık-dışı diğer dinlere ve özellikle 
İslâm'a da açık olması hususunda, Konsil üyesi olmamasına rağmen, Papa VI. Paulus ile Konsil'in üyesi papazları 
tahrik ve ikna eden Massignon olmuştur. "Nostra Aetate Deklârasyonu" denilen bu metin, Katolik Kilisesi'nin 
müslümanlar hakkında olumlu beyânda bulunan ilk resmî belgesidir. 



YAZILAR 259 



"ŞAMBALA" (SHAMBALAH) 

Kimi kaynak ve kişilere göre Şambala, Agarta'ya karşıt olarak kurulmuş, gizli bir menfi merkez. 
Ancak genel ve yaygın kanı, Şambala'nın Agarta'nın bir diğer adı olduğudur. 

Bu tezin bir devamı var. Coğrafi bir tanım verip, siyasi bir bilgiyi de içeriyor. Yukarıda "Agarta ve 
Şambala" ilişkisine değinmiştik. "Ayrı-rakip" olduklarına ilişkin bilgi burada bulunuyor. 

Bu göçten sonra, iki gruba ayrılıyorlar ve "sağ elin yolu" diye anılan grup Agarta'ya, yani dünya 
hayatından uzak "murakabe ve mükaşefe"de bulunma ülkesine, "sol elin yolu" diye anılan diğer grup 
ise "Şambala"ya yani kaba güç ülkesine yerleşiyor. 

Peki Agarta nerede? Agartalılar nerede? 

Bu konu üzerinde asla mutabakat yok. Hemen her kaynak kendine göre bir adres gösteriyor. 
Böyle olmakla beraber, "geniş coğrafi" tanım açısından bir harita çıkarmak mümkün. 

Guenon'a göre, çok eski bir tufan bugünkü Gobi bölgesinde çok gelişmiş bir uygarlık yok olmuş- 
tur. Burada yaşamakta olan "spiritüel mürşitler" Himalayaların altında yer almakta olan büyük bir 
mağara şebekesine sığınmışlar. 

Sonuç olarak Ye'cüc ve Me'cüc ve "Agarta ve Şambala" bilgisinin aynı göndermeleri yaptığını 
görmekteyiz. İki zıt kardeşliğin mücadelesi ile yeryüzü fesada uğrayacak, olduğu görülmektedir. Gü- 
nümüz insanına bu bilgiden düşen pay Allah Teâlâ'nın emirlerine bağlı kalarak kötü ve iyi kardeşin 
mücadelesi arasında kalarak perişan olmaktan kurtulmalarıdır. Bunun için karada ve denizde fesadın 
yaygınlaşmasına mani olmak ve olur olmaz heveslerle kaderin çizgilerini zorlamamaktır. Kıyamet 
saatini öne çekerek yenidünya düzencilerinin emellerine hizmet etmemeliyiz. Eğer insanlık birbirine 
muttasıl, medyun, meftun ve mergup olursa umulur ki nesillerimiz, bu sıkıntıdan çabuk etkilenmeye- 
ceklerdir. Ancak ellerimizle Allah Teâlâ'nın sarsılmasın diye yeryüzüne sabit koyduğu dağlar denilen 
sırları yerlerinden kaldırmaya bu hızla çalışırsak kıyamet sürecin kısalacağını da söylemekteyiz. 

İhramcızâde İsmail Hakkı 



YAZILAR 260 



ERMENİ MESELESİNİN ORTAYA ÇIKMASINDA FRANSA'NIN ROLÜ 

Prof. Dr. Dündar AYDIN 

"Ermeni Meselesi", ilk defa, XIX. Yüzyıl sonlarına doğru, Avrupa gazetelerinin bazı siyasi yazar- 
ları tarafından ortaya atılmıştır. Mesele, sonra, 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşları sonunda imzalanmış 
olan Yeşilköy ve Berlin Antlaşmalarının maddelerinde yer almak suretiyle, milletlerarası siyasi bir 
terim haline gelmiştir. Bu antlaşmalarda, İngiltere, Fransa ve Rusya tarafından ortaya atılan bu mese- 
le diğer bazı Avrupa devletleriyle Amerika Birleşik Devletleri'nce de desteklenmiştir. 

Ermeni meselesi, aynı devletler tarafından, daha önce ortaya atılan ve bölgelerinde çoğunluğu 
teşkil ettikleri için, bunları Osmanlı Devletinden koparmak gayesine yönelik, Sırp, Yunan ve Bulgar 
meseleleri gibi değerlendirilmek istenmiştir. Hâlbuki Türkiye Ermenileri, Türk hâkimiyetine girdikten 
sonra iddia edildiği gibi, hiç bir zaman, büyük bölgele itibariyle çoğunlukta olmamışlardır. Ancak, 
onların, grup grup çoğunlukla olduğu bazı küçük bölgeler de vardı. Bununla beraber çoğu yerde, Er- 
meni-Türk karışımı köylerin sayısı da büyük bir yekûn tutmakta idi.. Ancak, müslümanların Avrupa'da 
yaşamalarına imkan verilmediği hatta protestan Hıristiyanların takibe uğradığı tarihlerde, Hristivan 
Türk Ermenileri, Türk-İslâm kanun ve kaideleri çerçevesi ve Türk hoşgörüsü içinde, hiç bir zaman ra- 
hatsız edilmeden, aynı zamanda devlete sadık olarak, sakin, müreffeh ve mutlu bir hayat yaşıyorlardı. 
Osmanlı arşiv belgelerinde, mahkeme kayıtlarında, hattı Batılı seyyahların seyahatnamelerinde, Türk- 
lerin, devlet olarak, millet olarak, Ermeni toplumuna karşı, Türkler için de görülen, günlük olağan 
olaylar dışında, hiç bir kötü hareketine rastlanmaz. Aksine, devletin, Ermeni toplumunun varlığını 
devam ettirmek ve onları teşkilatlandırmak için tedbirler aldığını görüyoruz. NİTEKİM, FATİH SULTAN 
MEHMET, İSTANBUL'U ALDIKTAN SONRA, BURSA EVEK'İNİ İSTANBUL'A GETİRTEREK, ONU, ERMENİ 
TOPLUMUNA PATRİK TAYİN ETMİŞTİ. 

Bundan başka, Kanunî Sultan Süleyman devrinde, bilhassa Doğuanadolu'da Ermenilerin toplu- 
ca bulundukları nahiye, köy ve mahallelerde, onların devlet katında her türlü işlerini ve şikâyetlerini 
takip etmek için, kendilerine, "melik" adı verilen temsilci ve idareciler tayin edildiğini de görüyoruz. 
Osmanlı arşiv belgelerinden bu meliklerin, o birimin Ermenileri tarafından seçildiklerini, sonra kadıla- 
rın arzı ile merkezi hükümet tarafından tayin edildiklerini öğreniyoruz. Ancak bu melikler, diğer hrısti- 
yan toplumları ile Türk toplumunun nahiye, köy ve mahalle kethüdaları karşılığı olup, onlar gibi görev 
yapıyorlardı. 

Bu şekilde Osmanlı devleti, müslüman olsun hrıstiyan olsun, bütün teb'asına düzenli, ahenkli 
ve sağlam bir idare sağlamıştı. Bu idare ve düzen, batılı devletlerin Osmanlı devleti ile ilişki kurmaları 
ve Türkiye'deki hrıstiyan toplumlarla doğrudan temasa geçmelerine kadar devam etmiştir. Fakat bu 
ilişki kurulduktan sonra, Türk-hrıstivan toplumu ahengi bozulmaya başlamıştır. İşte "Ermeni Mesele- 
sinin ortaya çıkmasında, Fransa'nın rolü burada başlamaktadır. 

Fransa, bu konudaki rolünü, çok yönlü faaliyetleriyle ortaya koymuştur. Bu faaliyetleri, genel 
olarak, altı ayrı grupta toplayabiliriz: 

ı Elcilik ve Konsolosluklar 

2 Ticaret 

3. Seyyahlar 

4 Misyoner ve Dinî Kuruluşlar 

5. İhtilallerin Getirdiği Yeni Fikirler 

6 Yayınlar 

Yolu ile yapılan faaliyetler. 

Sırasıyla bu faaliyetlere girmeden önce, konunun nasıl sunulacağım belirtelim. Ermeni Mesele- 
si, XIX. Yüzyıl sonlarında ortaya çıktığına göre, bu faaliyetler, başlangıçtan Ermeni Meselesinin ortaya 
çıktığı tarih arasında sınırlandırılacaktır. Bu süre uzun olduğu için, konu genel olarak ele alınacak ve 
bu arada önemli bazı hadiselere değinilecektir. Aynı zamanda meseleye karışan diğer Avrupa devlet- 
lerinin bazı faaliyetlerine de zaman zaman yer verilecektir. Sonra "Ermeni Meselesi"ri\n nasıl ortaya 
çıktığı belirtilecektir. Bildirimiz kısa bir değerlendirme ile sona erecektir. 

Şimdi, Fransa'nın Elçilik ve Konsolosluk faaliyetleriyle konuya giriyoruz. 

Bilindiği gibi, Osmanlı Devleti ile Fransa arasındaki ilk ilişkiler, Kanunî Sultan Süleyman'ın Fran- 
sa'ya ticarî imtiyazları içeren bir ahidname vermesiyle, 1535 yılında başlamıştır. Fransızlar buna 



YAZILAR 261 



"Kapitülasyon" adım vermişlerdi. Kanunî, bu kapitülasyonu, Fransa'yı Alman İmparatoru Şarlken'e 
karşı desteklemek için vermişti. Bazı tarihçile bu kapitülasyonu, bir ittifak antlaşması olarak kabul 
ederler. Kanunî Sultan Süleyman ise bunu, bir dostluk ve ticaret antlaşması olarak görmekte idi. 

Bu yüzden bu antlaşma ile Fransa'ya İstanbul'da daimi bir elçi bulundurma ve Türkiye'de ser- 
bestçe ticaret yapma hakkı verilmişti. 

Kanunî Sultan Süleyman tarafından Fransa'ya verilen bu kapitülasyon, 1740 yılına kadar, diğer 
bütün Osmanlı padişahları tarafından sürekli olarak yenilenmiş, bu tarihten sonra ise, artık yenilen- 
meyip, süreklilik kazanmıştır. 

Diğer taraftan, 1579 yılından itibaren İngiltere, 1612 yılında Hollanda ve daha sonra Avrupa'nın 
diğer birçok devletleri, Türkiye'de ticaret yapma ve İstanbul'da elçi bulundurma hakkını elde ederek, 
kapitülasyonlara sahip olmuşlardır. 

ı FRANSIZ ELÇİLERİ, 1552 yılına kadar, Osmanlı devleti hakkında tam bilgi sahibi olamadıkları 
için, kendileri gibi katolik olan Venedik'in elçilik raporlarından faydalanmışlardır. Sonra zamanla biz- 
zat kendi müşahadelerine dayanan raporlar göndermeye başlamışlardır. Bu raporlar, bugün, Fransız 
Dışişleri Bakanlığı arşivlerinde dosya ve kartonlar halinde muhafaza edilmektedir. Bunlar, tarih sırası- 
na göre muhtelif tasniflere tabi tutulmuştur. 

Bu arşivde, konumuzla dolayısıyla ilgili ilk vesika, 1581 tarihli dosyalarından biri içindedir. İmza- 
sız ve tarihsiz olan fakat kâğıdı aynı devreye ait bu vesikada, Osmanlı devletinin artık gerilemeye yüz 
tuttuğu, İstanbul'dan başlamak üzere devlet içindeki bütün azınlıklar ve bunların devlete karşı sa- 
dakat dereceleri yazılmakta ve sonra, aynen, "eğer doğudan İran, batıdan İspanya ve Avusturya, 
içerden de bu azınlıklar birlikte harekete geçtikleri takdirde, bu devletin kısa zamanda yok olacağı" 
belirtilmektedir. 

Bu vesikanın içeriği doğrultusunda Fransa'nın, çoğu zaman, Osmanlı devletine karşı dostça ol- 
mayan davranışlarda bulunduğu, elçilik ve konsolosluk raporlarında sık sık görülmektedir. Nitekim 
XVII. Yüzyıl başlarında yerleştirildiklerini sandığımız Kudüs ve Halep konsolosları, IV. Murat ve IV. 
Mehmet zamanlarında bölgedeki ayrılıkçı grupları tahrik etmişlerdi. Bu yüzden her iki devirde, Fransa 
ile ilişkiler, bir müddet askıya alınmıştır. Buna rağmen Fransa bu konudaki tutumunu bırakmamış, 
aksine, devletin zayıf olduğu zamanlarda daha da ileri gitmiştir. 

Bu konuda Fransa'nın, XVIII. Yüzyılda, elçilik ve konsolosluk faaliyetleri, Osmanlı devletinin 
ekonomik ve siyasi bakımlardan gerilemesine paralel olarak daha da artmıştır. 

XIX. Yüzyıla gelince, Fransa'nın, Türkiye'de, İstanbul'daki elçisinden başka muhtelif yerde yir- 
minin üzerinde konsolosu bulunuyordu. Bunlardan sadece Kudüs, Halep, İzmir, Selanik, Trabzon, 
Erzurum ve o zaman küçük bir kaza olan ve Maraş'a bağlı Zeytun konsolosluklarını belirtmekle yeti- 
niyoruz. 

Konumuzla ilgili olarak, Trabzon, Erzurum ve Zeytun konsolosluk raporları hayli dikkat çek- 
mektedir. Zeytun Konsolosluk raporları ile ilgili 1825 yılına ait bir dosya bulunmaktadır. Bununla Zey- 
tun Ermenilerinin devlete karşı iki defa isyan etmelerinin sebebi daha iyi anlaşılmaktadır. Diğer 
taraftan, Trabzon ve Erzurum Konsoloslarının, 1841 yılından başlayan raporlarında da, Ermeni Mese- 
lesinde, Ermenilerin nasıl tahrik edildiklerini, bilhassa katolik Ermenilerin nasıl desteklendiğini, kendi- 
lerine Fransa tarafından hangi yollarda güvence verildiğinin örneklerini görmek mümkündür. Diğer 
konsoloslukların raporları da incelendiğinde aynı tür faaliyetlerin tespit edileceğinden şüphemiz yok- 
tur. 

Ermeni meselesinde diğer devletlerin elçilik ve konsolosluk faaliyetleri yönünden rolüne bir mi- 
sal olmak üzere, 1840 yıllarında Erzurum'da, Fransız konsolosluğunun yanı sıra İngiliz, Rus ve İran 
konsoloslukları ile Amerika Birleşik Devletlerinin bir temsilciliğinin bulunmakta olduğunu da belirtmek 
yerinde olacaktır. 

2 TİCARET FAALİYETLERİ 

Bu konuda Fransız konsolosluk raporlarının çoğu şifreli olduğu için, Ermeni meselesi konusunda 
tüccarların faaliyetlerini ayrıntıları ile takip edemiyoruz. Fakat batılı devletlerin ticari faaliyetlerinde, 
çoğu zaman, Rum, Ermeni ve Yahudi Türk vatandaşlarından yararlandıkları, onları arıcı olarak kullan- 
dıkları bilindiğine göre, Fransız tüccarların, bilhassa XVIII. ve XIX. yüzyıllar boyunca Ermenilere bu 
konuda telkinlerde bulunmuş olduklarını söylemek hatalı olmaz. 



YAZILAR 262 



3. SEYYAHLAR 

Türkiye'de ilk Fransız seyyahı olarak, aynı zamanda elçilikle görevlendirilmiş olan ve 1548 yılın- 
da, İstanbul'dan İran'a gidip gelmiş olan Gabriel d' Aramon'u görüyoruz. Daha sonra, muhtelif tarih- 
lerde, çok sayıda Fransız seyyahının Türkiye ve İran'a seyahat yapmış olduklarını tespit ediyoruz. Bu 
seyyahlar, özellikle, XVII. Yüzyıl başlarından itibaren Türkiye'deki azınlıklar, bu arada Ermeniler ve 
onların yaşadıkları yerler hakkında bilgi vermişlerdir. Bu seyyahların, XVII. Yüzyıl başlarında, Paris'te 
açılan "Doğu Diller OkulıTnda Türkçe öğrenmiş olabilecekleri dikkate alınırsa, bunların, doğrudan 
gezdikleri yerlerde azınlıklarla ilişki kurdukları düşünülebilir. 

4 MİSYONER VE DİNİ KURULUŞLARIN FAALİYETLERİ. 

Fransa'nın Türkiye'de misyonerlik ve dinî kuruluşlar faaliyetlerine ilk defa ne zaman başlamış 
olduğunu bilemiyoruz. Bununla beraber, Fransa'nın, Ortadoğu'da bu konudaki faaliyetleri hakkında 
bir kitap yayınlanmıştır. Orada, bu tür faaliyetlerin tamamım bulmak mümkündür. Diğer taraftan, 
1682 yılında Erivan, Erzurum ve Bitlis'te Fransız misyonerleri bulunduğuna göre, bu faaliyetlerin, XIV. 
Louis zamanında, Fransa'ya Türkiye'deki katolikleri himaye hakkı verildiği zaman başlamış olduğunu 
tahmin edebiliriz. Ancak, Fransa'nın Türkiye'deki misyoner ve dinî kuruluşları teşkilatı değil, konumuz 
yönünden, bunların faaliyetleri bizi ilgilendirmektedir. Bu bakımdan biz, bu kuruluşların faaliyetlerini 
ele alacağız. 

Bu konuda, Paris'te 15 günde bir yayınlanan ve idaresi Katolik Papazlar elinde bulunan "La 7er- 
re Sainte" (Kutsal Yerler) adlı gazetenin 1875-1878 yıllarına ait sayılarında hayli bilgi verilmektedir. 
Gazete, özellikle Kudüs, Filistin ve Lübnan'daki olaylar üzerinde duruyor. Bu arada, Türkiye'nin çeşitli 
yerlerinde geçen olaylara da yer veriyor. Gazetenin çeşitli sayılarında Fransa'nın, Papalıkla işbirliği 
yaparak, Türkiye'deki Katolik Ermenileri nasıl desteklediğini, onların nasıl tahrik ettiğini, Katolik Er- 
meni dinî liderlerinden hangilerinin Fransa'da dinî eğitim görmüş olduklarını, bunların Türkiye ile ilgili 
mektuplarını, görmek mümkündür. Ayrıca, yine aynı sayılarında, Gregorien ve Katolik Ermenilerin 
nasıl birbirlerine düşürüldüklerini, Küpelian adı verilen Ermenilerin devlete sadık olduklarını, buna 
karşılık Katolik Ermenilerin, nasıl devletle karşı karşıya getirildiklerini, nasıl tahrik ve teşvik edildikleri- 
ni görmek gerekir. Türkiye'de "evek" derecesinde katolik papazlara gönderildiği anlaşılan aynı gazete, 
bunlardan başka, Fransız ve diğer hrıstiyan devletlerin misyonerlik faaliyetleri hakkında bilgi vermek- 
tedir. Bunlardan Fransızların Adana ve Maraş bölgesindeki faaliyetleri dikkati çekmektedir. 

Gazetenin, konumuz bakımından en önemli yanı da, "Ermeni Meselesi" deyiminin, Türkiye'de 
Katolik Ermenilerle Küpelian Ermenileri arasındaki mücadele dolayısıyla, 30 Kasım 1875 tarihli sayı- 
sında kullanılmış olmasıdır. 

5. İHTİLALLERİN GETİRDİĞİ YENİ FİKİRLER. 

Fransız ihtilalleri'nin getirdiği yeni fikirlerin, Türk idaresindeki azınlıklara, özellikle Asya yaka- 
sındakilere, XIX. Yüzyıl başlarından itibaren tesir etmeye başladığını tahmin ediyoruz. Ermeni milli- 
yetçiliği, özellikle üst kademedeki katolik Ermeniler tarafından başlatıldığı ve bunların birçoğunun 
Fransa'da dinî eğitim gördüğü bilindiğine göre, Fransa'nın bu konuda rol oynamış olduğu düşünü- 
lebilir. Fakat daha ayrıntılı bilgi verebilmek için bu konuda ayrı bir araştırma yapılması gerekir. 

6 YAYINLAR 

Fransa'nın Ermeni Meselesi'nde rolü, en açık bir şekilde, Fransa'da yapılan yayınlarda izlen- 
mektedir. Bu konuda, 1604-1877 yıllan arasında Fransa'da Türkiye, Ermeniler ve Hayali Ermenis- 
tan konusunda yayınlanmış olan 200 kadar kitap ve makale fişlenmiştir. Bunlar hakkında bir değer- 
lendirme yapılmakla beraber, yine de bu konuda kararı sayın dinleyici ve okurlara bırakıyor ve tarih 
sırasına göre bazı kitapların başlıklarını alıyorum: 

1604-1699 tarihleri arasında yayınlanmış-olan kitaplardan bazılarının başlıkları: 

ı. Kudüs, Kıbrıs, Ermenistan (Çukurova) ve Civarlarının Genel Tarihi (1604). 

2. "Doğu ile Yeni İlişki" başlığı altında, "Pers, Ermeni vs.nin din hükmet ve adetleri" hakkında 
(1671). 

3. 1631-1634 yılları arasında Türkiye'de seyahattşfyjlunan taverniar'ın Seyahatnamesi (1676). 

4.1682 sonrasında Fransız Cezvit Misyonerleri' 'nin Erivan, Erzurum ve Bitlis'teki faaliyetlerinin 
verilerine göre yazılmış olan, "Halihazırda Ermenistan'ın Durumu" (1694). 

5. "1698 yılında Erzurum ve Trabzon'da Astronomik Gözlemler (1699)" 



YAZILAR 263 



1700-1790 yılları arasında yayınlanmış olan kitaplar: 

ı "Doğu'ya Seyahat" başlığı altında, "1700yılmda Erzurum ve Palu'ya Yapılan Seyahat" (1705). 

2. (1701-1702) yıllarında Türkiye'ye gelen "Tournefort Seyahatnamesi" (1717). 

3. Türkiye İran ve Arabistan Yolculukları (1790). 

4 Yukarıda 4. sırada verdiğimiz misyoner faaliyetlerinin neticeleri 1730 ve 1780 yıllarında tek- 
rar yayınlanmıştır. 

1809-1877 yılları arasında yayınlanmış olanlar: 

Bu devreye ait dolaylı ve dolaysız Ermenilerle ilgili 73 kitap ve makale- başlığı gözden geçiril- 
miştir. Sonuç şöyledir: 

ı. Ermeniler, Ermenistan Tarihi, coğrafyası ve bunların yaşadıkları Türk bölgesinde yapılan tet- 
kik gezileri ve neticeleri hakkında, 8 kitap veya makale, 

2 Ermeni Dili ve Lügati hakkında, beş, 

3. Ermenistan'a (Doğuanadolu) Seyahat hakkında, sekiz, 

4. Ağrı Dağı hakkında, beş, 

5. Araş nehri hakkında, iki, 

e. Türkiye Ermenistan'mn İnceden İnceye tetkiki ve araştırılması hakkında, bir, 

7 Çukurova bölgesinin inceden inceye araştırılması hakkında raporla (1854) birlikte bölge hak- 
kında, üç, 

8. Hrıstiyan Ermeni Milletinin Zoro astre kanununa karşı isyanı konulu (1844), bir olmak bir 
olmak üzere, toplam 61 kitap ve makale yayınlanmıştır. Daha ayrıntılı bir inceleme yapıldığında 
şüphesiz, bu sayı daha da artacaktır. 

Fransız hükümetlerinin ve Fransızların, bütün bu faaliyetleri neticesinde, Türk hâkimiyeti altın- 
da bulunan yerlerde hayali bir Ermenistan'ı ortaya atmak ve Ermenileri tahrik ve teşvik etmek sure- 
tiyle, Ermeni Meselesi'nin ortaya çıkmasında önemli bir rol oynamış olduklarını ortaya çalıştık. 

Diğer taraftan, Fransa'nın yanı sıra, başta Rusya, İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri ile di- 
ğer bazı Avrupa devletleri de bu konuda rol oynamışlardır. 

Fakat ERMENİ MESELESİNİN ORTAYA ATILMASINDA VE DESTEKLENMESİNDE BU DEVLETLE- 
RİN ESAS GAYELERİ, GERÇEKTE BİR ERMENİ DEVLETİ MEYDANA GETİRMEKTEN ÇOK, TÜRKİYE ÜZE- 
RİNDE EKONOMİK VE SİYASİ BİR HÂKİMİYET KURMAK İDİ. Aralarındaki çekişme ve rekabet yüzün- 
den bu hakimiyeti kuramadıkları gibi, mesele, Ermenilerin beklediği sonucu vermemiştir. Ancak, 
bu devletler tarafından, kendi çıkarları uğruna, yüzyıllarca, Türk idaresinde Türklerle birlikte kardeşçe 
yaşamış olan Ermeniler, Türklere düşman edilerek, 1880'lerden 1920'lere varıncaya kadar, isyana 
itilmişler ve desteklenmişlerdir. Sonunda mesele, 1920 Gümrü Antlaşması ile kapanmıştır. 

FAKAT NETİCEDE, BU MESELEDEN TÜRKLER DE ERMENİLER DE BÜYÜK ZARAR GÖRMÜŞLER- 
DİR. BİNLERCE TÜRK VATANDAŞI ERMENİ, MUHTELİF TARİHLERDE, TAHRİK EDİLDİKLERİ DEVLET- 
LERİN ÜLKELERİNE GÖÇ ETMİŞLERDİR. (Fransa ekonomisini ve nüfusunu yine güçlendirmek için bu 
yola günümüzde tekrar başvurmaktadır.) 

Fakat, aradan uzun yıllar geçmesine rağmen, Türklere karşı Ermeni terörünün ortaya çıkması ile 
meselenin kapanmadığı anlaşılmıştır. Ancak, Ermeni meselesinin ortaya çıkmasında rolü olan devlet 
ve milletlerin, Ermeni terörünün de ortaya çıkmasında da büyük rolü ve sorumluluklarının olduğu da 
unutulmamalıdır. 

KAYNAK: 

Tarih Boyunca Türklerin Ermeni Toplumu İle İlişkileri Sempozyumu 

Düzenleyen 8-12 Ekim 1984 Atatürk Üniversitesi Sağlık-Kültür Ve Spor Dairesi Konferans Salonu 
Erzurum -Kurtuluş Ofset Basımevi 1985 Ankara, s.285-291 



YAZILAR 264 



Necip Fazıl KISAKUREK "İHTİLAL" İSİMLİ ESERİNDEN 

SENTEZ -İHTİLALİ SINIFLANDIRMA MÂN ALAN Dİ RMA- 

İhtilâlleri, mâna ve madde kıymetleriyle 5 sınıfa ayırabiliriz: 

1- En ulvî... 

2- Ulvî... 

3- Toprak seviyeli fikre bağlı... 

4- Süflî... 

5 -En süflî... 

Birincisi, Resullerin temsil ettiği mutlak inkılâplar ve onlara bağlı hareketler... 

İkincisi, aynı yolda, tâbi kahramanların büyük hamleleri... 

Üçüncüsü, madde ötesi, manevî bir ideale malik bulunmaksızın girişilen, hak veya bâtıl, dünya 
görüşü sahibi, geniş çapta (aksiyon)lar... 

Dördüncüsü, saman kâğıdı üzerinden kopya, köksüz davranışlar... 

Beşincisi, elindeki mankafa silâh ve âlet imtiyazını en vahşi zorbalık ve en galiz eşkiyalığa vâsıta 
edici yeltenişler... 

Birinciye misal, başta Kâinatın Efendisi olmak üzere bütün Resuller ve hususiyle ve bazı farklar- 
la, Nuh, İbrahim, Musa Peygamberlere ait vakıalar... 

İkinciye misal, Allah ve gerçek din uğrunda, muvaffak olsun veya olmasın, bütün çileli mücade- 
le ve mücahede örnekleri ki, Hazret-i İsa'nın havarilerinde en müşahhas ifadesini canlandırmakta ve 
henüz tarihte ve yeni çağlarda kendisine üstün bir zemin açamamış bulunmakta.. 

Üçüncüye, topyekûn, muhasebesiz ve murakabesiz, özenti ve ezberci darbeler ve bildiğimiz 
operet (mizansen)leri numune... 

Beşinciye de, Halife ve Padişahın baldırını çimdiklemeye ve hayalarını sıkmaya kadar giden, çü- 
rümüş ordu (sembol)ü Yeniçeri şekavetleri örnek gösterilebilir. 

Dikkat edilecek nokta şudur ki, bu sınıflar arasında "ulvî" taklitçisi "süflî'ler bulunduğu gibi, 
"süflî" esaslı olmasına rağmen bazı çizgileri ve çapiyle "ulvî"yi hatırlatıcı şekiller de vardır. Ve bütün 
dâva güdülen gayenin zatında ve o zata fikirde ve fiilde tercüman olabilmek ehliyetindedir. 

Artık siz, verdiğimiz ölçülere göre, ilk insandan günümüze değin "eski"yi yıkmak ve "yeni"yi 
yapmak yolundaki beşerî atılışları sınıflandırabilir ve bizim fazla "müşahhas"a kaçmamak mazeretimizi 
kestirirsiniz. 

Beşerî anlayışa göre kolayca hazmedilecek ve nefse sindirilecek ihtilâl ve inkılâplar, toprak sevi- 
yeli fikre bağlı çeşitlerden olduğuna ve zaten "en ulvî'si ve "ulvî'si, gökle bağlantısı mahfuz, toprağa 
inmek mükellefiyetinde bulunduğuna göre, çapları bakımından Fransız ve Rus ihtilâllerini oluşları 
bakımından "ulvî" hesabına birer ders kitabı sayabiliriz. O zaman, "bâtıl"a inanışın bile, mücerret 
inanış ve bu inanışın gerektirdiği maddî ve manevî kanunlar sayesinde hangi kuvvet derecelerine ulaş- 
tığını haşyetle görürüz. Görür ve dâvamıza karşı mes'uliyetimizi kavrarız. 

Bu bakımdan, birer ders kitabı halinde gösterdiğimiz (3) numaralı sınıfa bağlı ihtilâllerin, frenk- 
lerce (fason d'ajir - façon d'agir) denilen "iş görme tarzı"ndan, hem fert, hem devlet hesabına yarar- 
lanmış oluruz. 

Her şeyden önce noktalayalım ki, bu eser, ihtilâli sevdirme ve gayeleştirme değil, onu her köşe- 
si ve olanca ruhiyle anlatma, mücerret mânasını gösterme denemesidir; ve müşahhas bir tahsis ve 
teşvikle alâkasızdır. Eserimize ihtilâl telkincisi göziyle bakmak, sâf hukuk ve kanun anlayışı nazarında 
herhangi bir ihtilâl filmini tahrik vasıtası diye görmek gibi bir abese varır ve hakikati arama cehdini 
incitir. Bu ölçüyü esas tuttuktan sonra da, dileyen, bu eseri, dilediği mânaya hizmet ettirmekte hürdür 
ve böyle bir hürriyet, eseri suçlandırmaya sebep teşkil etmez. Devletler ve rejimler, nefslerinin müda- 
faası için böyle eserlere muhtaç oldukları kadar, fertler ve topluluklar da dâvalarının kültürü bakımın- 
dan aynı ihtiyaç içindedirler... Fikir başka ve fiil başka olduğuna göre de bazı fikirleri fiile tahvil et- 
menin suçu, onu yapacak olanlara düşer. Hiçbir silâhçı, malını "adam öldürün!" diye satmaz. 



YAZILAR 265 



Bu ana kıstaslardan sonra, şimdi, ihtilâlin ruhî ve fiilî mekanizmasını ele alabiliriz. 

Yeni ve muazzez Türk gençliğine, tatbik mevzuu bulunmaksızın en faydalı irfan vasıtası olarak 
ve "yapın!" değil, "bilin!" teziyle sunduğumuz bu eser, onun başucu kitaplarından biri değilse, hiç 
olmazsa bu değeri ihtar edici mahiyette sayılmalıdır. Bu ince noktayı da bundan sonraki bahisler ay- 
dınlatacaktır. 

DÜNYA GÖRÜŞÜ VE ESER 

İlk iş bir dünya görüşüne sahip olmaktadır. Ve bu görüş, dünyanın ötesine, kâinatın muhasebe- 
sine vardığı zamandır ki, dünyayı sımsıkı eline alır (dünya âhiretin tarlası) ve dünyanın gerçek görünü- 
şünü ve gösterilişini temsil eder. 

İnsanoğluna, kâinatın hesabını, ferdiyetinin encamını ve didinişlerinin hâsılasını, neye vardı- 
ğını, nerede karar kıldığını haber vermeyen hiçbir ideâl, aslında ideâl olmaya lâyık değildir. Üstünle- 
rin üstünü dâva bu; ve mevzuumuzun müntehâ noktası... 

Biz yine yeryüzüne bakalım: 

Evet; bu her şeyden evvel bir dünya görüşü... Olanlara göre bu dünya görüşünün mutlaka hak 
olması gerekmez. Fakat bir dünya görüşü ve yeni bir cemiyet nizamı belirtmesi şart... 

Kendisini hak kabul eden her dünya görüşü için, ihtilâl, bir (arena - boğuşma çerçevesi)dir. O 
zaman da, gerçek ihtilâl mevzuu olarak (gladyatör - döğüşçü)ler arasında kıyamete kadar sürecek bir 
mücadeledir, gider. Böyle geldi böyle gidecek... Ama hak, çilesi çekilmiş, eseri verilmiş şekilde olur- 
sa, bâtıl dünya görüşlerine de, menfi tarafından bir kıymet ve haysiyet tanır. Bizce dünya görüşü (1) 
ve (2) numaralı sınıflandırmalarda tecelli ettiğine göre (3) numaralı maddeye ayırdığımız kıymet ve 
haysiyet, gösterdiğimiz dereceyi aşamaz; fakat ele alınmak, hasusiyle karşısına çıkılmak borcunu, hak- 
ka, en mukaddes vazife halinde yükler. (Anti tez - tersine dâva)nın tahribi, her sahada (tez)in borcu- 
dur. 

Fikirsiz ve meselesiz, kafasında bir mimarî hayâli olmadan, sırf yıkmak için yıkma, yahut da 
bir şey yapabileceğini sanıp da, yıkmış olmaktan ibaret kalma davranışlarıysa ne üzerilerinde fazla 
konuşmaya, ne de sivri sineklere sıkılacak flit ilâçlarından başka bir mukabeleye değer şeyler... (3) 
ve (4) numaralı maddelerdekiler de bu kabîlden... 

Hak veya bâtıl, fakat dünya görüşü denilebilecek hareketlerin esere, kitaba dayalı olması ka- 
nundur. Büyük Fransız İhtilâlinin, patlayışından evvel kaleme alınmış ve ihtilâle temel olmuş yüzlerce 
eseri var... Başta (Ansiklopedi)ciler diye anılan (Volter), (Russo), (Didro), (Monteskiyö), (Dalâmber), 
(Jakar)... 

Komünistlerin ana eseri (Das Kapital - Sermaye) ve (Marks)la (Engels) malûm... Peşlerinden, 
hem fikir ve hem (aksiyon) işinde (Lenin) ve kitapları, gazeteleri, makaleleri... 

(Lenin), içinde boğulduğu bâtılın ummânında her şeye rağmen korkunç derinliklere ulaşmış 
ve ulaştıkça hakkı kaybetmiş, beyni hummalı insan... Eğer bu vasıflar bir madalya ise onu (Lenin)in 
göğsüne bizzat hak takar ve sonra kendisini, insanoğlunun ebedî hayatına kasdetmiş olmanın suç 
yaftası boynunda, idam eder. 

Faşizma ve Nazizma gibi, ihtilâl ve inkılâp diye gösterilmeye pek değmez hareketlerin de kitap- 
ları vardır. (Hitler) ve (Musolini)nin malûm eserlerinden başka (Haydeger) ve (Rozenberg) gibi filo- 
zoflara dâvalarının felsefesi yaptırılmak istenmiş, fakat bu gayretler tutmamıştır. 

Eseri ve ideolocyası olmayan daha niceleriyle beraber Cumhuriyet İnkılâbıdır. Eğer ona "Anado- 
lu İhtilâli" veya "Cumhuriyet İnkılâbı" demeselerdi de "Millî Kurtuluş Hareketi" veya "Hükümet Tak- 
libi" deselerdi mesele kalmazdı. Onu takip eden "devrim"ler de ayrıca müşahede laboratuarına otur- 
tulabilirdi. 

Hakikatlere artık iki kaşı ortasından bakmanın ve onları erkekçe dile getirmenin zamanı geltmiş- 
tir. 

Bir de ihtilâle temel fikri vermek gayesi olmaksızın onda mücerret kitle hareketlerinin ruh ve 
tekniğini göstermek için yazılan eserler vardır ki, bunların başında, (Lenin)in de yanından